DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

‘Babanın adı Hitler’di’... Tarih trenindeki hayalet... Hayatı boyunca Nazilerin hayaletlerini kovalayarak yaşayan ve ölen Jean-Marie Loret’in hikâyesi

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?
TT

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

Bilimsel biyoloji laboratuvarının kesinliği ile tarihî belgelerin muğlaklığı arasında, çağdaş dünyanın felaketlerine imza atan isimlerin karmaşık soyları meselesi, kesin yanıtlar vermekten çok etik soruları gündeme getirmeyi sürdürüyor. 20. yüzyılın en tartışmalı anlatılarından biri olarak, hayatını demiryolu işçisi olarak sürdüren ve hayatı boyunca Nazi diktatörü Adolf Hitler’in gayrimeşru oğlu olduğu iddiasının yükünü taşıyan Jean-Marie Loret’in hikâyesi öne çıkıyor.

Bugün ise dünyanın yaşadığı büyük genetik atılım çağında, evde yapılan DNA testlerinin posta yoluyla satıldığı ve soyların adeta dijital bir oyun gibi çözümlendiği bir dönemde bu mesele yeniden gündeme geliyor. Söz konusu vaka, bilimsel kesinlikle anlatıların duygusal etkisi arasındaki kadim çatışmanın çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

sad
Alman diktatör Adolf Hitler (AFP)

Bu hikâye, kimlik ve kalıtım konusunda acil soruları yeniden gündeme getirirken, uluslararası toplumun bugün karşı karşıya olduğu etik ve hukuki bir ikilemi de ortaya koyuyor: Çocukların ve torunların, tarihin mezarlarını kazıp lanetten çok gurur getirebilecek bir kimliği bulmak amacıyla biyolojik kalıntıların peşine düşme hakkı var mı?

Bilimsel laboratuvar, istihbarat belgeleri ve savaş anılarının çözemediği bir meseleyi nasıl kesinliğe kavuşturmayı başardı?

Siperlerde kısa bir karşılaşma: Efsanenin doğuşu

Bu insanlık dramının tarihî anlatısı, Birinci Dünya Savaşı’nın en yoğun döneminde, 1917 yılının yazında Fransa’nın kuzeyindeki Fournes-en-Weppes kasabasında başlıyor. Bavyera 16. Yedek Piyade Alayı’na bağlı genç Alman Onbaşı Adolf Hitler, cephe hattından uzakta dinlenmek için bir süre geçiriyordu.

Fransız kadın Charlotte Lobjoie’nin daha sonra oğluna aktardığı anlatıya göre, Lobjoie diğer kadınlarla birlikte ot biçiyordu. Bu sırada yolun karşı tarafında, elinde bir pano bulunan ve üzerine resim yapan bir Alman askerini gördü.

sdfgthy
Charlotte Lobjoie (Vikipedi)

O asker Hitler’di. İkili arasında kısa süreli bir ilişki yaşandı ve bu ilişkiden Mart 1918’de ‘Jean-Marie’ adı verilen gayrimeşru bir çocuk dünyaya geldi.

Çocuk, zor bir çocukluk geçirdi. Çevresindeki Fransız toplumunun, ‘işgalci düşmanla yaşanan bir ilişkinin’ sonucu dünyaya gelen çocuğa yönelik bakışı oldukça olumsuzdu.

Annesinin kendisini terk etmesinin ardından büyükannesi tarafından büyütüldü. Daha sonra 1934 yılında Loret ailesi tarafından evlat edinildi. Ailenin soyadını alan Jean-Marie, Fransız demiryollarında sıradan bir işçi olarak hayatını sürdürdü ve gizemli kökenlerini unutmaya çalıştı.

“Babanın adı Hitler’di”: Gerçeğin ortaya çıktığı an ve psikolojik yüzleşme

Jean-Marie Loret, uzun yıllar boyunca sakin ve mütevazı bir hayat sürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusuna katılarak Nazi güçlerine karşı cesurca savaştı. Ancak biyolojik babasının emrindeki bir orduya karşı silah doğrultuyor olabileceği, hayatının hiçbir anında aklına gelmedi.

csdfgth
Jean-Marie Loret (Vikipedi)

Bu karmaşık psikolojik dramın sonraki bölümleri ancak 1940’ların sonlarına doğru ortaya çıktı. Annesi Charlotte, ölümünün yaklaştığını hissettiğinde uzun yıllardır içinde taşıdığı sırrı oğluna açıklamaya karar verdi. Loret’i, hayatının seyrini değiştirecek ve dünyasını sonsuza dek sarsacak şu şoke edici sözlerle şaşkına çevirdi: “Gerçek babası Alman diktatör Adolf Hitler’di.”

Bu itiraf, Loret’in ruh dünyasında yıkıcı bir psikolojik sarsıntıya yol açtı. Loret kendisini bir anda şaşkınlık, inkâr ve modern tarihin en nefret edilen isimlerinden birinin kanını taşıyor olma korkusu arasında parçalanmış halde buldu.

Loret, hayatının bu karanlık dönemini 1981’de yayımlanan ve ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlığını taşıyan ünlü otobiyografisinde ayrıntılı biçimde anlattı. Ağır bir depresyonun eşiğine geldiğini itiraf eden Loret, bu ağır psikolojik yükten kaçmanın tek yolunu yirmi yıl boyunca aralıksız ve kendisini tamamen işine vermekte buldu. Bu süreçte, adını değiştirip değiştirmemesi, gerçeğini dünyaya açıklayıp açıklamaması ya da kendi içine kapanarak mutlak bir sessizliğe bürünüp bürünmemesi gerektiği gibi varoluşsal sorularla boğuştu.

scdfgrth
Jean-Marie Loret’in 1981 yılında yayımlanan, ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlıklı otobiyografisi

Fransız demiryolu işçisi, annesinin vefatından önce kendisine aktardığı sözlü anlatıyı destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için hayatının 20 yılı aşkın bir bölümünü büyük bir çabayla geçirdi.

Loret bu amaçla tarihçiler ve antropoloji uzmanlarından yardım aldı. İlk tıbbi ve görsel incelemelerde, kendisi ile Nazi lideri arasında yüz hatları ve vücut yapısı bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunduğu öne sürüldü. Bunun yanı sıra el yazısı analizleri yapıldı ve kan gruplarının örtüştüğü belirlendi. Ancak daha sonra bu kan grubunun milyonlarca insan tarafından paylaşıldığı ve kesin bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıktı. Loret ayrıca evinde, Hitler’in imzasını taşıyan ve gençlik yıllarındaki annesine son derece benzeyen bir kadını tasvir eden eski yağlı boya tablolar buldu.

Laboratuvarların dili yalan söylemez: DNA testi bu mücadeleyi nasıl sonuçlandırdı?

Aralarında İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw’ın da bulunduğu Hitler biyografisinin önde gelen uzmanları, Alman ordusunun hareket kayıtlarına ve somut herhangi bir kanıt bulunmamasına dayanarak bu anlatıyı reddetti ve “tarihsel açıdan imkânsız” olarak nitelendirdi. Ancak konu, modern bilimin kendine özgü titizliğiyle devreye girmesiyle nihayet çözüme kavuştu.

xgbfhtyjuk
 İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw (Vikipedi)

Fransız demiryolu işçisi, merhum annesinin sözlü anlatısını destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük bir çaba harcadı. 2008 yılında Belçikalı gazeteci Jean-Paul Mulders, Flaman dergisi Knack’te yayımladığı kapsamlı ve bilimsel nitelikteki araştırmayla konuya kesinlik kazandıran bir inceleme yürüttü. Mulders, Avusturya’nın Waldviertel bölgesinde yaşayan Hitler ailesinin torunlarından DNA örnekleri almayı başardı. Ayrıca ABD’nin New York kentinde takma isimlerle yaşayan diktatörün diğer akrabalarından da örnekler temin etti.

Bu kesin referans niteliğindeki genetik profiller, Jean-Marie Loret’in taslaklarından ve kâğıtlarından alınan biyolojik örneklerle karşılaştırıldı. Sonuç, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıktı: Loret ile Adolf Hitler ailesi arasında genetik bir akrabalık bulunmuyordu.

Hitler ailesine özgü Y kromozomunun genetik özelliklerinin Fransız soyunda tamamen bulunmadığı ortaya çıktı. Böylece ‘gizli oğul’ efsanesine bilimsel olarak son verilmiş oldu.

Babadan oğula: Soy ağacına duyulan takıntı torunları da etkiliyor

Bununla birlikte, insan doğası, laboratuvar sonuçları bu hikâyeleri yalanlasa bile çarpıcı anlatılara tutunma eğiliminde. Fransız Le Point dergisi, 2012 yılında Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı işgali döneminde Alman ordusunun Charlotte’a para gönderdiğini gösteren belgeleri yayımlayarak konuyu yeniden gündeme taşıdı. Bu belgeler, kamuoyundaki tartışmanın yeniden alevlenmesine yol açtı.

Bu soy takıntısı üçüncü kuşağa da taşındı. 2018 yılında, Fransa’da tesisatçılık yapan Jean-Marie’nin oğlu Philippe Loret, Rus televizyonlarına çıkarak babasının anlattığı hikâyeye bağlılığını açıkladı.

Philippe Loret, 1945’ten bu yana Rus istihbaratının (FSB) arşivlerinde muhafaza edilen ve Hitler’e ait olduğu öne sürülen çene ve kafatası kalıntılarıyla karşılaştırılması amacıyla Moskova’daki yetkililere tükürük örneklerini verdi.

Rusya’da yapılan testler mevcut bilimsel gerçeği değiştirecek herhangi bir sonuç ortaya koymasa da, soy meselesine ilişkin bu takıntının 21. yüzyılda yaşayan kuşakların peşini nasıl bırakmayabildiğini gösterdi.

Bilim, savaş söylentilerinin üstesinden geldi

Jean-Marie Loret’in hikâyesi, tarihî efsanelerin kaos ve savaş dönemlerinde nasıl şekillendiğine dair çarpıcı bir ders niteliği taşıyor. Hikâye, hayatlarını korku ya da sıra dışı bir kimliğe sahip olma arzusuyla bir ‘genetik hayaletin’ peşinden sürüklenen insanların kırılgan insani yönünü gözler önüne seriyor.

Günümüzde ise bu dosya açık bir mesaj veriyor: Savaş ve tahtların gölgesinde kalmış kralların veya diktatörlerin soyundan geldiğini öne sürerek dünyanın başkentlerinde ortaya çıkan ‘gizli oğulların’ ve soy iddiacıların dönemi sona erdi.

Genlerin belirleyici, DNA teknolojisinin ise giderek daha etkin olduğu bir dünyada, söylentilerin hareket alanı bulduğu gri bölgeler tamamen ortadan kalktı. Sonunda sayıların ve laboratuvarların dili, eski savaş hikâyelerinin anlatısal hayal gücüne üstün geldi.



Washington, İran’a tüm bombaların anası ile saldırmayı değerlendiriyor

ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)
ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)
TT

Washington, İran’a tüm bombaların anası ile saldırmayı değerlendiriyor

ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)
ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)

ABD’nin, Başkan Donald Trump’ın savaşta yeni bir tırmanış başlatmaya karar vermesi halinde İran’ı elindeki en güçlü nükleer olmayan bombayla vurmayı değerlendirdiği bildirildi. Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığı habere göre Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın çıkmaza girmesi üzerine Washington yeni askeri seçenekleri masaya yatırıyor.

CNN’e konuşan bilgi sahibi kaynaklar, ABD ordusunun tüm bombaların anası olarak bilinen GBU-43/B tipi bombanın İran’ın enerji altyapısını ve nükleer tesislerini hedef almak için olası kullanımını değerlendirdiğini aktardı.

Donald Trump, geçen hafta 3 Kasım’da yapılması planlanan ara seçimlerden önce İran’a saldırı düzenlenmesi ihtimalini dışlamış ve Tahran’la verimli görüşmeler yürütüldüğünü söylemişti.

Bu açıklama, İran’a karşı yürütülen savaşın ve bunun emtia ile akaryakıt fiyatları üzerindeki etkilerinin Trump’ın kamuoyu desteğini düşürdüğü bir dönemde geldi. ABD Başkanı’nın seçimlere kısa süre kala anketlerde gerilemesi dikkat çekiyor.

ABD ve İsrail, saldırıların amacının İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu savunuyor. Tahran ise nükleer silah geliştirdiği iddiasını reddederek barışçıl nükleer program yürütme hakkını vurguluyor.

Washington ile Tahran, Pakistan’ın arabuluculuğunda geçen haziranda bir mutabakat zaptı imzalamıştı. Ancak İran’ın temmuzda Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırılarını yeniden başlatması ve ABD’nin İran’a askeri saldırılarla karşılık vermesinin ardından mutabakat çöktü. O tarihten bu yana müzakerelerde ilerleme sağlanamıyor.

Buna rağmen çok sayıda medya kuruluşu, Beyaz Saray’ın Pentagon’dan seçimler öncesinde İran’daki hedeflere yönelik saldırı seçenekleri hazırlamasını istediğini bildirdi.

CNN’e konuşan kaynaklardan biri, Trump’ın askeri planlamanın geniş çaplı enerji altyapısının hedef alınmasını ve tüm bombaların anası olarak bilinen mühimmatın kullanılma ihtimalini de kapsaması yönünde talimat verdiğini söyledi.

Ancak bazı yetkililer, söz konusu bombanın ne ölçüde etkili olabileceği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Özellikle İran’ın yer altındaki nükleer tesislerini imha etme kapasitesi tartışma konusu.

Planlara ilişkin bilgi sahibi bir kaynak, CNN’e yaptığı açıklamada, bombanın geniş alanları tahrip etmede etkili olduğunu ancak bunun ötesinde bir kapasite sunmadığını belirtti. Kaynak, mühimmatın tahkim edilmiş hedefleri delmek üzere tasarlanmadığına dikkat çekti.

Bu tür bombaların kullanılması, siviller arasında can kaybı yaşanması riskini de beraberinde getiriyor.

ABD ordusu, Trump’ın ilk başkanlık döneminde, 2017’de tüm bombaların anasını ilk kez kullanarak Afganistan’da terör örgütü DEAŞ’a ait sığınakları ve tünelleri hedef almıştı. Saldırıda 90’dan fazla örgüt mensubu öldürülmüştü.


Trump, Fort Hood saldırganının idamının canlı yayımlanmasından vazgeçti

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)
TT

Trump, Fort Hood saldırganının idamının canlı yayımlanmasından vazgeçti

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Fort Hood askeri üssüne düzenlenen saldırının faili Nidal Malik Hasan’ın kurşuna dizilerek idam edilmesinin canlı yayımlanmayacağını açıkladı. Trump’ın kararı, idamın canlı yayınlanacağının duyurulmasının hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar arasında tepki çekmesinin ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in infazı izlemeyeceğini söylemesinin ardından geldi.

Trump, perşembe günü sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, idamın kamuoyuna açık şekilde yayımlanmasının “dünyaya güçlü bir caydırıcılık mesajı verebileceğini ve Amerika’nın Hasan gibilerinden, teröristlerden ve aşağılık kişilerden nasıl hesap sorduğunu gösterebileceğini” belirtti. Ancak Trump, “Çok sayıda iyi niyetli ve düzgün insan, onun ölümünü ister canlı yayında ister başka bir görsel yolla olsun, izlememeyi tercih ediyor” ifadelerini kullandı.

Savunma Bakanlığı, Hasan’ın idamının gelecek 3 Aralık’ta gerçekleştirileceğini açıklamıştı. Trump, kurbanların yakın aile üyelerinin istemeleri halinde infazı bizzat izleyebileceklerini de belirtti.

Savunma Bakanı Pete Hegseth’in bu ayın başında Hasan’ın idamının kamuya açık şekilde gerçekleştirileceğini duyurması, ardından Pentagon’un infazın canlı yayımlanacağını açıklaması, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında geniş çaplı eleştirilere yol açmıştı. Çok sayıda isim, idam görüntülerinin aşırılığı ve radikalleşmeyi körüklemek amacıyla kullanılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Başkan Yardımcısı JD Vance’e bu ayın başında kamuya açık bir infazın Hristiyan inancıyla ne ölçüde bağdaştığı sorulmuştu. Vance, “Bunun gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmiyorum” yanıtını vermişti.

fvgbhj
Nidal Hasan, 29 Haziran 2012 (Reuters)

Vance, infaz yöntemine ilişkin tartışmalardan bağımsız olarak, “İnsanların bu adamın çok sayıda masum insanı vahşice öldürdüğünü unutmamasını umuyorum” demişti. Associated Press’in aktardığına göre Vance, sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Bununla birlikte, infaz sonunda canlı yayımlanırsa ben izlemeyeceğim.”

ABD ordusunda binbaşı rütbesiyle görev yapan psikiyatrist Nidal Malik Hasan, 5 Kasım 2009’da Fort Hood askeri üssündeki bir sağlık binasına girmişti. O sırada askerler, yurt dışındaki görevlere gönderilmeden önce aşı olmak ve gerekli sağlık onaylarını almak için uzun kuyruklarda bekliyordu.

Hasan, lazer nişangâhıyla donatılmış bir tabancayla ateş açmış, otoparka doğru kaçmaya çalışan askerleri arkalarından vurmuştu.

Hasan, saldırıyı Afganistan’a giderek kendi dininden Müslümanları öldürmelerini önlemek amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti. Ancak 2013’teki yargılaması sırasında askeri mahkeme, bu gerekçeyi savunmasında kullanmasına izin vermemişti.

Bir kolluk görevlisinin sırtından vurması sonucu vücudunun alt kısmı felç olan Hasan, bugün tekerlekli sandalye kullanıyor. Şarku’l Avsat’ın Associated Press’ten aktardığı habere göre Hasan, idam cezasının infazını uzun süre erteletmek için hukuki yollara başvurabilir. Ancak yargılama sırasındaki tutumu, böyle bir erteleme istemeyebileceğine işaret ediyor.


Hürmüz’de gerilim tırmanıyor: Gemilerin geçişine yönelik kısıtlamalar sıkılaşıyor

Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)
TT

Hürmüz’de gerilim tırmanıyor: Gemilerin geçişine yönelik kısıtlamalar sıkılaşıyor

Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)

ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın etkileri, Washington ile Tahran arasında denizde karşılıklı adımların atıldığı ve gemi geçişlerine yönelik kısıtlamaların sıkılaştırıldığı bir dönemde Körfez ve Umman Körfezi’ndeki deniz trafiğine de yayılıyor.

ABD ordusu İran’la bağlantılı bir gemiyi imha ettiğini açıklarken Tahran, yasaklı bir bölgeden geçmeye çalışan petrol tankerinde yangın çıktığını bildirdi. İranlı bir askeri yetkili de Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için silahlı kuvvetlerle koordinasyon sağlanması gerektiğini vurguladı.

Krizin etkileri askeri çatışmayla sınırlı kalmıyor. Deniz taşımacılığındaki aksamalar tarımsal ürünleri tehdit ederken küresel gıda fiyatlarında artış riskini de yükseltiyor.

İran’la bağlantılı gemi imha edildi

Bölgedeki askeri operasyonları yürüten ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), geçen hafta Umman Körfezi’nde keşif görevi yapan İran’la bağlantılı bir geminin ABD güçleri tarafından vurularak imha edildiğini açıkladı. CENTCOM’un X platformundaki açıklamasına göre gemi, ABD donanmasına ait gemileri hedef almıştı. Açıklamada, saldırıdan önce gemi mürettebatının güvenli bir yere tahliye edildiği belirtildi.

cdfvghj
İran Deniz Kuvvetleri, Hürmüz Boğazı’nın doğusunda bir petrol tankerinde yangın çıktığını duyurdu (Fars)

Açıklama, 28 Şubat’ta savaşın başlamasından bu yana ABD ile İran arasında denizde tırmanan gerilimin ortasında geldi. Savaş öncesinde Körfez’i Umman Körfezi’ne bağlayan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği büyük ölçüde kesintisiz sürüyordu.

Ancak İran’ın tehditleri ve saldırıları, bu stratejik geçitte deniz trafiğinin neredeyse durmasına yol açtı. ABD güçleri de iki ülke arasında tırmanan çatışmalar kapsamında İran’a ait sivil gemilere yönelik tekrarlanan saldırılar düzenledi.

Petrol tankerinde yangın

İran ordusu ise perşembe günü, yasaklı bir bölgeden geçmeye çalışan bir petrol tankerinde Umman Körfezi’nde yangın çıktığını duyurdu. Haberi İran devlet televizyonu aktardı.

Televizyonun askeri bir açıklamaya dayandırdığı habere göre, deniz kuvvetlerine bağlı gözetleme ekipleri, olayın duyurulmasından birkaç saat önce alev alan ve kuralları ihlal ettiği belirtilen bir petrol tankerini tespit etti.

Açıklamada, tankerin takip sistemlerini kapattığı ve yasaklı bölgeden geçmeye çalıştığı belirtildi. Yangının nedeni veya gemide meydana gelen hasarın boyutu hakkında ise ayrıntı paylaşılmadı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı olayla ilgili henüz bir açıklama yapmadı.

Olay, Tahran’ın bölgedeki gemi trafiği üzerindeki denetimini sıkılaştırmaya yönelik adımları nedeniyle önem taşıyor. İran, geçen eylül ayında Hürmüz Boğazı yakınlarında Umman Körfezi’nin bir bölümünü de kapsayan yasaklı bir bölge oluşturduğunu açıklamıştı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı deniz kuvvetleri de boğazdan geçiş sırasında seyir sistemlerini devre dışı bırakan her geminin “düşman” kabul edileceği ve bu gemilere karşı sert önlemler alınacağı uyarısında bulunmuştu.

dfvgh
Mesud Pezeşkiyan

Güvenlik verileri, savaşın başlamasından bu yana Hürmüz Boğazı’nda gemileri hedef alan saldırılarda belirgin bir artış yaşandığını gösteriyor. Bu durum, küresel enerji taşımacılığının en önemli güzergâhlarından birinde deniz ticaretini tehdit eden risklerin büyüdüğüne işaret ediyor.

Tahran: Hürmüz’den geçiş için koordinasyon şart

İran’ın sert tutumunu yineleyen İran ordusunun koordinasyondan sorumlu komutan yardımcısı Tuğamiral Habibullah Seyyari, perşembe günü yaptığı açıklamada Hürmüz Boğazı’nın kapalı olduğunu ve buradan geçiş yapmak isteyen tüm gemilerin İran silahlı kuvvetleriyle koordinasyon sağlaması gerektiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın resmî haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre Seyyari, silahlı kuvvetlerin bölgede yüzde 100 kontrol ve gözetim sağladığını belirtti. Seyyari, Devrim Muhafızları’na bağlı deniz kuvvetlerinin boğazın batısında güçlü bir varlık gösterdiğini, İran ordusunun ise boğazın doğusunda ve Umman Denizi’nin kuzeyine kadar uzanan bölgede konuşlandığını ifade etti.

Koordinasyon sağlanmadan geçiş yapılmasının gemileri, ayrıntıları zaman içinde haberlerde ortaya çıkan önlemlerle karşı karşıya bırakacağını söyleyen Seyyari, ABD’de ve diğer ülkelerde akaryakıt fiyatlarının yükselmesini boğazdan petrol akışının aksamasına örnek gösterdi.

Bu açıklamalar, ABD’nin Tahran’ın savaşın başlamasından bu yana fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı’na karşılık İran limanlarına deniz ablukası uyguladığı bir dönemde geldi.

Pezeşkiyan ablukanın ağırlığını kabul etti

Siyasi cephede ise İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD’yi İranlılar üzerindeki ekonomik baskıyı artırarak halkın öfkesini körüklemeye ve ülke içinde protestoları tetiklemeye çalışmakla suçladı. Pezeşkiyan, ülkesinin 1979 Devrimi’nden bu yana en ağır abluka ve savaş koşullarıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Devrimden sonraki onlarca yıl boyunca İran’ın benzer düzeyde bir abluka, savaş ve zorluk yaşamadığını belirten Pezeşkiyan, Washington’ın siyasi hedeflerine ulaşmak amacıyla vatandaşların hayatını zorlaştırarak onları protestolara yöneltmeye çalıştığını öne sürdü.

Tahran, ABD ve İsrail’i ülke içindeki huzursuzluğu körüklemeye çalışmakla defalarca suçladı.

İran Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları, ekonomik baskının giderek arttığı ve ülkede geçen yıl aralık ayının sonlarında hayat pahalılığı nedeniyle başlayan protestoların daha sonra hükûmet karşıtı bir harekete dönüştüğü bir dönemde geldi.