Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Tahran diplomasinin devamından yana ama Hürmüz'ü bir baskı kartından güvenlik sistemine dönüştürerek yeniden şekillendirmeye çalıştığı güç dengesinden kopuk da hareket etmiyor

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
TT

Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)

Hüda Rauf

İran'ın ABD ile savaşın başlamasından bu yana sahne olduğu dönüşümler artık yalnızca ardı ardına gelen askeri gelişmeler ya da yalnızca açık bir bölgesel krizi yönetme çabası değil. Tahran'da netleşen husus, askeri cephenin ekonomi, diplomasi, deniz yollarının yönetimi ve devlet kurumları içinde rollerin yeniden dağıtılmasıyla kesiştiği ulusal güvenlik doktrini ve karar alma mekanizmalarının kapsamlı bir şekilde yeniden formüle edilmesine daha yakın görünüyor.

Dikkat çeken nokta, son gelişmelerin İran'ın savaşı ayrı bir askeri çatışma olarak değil, angajman kurallarını yeniden tanımlamaya yönelik uzun bir savaş olarak ele aldığını göstermesidir. Hürmüz Boğazı'ndan bölgesel cephelere, Washington ile dolaylı müzakerelerden Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yeniden düzenlenmesine kadar Tahran'ın aklı tek bir soruyla meşgul görünüyor: Baskılara karşılık veren bir devlet konumundan, rakibine maliyet yükleyen ve çatışmadan çıkış koşullarını hazırlayan bir devlet konumuna nasıl geçilir?

Burada uzun deneyime sahip askeri ve güvenlik figürlerinin karar alma sürecinin merkezine geri dönmesi özellikle önem taşıyor. Dolayısıyla Muhsin Rızai’nin, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olarak atanması ve bu özel anda yeniden ön sıralara dönüşü, İran'ın girdiği aşamanın doğasından ayrılamaz. O, yalnızca İran-Irak savaşı yıllarının çoğunda Devrim Muhafızlarına liderlik eden ve daha sonra ekonomik ve idari alana geçmeden önce onlarca yıl boyunca stratejik karar alma çevrelerinde yer alan eski bir yetkili ve komutan değil. Bu arka plan ona askeri, güvenlik, siyasi ve ekonomik deneyimlerin bir bileşimini kazandırıyor.

En önemlisi, Said Celili gibi isimlerin yanı sıra Rızai'nin varlığının, muhafazakar stratejik hareketin ulusal güvenlik sistemi içindeki doğrudan varlığını güçlendirmeye yönelik daha geniş bir eğilimi yansıtıyor olması. Bu mutlaka hükümetin ya da Dışişleri Bakanlığı'nın dışlanması anlamına gelmiyor; tam aksine, ulusal güvenlik kurumu kırmızı çizgileri belirleme, saha ile müzakere arasındaki ilişkiyi yönetme konusunda daha kararlı hale gelirken, hükümetin idari ve diplomatik dosyaların yönetimini üstleneceği şekilde rollerin yeniden dağıtılması anlamına geliyor olabilir.

Bu nokta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin yakın zamanda söyledikleri ışığında önemli. Tahran, bir yandan Washington ile doğrudan müzakere yapılmadığını vurguluyor, fakat arabulucular aracılığıyla iletişim kanallarını da kapatmıyor. Aynı zamanda Umman Sultanlığı ile Hürmüz Boğazı'nda geçici ve güvenli bir seyir rotasına ilişkin müzakereler devam ediyor. Arakçi perşembe günü, ABD'nin Boğaz konusunda daha fazla yanlış hesap riskiyle karşı karşıya olduğu konusunda uyard. Dolayısıyla Tahran, Washington'dan büyük bir tepki bekliyor gibi görünüyor.

Buradaki denklem açık; diplomasi devam ediyor ama İran'ın yeniden şekillendirmeye çalıştığı güç dengesinden bağımsız hareket etmiyor.

Tahran Hürmüz'ü bir baskı kartından bir güvenlik sistemine dönüştürmeye çalışıyor. Boğaz'ı artık yalnızca kapatılabilen veya açılabilen bir kart olarak ele almadığından, onu bölgesel güvenliği ve Basra Körfezi'ndeki seyrüseferi yeniden tanımlayacak bir araca dönüştürmeye çabalıyor.

İran-Umman müzakerelerine gelince, geçici bir seyrüsefer rotası oluşturma konusunda uzun bir yol kat edildi; Tahran ile önceden koordinasyon sağlanarak gemilerin İran kara sularından girip Umman kara sularına daha yakın bir rota üzerinden çıkmalarına izin veren düzenlemeler hakkında konuşuldu. Ancak İran aynı zamanda Umman'la teknik anlaşmaya varılmasının otomatik olarak Boğaz'ın yeniden açılması anlamına gelmediğini de vurguladı.

Bu nokta çok önemli, çünkü Tahran artık seyrüseferi düzenlemek ile boğazı açmak arasında ayrım yapıyor. Birincisi Umman ile müzakere edilebilecek teknik ve egemen bir dosya. İkincisi, ABD'nin davranışları ve İran'a taahhütleriyle, daha doğrusu İran'ın karşılığında ne alacağıyla bağlantılı siyasi ve güvenlikle ilgili bir karar.

Diğer bir deyişle İran, Hürmüz'ü denizdeki bir darboğaz noktasından stratejik bir müzakere platformuna dönüştürmeye çalışıyor.

Tahran'ın bakış açısına göre Boğaz'ın gerçek değeri yalnızca enerji akışını engelleme gücünde değil, aynı zamanda ABD ve müttefiklerini İran'ın güvenlik çıkarlarını hesaba katmaya zorlayan bir güce sahip olmasında da yatıyor. İran'dan, Boğaz'ın yeniden açılmasını Amerikan baskısına son verilmesi, yaptırımların kaldırılması, bazı askeri ve ekonomik kısıtlamaların kaldırılmasına bağlayan talepler bu nedenle geldi. Daha yeni haberler, Umman'la teknik görüşmelerin devam etmesine rağmen, Tahran'ın hâlâ tam olarak yeniden açılmanın ABD'nin davranışındaki bir değişikliğe bağlı olduğunu düşündüğünü doğruluyor. Bu da İran'ın daha fazla zaman kazanma manevrası olarak değerlendiriliyor.

Yeni İran doktrinindeki en önemli değişiklik, saldırıya karşılık verme mantığından, ilk etapta rakibin saldırıyı gerçekleştirme kabiliyetini engellemeye çalışma yaklaşımına geçiş yapılmasıdır.

Burada çoklu cephelerin önemi ortaya çıkıyor. Çatışma alanları genişledikçe ABD'nin askeri karar alma süreci daha karmaşık hale geliyor. İran açısından bakıldığında cephelerin çokluğu, tüm bu alanlar için tek bir operasyonel komutanlığın var olduğu anlamına gelmiyor. Daha ziyade amaç, İran ile ABD arasındaki doğrudan çatışma dursa bile baskının devam etmesine izin verecek bir tür operasyonel bağımsızlık oluşturmak olabilir. Bu nokta, savaşı geleneksel savaşlardan farklı kılıyor; çünkü bu durumda iki ülke arasındaki ateşkes her türlü bölgesel çatışmayı sona erdirmek için yetersiz hale geliyor.

İran müzakerenin imkansız olduğunu söylemiyor ama farklı bir pozisyondan gerçekleşmesini istiyor, dolayısıyla mesaj kanalları arabulucular aracılığıyla devam ediyor ve Pakistan, Katar ve Umman aktifken, Tahran ve Washington ise önceki anlaşmalara dönmenin koşullarını test ediyor.

Pakistan şu anda ateşkes döneminin sonu yaklaşırken ve Tahran'ın Hürmüz ve önceki Amerikan taahhütleri gibi konuların gelecekteki herhangi bir çözümden ayrılamayacağını vurguladığı bir dönemde, ABD-İran hattını yeniden başlatmaya çalışıyor. Burada hassas bir denklem ortaya çıkıyor: Saha müzakereyi ortadan kaldırmıyor ve müzakere de sahayı ortadan kaldırmıyor. Aksine, her bir taraf, koşullarını iyileştirmek için bunlardan birini kullanıyor.

Ekonomi: İran stratejisinin en zayıf halkası

Ancak savaşı inisiyatif alarak yönetme stratejisi temel bir sorunla karşı karşıya, o da İran ekonomisi. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) son tahminleri bile İran ekonomisinin 2026'da yaklaşık yüzde 5,4 daralmasını, tüketici fiyatları enflasyonunun ise yüzde 68,9 civarında olmasını öngörüyor. IMF, büyüme beklentilerinin enerji ve ulaşımdaki kesintilerden etkilendiğini belirtiyor. Ancak aynı zamanda petrol ihracatında geçtiğimiz mart ve nisan aylarında yaşanan iyileşme ve ihracata yönelik bazı kısıtlamaların azaltılmasının beklenen daralmanın şiddetini hafiflettiğine de dikkat çekiyor.

Bu rakamlar, İran'ın savaşı sürdürme gücünün çıtasını belirlemede ekonomiyi belirleyici bir faktör haline getiriyor.

İran, Hürmüz'ü baskı için bir koz olarak kullanabilir ama savaşın içeriye maliyetini de göz ardı edemez. Ekonomik şoka bir süre dayanabilir ama bununla sınırsız olarak başa çıkamaz.

Öte yandan savaş, İran'da güvenlik politikası ile ekonomi politikası arasındaki koordinasyonun kırılganlığını gün yüzüne çıkardı. Enflasyon, döviz kuru, enerji krizi, kara ticaretindeki darboğazlar ve yatırımlardaki gerileme ulusal güvenlikten ayrı dosyalar değil. Özellikle de İran, ekonomiyi askeri ve siyasi direniş gücünün bir parçası olarak görmeye alışkın olduğundan. Dolayısıyla Rızai gibi askeri geçmişi ve ekonomik deneyimi birleştiren bir şahsiyetin geri dönüşü daha da önem kazanıyor.

Şimdi sorulması gereken soru şu: Kendisine uygulanan deniz ablukasıyla birlikte, yukarıda belirtilen koşullar altında İran direniş ekonomisine nasıl güvenmeye devam edecek? Diğer soruysa şu: İran savaş devletini yeniden mi inşa ediyor?

İran'ın sadece pozisyonları yeniden dağıtmakla kalmayıp aynı zamanda sanki karar alma mekanizmasını da uzun süreli çatışmalara uygun şekilde yeniden inşa ediyor gibi göründüğünü görüyoruz. Celili'nin ulusal güvenlik sisteminde devam eden varlığı ile birlikte Rızai'nin dönüşü, İran'ın mutlaka bir askeri yönetim modeline geri döndüğü anlamına gelmiyor. Ancak bu, ulusal politikanın belirlenmesinde askeri ve stratejik deneyimin ağırlık kazandığını açıkça yansıtıyor.

İşin ironik yanı, Tahran'ın güvenlik alanındaki bu sıkılaştırmayı aynı zamanda diplomatik süreçten kopmaya dönüştürmemeye çalışmasıdır. Ekonomik baskıları hafifletmek için müzakereye ihtiyacı var, bir baskı aracı olarak Hürmüz'e ihtiyacı var, gidişatı kontrol edilemeyecek açık bir çatışmadan kaçınmak için arabuluculara ihtiyacı var.

Böylece İran stratejisi üç paralel seviyeye dayanıyor: Askeri caydırıcılık, ekonomik-deniz baskısı ve dolaylı diplomasi. Her seviye diğer ikisine ek güç kazandırıyor.

Ancak savaşı yönetmede başarılı olmak, mutlaka savaş sonrasını yönetmede başarılı olmak anlamına gelmiyor.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre İran, Hürmüz'deki koşullarını iyileştirebilse, müzakere kanallarını koruyabilse ve rakiplerinin askeri hedeflerine ulaşmasını engelleyebilse bile, enflasyondan, gerileyen yatırımlardan, zayıf üretkenlikten ve döviz krizinden muzdarip bir ekonomiyle karşı karşıya olmaya devam edecek. İşte büyük paradoks da burada gizli; İran göreceli askeri zayıflığını müzakere gücüne dönüştürebilir, ancak ekonomik zayıflığını kalıcı güce dönüştüremez.

Bu nedenle Tahran için asıl mücadele sadece üslerde ve boğazlarda değil, aynı zamanda savaş ekonomisinden savaş sonrası aşamayı finanse edebilecek bir ekonomiye geçiş yapabilmesidir.

İran’ın hareketlerinde son aylarda tanık olunan dönüşümün özü, Tahran'ın artık müzakereyi çatışmanın sonu olarak değil, çatışmanın başka yollarla devamı olarak gördüğüdür.

Eğer askeri caydırıcılığı, seyrüsefer anahtarları üzerindeki göreceli kontrolü, ekonomik baskıyı ve dolaylı diplomasiyi birleştirmeyi başarabilirse, savaştan ekonomik olarak daha zayıf ama bölgesel güç dengesini yönetme konusunda daha deneyimli çıkması mümkün.

Ancak ekonomik sorunlarını çözemezse, askeri ve müzakere başarısı kısa vadeli bir zafere dönüşebilir. Çünkü stratejik bir boğazı kapatabilen ülke, rakiplerine maliyet yükleyebilir, ama bölgesel etki uygulamak isteyen bir ülkenin eninde sonunda gücün bedelini ödeyebilecek bir ekonomiye ihtiyacı var ki bu da savaş sonrası İran'ı bekleyen bir meydan okumadır. Şimdilik, İslamabad Mutabakat Zaptı olarak bilinen ve 60 günlük süresinin sona ermesine günler kalan ateşkesin yenileneceğinin açıklanmasıyla, askeri yıpratma ve deniz ablukasının devamı ile karşı karşıya olabiliriz.



Fransa’nın Riyad Büyükelçisi Şarku’l Avsat’a konuştu: Havacılık, Suudi Arabistan’a yönelik ihracatımızı yönlendiriyor

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa-Suudi Arabistan Yuvarlak Masa Toplantısı’na başkanlık ederken (SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa-Suudi Arabistan Yuvarlak Masa Toplantısı’na başkanlık ederken (SPA)
TT

Fransa’nın Riyad Büyükelçisi Şarku’l Avsat’a konuştu: Havacılık, Suudi Arabistan’a yönelik ihracatımızı yönlendiriyor

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa-Suudi Arabistan Yuvarlak Masa Toplantısı’na başkanlık ederken (SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa-Suudi Arabistan Yuvarlak Masa Toplantısı’na başkanlık ederken (SPA)

Fransa’nın Suudi Arabistan Büyükelçisi Patrick Maisonnave’in Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamaya göre, Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Paris ziyareti, Suudi Arabistan ile Fransa arasındaki ekonomi ve yatırım ilişkilerini yeni bir aşamaya taşıdı. İki ülke arasındaki ortak projelerin uygulanması hız kazanırken; ulaştırma, lojistik, enerji ve ileri teknolojiler gibi sektörlerdeki iş birliği de genişleme kaydetti.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, 24 Ağustos’ta Paris’e gerçekleştirdiği ziyarette Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile birlikte Suudi Arabistan-Fransa Stratejik Ortaklık Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık etmişti. İki ülke ilişkilerinde yeni bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu toplantı kapsamında, çeşitli alanlarda yaklaşık 20 anlaşma ve mutabakat zaptı imzalandığı duyurulmuştu.

İki ülke liderlerinin başkanlığında 24 Ağustos’ta Paris’te düzenlenen Stratejik Ortaklık Konseyi ilk toplantısının uzun vadeli iş birliği sürecini pekiştirdiğini belirten Maisonnave, ikili ticaret hacminin 2025 yılında yüzde 11 oranında arttığını ve Suudi Arabistan’ın Fransa’nın Ortadoğu’daki en büyük ticari ortağı haline geldiğini vurguladı.

Fransa’nın Suudi Arabistan’a yönelik ihracatında havacılık sektörünün ilk sırada yer aldığını aktaran Maisonnave, ilaç, gıda, kozmetik ve elektrikli ekipmanların da dış satışta öne çıkan diğer ana ürün gruplarını oluşturduğunu ifade etti.

Maisonnave ayrıca, Veliaht Prens’in ziyaretinden elde edilen sonuçların iki ülke arasındaki ekonomik ve yatırım iş birliğini ivmelendirdiğini, Stratejik Ortaklık Konseyi’nin ise ekonomik bağları güçlendiren ve geleceğin dönüşüm alanlarında yeni iş birliği imkanları sunan bir çerçeveye dönüştüğünü sözlerine ekledi.

cdfgthy
Fransa’nın Suudi Arabistan Büyükelçisi Patrick Maisonnave (Fransa’nın Suudi Arabistan Büyükelçiliği)

Fransa’nın şu anda Suudi Arabistan’daki yabancı yatırımcılar arasında üçüncü sırada yer aldığını belirten Maisonnave, ülkesinin bu varlığı güçlendirmeyi ve daha fazla Fransız şirketini Krallık’ta yaşanan ekonomik dönüşümün sunduğu fırsatlardan yararlanmaya teşvik etmeyi hedeflediğini vurguladı.

Bu kapsamda kredi sigortası mekanizmalarının genişletilmesinin Fransız şirketlerinin Suudi Arabistan’daki büyük stratejik projelere katılımını destekleyeceğini ifade eden Maisonnave, Fransa’nın yatırım, ortaklık kurma, yetkinlik geliştirme, katma değer ve istihdam yaratma yoluyla bu projelere katkısını artırmayı amaçladığını kaydetti.

Duruma örnek olarak CMA CGM Grubu ile Red Sea Gateway Terminal arasında Cidde Limanı’ndaki dördüncü terminalin geliştirilmesi ve işletilmesine yönelik yapılan anlaşmayı gösteren Maisonnave, bu adımın küresel düzeyde varlık gösteren büyük bir Fransız grubunun uzmanlığı ile Suudi Arabistan’ın ana bir lojistik merkezi olma hedefini bir araya getirerek söz konusu yaklaşımı somutlaştırdığını belirtti.

Maisonnave, Krallık’ın Avrupa, Asya ve Afrika’yı birbirine bağlama konusunda üstlendiği stratejik rol göz önüne alındığında bu anlaşmanın Suudi Arabistan’ın hedeflerini desteklediğini; söz konusu rolün öneminin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz sırasında net bir şekilde ortaya çıktığını dile getirdi.

Kent içi ulaşım sektörüne de değinen Maisonnave, Alstom şirketinin Riyad metrosu için ilave tren setleri tedarik etmek üzere imzaladığı sözleşmenin, Krallık’taki büyük altyapı projelerinin hayata geçirilmesinde Fransız uzmanlığından faydalanıldığının bir başka göstergesi olduğunu ifade etti.

Maisonnave ayrıca, iki ülke arasındaki iş birliğinin karşılıklı olarak geliştiğine dikkat çekerek, Qiddiya şirketinin Paris bölgesinde eğlence alanında planladığı projenin Suudi Arabistan’ın Fransa’daki yatırımlarının arttığına dair ‘güçlü bir sinyal’ ve Fransa’nın bu tür projeleri çekme kapasitesine duyulan güvenin bir kanıtı olduğunu sözlerine ekledi.

Geleceğin teknolojileri ve enerji

Maisonnave, Suudi Arabistan ile Fransa arasında geleceğin teknolojilerindeki ortaklığın güçlendirilmesinin bir öncelik olduğunu belirterek, HUMAIN ile Mistral AI arasında duyurulan stratejik iş birliğini bu yaklaşımın bir modeli olarak gösterdi. Söz konusu iş birliğinin; yapay zekâ altyapısının geliştirilmesini, gelişmiş modellerin inşa edilmesini ve Krallık’ın ihtiyaçlarına uygun çözümlerin sunulmasını kapsadığını ifade eden Maisonnave, bu adımın yüksek performanslı yapay zekâ kapasitesinin geliştirilmesine katkı sağlarken bu teknolojilerde Arapça dilinin varlığını da güçlendireceğini kaydetti.

Enerji sektörüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Maisonnave, ülkesinin küresel enerji piyasalarının istikrarına ve tedarik güvenliğinin artırılmasına katkıda bulunma konusunda kararlı olduğunu vurguladı. Maisonnave, Suudi-Fransız iş birliğinin petrol, petrokimya, sürdürülebilir elektrik üretimi, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, enerji depolama, temiz hidrojen ve barışçıl nükleer enerji alanlarını kapsayacağını belirtti.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Paris ziyaretiyle eş zamanlı olarak düzenlenen Fransa-Suudi Arabistan Yuvarlak Masa Toplantısı’nın sonuçlarına da değinen Maisonnave, her iki taraftan özel sektör temsilcilerini bir araya getiren bu etkinliğin ana sektörlerdeki yatırım fırsatlarını ele alarak iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde artan ivmeyi yansıttığını ifade etti.

Suudi-Fransız ekonomik ilişkilerinin artık karşılıklı yatırımlara, uzun vadeli projelere ve ortak ilgi alanlarında deneyim aktarımına dayandığını söyleyen Maisonnave, Veliaht Prens’in ziyareti sırasında duyurulan yaklaşık 20 anlaşma ve mutabakat zaptının, iki ülke şirketleri arasındaki iş birliğinin genişliğini ve mevcut ortaklıkların büyümesini gösterdiğine dikkat çekti.


İran: Ceviz Dağı'ndaki faaliyetlere ilişkin haberlerin aslı yok

Tahran’ın merkezinde siyasi içerikli bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (AP)
Tahran’ın merkezinde siyasi içerikli bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (AP)
TT

İran: Ceviz Dağı'ndaki faaliyetlere ilişkin haberlerin aslı yok

Tahran’ın merkezinde siyasi içerikli bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (AP)
Tahran’ın merkezinde siyasi içerikli bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (AP)

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü bugün (Pazartesi), Peacaks Mountain (Ceviz Dağı) olarak adlandırılan bölgede faaliyet yürütüldüğüne ilişkin haberlerin hiçbir dayanağı olmadığını söyledi.

Trump, geçen hafta ABD'nin Peacaks Mountain'daki faaliyetleri izlediğini belirtmiş ve Washington'ın bölgeyi vurabileceği uyarısında bulunarak İran'ı dikkatli olmaya çağırmıştı.

Devrim Muhafızları'ndan İHA açıklaması

Öte yandan İran Devrim Muhafızları'nın halkla ilişkiler birimi, bugün sabah saatlerinde gelişmiş bir MQ-1 tipi insansız hava aracının (İHA) tespit edilerek Hürmüz Boğazı hava sahasında Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri'ne bağlı hava savunma sistemi tarafından imha edildiğini açıkladı.

İranlı nükleer yetkili Viyana'ya gidemedi

Diğer taraftan İran devlet televizyonu, İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami'nin, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) toplantısına katılmak üzere Viyana'ya girişinin ABD'nin çıkardığı "engeller" nedeniyle önlendiğini bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı habere göre  İslami ve beraberindeki heyet, cumartesi günü tarifeli bir uçakla Viyana'ya gitmek üzere yola çıktı ancak "ABD'nin koyduğu engeller nedeniyle" yolculuk sırasında durduruldu. İslami ve heyetinin daha sonra Tahran'a döndüğü belirtildi.

İslami'nin nükleer enerji konulu yıllık genel konferansa katılmak üzere UAEA'nın Viyana'daki merkezine gitmesi bekleniyordu.

Hürmüz'deki saldırılar enerji arzı endişelerini artırıyor

Bu gelişmeler, Orta Doğu'daki diplomatik çabaların görünürde bir çıkmaza girdiği ve bölgenin petrol taşımacılığındaki en önemli iki güzergâhını hedef alan yeni saldırıların küresel enerji arzına ilişkin endişeleri artırdığı bir dönemde yaşanıyor.

Hürmüz Boğazı'nda petrol taşımacılığı açısından riskler sürüyor. İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), dün (Pazar) bir merminin Hürmüz Boğazı'ndan geçiş yapan bir gemiye isabet ettiğini açıkladı. Saldırı sonucunda gemide yangın çıktı ve mürettebat gemiyi tahliye etmek zorunda kaldı.

İran ise kendi kıyıları açıklarında saldırıya uğrayan İran'a ait ticari bir gemide bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört mürettebatın da yaralandığını bildirdi.

Hürmüz'den geçen yük gemilerinin sayısı 10'un altına geriledi

Gemilerin hareketlerini takip eden ilk verilere göre, hafta başında Hürmüz Boğazı'ndan geçen yük gemilerinin sayısı 10'un altına geriledi. Reuters'ın aktardığı verilere göre bu sayı, son 10 gündeki ortalama 14 geminin oldukça altında kaldı.

Söz konusu veriler, tespit edilmemek amacıyla Otomatik Tanımlama Sistemi'ne (AIS) ait vericilerini kapatarak boğazdan geçmiş olabilecek gemileri kapsamıyor.


Cezayir güneye doğru ilerliyor… Enerji sektörü Afrika’daki nüfuzunu yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla
TT

Cezayir güneye doğru ilerliyor… Enerji sektörü Afrika’daki nüfuzunu yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla

Rabia Abdusselam

Cezayir ile Niamey arasındaki son enerji anlaşmaları artık yalnızca geçici enerji anlaşmaları olmaktan çıktı. Bu anlaşmalar, Cezayir’in Sahel bölgesinin ve Afrika kıtasının iç kesimlerindeki nüfuzunu yeniden inşa etmeyi hedeflediği daha geniş bir stratejinin temel unsurlarından birine dönüştü. Cezayir’in bu konumlanması, Sahel bölgesinde yaşanan hızlı siyasi ve güvenlik dönüşümlerine doğrudan bir yanıt niteliği taşıyor. Cezayir, bazı geleneksel güçlerin bölgedeki rollerinin gerilemesinden yararlanarak ortaya çıkan jeopolitik boşluğu doldurmayı ve yeni bir kalkınma ortaklığı modeli oluşturmayı hedefliyor.

Bu çerçevede, Cezayir’in bölgedeki yaklaşımı siyasi ve güvenlik alanlarındaki iş birliğiyle sınırlı kalmayarak, somut ve uygulamaya dönük adımlarla çok katmanlı ekonomik ve enerji ortaklığına evrildi.

Bu yaklaşımın somut göstergelerinden biri, yerel olarak RA1D adıyla bilinen Adrar Rafinerisi’nden Nijer’e ilk jet yakıtı (JET A1) sevkiyatlarının başlatılması oldu. Sevkiyatlar, Cezayir ulusal petrol ve doğal gaz şirketi Sonatrach ile Nijer Ulusal Petrol Şirketi (SONIDEP) arasında imzalanan alım-satım anlaşması kapsamında gerçekleştirildi. Bu adım, Cezayir’in petrol ürünlerinin Nijer’e düzenli şekilde tedarik edilmesinin önünü açıyor.

Söz konusu hareketlilik yalnızca hayati enerji tedarikinin güvence altına alınmasıyla sınırlı kalmadı; arama ve üretim alanlarında stratejik bir ortaklığın oluşturulmasına da uzandı. Bu kapsamda, Nijer’in kuzeyindeki Agadez bölgesinde bulunan ve Cezayir sınırına yalnızca 85 kilometre mesafede yer alan Kafra Güneydoğu-1 (Kafra South East-1) arama kuyusunun sondaj çalışmalarına başlandı. 23 bin 737 kilometrekarelik bir alanı kapsayan sedimanter havzada yürütülen sondaj çalışmalarında yaklaşık 3 bin 900 metre derinliğe ulaşılması hedefleniyor. Nijer makamlarının resmi tahminlerine göre Kafra Bloğu’nda yaklaşık 260 milyon varillik petrol rezervi bulunuyor. Üretim paylaşım anlaşması 2015’te imzalanan proje, 2022’de yenilenmişti.

Bu adım, Sonatrach bünyesinde faaliyet gösteren Ulusal Sondaj Şirketi ENAFOR’un öncülük ettiği önemli bir lojistik başarının ardından geldi. ENAFOR, sondaj ekipmanları ve yaşam ünitelerinin, Cezayir’in güneydoğusundaki Hassi Messaoud sahalarından Agadez’in iç kesimlerine kadar 2 bin kilometreden fazla mesafede, zorlu çöl güzergâhları üzerinden başarıyla taşınmasını sağlayarak mühendislik ve operasyonel kapasitesini ortaya koydu. Sonatrach’ın Nijer petrol sektörünün geliştirilmesine katılımı, Cezayir açısından önemli stratejik boyutlar taşıyor.

Bu yaklaşımı ekonomik açıdan değerlendiren finans uzmanı Dr. Boubaker Mustafa, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “Bu varlık, teknoloji transferi, bilgi birikiminin yerelleştirilmesi ve Cezayir’in onlarca yıl boyunca biriktirdiği deneyimin aktarılmasına dayanan, eşitlikçi bir Güney-Güney iş birliği modelinin pratikte ortaya konulması anlamına geliyor. Aynı zamanda tamamen Afrika içi bir seçenek sunuyor” dedi.

Mustafa sözlerini şöyle sürdürdü: “Cezayir güneyindeki komşularıyla ilişkilerini Batı’nın vesayet anlayışı veya ulusötesi şirketlerin ağır koşulları üzerinden yürütmüyor. Aksine, yerel kadroların eğitimi ve teknik açıdan yetiştirilmesine yönelik açık bir kurumsal taahhütle komşularının enerji egemenliğini güvence altına almaya çalışıyor. Bu da ekonomik eksene, karşılıklılık ve ulusal kaynaklara karşılıklı saygı temelinde gerçek bir bölgesel entegrasyonun önünü açacak sürdürülebilir bir boyut kazandırıyor.”

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ortak kazanımlar açısından bakıldığında, projenin önemli miktarda gelir sağlaması bekleniyor. Mustafa’ya göre, petrol fiyatlarının varil başına 70 dolar seviyesinde istikrar kazanması halinde, günlük 90 bin varil olarak tahmin edilen üretime dayanarak yıllık toplam gelirin yaklaşık 2,3 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Fiyatların 80 dolar seviyesine çıkması durumunda ise yıllık gelirin yaklaşık 2,63 milyar dolara yükselmesi öngörülüyor.

Enerji koridorlarının mühendisliği

Cezayir’in bölgesel açılımını pekiştirmeyi hedeflediği diğer enerji projeleri arasında, Nijerya’dan başlayarak Nijer üzerinden Cezayir’deki enerji merkezi Hassi R’Mel’e ulaşacak Trans-Sahra Doğalgaz Boru Hattı (TSGP) öne çıkıyor. Cezayir’in en büyük gaz sahası olan Hassi R’Mel, ülkenin gaz rezervlerinin yüzde 57’sini barındırıyor ve üretim açısından dünyanın dördüncü büyük sahası konumunda bulunuyor. Buradan gaz, Avrupa’ya ihracata hazır uluslararası boru hattı şebekesine bağlanıyor.

acdfgthy
Cezayir’in bin 600 kilometre (994 mil) güneydoğusundaki Ayn Amenas bölgesinde, Zarzaitine yakınlarında bir doğalgaz boru hattı, 22 Ocak 2013 (Reuters)

Buna, Cezayir kıyılarını İspanya’ya doğrudan bağlayan Medgaz boru hattının yanı sıra, Tunus üzerinden İtalya’nın güneyine uzanan dev TransMed (Enrico Mattei) hattı da dahil. Projenin hayata geçirilmesi, Cezayir toprakları içinde halen faal olmayan Batı Uluslararası Gaz Hattı’nın yeniden işletmeye alınmasının da önünü açabilir. Bu adımla batıdaki kentlerin doğal gaz ihtiyacının güvence altına alınması ve Batı Cezayir’de uluslararası ortaklık güzergâhıyla bağlantılı sürdürülebilir kalkınma ve altyapı projelerinin hızlandırılması hedefleniyor.

Bu kıtasal enerji koridorunun işletme kapasitesi ve yatırım hacmi açısından yıllık yaklaşık 30 milyar metreküp taşıma kapasitesine sahip olması öngörülüyor. Projenin, Afrika ülkeleri arasındaki stratejik enerji ortaklığının geliştirilmesine katkı sağlaması bekleniyor. Proje, kıtanın en büyük ekonomilerinden ve doğalgaz ile sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) önde gelen üretici ve ihracatçılarından biri olan Nijerya ekonomisine güvenli ticari erişim imkânı sunarak Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin boru hatları üzerinden gaz tedariki pazarında önemli bir pay elde etmesinin önünü açacak.

Nijerya, 2024’te dünyada altıncı sırada yer alırken yaklaşık 650 milyar fit küp doğalgaz ihraç etti. İhracatın büyük bölümü LNG şeklinde gerçekleşirken, bu miktar yaklaşık 18,4 milyar metreküpe denk geliyor. Bonny Adası’ndaki Nigeria LNG tesisinin yıllık nominal kapasitesi ise yaklaşık 1,4 trilyon fit küp seviyesinde bulunuyor.

Buna karşılık söz konusu hat, Cezayir ekonomisinin Avrupa’ya güvenli enerji tedarik zincirlerini kontrol etme alanındaki rekabet gücünü artıracak. Toplam kapasitenin yıllık 60 milyar metreküpü aşması beklenirken, bunun 30 milyar metreküplük bölümünü Cezayir’in boru hatları üzerinden gerçekleştirdiği egemen gaz ihracatı oluşturuyor. Cezayir, bu kapasiteyle halihazırda Norveç’in ardından Avrupa’nın en güvenilir ikinci gaz tedarikçisi konumunda bulunuyor. Bu adım, AB ülkelerinin mevcut dönüşüm sürecinde tedarikçi listesini yeniden şekillendirdiği bir dönemde büyük önem taşıyor.

dfvgth
Cezayir ile İspanya’yı birbirine bağlayan Medgaz boru hattı, İspanya’nın Almeria kenti, 10 Haziran 2022 (Reuters)

Projenin geleneksel bakış açısıyla değerlendirilmesinin ötesine geçen uluslararası ilişkiler ve stratejik çalışmalar araştırmacısı Berhail Hamza, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “TSGP yalnızca gaz taşımaya yönelik teknik bir altyapı olmaktan çıkarak hidrojen ekonomisine ve enerji piyasalarında yaşanması beklenen dönüşümlere uyum sağlayabilecek stratejik bir koridorun çekirdeğine dönüşüyor” dedi. Hamza’nın analizine göre bu jeopolitik dönüşümler ışığında ‘koridor yaklaşımı’ olarak adlandırdığı gelecek vadeden bir stratejik anlayış ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım, önümüzdeki yıllarda uluslararası rekabetin yalnızca kaynaklara sahip olmakla değil, enerji, mal ve verilerin kıtalar arasındaki hareketini düzenleyen koridor ve altyapılara sahip olmakla belirleneceği fikrine dayanıyor.

Cezayir ekonomisi, topraklarından geçen hat nedeniyle elde edeceği transit ücretleri ve uluslararası boru hattı şebekesinin kullanım gelirlerinden doğrudan faydalanacak. Bunun yanı sıra Cezayir’in komşu Afrika ülkelerinin enerji ihtiyaçlarının karşılanmasında üstleneceği merkezi rol, bu hattı Afrika kıtasının tamamı için gerçek bir güvenlik supabına dönüştürebilir.

Bu büyük enerji projelerinin boyutları yalnızca finansal kazanımlarla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda Cezayir’in kıtadaki tarihsel nüfuzunu ve jeopolitik ağırlığını yeniden tesis etmeyi güçlü biçimde hedefleyen yeni diplomatik doktrinle doğrudan örtüşüyor.

Hamza, “Cezayir, yalnızca enerji ihraç eden bir ülke olmanın ötesine geçerek Afrika ile Avrupa arasında bağlantı sağlayan bir geçiş ülkesi olma konusunda stratejik bir fırsata sahip. Coğrafi konumunu ve enerji ağlarını kullanarak uluslararası sistem içindeki rolünü yeniden şekillendirebilir” ifadelerini kullandı.

Ekonomik araçlar: Yumuşak güç

Bu yaklaşım çerçevesinde Cezayir açısından asıl hedefin artık yalnızca enerji ihracatına dayalı bir doktrinle sınırlı olmadığı görülüyor. Hedef, enerji akışlarını yönetmek ve ülkenin benzersiz coğrafi konumunu kalıcı bir nüfuz ve uluslararası itibar kaynağına dönüştürmek üzerine şekilleniyor. Hızla değişen dünyada en etkili devlet, en büyük kaynak rezervlerine sahip olan değil, dünyanın vazgeçemeyeceği ayrıcalıklı bir koridora sahip olan devlet olabilir.

Bu kıtasal açılım çerçevesinde Cezayir’in enerji alanındaki hedefi artık yalnızca ihracatla sınırlı kalmıyor. Bu hedef, Cezayir’in Libya ve Sahel ülkelerinde yürüttüğü yoğun enerji diplomasisinin sahadaki somut adımlarında da kendini gösteriyor.

Bu doğrultudaki en güncel gelişmelerden biri, Libya Ulusal Petrol Kurumu (NOC) ile Sonatrach’ın Libya’daki iştiraki Sonatrach Petroleum Exploration and Production Corporation’ın (SIPEX), Gadames Havzası’nda önemli bir petrol ve doğal gaz keşfi gerçekleştirdiklerini resmen açıklaması oldu. El-Vefa Sahası’nın 70 kilometre uzağında bulunan A1-69/02 arama kuyusunda gerçekleştirilen sondaj çalışmaları sonucunda, Uwaynat Wanin ve Uwayn Kaza formasyonlarında günlük 13 milyon fit küp doğal gaz ve 327 varil kondensat üretim potansiyeline ulaşıldı. Kuyunun nihai derinliği ise yaklaşık 8 bin 440 fit olarak kaydedildi.

Sonatrach’ın sözleşmeden doğan yükümlülükleri kapsamında gerçekleştirdiği altıncı kuyu olan bu saha başarısı, yalnızca ticari boyut taşımıyor. Aynı zamanda Sonatrach’ın geleneksel bir enerji şirketi olmaktan çıkarak Sahel bölgesi ve Afrika’nın iç kesimlerindeki nüfuz haritasını yeniden şekillendiren stratejik bir araç ve yumuşak güç unsuru haline geldiğini de ortaya koyuyor. Bu rol, Cezayir’in bölgedeki jeopolitik boşlukları doldurmasına ve ülkeyi izole etmeyi ya da bölgedeki öncü rolünü zayıflatmayı amaçlayan bölgesel ve uluslararası girişimlerin önünü kesmesine katkı sağlıyor.

h
Cezayir ulusal petrol ve doğal gaz şirketi Sonatrach’ın genel merkezi, 25 Kasım 2019 (Reuters)

Bu enerji dinamiği, Cezayir’in benzersiz coğrafi konumunun sunduğu imkânları değerlendirmeyi hedefleyen daha geniş jeoekonomik yaklaşımdan ayrı düşünülemez. Cezayir, bir yandan Avrupa pazarlarına açılan Akdeniz kapısı, diğer yandan ise Afrika Sahel bölgesine açılan stratejik bir hinterlant ve kaçınılmaz kuzey geçidi olarak konumunun avantajlarından yararlanmaya çalışıyor.

Bu bütünleşik mühendislik altyapısı Cezayir-Nijerya ekseniyle sınırlı kalmıyor; jeopolitikayı sınırları aşan ve birbiriyle bağlantılı çıkarlar ağına dönüştüren daha geniş bir kıtasal vizyonun parçasını oluşturuyor. Nijer’deki bu enerji ağı, Cezayir’den kıtanın batısına açılan stratejik bir kapı niteliğindeki Moritanya’ya uzanan paralel tedarik hatlarıyla da kesişiyor.

Tindouf-Zouerat kara yolu projesi üzerinden ortaklığın güçlendirilmesi ve Nuakşot’ta Cezayir ürünlerine yönelik düzenli fuarların organize edilmesi, Moritanya’nın Cezayir ihracatının Batı Afrika pazarlarına ve Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ülkelerine açılacağı bir ticaret ve lojistik platformuna dönüşmesini sağlıyor. Bu lojistik açılım, Cezayir’in Moritanya ve Senegal’de ulusal bankalarının varlığını genişletmesiyle yürüttüğü finansal ve bankacılık yapılanmasıyla da tamamlanıyor. Buna paralel olarak Cezayir’in güneyinde serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması, sınır ötesi ticaret ağı kurulmasını güçlendirirken, Cezayir ürün ve hizmetlerinin Batı Afrika pazarlarına ulaşması için bankacılık ve lojistik kanallarının önünü açıyor.

Yoğun kıtasal rekabet

Cezayir’in bu jeoekonomik hareketliliği, özellikle Fransa’nın Sahel bölgesindeki varlığının gerilemesiyle birlikte, stratejik koridorlar ve nüfuz alanları üzerinde rekabetin giderek arttığı kıtasal tabloyla kesişiyor. Bu açık alanda stratejik yaklaşımlar ve alternatifler çeşitlenirken, Fas’ın Afrika-Atlantik Doğalgaz Boru Hattı projesi öne çıkıyor. Fas ayrıca karayla çevrili Sahel ülkelerinin kendi altyapısı ve limanları üzerinden Atlas Okyanusu’na erişimini sağlamaya yönelik girişimini sürdürüyor. Bunun yanı sıra Türkiye ve Körfez ülkelerinin yatırımlar, altyapı ve limanlar üzerinden faaliyetleri artarken, Rusya güvenlik ve ekonomi alanlarındaki varlığını sürdürüyor. Çin ise altyapı, ulaşım, enerji ve maden projelerinin finansmanı ve geliştirilmesinde etkinliğini artırıyor. Mısır da kıtadaki varlığını ve stratejik çıkarlarını güçlendirmeye yönelik adımlar atıyor.

Koridorların yeniden şekillendirilmesi etrafındaki yoğun rekabete ilişkin bu değerlendirmeyi destekleyen analitik bir okumada Hamza, “Afrika kıtası artık geleneksel olarak görüldüğü gibi yalnızca ham madde kaynağı değil; altyapı, kaynaklar ve stratejik bağlantı alanlarında uluslararası rekabetin en önemli sahalarından biri haline geldi” ifadesini kullandı.

xcdvfgh
Cezayir çölünün derinliklerinde, Libya sınırına yakın Ayn Amenas’ın eteklerinde bulunan bir petrol tesisi, 18 Ocak 2013 (AFP)

Hamza, “Çin, ABD ve AB’den Körfez ülkelerine kadar büyük güçler bugün limanların, ulaşım ağlarının, enerji koridorlarının, denizaltı kablolarının, veri merkezlerinin ve çok kutuplu uluslararası sistemin güvenlik doktrini ile ekonomik ve stratejik nüfuzunun temel unsurlarından haline gelen diğer altyapıların geliştirilmesi konusunda kıyasıya rekabet ediyor” dedi. Uluslararası rekabet alanının genişlemesi karşısında temel bir soru öne çıkıyor: Cezayir mevcut enerji ve lojistik nüfuzunu sürdürülebilir ve nesiller boyunca devam edecek bir ekonomik nüfuza dönüştürebilir mi?

Bu sorunun yanıtı, ülkenin ekonomik diplomasisini, sahip olduğu özgün avantajlarla karmaşık bölgesel gerçekliğin yarattığı engeller arasında hassas bir denge kurmaya zorluyor. Sahip olunan kaynaklar ve egemenlik unsurları açısından Cezayir’in göz ardı edilemeyecek önemli kozları bulunuyor. Bunların başında, Sonatrach’ın köklü petrol ve pazarlama deneyimi geliyor. Bunu, kuzeyde Akdeniz’e açılan kaçınılmaz bir kapı ve Batı Afrika kaynaklarını Avrupa pazarlarına bağlayabilecek en hızlı enerji güzergâhlarından biri olabilecek coğrafi konumu izliyor. Ayrıca Cezayir’in güvenilir tarihsel ve diplomatik birikimi, ülkenin yaklaşımlarına Sahel halkları ve devletleri nezdinde siyasi ve tarihsel açıdan ayrıcalıklı bir kabul sağlıyor.

Bununla birlikte, bu konumlanmanın sürdürülebilirliği diğer tarafta son derece karmaşık yapısal sorunlarla karşı karşıya. Bunların başında bölgedeki siyasi istikrarsızlık ve tekrarlanan darbeler ile sınır aşan silahlı grupların faaliyetlerinden kaynaklanan ve tedarik koridorlarının güvenliğini ve sahadaki projeleri tehdit eden güvenlik riskleri geliyor. Buna ek olarak, Sahra’yı aşan devasa projelerin yönetimi için gereken yüksek ölçekli finansman da önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Bu alanlar, bölgede faaliyet gösteren egemen varlık fonları ve çok uluslu şirketlerle rekabet edebilmek ve onlara ayak uydurabilmek için daha fazla yasal ve bankacılık esnekliği ile Cezayir’in yurtdışındaki yatırımlarının kapsamının genişletilmesini gerektiriyor.