İsrail gazeteleri, Lübnan ile yapılan anlaşmada göz ardı edilen 4 temel noktaya değindi

Netanyahu’nun İran ve Hizbullah’ı Beyrut’ta alınacak herhangi bir kararın dışında tutmaya odaklanması, halkını ikna etmeye yetmezken bazıları onun sözlerinde yeni bir kaçamak olduğunu düşünüyor

Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
TT

İsrail gazeteleri, Lübnan ile yapılan anlaşmada göz ardı edilen 4 temel noktaya değindi

Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)

Emel Şehade

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu kez de İsraillileri ‘Lübnan ile varılan anlaşmayla elde edilen tarihi başarı’ olarak tanımladığı konuda ikna etmeyi başaramadı. Oysa 24 saatten kısa bir süre içinde art arda iki kez kamuoyu önüne çıkarak bu başarıyla övünmüş ve avantajlarını sıralamıştı.

İlk kez böyle bir anlaşmanın imzalamasının hemen ardından olağan dışı bir biçimde açıklama yapan Netanyahu, ardından dün cumartesi akşamı düzenlediği basın toplantısında yeniden konuyu ele aldı. Çatışmaya son verilerek kapsamlı bir barış anlaşmasına doğru ilerlemeyi mümkün kılacak bir anlaşma ilan etti. Eş zamanlı olarak birçok siyasetçi ve güvenlik yetkilisinin de aktardığına göre ‘yaklaşık üç yıllık savaş boyunca ulaşamadığı zafer sarhoşluğunu’ yaşadı. Netanyahu, İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde kalmaya devam ettiğini, iki tampon bölgeden birinin ordu tarafından ihtiyaç duyulmadığını ve küçük bir bölümünün güvenlik kuşağının içinde yer aldığını, ikinci bölgenin ise güvenlik kuşağının dışında kaldığını belirtti.

Anlaşmanın İran ve Hizbullah'ı Lübnan'daki her türlü karar sürecinin dışında bıraktığı yönündeki vurgusunun ise İsraillileri ikna etmediği görüldü. Kimilerince bu açıklama dün yayımlanan birden fazla haberin Lübnan'daki gerçek tablonun değişmediğini, sahadaki askerler ile kuzey bölgelerinin sakinleri üzerindeki tehlikenin sürdüğünü ve bunun yalnızca ‘İran'ın Lübnan savaşına son verilmesini şart koştuğu İsviçre müzakerelerinin hayata geçirilmesinden ibaret’ olduğunu ortaya koymasının ardından yeni bir yanıltmaca girişimi olarak değerlendirildi.

Netanyahu, anlaşmanın İsrail'e kendi şartlarını koruma konusunda meşruiyet kazandırdığını ileri sürdüğü basın toplantısında zafer tablosu oluşturmaya çalıştı. Ancak güvenlik yetkilileri, siyasetçiler ve uzmanların uyarılarla ve İsrail'in Lübnan'dan maruz kalması beklenen yeni tehlike ve zorluklara ilişkin değerlendirmelerle yanıt vermesiyle bu çabasının hızla sonuçsuz kaldığı görüldü. Tartışmalar özellikle, “Mutabakatlar çerçevesinde ABD ve Lübnan, İsrail'in güvenliğimiz için gerekli olduğu sürece Lübnan içindeki güvenlik kuşağını koruma hakkını tanıdı. Hizbullah ve diğer terör örgütleri silahsızlandırılana ve Lübnan cephesinden İsrail'e yönelik her türlü tehdit bertaraf edilene kadar bu kuşağı elde tutmayı sürdüreceğiz” açıklaması üzerineydi.

Netanyahu, şunları söyledi:

“Şunu bilmenizi istiyorum: Bu, İran ve Hizbullah için büyük bir darbe; İran bize Güney Lübnan'dan çekilmemizi dayatmaya çalışıyordu. Bu talepleri sürekli duydunuz, anlaşmaya duydukları hayal kırıklığını ve yönelttikleri eleştirileri de duydunuz. Hem İran'ın hem de Hizbullah'ın. Ben hayati çıkarlarımız konusunda kararlı bir tutum sergiledim ve bize çekilmeyi zorla dayatmalarına karşı çıktım. Lübnan, İsrail ve ABD İran'a ‘Bu sizin işiniz değil. Burada yeriniz yok. Sizin ne katılımınız ne de rolünüz var. Ne sizin ne Hizbullah'ın ne de herhangi bir terör örgütünün’ diyor.”

Şarku’l Avsat’ın İsrail gazetesi Maariv’den aktardığı habere göre Netanyahu'nun güvenlik kuşağında kalmanın meşruiyeti konusundaki söylemi siyasi bir pazarlama çabasından ve kendisi için bir zafer kurgusundan ibaret. Çünkü o ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hizbullah silahsızlandırılmadığı sürece bu çerçeve mutabakatının sürtüşmeyi yönetmek için başka bir mekanizmaya dönüşebileceğinin farkında.

Haberde “Washington'da İsrail ile Lübnan arasında imzalanan çerçeve anlaşma ilk bakışta küçümsenmeyecek bir siyasi kazanım izlenimi veriyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kameralar önünde gülümseyebilirdi. Binyamin Netanyahu cumartesi akşamı basın toplantısı düzenleyerek belgeyi bir başarı olarak sunabilirdi. Lübnan hükümeti de teslim olmadığını, aksine egemenliğini yeniden kazanmak için bir yol elde ettiğini söyleyebilirdi. Ne var ki her tarafın kendine pay çıkarmak için üzerine atladığı kutlama söylemi ve siyasi kazanımların ardında, Taif'ten Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1701 sayılı kararı ve 2024 ateşkesine kadar her turda yeniden karşımıza ‘Kim tam olarak sabah kalkıp Güney Lübnan'ın bir Şii köyüne girip Hizbullah'ın silahını almakla görevli?’ şeklindeki o eski soru ortaya çıkıyor” değerlendirmesi yapıldı.

Bu soru dün, birçok İsrailli kaynağın gündemine taşındı. Söz konusu kaynaklar, Lübnan'daki durumun güçlüğünü ve karmaşıklığını bir kez daha vurgularken bu anlaşmanın Lübnan hükümetine ve ordusuna yaklaşık kırk yıldır hayata geçiremedikleri bir görevi yüklediğini ve şimdi bilinmez bir nedenle aynı kurumların defalarca başarısız oldukları yerde başarılı olmaları beklendiği görüşünü paylaştı.

İsrail'de bu uçurumun ne denli derin olduğu iyi biliniyor. Her ne kadar her zaman yüksek sesle dile getirilmese de. Lübnan ordusu konuşlanabilir, kontrol noktaları kurabilir, ara sıra bir silah deposuna el koyabilir ve belki de Amerikan yönetimine gönderilecek periyodik raporlarda iyi bir görünüm sergileyebilir. Hizbullah'ın gerçek anlamda silahsızlandırılması ise bambaşka bir mesele.

Netanyahu ve Katz arasında İsrail ordusunun güvenlik kuşağında varlığını sürdürmesi, Lübnan'ın geniş bölgelerinin işgal altında kalması ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının mümkün olmaması karşısında bölge sakinlerinin geri dönüşünün engellenmesinin bu cepheyi süregelen bir güvenlik krizine mahkûm ettiği konusunda görüş birliği hakim. İsrail ancak Hizbullah çözüldüğünde buradan çekilecektir, Hizbullah ise İsrail bölgede bulunduğu sürece silahlarını teslim etmeyecek. Bu iki tutum arasında kalan boşluk, her tarafa sonraki aşamaya geçişi rahatça öteleyebilecek bir alan sunuyor. Cephenin yeniden çatışmalara sürüklemesi tehlikesi ise bu tabloda devam ediyor.

“İkinci Gazze”

Müzakerelerin perde arkasından ve Lübnan cephesindeki tablodan haberdar olan siyasi bir kaynak, Haaretz gazetesine yaptığı açıklamada Lübnan'ın bu anlaşmanın ardından ulaşacağı noktanın ülkeyi İkinci Gazze’ye dönüştüreceği görüşünü dile getirdi.

Bu kaynağa göre "Zaman zaman Trump'ın Gazze için hazırladığı 20 maddelik planın diline benzeyen anlaşma formülü, Güney Lübnan'ın Gazze 2'ye dönüşmesinin zeminini hazırlıyor. İsrail'in çekilmesi, Lübnan ordusunun bölgede fiili kontrolü sağlamasına ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına bağlı; oysa bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bu durum İsrail'in bölgede süresiz kalmasına olanak tanıyor."

İsminin açıklanmasını istemeyen siyasi kaynak, Başbakan Netanyahu’nun güvenlik kuşağını koruma vaatlerinin ‘öngörülebilir gelecekte’ hayata geçirileceğini öngörüyor. Kaynak, “İsrail'in Gazze'deki varlığının genişlemesi ve bölgeye yönelik saldırıların sürmesiyle paralel biçimde Lübnan'daki saldırıların da devam etmesi bekleniyor. Ancak Gazze'den farklı olarak şu an için saldırıların tek taraflı sürdüğü bu durumun aksine, İsrail ordusu askerleri Lübnan'da kalıcı bir hedef olmayı sürdürecek” uyarısında bulundu.

Raporun kapsam dışı bıraktıklarındaki tehlike

Lübnan'ın Gazze 2'ye dönüşme ihtimalinden kaygı duyanlar varken tehlikeyi daha da geniş bir perspektiften değerlendirenler de var. Bu kesimlere göre sorun anlaşmada olmayan unsurlarda yatıyor.

Yedioth Ahronoth gazetesinde yayımlanan başka bir haber, bu boşlukları dört madde altında şöyle sıraladı:

- Anlaşmanın tamamlanması ya da en azından somut ilerleme kaydedilmesi için herhangi bir zaman çizelgesinin bulunmaması. Anlaşma tamamen koşullara bağlı olup hiçbir son tarih içermiyor.

- Anlaşmanın "ateşkes" ifadesine ya da Trump'ın İsrail'e dayattığı ateşkese herhangi bir atfa yer vermemesi; bunun uygulanıp uygulanmadığını, hangi koşullar altında yürürlüğe girdiğini ya da ateşkesin denetim mekanizmasını da belirsiz bırakıyor.

- Üçüncü boşluk ise haberde Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın açıklamasıyla bağlantılı biçimde ele alındı. Katz anlaşmayı "İsrail devleti için tarihsel bir olay ve önemli siyasi-güvenlik başarısı; on yıllar sonra ilk kez kuzey sınırında ve Lübnan'da daha güvenli yeni bir gerçekliğin inşasına katkı sağlayabilecek bir adım" olarak nitelendirmişti. Haberde, Katz'ın nisan ayında yaptığı “İsrail ordusu, yeni güvenlik bölgesi içinde yer alan Lübnan'ın Kantara bölgesinde büyük bir patlamayla yeraltı terör altyapısını imha etti. Lübnan hükümeti ve ordusu, Güney Lübnan'ı Hizbullah teröristlerinden ve silahlarından arındırma taahhüdünü yerine getirdi; işte sonuçlar bu” açıklaması hatırlatıldı.

Haberde bu bağlamda “Katz neden Lübnan hükümetinin bu sefer başaracağına inanıyor?” sorusu soruldu.

- Haberin uyardığı dördüncü unsur ise Hizbullah'ın anlaşmanın tarafı olmadığı ve örgütün sert muhalefetini açıkça ilan ettiği gerçeği.

Bu son unsur başlı başına anlaşmanın uygulanabilirliğini büyük bir soru işaretiyle karşı karşıya bırakıyor. Hatta İsrailliler bile anlaşmanın sonuç verip vermeyeceğine ve son İsrail askerinin çekilmesini de kapsayan kapsamlı bir Lübnan anlaşmasına doğru sonraki aşamalara geçilip geçilemeyeceğine dair bahse girecek noktadalar.



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.