Çöküşün eşiğinde bir ateşkes… Washington ve Tahran, ‘kim önce göz kırpar’ yarışında

(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
TT

Çöküşün eşiğinde bir ateşkes… Washington ve Tahran, ‘kim önce göz kırpar’ yarışında

(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)

ABD ile İran arasında ateşkesin sona ermesi için belirlenen sürenin pazartesi günü dolmasına yaklaşılırken, Washington ve Tahran’ın bir uzlaşma formülü oluşturmaktan çok karşı tarafın ne kadar dayanabileceğini sınamaya odaklandığı görülüyor.

Çeşitli haber kaynaklarında yer alan değerlendirmelere göre ABD, abluka, yaptırımlar ve İran’ın ihracatı ile ekonomisini baskı altına alma stratejisine güveniyor. Tahran ise Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksatarak enerji fiyatlarını yüksek tutmayı ve böylece ABD Başkanı Donald Trump üzerinde, Kongre’deki ara seçimler öncesinde baskı oluşturmayı hedefliyor.

ABD’li bir yetkili müzakereleri ‘tıkanmış’ olarak nitelendirirken, üst düzey bir İranlı yetkili ateşkesin uzatılmasına yönelik gerçek bir görüşme yürütüldüğünü reddetti. Yetkili, Washington’ın öncelikle haziran ayında varılan anlaşmadaki taahhütlerine dönmesi gerektiğini söyledi. Böylece karşılaşma, nükleer dosyaya çözüm arayışından ekonomik ve siyasi bir irade mücadelesine dönüştü. Taraflar, zamanı kendi belirledikleri takvim doğrultusunda kullanmaya çalışıyor.

Bu nedenle bazı uzmanlara göre mevcut tıkanıklık stratejinin yokluğuna değil, bizzat stratejinin kendisine işaret ediyor. Trump seçimlere kadar zaman kazanmaya çalışırken İran da Hürmüz Boğazı’ndaki krizin maliyetinin kendisinden taviz vermesinin maliyetini aşacağı ana kadar süre kazanmayı hedefliyor. Artık soru, hangi tarafın daha büyük bir güce sahip olduğu değil; ‘karşı taraf önce gözünü kırpana kadar’ hangi siyasi sistemin acıya daha fazla dayanabileceği.

Bölünme mi, yoksa rol dağılımı mı?

ABD yönetimi, müzakerelerde yaşanan tıkanıklığın nedenlerinden birini İran’da üç ayrı karar merkezinin bulunmasına bağlıyor: Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), dini kurum ve hükümet yönetimi. Bir ABD’li yetkiliye göre bu merkezlerden biriyle varılacak anlaşma diğerlerinin onayını garanti etmiyor. Bu durum, İranlı müzakerecinin şartlarını değiştirmesine veya uygulanabilir taahhütlerde bulunamamasına yol açıyor.

Ancak tabloyu yalnızca bir ‘kanat çatışması’ olarak nitelemek abartılı olabilir. İran yönetimi içindeki görüş ayrılıkları gerçek ve özellikle ekonomiyi kurtarmaya odaklanan hükümet ile savaşı bir varoluş mücadelesi olarak gören güvenlik kurumları arasında belirginleşiyor. Ancak bu durumun mutlaka birbirinden farklı üç politikanın varlığına işaret ettiği söylenemez. Daha muhtemel olan, nüfuz ve yetki alanları üzerinde bir rekabetin yaşanması ve buna karşılık bazı kırmızı çizgiler konusunda ortak tutum sergilenmesi. Bunlar arasında teslimiyet görüntüsü vermemek, Hürmüz kartını korumak ve yaptırımlar kaldırılıp dondurulmuş varlıklar serbest bırakılmadan nükleer alanda taviz vermemek bulunuyor.

Reuters, nisan ayında DMO’nun savaşın ve müzakerelerin yönetimindeki nüfuzunun arttığına dikkati çekmiş, ancak aynı zamanda şahin kanadın çatışmanın şartları konusunda sergilediği bütünlüğe işaret etmişti. Bu nedenle mevcut görüş ayrılığı, gerçek bir kurumsal farklılık ile görev paylaşımının birleşimi olarak değerlendirilebilir. Buna göre hükümet arabuluculuk kapısını açık tutarken, dini kurum tutuma ideolojik meşruiyet kazandırıyor; DMO ise İran’ın taleplerinin reddedilmesinin maliyetini artırmak için güç kullanıyor.

ABD’nin İran’daki ‘bölünmüşlük’ vurgusunu sık sık gündeme getirmesi de müzakere taktiğinin bir parçası olabilir. Bu yaklaşım Washington’ın yaşanan tıkanıklıktan Tahran’ı sorumlu tutmasına imkân verirken, İran yönetimi de karar merkezlerinin çokluğunu kullanarak herhangi bir anlaşmanın ülke içinde kabul edilebilir hale gelmesi için daha yüksek bir bedel ödenmesi gerektiği mesajını verebiliyor.

Hürmüz… İran’ın son kozu

Hürmüz Boğazı meselesi, çatışmanın tali bir başlığı olmaktan çıkıp mücadelenin merkezine yerleşmiş durumda. İran, bu güzergâh üzerinden ABD ve müttefiklerine, kendi ekonomisinin veya konvansiyonel askeri kapasitesinin çok ötesinde ekonomik zarar verebilir.

Wall Street Journal’ın aktardığı gemi takip verileri, savaş öncesinde günde 130’dan fazla geminin geçtiği boğazdan perşembe günü yalnızca 13 geminin geçtiğini gösteriyor. Gemilerin büyük bölümü ise İran’ın kontrolündeki kuzey güzergâhını kullandı.

scdfrgthy
USS Abraham Lincoln uçak gemisi Hürmüz Boğazı’ndan geçerken (AP)

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) İran’ı, petrol şirketi ADNOC’a ait bir gemiye saldırmakla suçladı. Bu, bir hafta içinde yaşanan üçüncü benzer olay olurken Abu Dabi saldırıların durdurulması ve geçiş güzergâhının tamamen yeniden açılması çağrısında bulundu. Tahran olayın sorumluluğunu üstlenmedi. Ancak gemilerin tekrar tekrar hedef alınması, ABD ablukasının İran’ın deniz trafiğine ilişkin güvenlik risklerini kontrol etme kapasitesini ortadan kaldırmadığını gösteriyor.

Bu nedenle İran, taleplerini ablukanın kaldırılması ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasından, savaşın yol açtığı zararların tazmin edilmesi ile kendisine ve müttefiklerine yönelik tehditlerin sona erdirilmesine kadar genişletti. Tahran ayrıca geçişleri düzenleme veya ücret uygulama hakkının tanınmasını sağlamaya çalışıyor. Washington ise bunu ‘kırmızı çizgi’ olarak görüyor: Ücret yok, kısıtlama yok ve İran’ın tek taraflı kontrolünün tanınması yok.

Trump’ın İran’ın yenilgisinin ardından boğazı ‘Amerikan toprağı’ haline getireceğini açıklamasıyla ilgili olarak bir Beyaz Saray yetkilisi Wall Street Journal’a bunun şaka amaçlı söylendiğini belirtti. Ancak bu açıklama, söylemsel bir provokasyon olarak değerlendirilse dahi, çıkmazın derinliğini ortaya koyuyor: Washington geçiş güzergâhını kontrol ettiğini savunurken deniz trafiğine ilişkin veriler, gemilerin hâlâ İran’ın iznini belirleyici unsur olarak gördüğünü gösteriyor.

İki farklı saat

Trump, ara seçimlere kadar savaşı yavaşlatmak ve petrol ile benzin fiyatlarını yükseltebilecek geniş çaplı yeni bir askeri çatışma turundan kaçınmak istiyor. Benzinin galon başına ortalama fiyatı 4,08 dolara ulaşırken Trump, Amerikalıların daha yüksek fiyatlar ödemek zorunda kalabileceğini kabul etti. Trump, cuma akşamı New York’ta yaptığı konuşmada, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek bu savaşın bedelini ödemeye değer” diyerek savaştan dolayı özür dilemeyeceğini söyledi.

Ancak ABD yönetimi içindeki öncelik sıralaması dikkat çekici hale geldi. Başkan Yardımcısı JD Vance, enerji fiyatlarının düşürülmesini ‘birinci hedef’ olarak nitelerken, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemeyi ikinci sıraya koydu. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt ise daha sonra iki hedefin eşit öneme sahip olduğunu belirtti. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nda hızlı bir sonuç alınması ihtiyacının pratikte kapsamlı bir nükleer anlaşmaya kıyasla öne çıkmaya başladığına işaret ediyor.

Buna karşılık Tahran, çeşitli haber kaynaklarının aktardığına göre, ABD’nin seçim takviminin İran’ın dayanma kapasitesinden daha kısa olduğu hesabını yapıyor. Ablukanın petrol ihracatını azaltarak yakıt ve döviz sıkıntısını derinleştirdiği doğru. Ancak İran, karne uygulamasına, krizin maliyetini hanelere yansıtmaya ve devletin ayakta kalması için gerekli kaynakları korumaya dayanan bir ‘hayatta kalma ekonomisine’ yöneldi. Tahran’ın hesabı, ekonomik sıkıntının ABD’de daha sınırlı ölçekte yaşansa bile siyasi açıdan daha hassas olduğu yönünde.

Öte yandan, denizlerdeki konuşlandırmanın sekiz ayı aşmasının ve mürettebatın koşullarının kötüleştiğine ilişkin haberlerin ardından USS George Washington uçak gemisinin yerini USS Abraham Lincoln uçak gemisinin alması, Washington’ın askeri yığınağı sürdürebileceğini ancak bunun insani ve lojistik açıdan sınırsız bir maliyet olmadan mümkün olmadığını gösteriyor. Trump’ın herhangi bir sorun yaşandığını reddetmesi, değişimin gerekli hale geldiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Sessiz bir uzatma mı, yoksa patlama mı?

Müzakerelerin seyri ile yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri doğrultusunda üç senaryo öne çıkıyor. En olası senaryo, ne nihai bir anlaşmaya varılması ne de kapsamlı bir savaşa derhal dönülmesi; bunun yerine ‘ateşkes-abkuka’ durumunun sürmesi. Buna göre ateşkesin uzatıldığı resmen ilan edilmezken geniş çaplı doğrudan saldırılardan kaçınılması, yaptırımların sürdürülmesi, gemilere yönelik sınırlı saldırıların devam etmesi ve arabulucular üzerinden baskının artırılması bekleniyor. Eski ABD Büyükelçisi James Jeffrey’nin de belirttiği gibi bu tablo, her iki taraf açısından alternatiflerden daha az kötü. Zira Washington İran’ın yeni taleplerini kabul etmek istemiyor, Tahran ise ABD’nin ihlal ettiğini düşündüğü bir mutabakata geri dönmek istemiyor.

wefrt
Pakistan’da düzenlenen müzakere oturumlarından birine katılan İran heyeti (İran Dışişleri Bakanlığı)

İkinci senaryo, Pakistan veya Katar aracılığıyla kısa süreli teknik bir uzatma sağlanması. Buna karşılık dondurulmuş varlıkların bir bölümünün serbest bırakılması veya deniz geçiş koridorlarının genişletilmesi gibi sınırlı bir adım atılabilir. Böylece her iki taraf da geri adım atmadığını savunabilir.

En tehlikeli senaryo ise bir hesap hatasıyla başlayabilir. Bir geminin vurulması veya Amerikan askerlerinin hayatını kaybetmesi, Trump’ı ‘tüm seçenekleri’ kullanma tehdidini hayata geçirmeye itebilir. İran’ın da buna karşılık deniz trafiğine, askeri üslere ve müttefiklere yönelik saldırıları genişletmesi halinde bekleme stratejisi kontrol edilemez hale gelebilir.



Topçu takviyesi... İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletmeyi mi planlıyor?

Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
TT

Topçu takviyesi... İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletmeyi mi planlıyor?

Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)

İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletme tehditlerinin dozunu artırdı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hizbullah’ın İsrail ile İran arasında yaşanabilecek olası bir çatışmaya dahil olması halinde Nebatiye ve Litani bölgelerinin de İsrail’in ‘kalıcı güvenlik bölgesi’ olarak tanımladığı alana dahil edilebileceğini söyledi. Bu tehditler, İsrail güçlerinin hangi bölgeleri kontrol altına almaya çalışabileceği ve daha geniş çaplı bir kara harekâtı düzenlemeye ne ölçüde hazır olduğu konusunda soru işaretlerine yol açtı. Söz konusu gelişmeler, İsrail’deki Knesset seçimleri yaklaşırken bölgede askeri hareketliliğin sürdüğü bir dönemde yaşanıyor.

Katz daha önce, güneyde geniş bir bölgenin sakinlerinin Zahrani ve Avali nehirlerine kadar uzanan alanlardan, ayrıca Beyrut’un güney banliyölerinden tahliye edilebileceği tehdidinde bulunmuştu. Bir milyondan fazla kişinin yerinden edilebileceğini belirten Katz, İsrail ordusunun bir kara harekâtı düzenlemeye hazır olduğunu da vurgulamıştı.

Bu tehditler, İsrail güçlerinin stratejik öneme sahip yüksek kesimlere doğru konuşlanmasını genişletmesinin ardından geldi. Nebatiye yakınlarındaki Şakif Kalesi ve Ali et-Tahir Tepesi, bu bölgelerin başında geliyor. Reyhan, Saced ve Cebel er-Refi tepeleri de İsrail hava saldırılarına maruz kaldı. Bu gelişmeler, İsrail’in yüksek kesimler ve coğrafi geçiş güzergâhları üzerindeki kontrolünü genişletme ihtimaline ilişkin soru işaretlerini artırıyor.

İsrail, doğal coğrafi engeller oluşturmaya çalışıyor

Emekli Tuğgeneral Fadi Davud, İsrail’in tehditlerinin Hizbullah’ı hedef almak ve askeri yapısını dağıtmakla sınırlı olmadığını, başka siyasi ve coğrafi hedeflerle de bağlantılı olduğunu söyledi. Davud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Askeri mevziler ve kara operasyonları, kapsamı veya derinliği ne olursa olsun, sahadaki askeri manevra anlayışına hizmet etmelidir. Bu manevra da kendi başına büyük bir siyasi hedefe hizmet eder” dedi. İsrail’in hedefinin Hizbullah’ın merkezlerini vurmak ve askeri yapısını dağıtmakla sınırlı kalmadığını belirten Davud, bunun ötesinde coğrafya ve toprak üzerindeki kontrolle bağlantılı hedefler bulunduğunu ifade etti.

ascfghyv
Litani Nehri’nin güneyinde İsrail güçlerinin kontrolündeki bölgelerde sistematik yıkım ve tahribat operasyonları… Bint Cubeyl, 22 Nisan 2026 (AFP)

Davud, “Lübnan’ın güneyindeki İsrail hareketliliğini değerlendirmek için Suriye’nin güneyinde, özellikle Kuneytra kırsalı ve Cebel eş-Şeyh bölgesinde yaşananlara da bakmak gerekiyor. Görünen o ki iki süreç birbiriyle bağlantılı ve birbirini tamamlıyor. İsrail, güvenlik bölgeleri oluşturmak için coğrafyayı kullanmaya dayalı bir yaklaşım izliyor” diye konuştu.

İsrail’in niyetlerinin yalnızca açıklamalardan hareketle değil, sahadaki gelişmeler temelinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Davud, “İsrail henüz ulaşmayı hedeflediği aşama hattına varmış değil. İlerleme mesafesi ne kadar olursa olsun, her askeri ilerleyiş birbirini izleyen aşamalar doğrultusunda gerçekleşir” dedi.

Davud, “İstenen ilerleme yalnızca 100 metreyle sınırlı olsa bile her askeri operasyon aşamalara ayrılır. Önce ateş hazırlığı yapılır ve kanatlar güvence altına alınır, ardından saldırı başlatılır ve mevziler tahkim edilir” ifadelerini kullandı. Askeri aşama hatlarının genellikle saldıran güçlerin konuşlanmalarını sağlamlaştırmasına ve savunmalarını düzenlemesine olanak tanıyan doğal coğrafi engellere dayandığını belirtti.

gbh
İsrail bombardımanı sonucu hasar gören ve yıkılan binaların arasında nargile içen bir vatandaş… Nebatiye, 23 Haziran 2026 (AFP)

Davud, “Önemli olan İsrail’in ne söylediği değil, sahada ne yaptığı ve hangi noktalara ulaşmaya çalıştığı” diyerek, İsrail güçlerinin belirgin bir coğrafi hatta ulaşmayı hedeflediğini belirtti. Davud, İsrail’in varlığını sağlamlaştırmasına imkân verecek coğrafi bir engele dayanmadan bir bölgenin ortasında duramayacağını ifade etti.

İsrail’in askeri hedeflerinin Sayda’nın kuzeyindeki Avali Nehri’ne kadar uzanabileceği ihtimalini gündeme getiren Davud, “İsrail güçlerinin Avali Nehri hattına ulaşması ve bu hattı kontrol altına alması, güvenlik kuşağının Lübnan topraklarının derinliklerine doğru genişletilmesi anlamına gelir. Bu hattın kontrol altına alınması, güneyinde kalan bütün bölgeleri, et-Tuffah bölgesi ve çevresindeki köyler de dahil olmak üzere, etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

İran’la bağlantılı bir gerginlik

Emekli Tuğgeneral Naci Melaib ise İsrail’in tehditlerini, yaklaşan İsrail seçimleri çerçevesinde İran’la olası bir çatışmaya yönelik askeri hazırlıklarla ilişkilendirdi.

Melaib, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın Avali Nehri’ne kadar ulaşılabileceğine ilişkin sözlerinin, tehditlerin artık Nebatiye veya Litani bölgesiyle sınırlı kalmadığını, Sayda ve çevresini de kapsayan daha geniş bir coğrafyaya yayıldığını gösterdiğini söyledi. Tehditlerin yalnızca güney bölgelerini değil, Beyrut’un güney banliyölerini de kapsadığına dikkati çeken Melaib, bunun seçimler yaklaşırken İsrail söyleminde ciddi bir tırmanış yaşandığını ortaya koyduğunu belirtti.

Melaib, tehditlerin sahadaki önemli bir askeri hareketlilikle eş zamanlı gerçekleştiğini ifade ederek, 282. Topçu Tugayı’nın Hizbullah’ın kullandığı insansız hava araçlarına (İHA) karşı mücadele ve çatışmalar sırasında tahliye operasyonları gibi konuları kapsayan geniş çaplı tatbikatlarını tamamladığını söyledi. Melaib, “Tugay, tatbikatların sona ermesinin hemen ardından Lübnan’ın güneyine geçti. Bu durum, İsrail’in mevcut birliklerine ek olarak, askeri emir verilmesi halinde harekete geçmeye hazır ilave bir topçu gücüne sahip olduğu anlamına geliyor” dedi.

İsrail’in askeri operasyonlarını genişletme ihtimalinin belirli coğrafi noktalarla sınırlı olmadığını vurgulayan Melaib, bunun daha çok İsrail’in alacağı karara ve İsrail ile İran arasında yaşanabilecek yeni bir çatışmaya Hizbullah’ın ne ölçüde dahil olacağına bağlı olduğunu belirtti. Gelişmelerin farklı yönlerde ilerleyebileceğini kaydeden Melaib, İran’ın İsrail seçimleri dönemini saldırılar düzenlemek veya seçimlerin seyrini etkilemek için değerlendirmesi ya da İsrail’in seçimlerden önce veya seçimler sırasında İran’a karşı savaşı genişletme yoluna gitmesi ihtimallerine işaret etti.

Melaib, İran’la çatışmanın genişletilmesi ihtimalinin ABD ile İsrail arasında da ele alındığını belirtti. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in, İsrail açısından ağır sonuçlar doğurabilecek bir çatışmaya girilmesinin olası etkilerine ilişkin çekincelerini dile getirdiğini aktaran Melaib, özellikle İsrail’in askeri açıdan böyle bir çatışmaya hazır olmaması ve seçimlerin yaklaşması nedeniyle bu endişelerin önem taşıdığını ifade etti.

Hizbullah’ın hazırlıklarına ilişkin değerlendirmesinde ise Melaib, Lübnan güvenlik güçlerinin örgütle bağlantılı patlayıcı yüklü bir kamyonu ele geçirmesinin, ülkeye giren tek kamyonun bu olduğu anlamına gelmediğini söyledi. Başka kamyonların da denetimlere takılmadan geçmiş olabileceğini belirten Melaib, bunun yeni bir bölgesel çatışmanın başlaması halinde Hizbullah’ın olası bir askerî harekâta hazırlanıyor olabileceği ihtimalini gündeme getirdiğini kaydetti. Melaib, “Bugün asıl soru, İsrail’in hangi noktaları kontrol altına almaya çalışacağı değil, operasyonları genişletmeye yönelik siyasi ve askeri kararın alınıp alınmayacağıdır” dedi.

Sahadaki gelişmeler

Sahada ise İsrail savaş uçakları, Nebatiye’ye bağlı Kafr Tebnit’e şiddetli bir hava saldırısı düzenledi. Saldırılar, Sur ve Bint Cubeyl’de hava ve topçu ateşinin yoğunlaşmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Mansuri’ye üç, Zıbkin Vadisi’ne ise bir hava saldırısı düzenlendi. Topçu ateşi Beraşit, Haddase, Haris’in çevresi, Zıbkin ve Şakra çevresini hedef aldı. Şafak vakti ise Mansuri ve Mecdel Zevn bombalandı. İsrail savaş uçakları Sur ve çevresindeki köylerin üzerinde taciz uçuşları gerçekleştirirken Mansuri ve Beyt es-Seyyad üzerine aydınlatma fişekleri attı. Lübnan Sağlık Bakanlığı, Haddase’ye düzenlenen hava saldırısında 4 yaşındaki bir çocuk da dahil olmak üzere iki kişinin yaralandığını açıkladı. Kfar Şuba’da ise İsrail güçleri, Lübnanlı çiftçilerin zeytin hasadı yapmak üzere topraklarına girmesini engelledi. Sınır köylerinde yaşayanların tarım arazilerine ulaşmakta yaşadığı zorluklar da devam ediyor.


Trump, Denzel Washington'a atfedilen uydurma sözü paylaştı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump, Denzel Washington'a atfedilen uydurma sözü paylaştı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Başkanı Trump, oyuncu Denzel Washington'a atfedilen uydurma bir sözü içeren X’teki gönderinin ekran görüntüsünü paylaştı. Uydurma sözde İlk Gün'ün (Training Day) yıldızı, televizyon sunucusuyken siyasete atılan Trump'tan daha "cesur" veya daha "zeki" birini görmediğini iddia ediyor.

Trump, pazartesi günü Truth Social'da, "Red Eagle Updates" adlı X kullanıcısının paylaşımının görselini yayımladı. Bu paylaşımda iki Oscar'lı Washington'ın Trump'ı "harika bir dost ve daha da iyi bir başkan" diye nitelediği, başkanın "sarsılmaz bir destekçisi" olduğunu ifade ettiği öne sürülüyordu.

Paylaşılan sözler şöyleydi:

Hayatım boyunca pek çok kişiyle çalıştım, Donald Trump'tan daha cesur, daha zeki ya da Amerika'yı daha fazla düşünen biriyle hiç tanışmadım. O harika bir dost ve daha da iyi bir başkan. Onun sarsılmaz bir destekçisi olmaktan gurur duyuyorum ve bunun için asla özür dilemeyeceğim. Tanrı Amerika'yı ve başkanımızı korusun.

Ancak Federal Seçim Komisyonu kayıtlarına göre yıllar içinde Demokrat adaylara onbinlerce dolarlık bağışta bulunan Washington, hiçbir zaman böyle bir şey söylemedi.

Doğrulama sitesi Snopes, kamuya açık bilgiler üzerinde kapsamlı bir araştırma yaptı ve Washington'ın sözkonusu ifadeleri kullandığına dair hiçbir kanıt bulamadı.

rgth5yj
Başkan Donald Trump, Akademi Ödüllü oyuncuya atfedilen sahte bir sözü paylaştı (Warner Bros.)

Aynı sözler, Rolling Stones'un solisti Mick Jagger ve oyuncu Matthew McConaughey gibi diğer tanınmış isimlere de yanlış bir şekilde atfedilmişti. Oysa bu isimlerin hiçbiri 47. başkana kamuoyu önünde destek vermedi.

Başkanın sosyal medya paylaşımı, gelecek ay yapılacak seçime kadar neredeyse her gün sahada olacağı yoğun bir ara seçim kampanyası sürecinde geldi.

Cumhuriyetçilerin, Temsilciler Meclisi'ndeki kontrolü kaybetmesi ve Senato'daki sayılarının, Demokratların o kanatta da çoğunluğu elde edeceği bir seviyeye düşmesi bekleniyor.

Trump'ın halk nezdindeki onay oranı ikinci döneminin en düşük seviyesinde seyrediyor. Pew Araştırma Merkezi'nin 28 Eylül'le 4 Ekim ​​arasında 5 bin 62 yetişkinle gerçekleştirdiği anket, onay oranını yüzde 30, onaylanmama oranını ise yüzde 68 olarak gösteriyor. Bu da temmuzdan bu yana 4 puanlık düşüş demek.

Reuters/Ipsos'un geçen pazartesi yayımladığı ankette de onay oranı yüzde 32 olarak belirlendi. Bu, ilk kez eylülde kaydedilen ve rekor düzeyde düşük olan oranla aynı seviye. CBS News/YouGov'un 30 Eylül'le 2 Ekim ​​arasında 2 bin 166 yetişkinle yaptığı ankette ise onay oranı yüzde 39 olarak tespit edildi.

Pew anketi ayrıca kendisini Trump destekçisi diye tanımlayanların yüzde 67'sinin onun performansını onayladığını gösteriyor. Bu oran, göreve başlamasından sonraki haftalarda yapılan benzer bir ankete kıyasla yaklaşık 30 puanlık düşüşe işaret ediyor. Cumhuriyetçilerin yalnızca yüzde 39'u ülkedeki gidişattan memnun olduğunu belirtiyor. Oysa bu oran, Trump'ın göreve başladığı dönemde yüzde 65 seviyesindeydi.

Independent Türkçe


Grönland, Trump'ı yalanladı: Devasa maden faaliyetleri yok

Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
TT

Grönland, Trump'ı yalanladı: Devasa maden faaliyetleri yok

Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)

Grönland yönetimi, ABD Başkanı Donald Trump'ın adada "devasa petrol, doğal gaz ve maden arama faaliyetlerine" başlanacağı duyurusunu yalanladı.

Trump, sosyal medyada 13 Ekim'deki paylaşımında adada "devasa petrol, doğal gaz ve maden arama faaliyetlerinin başlamak üzere olduğunu" yazmıştı.

ABD'ye yönelik gelecekte herhangi bir saldırının Grönland üzerinden geçmek zorunda kalacağını savunan Trump, adaya yerleştirilecek savunma sistemleriyle bunların hepsini etkisiz hale getirileceğini iddia etmişti.

Danimarka'ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland'ın Madencilik Bakan Yardımcısı Jorgen Hammeken-Holm ise CNN'e açıklamasında adada ABD'li şirketlerin faaliyet yürüttüğünü fakat Trump'ın savunduğu gibi "büyük çaplı maden arama çalışmalarından çok uzak olunduğunu" ifade etti.

Hammeken-Holm, "Halihazırda birçok küçük çaplı keşif çalışması yürütülüyor ancak bunların faaliyete geçmesi yıllar alabilir" diye ekledi.

Danimarka Dışişleri Bakanlığı'ndan gönderilen açıklamada da ABD'nin Grönland'daki maden arama faaliyetlerini adanın yasal gereklilikleri çerçevesinde yapmak zorunda olduğunu bildirildi.

Bakanlık ayrıca ABD, Danimarka ve Grönland arasında geçen ay imzalanan anlaşmanın bu durumu değiştirmediğini vurguladı:

Anlaşma, Grönland'daki doğal kaynaklara erişim hakkında ABD'li yatırımcılara, diğer NATO ülkeleri, AB ülkeleri ve NATO ortaklarından gelen yatırımcılara kıyasla herhangi bir ayrıcalık tanımıyor.

Trump, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen'ın imzaladığı anlaşma kapsamında Beyaz Saray, adada "geniş çaplı askeri varlık oluşturma sürecine derhal başlanacağını" bildirmişti.

Anlaşmayla ABD'nin, adanın güneyindeki Narsarsuaq'ta ve doğu kıyısındaki Mestersvig'de iki askeri üs kurması öngörülüyor. Ayrıca Grönland'daki tek aktif Amerikan askeri tesisi olan Pituffik Uzay Üssü de genişletilebilir.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de anlaşmadan memnuniyet duyduklarını açıklamıştı.

Ancak Amerikan medyasındaki analizlerde, Grönland'ı defalarca işgalle tehdit eden Trump'ın adayı ABD kontrolüne alma hedefine ulaşamayarak büyük bir geri adım attığı yazılmıştı.

Sözkonusu anlaşma, ABD'yle Danimarka arasında Grönland'ın savunmasına ilişkin 1951'de imzalanan sözleşmeyi genişletiyor. Ancak geçen ay düzenlenen anlaşma metninde petrol veya doğalgaz arama faaliyetlerine ilişkin açık maddeler bulunmuyor. Diğer yandan "maden alanında işbirliği" ve "ekonomik kalkınmayla ticaretin teşvikine" değinilirken, bunlar hakkında da ayrıntılara yer verilmiyor.

Independent Türkçe, CNN, NBC News