Savaş, belirsizliklerin ve öngörülemeyen gelişmelerin hâkim olduğu bilinmez bir dünyada cereyan ediyor. İlk merminin atılmasıyla birlikte mevcut planlar değişmeye başlarken, yürütülen stratejiler de sahadaki gerçeklerle sürekli bir uyum sürecine giriyor. Stratejiler savaşın yol haritasını oluştursa da doğası gereği dinamik ve değişken bir yapı barındırıyor. Gerçekliği yalınlaştıran kurgusal bir düşünce niteliğindeki bu planlamalar, komutanın savaşı başlatma kararıyla son halini alıyor. Ancak çatışmaların şiddeti arttıkça strateji, komutanın denetiminden çıkarak onu etkisi altına almaya başlıyor. Güçlü olan tarafın başlattığı savaşları, sabır gösterip direnç sağladığı takdirde daha zayıf olan taraf sonlandırıyor. Öte yandan modern savaşlara, toplumun inançlarını değiştirmeyi ve yönetime olan güvenini sarsmayı hedefleyen geniş kapsamlı algı operasyonları da eşlik ediyor.
Körfez’de süren savaş
Mevcut durumun öncesinde yürütülen süreç, beklenmeyen sonuçları beraberinde getirdi. Bu süreçte Hürmüz Boğazı odak noktası ve ana gündem maddesi haline geldi. Başkan Trump, ABD’li askeri komutanların Hürmüz Boğazı’nın İran’ın odak noktası olduğunu gösteren ‘savaş oyunu’ simülasyonundaki tavsiyelerini dikkate almadı. Son savaşın ardından Washington ve Tahran arasında imzalanan mutabakat muhtırası ise kamuoyunda bazı kesimlerce ‘anlaşamama muhtırası’ olarak nitelendirildi.
İran asıllı Amerikalı uzman Vali Nasr, Financial Times gazetesinde kaleme aldığı makalede, söz konusu muhtıranın hem İran hem de Trump için uygun bir zemin yarattığını belirtti. Nasr, bu durumun ABD Başkanı’na hesaplamalarını yeniden gözden geçirme ve dolayısıyla küresel ekonomi üzerindeki baskıyı azaltma imkânı tanıdığını ifade etti. Makalede ayrıca, sürecin İran’a Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimini pekiştirmesi ve ülkede yeni oluşan yerel yönetimin meşruiyetini yeniden tesis etmesi için zaman kazandırdığı vurgulandı.
Nitekim İran, Boğaz’ı yönetmek üzere bir kurul oluşturdu ve mevcut durumu yasallaştırmak adına parlamento çalışmalarını sürdürdü. Bu adımlarla İran, kendi mülkiyetinde olmayan bir alan üzerinde hak iddia etti ve müzakerelerde bu durumdan geri adım atmayı bir taviz olarak sundu. İran’ın boğaz üzerindeki hakimiyet arayışından vazgeçmesi durumunda bunun nükleer programına, füze hedeflerine, bölgedeki vekil güçlerine ve genel nüfuz sistemine nasıl yansıyacağı sorusu öne çıkıyor. Bu noktada ABD’nin İran’a yönelik mevcut askeri harekatları üzerinden bir caydırma ve zorlama (Coercion) stratejisinin devreye girdiği görülürken, ABD ile İran arasında tırmanan stratejik rekabetin seyri takip ediliyor.
Amerikan stratejisi
ABD’nin stratejisi; sıkı bir deniz ablukası ile Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve İran ordusuna ait askeri deniz unsurlarının, ülkenin 2 bin 500 kilometrelik sahil şeridi boyunca hedef alınması esaslarına dayanıyor. Hürmüz Boğazı’nın yer aldığı Hürmüzgan eyaleti ise ABD operasyonlarının odak noktasını oluşturuyor.
Söz konusu strateji, DMO Deniz Kuvvetleri’nin askeri kapasitesini zayıflatmayı, yeteneklerini yeniden inşa etmesini engellemeyi ve aynı zamanda gemiler ile tankerler için kabul edilebilir bir risk seviyesinde Güney Umman deniz rotasını seyrüsefere açmayı hedefliyor. Bu adımlarla İran’ın ‘acı eşiğinin’ en üst seviyeye çıkarılarak taviz vermeye zorlanması amaçlanıyor. İran’ın kayıplarını telafi edemeyecek noktaya gelmesi durumunda bu durumun gerçekleşebileceği değerlendiriliyor.
Tarihsel süreçte benzer bir durum Humeyni döneminde, İran-Irak Savaşı (1980-1988) sırasında yaşandı. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1987 yılında aldığı 598 sayılı karar, İran tarafından ancak ‘acı eşiğine’ ulaşıldığı 1988 yılında kabul edildi. Dönemin lideri Humeyni’nin, Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak ile ateşkes sağlayan kararı imzalamasını ‘zehir içmeye’ benzettiği ve üst düzey askeri komutanların tavsiyeleri doğrultusunda bu kararın ulusal çıkarlar gerekçe gösterilerek onaylandığı biliniyor.
Bugün, Humeyni’yi savaşı bitirmeye zorlayan şartların mevcut olup olmadığı ve İran’da jeopolitik karar alma mekanizmasının Dini Lider, Cumhurbaşkanı, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi veya DMO arasında nasıl şekillendiği sorusu gündemdeki yerini koruyor.
Bugün ‘acı eşiği’, 1988 yılından farklı olabilir. O dönemde İran Devrimi henüz başlangıç aşamasındaydı. İktidarı sağlamlaştırmak istiyordu. Oysa bugün, her açıdan farklı görünüyor. Artık 47 yaşında olan devrim, rejimin varlığı ya da yokluğu meselesini oluşturan bir meydan okumayla karşı karşıya. Bu nedenle, bugünkü ‘acı eşiğinin’ 1988’dekinden biraz daha yüksek olduğu söylenebilir.
Savaşın farklı biçimleri
ABD, mevcut süreçte yalnızca İran limanlarına ablukayla sınırlı bir deniz savaşı yürütmedi; belirlenen hedef listesinin kesintisiz bombalandığı bir hava savaşı ve siber savaş da sürdürdü. Bu süreçte ABD, Corsair insansız deniz araçları (İDA) ile LUCAS insansız hava araçlarını (İHA) kullandı ve modern silah ile mühimmatlarını test etti.
İran sahası, farklı aktörlerin silahlarını denediği Ukrayna sahası gibi ABD için de önemli bir test alanına dönüştü. ABD bu sahadan elde ettiği geri bildirim verilerini; olası jeopolitik ve askeri sürprizlere karşı adaptasyon sağlamak, sistemlerini güncellemek ve hazırlık seviyesini artırmak amacıyla topladı.

Dolayısıyla ABD kuvvetlerinin, ortak askeri doktrin çerçevesinde çok alanlı (hibrit) bir harp yürüttüğü vurgulanıyor. Tüm bunlara ek olarak mevcut sürecin; ağır yaptırımlar, varlıkların dondurulması ve petrol ihracatının engellenmesi yoluyla İran ekonomisini çökertmeyi hedefleyen bir ekonomik savaşı da kapsadığı belirtiliyor. The Wall Street Journal gazetesine dayandırılan bilgilere göre İran’ın günlük kaybının yaklaşık 500 milyon doları bulduğu ifade ediliyor.
Bu bağlamda, eski ABD Savunma Bakanı Mark Esper, savaşın yalnızca havadan kazanılmasının mümkün olmadığını, çünkü mücadelede çok önemli bir ekonomik bileşenin de bulunması gerektiğini belirtiyor. Ancak askeri savaşı ekonomik savaşla birleştiren bu yaklaşım üç şey gerektiriyor: zaman, sabır ve stratejik disiplin.
Toplu savaş
Operasyonel ve taktik düzeyde, mevcut askeri harekât şu özelliklerle öne çıkmakta: süreklilik, düzen, şiddet ve hedeflerin niteliğindeki değişiklikler, ayrıca İran’ın iç kesimlerine yönelik bombardıman. ABD, kademeli bir tırmanma stratejisi izlemekte. Bu yaklaşımın tehlikesi, İran’ın ABD’nin taleplerine yanıt vermemesi halinde, Trump’ın daha büyük bir tırmanışa yönelmesi için baskıların artacağı.
Her tırmanış aşaması bir öncekine dayanmakta; bu da, süreç uzadıkça bu birikimlerden çıkmayı zorlaştırır ve nihayetinde topyekûn bir savaşa yol açabilir. Peki Trump bu topyekûn savaşa girecek mi? Çeşitli göstergeler, Trump’ın İran ile çatışma sahnesine çok sayıda ek askeri araç getirerek en kötü senaryoya hazırlandığını gösteriyor.
Almanya’dan daha fazla F-16 uçağı, İngiltere’den F-35 uçakları ve şu anda İsrail’de bulunan çok sayıda havada yakıt ikmali uçağı getirdi. ABD, 2025 yılında 12 Gün Savaşı sırasında İran’ın Natanz ve Fordo nükleer tesislerini, 60 metre derinlikteki siperleri delebilen GBU-57 füzeleriyle bombalamıştı.
Peki, Trump’ın vurmakla tehdit ettiği yeni bir nükleer hedef olan Balta Dağı’na karşı da benzer bir bombalama tekrarlanacak mı?
İran stratejisi
İran artık savaştan önceki konumunda bulunmuyor. Kurduğu caydırıcılık unsurları çökerken, vekil güçleri de eski nüfuzunu kaybetmiş durumda. ‘İleri savunma’ stratejisinin geçerliliğini yitirdiği bu süreçte, vekil gücün asıl aktörü savaşa sürüklemesiyle birlikte çatışmalar doğrudan asıl aktörün kendi evine taşındı. Bu aşamada asıl aktörün vekil gücü kurtarmak adına yapabildiği tek şey ise siyasi açıklamalar ve tutumların yanı sıra bir miktar füze fırlatmaktan ibaret kalıyor.
İran’ın bugün caydırıcılık mekanizmasını şu esaslar üzerinden yeniden inşa etmeye çalıştığı görülüyor: İran’ın iç güvenliğinin, bölge ve yakın çevredeki güvensizlik ortamına dayandığı değerlendiriliyor. Yönetimdeki bazı kesimlerin, iç durumu düzenlemek, iktidarı pekiştirmek, meşruiyeti sağlamak ve hatta bunu savaş sonrası şekillenecek yeni İran’a kabul ettirmek amacıyla zaman kazanmayı hedeflediği belirtiliyor.
Bu noktada denetim denklemi, Hürmüz Boğazı üzerinde egemenlik kurma çabası ve askeri gerçeklerin gerektirdiği şekilde ‘yatay tırmanmayı’ (Horizontal Escalation) genişletme adımları devreye giriyor.
İran’ın mevcut süreçte, özellikle deniz alanında ABD kuvvetleriyle doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçındığı gözlemleniyor. Bu doğrultuda, komşu ülkeler ile ABD arasındaki ilişkileri zedelemek amacıyla hedeflerin yatay düzlemde seçildiği ifade ediliyor. İran’ın savaşı uzatarak zaman kazanmaya çalıştığı; bu süreçte ABD iç siyasetine, benzin fiyatlarındaki artışa, savaşa olan kamuoyu desteğinin düşmesine ve ABD Kongre ara seçimlerine güvendiği kaydediliyor.
İran ayrıca, özellikle hava savunması alanında ABD’nin askeri stoklarının tükenmesine de bahis oynuyor. Zaten ABD’nin dünyanın diğer bölgelerinde, özellikle de Uzak Doğu’da, örneğin Tayvan Boğazı gibi yerlerde jeopolitik çıkarları olduğunu biliyor.
ABD kuvvetleriyle doğrudan karşı karşıya gelmemek adına İran, Hürmüz Boğazı ve çevresinde ABD’nin özellikle deniz gücüne yönelik ‘alana erişimi engelleme ve hareket imkanından yoksun bırakma’ stratejisini uyguluyor. ABD’nin boğaz ve çevresinde İran’ın bu stratejisine hizmet eden DMO askeri altyapısını vurmaya odaklanması da bu çerçevede anlam kazanıyor. Buna karşılık İran’ın, Hürmüz geçiş bölgesindeki risk seviyesini yüksek tutma konusunda ısrarcı bir tutum sergilediği görülüyor. Ancak bundan sonraki sürecin nasıl şekilleneceği belirsizliğini koruyor.
Hürmüz senaryoları
Başkan Trump’ın, şartlar ne olursa olsun, İran’ın boğaz üzerindeki egemenliğini kabul etmesi mümkün görünmediği gibi İran’ın da bir bedel ödenmeksizin boğazdaki denetiminden vazgeçmeyeceği değerlendiriliyor. Hürmüz meselesi; nükleer program, vekil güçler, balistik füzeler ve İHA’lar dahil olmak üzere askıda bekleyen diğer tüm konuları gölgede bırakıyor. İran’ın boğazdan çekilmesini sağlamak adına ödenebilecek olası bir bedelin henüz gündeme gelmediği, mevcut süreçte ‘cezalandırıcı caydırıcılık’ adı altında yalnızca askeri seçeneğin konuşulduğu belirtiliyor. Bu kapsamda muhtemel diğer senaryolar şu şekilde sıralanıyor:
Birinci senaryo: İster boğazda ister çevresinde olsun, İran silah sistemlerine yönelik askeri operasyonların devam etmesi. Amaç, İran’ın askeri kapasitesini düşürmek, onu İran’ın coğrafi derinliklerine geri çekmek ve deniz geçitlerindeki risk seviyesini en aza indirmek. Bu durum, ABD askeri varlığının sürekliliğini ve sürdürülebilir bir hazırlık durumunu gerektiriyor.
Peki Trump, bu uzun süreli askeri varlığın bedelini ödemeyi kabul edecek mi? Kongre, ABD’deki Savaş Yetkileri Yasası’nın öngördüğü üzere, askeri operasyonların 90 günü aşan bir süre boyunca devam etmesine onay verecek mi?

İkinci senaryo: Askeri operasyonların bugün olduğu gibi devam etmesinin yanı sıra, Körfez geçitlerini kontrol eden adalar sistemini vurmayı hedefleyen bir kara operasyonuna hazırlanılması. İran, boğazda yaklaşık 31 adayı kontrol ediyor. Bunların çoğu, su derinliğinin tankerlerin geçişi için ideal olduğu (30 metre veya daha fazla) Körfez sularının ortasında yer alıyor. Böylece bu adalar, tüm tankerlerin rotasını kontrol eden su karakolları oluşturuyor.
Ancak bu adalar arasında en önemlileri, gerek giriş gerekse çıkışta boğazı doğrudan kontrol eden yedi ada: Hürmüz, Lark, Hengam, Keşm, Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa adaları. Tüm bu adalar, İran tarafından ‘Erişimi Engelleme ve Alan Hâkimiyeti’ stratejisini uygulamak üzere hazırlanmış ve donatılmış.
Keşm Adası, sahip olduğu doğal ve yapay mağaraların yanı sıra büyük yüzölçümü (bin 500 kilometre kare) nedeniyle en büyük zorluğu oluşturuyor. Bu adaların işgal edilmesi operasyonu; çok sayıda kara gücü, paraşütçü birlikler ve piyade kuvvetleri gerektirmekte, ayrıca karmaşık ve çok alanlı (kara, deniz, hava, siber...) bir askeri operasyon düzenlemeyi zorunlu kılmakta. Böyle bir operasyonu gerçekleştirmek için İran içlerinin coğrafi derinliklerinde askeri olarak felç edilmesi ve İran’ın her türlü silahla çıkarma operasyonlarını hedef alma yeteneğinin engellenmesi gerekmekte.
Operasyonun başarısından sonra, DMO Deniz Kuvvetleri’nin geri dönüşünü önlemek için adalarda kalınmalı. Peki adalarda kim kalacak? Ve orada kalmak güvenli sayılır mı? Mevcut Amerikan askeri yığınağı bir askeri operasyona hazırlığı işaret ediyor mu? Peki ya maliyet ne olacak?
Olası bir Amerikan operasyonunda konuşulan hedefler arasında, birçok uzmanın üzerinde durduğu Hark Adası da yer alıyor. Bu ada İran kıyılarına çok yakın, aynı zamanda Arap kıyılarına ise uzak. Ada, İran’ın petrol ihracatının ağırlık merkezi sayılıyorsa (30 milyon varile kadar kapasitesi var), yüzölçümünün 25 kilometre kareyi geçmediği de göz önüne alındığında, petrolün Körfez sularına sızması durumunda buradaki herhangi bir operasyon çevre felaketine yol açabilir.
Eğer petrol bu adaya Ahvaz eyaletindeki petrol kuyularından akıyorsa, petrolün Hark Adası’ndaki tesislerinin kendisini değil, adaya pompalanma kaynağını hedef almanın daha iyi olacağını düşünenler olacaktır. Her halükârda, Körfez’deki Amerikan kara operasyonlarının şekli ne olursa olsun maliyeti yüksek olacak. Bu çerçevede Emekli Amerikalı General Barry McCaffrey, Hürmüz’ü kontrol altına alma operasyonunun 600 bin asker gerektirebileceğini ve yaklaşık bir yıl sürebileceğini belirtiyor.
Üçüncü senaryo: Mevcut yığınak, İran’daki tüm askeri hedefleri amaçlayan büyük bir hava harekâtı başlatmak için olabilir. Ayrıca Natanz ve Fordo gibi nükleer sahaların yeniden hedeflenmesi ve buna Trump’ın yeni nükleer hedefi olan Balta Dağı’nın eklenmesi söz konusu olabilir.
Hava harekâtı tamamlandıktan sonra Trump, hedeflerine ulaştığını ve boğazdan faydalananların, burada seyir güvenliğini sağlama yükünü paylaşmak için acele etmeleri gerektiğini ilan edebilir.
Yakın zamanda gerçekleşecek bir kara harekâtı ihtimal dışı
Sonuç olarak, ABD’nin gerçekleştirdiği askeri yığınağın göstergeleri yakın zamanda bir kara harekatının yapılma ihtimalini uzak tutuyor. Mevcut veriler aynı zamanda İran’ın boğazı tamamen kapatma kapasitesine sahip olmadığını da doğruluyor. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi hedef alındığında İran’a ait bir köprünün veya enerji tesisinin vurulacağını tehdit eden Trump’ın da işaret ettiği üzere, kademeli bir tırmanmayı öngören birinci senaryonun en yüksek olasılık olduğu değerlendiriliyor.
Ancak şu sorular geçerliliğini koruyor: İsrail’in savaşa dahil olması durumunda süreç nasıl şekillenecek? İran kaybetmeye başladığını hissettiği takdirde İsrail’e ve komşu ülkelere yönelik büyük bir önleyici darbe indirme yoluna gidecek mi? Bu bakımdan rasyonel hareket etmenin tüm taraflar için belirleyici unsur olduğu ve birinci senaryonun başarısının Başkan Trump’ın göstereceği sabra bağlı bulunduğu ifade ediliyor. Trump’ın bu sabrı gösterip gösteremeyeceği ise merak konusu olmayı sürdürüyor.
*Bu makale Şarku’l Avsat için bir askeri analist tarafından kaleme alındı.