Anton Mardasov
Moskova'da düzenlenen son “Primakov Okumaları” büyük ölçüde sömürgecilik karşıtı söyleme ve alışıldık “adil çok kutuplu bir dünya” önermesine yöneldi. Bu söylem yıllardır Kremlin'in sözlüğünün bir parçası. Ne Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ne de sempozyumun diğer katılımcıları bu kalıbın dışına çıkmadı. Sadece tanıdık nakaratı tekrarladılar: BRICS ön saflarda, Küresel Güney yükseliyor, eski sömürücü sistemler çöküyor ve ufukta parıldayan yeni bir dünya düzeni var.
Ancak Moskova tarafından deklare edilen pozisyonlar, bölgesel dinamiklerin pratik gerçeklerine ve göz ardı edilmesi zor olan tarih katmanlarına sürekli olarak tosluyor. Birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesi, sömürgecilikten kurtulma söylemini hâlâ eski sömürgeci güçlerle ilişkilerinde bir pazarlık kozu olarak kullanıyor ve somut kazanımlar sağladığı sürece bundan faydalanıyor. Buna karşılık, Rusya'nın nüfuz alanı içindeki eski Sovyet cumhuriyetleri, Moskova ile olan tarihlerine farklı bir açıdan bakıyorlar. Geçmişteki Rus politikalarını sömürgeci bir karaktere sahip olarak algılarken, Kremlin'in bölgesel rolüne ilişkin tercih ettiği anlatı, kolektif hafızası karşısında tedirgin ve sıkıntılı görünüyor.
Son otuz yılda Rusya, uluslararası konumunu birkaç kez ve radikal bir şekilde yeniden değerlendirdi. Her seferinde, bu değişimlerin ardındaki itici güç, net bir ideolojik doktrine bağlılıktan ziyade, dünyanın büyük güçleriyle eşit olarak masada oturmasına olanak sağlayacak bir statü arayışı oldu. Milenyumun başında stratejisi, Batı kurumlarına ve kulüplerine entegrasyon etrafında dönüyordu. Yatırım çekmek ve önde gelen Avrupalı şahsiyet ve liderler ile güven inşa etmek öncelikliydi. O dönemdeki vizyon, Rusya'nın kendine özgü kimliğini korurken Batı dünyasının bir parçası olabileceği yönündeydi. Ancak bu model, milenyumun ilk on yılının ortalarında çökmeye başladı. Ardından iç siyasi karışıklıklarıyla Libya meselesi geldi ve belirleyici değişim gerçekleşti.
NATO'nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu
Yeni yaklaşım artık mevcut düzene entegrasyonu hedeflemiyordu. Entegrasyon projeleri aracılığıyla Sovyet sonrası alanda bir nüfuz alanı oluşturmayı, Rusya'yı Batı'nın değer temelli bir rakibi olarak sunmayı ve Çin ile, çoğu zaman önemli ölçüde bir kafa karışıklığı taşısa da temkinli bir yakınlaşmayı amaçlıyordu. Ancak çok geçmeden yeni zorluklar baş gösterdi. Güce ve jeopolitik pazarlığa güvenmek beklenen sonuçları vermedi. Sovyet sonrası ortaklar, Moskova'nın varsaydığından çok daha bağımsız olduklarını kanıtladılar. Ukrayna meselesine gelince, ikincil öneme sahip bir sorundan yapısal bir soruna dönüşerek, giderek genişleyen ve tüm çerçeveye yayılan bir çatlağa benzemeye başladı. Zaman geçtikçe, dış politika gündeminden duyulan iç yorgunluk giderek daha belirgin hale geldi. Genel ruh hali, emperyalist emellerden yavaş yavaş uzaklaşarak, büyük oyuncularla daha pragmatik ve öngörülebilir ilişkilere yöneldi.
Suriye askerî harekâtı, Moskova için bir dönüm noktası oldu. Bu harekât, Rusya'nın uzak sınırlarının ötesinde, sadece silah ve kaynak tedarikçisi olarak değil, aynı zamanda güvenlik hizmetleri ve baskıcı bir örtü sunan tam teşekküllü askeri ve siyasi aktör olarak da kararlı bir şekilde hareket edebileceğini gösterdi. Bu Suriye dayanağı, Ortadoğu'nun yanı sıra Afrika ve Latin Amerika'da da nüfuz yaymak için bir merkez haline geldi. Ne var ki taktiksel başarıların cazibesine kapılan Kremlin, daha geniş stratejik ufku kaçırdı. Bugün Esed'in devrilmesinden sonra, Suriye'den geçen her yeni bölgesel karışıklığı hızla onarmak için çabalıyor.

Rus dış politikası, dış dünya için hâlâ bir muamma ya da Rusların Kant felsefesinden ödünç alarak adlandırdıkları gibi “kendinde şeydir”. Barışçıl niyet beyanları ve eski silahlı diplomasi ile herhangi bir bağlantının reddedilmesi, Ukrayna'da devam eden askerî harekât ve herhangi bir adıma asimetrik olarak yanıt verme konusunda dikkat çekici bir hazır olma durumuyla birlikte var oluyor. Aynı zamanda Moskova, dışarıdan gelen her barış girişimine neredeyse şüpheyle bakıyor.
Bu anlamda, Rus yönetiminin yıllarca süren araştırma ve denemelerden sonra tutarlı bir dış politika formüle etme konusundaki isteksizliği bir nebze anlaşılabilir görünüyor. Kurmay krizi sadece bu izlenimi daha da güçlendiriyor. Ortadoğu'da bu durum, Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Başkanın bölgeden sorumlu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov'un istifasından sonra açıkça ortaya çıktı. Prensip olarak özel temsilci pozisyonu, Dışişleri Bakanlığı'nın geleneksel kanallarının dışında, devlet başkanı ile doğrudan bir iletişim kanalı sağlamaktadır. Ancak bu görev Bogdanov’un istifasından beri boş kaldı. Bu nedenle, Rus askeri istihbaratı (GRU) Başkanı Igor Kostyukov, bölgedeki bir dizi tamamen siyasi konuda müzakereci rolünü üstlenmek zorunda kaldı ki bu dosyalar, resmi olarak askeri istihbaratın ve elçiliklerdeki askeri ataşelerin yetki alanı dışındadır.
NATO'nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu ve her hamleye, süreci durdurmak yerine hızlandıran sert bir tepkiyle karşılık veriyordu. Bu anlamda, Ukrayna krizi, bu eski stratejik düşüncenin doruk noktasını temsil ediyor. Moskova ittifakı zayıflatmak yerine, varoluş nedenini canlandırdı, birliğini güçlendirdi ve Rusya'nın doğrudan askeri tehdit imajını pekiştirdi. Dahası, sınırlarına yakın bir ileri askeri nokta kurulmasını engelleme girişimi, Rus hava savunma sistemlerinin her gün yüzlerce Ukrayna insansız hava aracı saldırısını püskürtmek zorunda kalmasına neden oldu.
Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik
Bir yandan Batı, son yıllarda resmî açıklamalar ve yasama girişimleriyle düzenli olarak desteklenen bir anlatı ile birincil düşman ve tehdit kaynağı olarak betimlenmeye devam ediyor. Öte yandan Moskova, stratejik istikrardan küresel güvenliğin bazı yönleri ve hatta yeni bir güvenlik mimarisi arayışına kadar ortak zemin bulunabilecek konularda seçici uzlaşılara varma olasılığını giderek daha fazla test ediyor. Ancak bu çatışma ve uzlaşma kombinasyonu, Ukrayna cephesinde görünür atılımların olmayışı ve kötüleşen ekonomik baskıların gölgesinde sürekli taktiksel doğaçlama ve kendini güvence altına alma girişimi izlenimi veriyor.

Ayrıca Moskova, yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi şekillendirmekle ilgilenen bağımsız bir güç merkezi olarak kendisini sunuyor, ancak Ortadoğu meselelerinde tereddütlü ve kaçamaklı bir tavır sergiliyor ve çeşitli bölgesel aktörler arasında manevra yapmaya devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu ihtiyat anlaşılabilir. Avrupa cephesi Kremlin için mutlak bir öncelik olmaya devam ediyor ve Moskova, zaten kırılgan olan bölgesel dengeyi bozabilecek ek çatışmalara sürüklenmek için acele etmiyor. Ancak bu denge çoktan bozuldu. Aynı zamanda Ortadoğulu aktörler, Moskova'dan Körfez ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uyuşmazlıklardan yararlanmanın ötesine geçen, daha somut bir katkıda bulunmasını uzun bir zaman beklediler. Daha net bir siyasi çizgi, Moskova'nın, diğer şeylerin yanı sıra, Tahran'a “kırmızı çizgilerinin” gerçek kapsamını ve potansiyel desteğinin sınırlarını göstermesine ve aynı zamanda Arap monarşilerinden daha geniş ve daha güvenilir bir destek elde etmesine olanak tanıyacaktı.
Sonuç olarak, Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik. Tutarlı bir strateji yerine, taktik manevralar sistematik planlamanın ve tepkileri çalışılmış bir politikanın yerini alıyor. Moskova, çıkarlarını tutarlı şekilde savunmak bir yana, tutarlı bir şekilde anlamayı başaramadı. Böyle bir çerçeve olmadan, tekil başarılar, bir süreç oluşturmayan zincirin halkalarından ibaret olmaya devam ediyor.
*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."




