Michael Horowitz
Haziran ayı sonlarında, İsrail hükümeti, on yıllarca süren resmi tereddüdü sona erdirerek Ermeni soykırımını resmen tanıdı. Karar, Gazze savaşı, Türk ekonomik baskısı ve iki taraf arasındaki artan hukuki çekişmenin körüklediği uzun ve kademeli bir bozulmanın ardından Türk-İsrail ilişkilerinin yıllar içinde en düşük seviyeye ulaştığı bir dönemle eş zamanlı geldi.
Türk yetkililer bu adımı siyasi olarak tanımlayarak kınadılar ve İsrail'i dikkatleri Gazze'deki savaştan uzaklaştırmaya çalışmakla suçladılar. İsrailli yetkililer ise bu adımı uzun zamandır gecikmiş bir ahlaki ve tarihi düzeltme olarak sundular. Gerçekte bu adımın iki iç içe geçmiş boyutu vardı; bir ilke beyanı ve Tel Aviv'in Ankara ile ilişkileri göz önünde bulundurarak bu konuyu ağırdan almaya devam etmekte artık stratejik yarar görmediğine dair bir mesaj.
Uygulamada, karar bir ilke beyanı ve İsrail'in Ankara ile ilişkileri göz önünde bulundurarak kendini tutmaya devam etmekte artık stratejik yarar görmediğine dair bir mesajdı. Tanımanın üzerinden sadece birkaç hafta geçtikten sonra Netanyahu bir adım daha ileri giderek, Başkan Trump'a Türkiye'ye F-35 hayalet savaş uçaklarının satışına izin vermemesi çağrısında bulundu. Bu adım, onu, Washington’un Türkiye'yi savaş uçağı programından dışlama kararından geri adım atabileceği imasında bulunan ABD Başkanıyla fiilen karşı karşıya getirdi.
Tüm bunların daha geniş sonucu açık; İsrail, Haziran 2026'da Ermeni soykırımını tanıdı çünkü on yıllarca bu adımı atmasını engelleyen stratejik kısıtlamalar önemli ölçüde azalmıştı. Bakanlar Kurulu kararı oyladığında, Türkiye zaten ticareti askıya almış, ulaşım kısıtlamalarını sıkılaştırmış, İsrail'e karşı yasal işlemleri desteklemiş ve İsrail karşıtı söylemi bölgesel duruşunun temel taşı haline getirmişti. Tanıma bir ayrılık yaratmadı, aksine, ayrılığın zaten derin olduğunu teyit etti ve her iki taraf da ilişkilerin yakın bir zamanda onarılmasını beklemiyor.
Stratejik ortaklıktan siyasi kopuşa
1990'ların büyük bölümünde İsrail ve Türkiye, Ortadoğu'daki en yakın stratejik ortaklar arasındaydı. Aralarındaki ilişki, askeri iş birliği, istihbarat paylaşımı ve başta Suriye ve devlet dışı silahlı örgütler olmak üzere bölgesel tehditlere ilişkin ortak endişelere dayanıyordu. Bu ortaklık her iki tarafa da bölgesel nüfuz kazandırdı ve Türkiye'nin Batı güvenlik alanındaki yerini sağlamlaştırmasına yardımcı oldu.
Ermeni Soykırımını tanıma kararı, Washington ve Ankara arasındaki ısınan ilişkiden daha derin bir İsrail endişesini yansıtıyor
İlişki, Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 2002'de iktidara gelmesinden sonra değişmeye başladı. Ardından, İsrail komandolarının Gazze'ye giden bir gemiye baskın düzenlediği 2010’daki Mavi Marmara olayından sonra iki ülke arasında gerilim tırmandı. 2022'deki sınırlı normalleşme girişimi, pragmatik iş birliğinin hâlâ mümkün olduğunu gösterdi, ancak bu iş birliği kırılgan bir zeminde kaldı ve iki liderlik arasında daha derin olan siyasi güvensizliği aşamadı.

7 Ekim 2023'ten sonra patlak veren Gazze savaşı, iki ülke arasındaki ilişkileri tamamen farklı bir boyuta taşıdı. Erdoğan, Hamas üyelerini öven ve “mücahit” diye tanımlayan, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini defalarca Nazi vahşetleriyle karşılaştıran sert bir söylem benimsedi. Nisan 2024'te Türkiye, birçok ürünün İsrail'e ihracına kısıtlamalar getirdi. Mayıs 2024'te Ankara, yıllık yaklaşık 7 milyar dolar değerindeki İsrail ile bütün ticareti askıya aldı. İsrail'in bakış açısından Türkiye artık zor bir ortak değil, söylemi ekonomik önlemler ve yasal baskıyla birleştirmeye hazır, açıkça düşman bir bölgesel aktör haline gelmişti.
Peki, neden şimdi tanıdı?
İki taraf arasındaki gerilim giderek arttı ve her iki taraf da birbirini önce retorik saldırılar, ardından da giderek yoğunlaşan pratik baskılar için bir hedef olarak kullanmaya başladı. Ancak bu tek başına İsrail'in hamlesini açıklamaz. Ermeni soykırımını tanıma kararı, Washington ve Ankara arasındaki ısınan ilişkiden daha derin bir İsrail endişesini yansıtıyor.
Trump ve Erdoğan arasındaki dostluk, İsrail hükümetinin, özellikle Ankara'nın yeni Suriye hükümetiyle ilişkileri yoluyla bölgedeki artan varlığı konusunda giderek daha fazla endişe duyduğu bir döneme denk geldi
Ankara ve Washington arasındaki ilişkiler son on yıldır belirgin şekilde gergindi. Birkaç yapısal sorun, Türkiye'nin Rus hava savunma sistemini satın almasıyla başlayan ve F-35 savaş uçağı programından dışlanmasına yol açan bir dizi krize neden oldu. Buna bir de Ankara'nın genel olarak Rusya'ya karşı belirsiz tutumu eklendi. Ukrayna'ya verdiği desteğe rağmen Rusya ile ticari ilişkilerini sürdürmesi, Hamas'a verdiği destek ve Erdoğan'a yönelik siyasi muhalefete karşı aldığı önlemlerin artması da bu krizler arasında yer alıyor.
Ancak Başkan Donald Trump'ın Beyaz Saray'a dönüşü bu endişelerin çoğunu bir anda ortadan kaldırmış gibi görünüyor. ABD Başkanı, daha önce “iyi bir dost” ve “güçlü bir adam” olarak tanımladığı Erdoğan ile yakın ilişkisiyle tanınıyor. Trump'ın Ukrayna konusundaki tutumu ve Rusya ile ilişkileri düzeltme çabaları da Ankara için daha elverişli bir ortam yarattı. En önemlisi, ABD Başkanı, Türkiye'ye uygulanan önceki yaptırımların kaldırılması ve F-35 savaş uçaklarının satışına devam edilmesi olasılığına da işaret etti.

Trump, bu gelişmiş savaş uçaklarının Ankara'ya satılabileceğini defalarca ima etti ve bu İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu kendisine doğrudan ve açık bir çağrıda bulunmaya itti. İsrail, uzun zamandır diğer bölgesel güçler üzerindeki askeri üstünlüğünü korumaya çalışıyor ve daha önce Abraham Anlaşmaları kapsamında Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) bu savaş uçaklarını edinmesi konusunda endişelerini dile getirmişti. Ancak, Türkiye'nin bu uçakları edinme olasılığı daha büyük bir endişe uyandırıyor, çünkü İsrail, BAE'nin aksine Ankara'yı giderek bir müttefikten ziyade bölgesel düşman olarak görüyor. Bu durum, olası bir anlaşmayı tehlike habercisi ve doğrudan güvenlik tehdidi haline getiriyor.
Washington'un Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da Erdoğan'a çok yakın olduğu ve Washington ile Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Suriye hükümeti arasında hızlı bir normalleşmeyi teşvik etmeye çok istekli olduğu gerekçesiyle İsrail ve İsrail yanlısı çevrelerden giderek artan eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Şara İsrail'e karşı pragmatik bir tavır sergilemiş olsa da Başbakan Binyamin Netanyahu, kendisini siyasi olarak yeniden tanımlayan eski bir cihatçı olarak nitelendirilen yeni Suriye liderini, erken aşamada kontrol altına almayı tercih ettiği potansiyel bir tehdit olarak görüyor.
İsrail'i daha da şaşırtan husus ise Türkiye'nin İran'a karşı savaşa açıkça karşı çıkmasına Başkan Trump'ın kayda değer bir tepki göstermemesi oldu. Trump, çatışma sırasında yardım etmeyi reddettikleri için Avrupalı müttefiklerini sert bir şekilde eleştirirken, Erdoğan'ın savaşa yönelik eleştirileri, genellikle ateşli sosyal medya paylaşımlarını diplomasi ve lobi faaliyetleri için bir kanal olarak kullanan başkandan benzer bir tepki almadı. Dahası Türkiye'nin, İran İslam Cumhuriyeti'ni devirme planının bir parçası olarak, İran'ın batısındaki Kürt örgütleri silahlandırma girişimini engellemeye katkıda bulunduğuna dair haberler yayınlandı.
Trump ile Erdoğan arasındaki bu yakın ilişki gerçek bir zemine dayanıyor. Bu durum, Ankara'nın özellikle yeni Suriye hükümetiyle geliştirdiği ilişkiler üzerinden bölgede artan etkisinin, İsrail hükümetinde giderek büyüyen bir endişeye yol açtığı bir döneme denk geliyor.
Türk-Amerikan ilişkilerinin, en azından Trump döneminde sağlam kalması ve Türk-İsrail rekabetinin artması, Türkiye'de Erdoğan döneminin sonunun yaklaştığına dair hiçbir göstergenin olmamasıyla birlikte, İsrail daha agresif adımlar atmaya ve daha açık bir diplomatik çatışmaya yönelmeye başladı
İsrail'in Ankara'nın kendisine karşı artan bir “dezenformasyon” kampanyasına katıldığıyla ilgili iddiaları, gerilimi daha da artırıyor. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar, Ermeni soykırımını tanıma kararını duyuran açıklamasında, Türkiye'yi “İsrail'e karşı yanlış anlatılar yaymakla” eleştirdi. Türkiye ile bağlantılı medya kuruluşları İsrail'e yönelik eleştirilerini zaten yoğunlaştırmış durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu eleştiriler yeni değil, ancak şimdi daha geniş çapta İngilizce olarak yayınlanıyorlar ve bu, İsrail'in ABD içindeki imajındaki giderek artan gerilemeyi derinleştirme çabası olabilir.
Son ve belki de en önemli faktör ise Erdoğan'ın uzun süreli iktidarıdır. Yıllardır İsrail, Türk devletiyle bağlarını tamamen koparmayıp asgari düzeyde de olsa korumayı gözeterek, İsrail karşıtı söylemin bir gün sona erebilecek “Erdoğan dönemi”nin özelliği olduğu varsayımıyla hareket ederek, Türkiye'ye karşı en sert adımlardan bazılarını atmaktan kaçındı. Ancak bu varsayım giderek daha az ikna edici hale geliyor. İlerleyen yaşına ve büyüyen iç muhalefete rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı iktidarını sürdürüyor. Bir askeri darbe girişimini, giderek daha sesli hale gelen muhalefeti, yıkıcı bir depremi ve Türk dış politikasını büyük bir baskı altına alan bir dizi bölgesel çatışmayı atlattı. Aynı zamanda, cumhurbaşkanı olarak gücünü pekiştirdi, parlamentoyu marjinalleştirdi, ardı ardına seçimler kazandı ve en popüler rakiplerinin hapse atılmasına şahit oldu. Erdoğan kalıcı gibi ve onunla birlikte Türk-İsrail rekabetinin de devam etmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

Türk-Amerikan ilişkilerinin, en azından Trump döneminde sağlam kalması, Türk-İsrail rekabetinin etki ve siyasi söylem açısından tırmanması ve Türkiye'de Erdoğan döneminin sonunun yaklaştığına dair hiçbir gösterge olmamasıyla birlikte (İsrail bunu uzun süre geçici bir aşama olarak değerlendirmişti), İsrail daha agresif adımlar atmaya ve daha açık bir diplomatik çatışmaya yönelmeye başladı.
Bundan sonra ne olacak?
Kabine’nin kararının yürürlüğe girmesi için Knesset’in onayına ihtiyacı var, ancak İsrail’den gelen haberler, Başbakan Binyamin Netanyahu da dahil olmak üzere hükümetin en üst düzeylerinde kendisine geniş bir destek olduğunu gösteriyor. Karar onaylanırsa, İsrail, giderek artan Ermeni Soykırımını resmen tanıyan ülkeler listesine katılacak. Ancak, gerçek önemi hukuki olmaktan çok politik, çünkü bu karar, İsrail'in Türkiye ile gelecekte uzlaşma için bir marj bırakmanın artık değeri olmadığı sonucuna vardığı anı işaret edecektir.
Türkiye'nin, diplomatik küçülmeyi de içeren, gerilimi tırmandırmak için hâlâ seçenekleri var, ancak önemli araçların çoğu zaten kullanıldı. Bu nedenle, Haziran 2026 kararı yeni bir krizin başlangıcı olmaktan ziyade, uzun süredir devam eden krizin doruk noktası gibi görünüyor. En önemli soru, bu ayrılığın bölgesel politikanın kalıcı bir özelliği haline gelip gelmeyeceği veya İsrail, Türkiye veya Washington'da gelecekteki bir liderlik değişikliğinin normalleşmeye kapıyı yeniden açıp açmayacağıdır.
Şimdilik cevap açık görünüyor. Bir zamanlar stratejik ittifak içinde iki büyük bölgesel gücü bir araya getiren ilişki, şimdi karşılıklı suçlamalara, hukuki bir çekişmeye ve sembolik misillemeye indirgenmiş bulunuyor.
*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."