DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

‘Babanın adı Hitler’di’... Tarih trenindeki hayalet... Hayatı boyunca Nazilerin hayaletlerini kovalayarak yaşayan ve ölen Jean-Marie Loret’in hikâyesi

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?
TT

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

Bilimsel biyoloji laboratuvarının kesinliği ile tarihî belgelerin muğlaklığı arasında, çağdaş dünyanın felaketlerine imza atan isimlerin karmaşık soyları meselesi, kesin yanıtlar vermekten çok etik soruları gündeme getirmeyi sürdürüyor. 20. yüzyılın en tartışmalı anlatılarından biri olarak, hayatını demiryolu işçisi olarak sürdüren ve hayatı boyunca Nazi diktatörü Adolf Hitler’in gayrimeşru oğlu olduğu iddiasının yükünü taşıyan Jean-Marie Loret’in hikâyesi öne çıkıyor.

Bugün ise dünyanın yaşadığı büyük genetik atılım çağında, evde yapılan DNA testlerinin posta yoluyla satıldığı ve soyların adeta dijital bir oyun gibi çözümlendiği bir dönemde bu mesele yeniden gündeme geliyor. Söz konusu vaka, bilimsel kesinlikle anlatıların duygusal etkisi arasındaki kadim çatışmanın çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

sad
Alman diktatör Adolf Hitler (AFP)

Bu hikâye, kimlik ve kalıtım konusunda acil soruları yeniden gündeme getirirken, uluslararası toplumun bugün karşı karşıya olduğu etik ve hukuki bir ikilemi de ortaya koyuyor: Çocukların ve torunların, tarihin mezarlarını kazıp lanetten çok gurur getirebilecek bir kimliği bulmak amacıyla biyolojik kalıntıların peşine düşme hakkı var mı?

Bilimsel laboratuvar, istihbarat belgeleri ve savaş anılarının çözemediği bir meseleyi nasıl kesinliğe kavuşturmayı başardı?

Siperlerde kısa bir karşılaşma: Efsanenin doğuşu

Bu insanlık dramının tarihî anlatısı, Birinci Dünya Savaşı’nın en yoğun döneminde, 1917 yılının yazında Fransa’nın kuzeyindeki Fournes-en-Weppes kasabasında başlıyor. Bavyera 16. Yedek Piyade Alayı’na bağlı genç Alman Onbaşı Adolf Hitler, cephe hattından uzakta dinlenmek için bir süre geçiriyordu.

Fransız kadın Charlotte Lobjoie’nin daha sonra oğluna aktardığı anlatıya göre, Lobjoie diğer kadınlarla birlikte ot biçiyordu. Bu sırada yolun karşı tarafında, elinde bir pano bulunan ve üzerine resim yapan bir Alman askerini gördü.

sdfgthy
Charlotte Lobjoie (Vikipedi)

O asker Hitler’di. İkili arasında kısa süreli bir ilişki yaşandı ve bu ilişkiden Mart 1918’de ‘Jean-Marie’ adı verilen gayrimeşru bir çocuk dünyaya geldi.

Çocuk, zor bir çocukluk geçirdi. Çevresindeki Fransız toplumunun, ‘işgalci düşmanla yaşanan bir ilişkinin’ sonucu dünyaya gelen çocuğa yönelik bakışı oldukça olumsuzdu.

Annesinin kendisini terk etmesinin ardından büyükannesi tarafından büyütüldü. Daha sonra 1934 yılında Loret ailesi tarafından evlat edinildi. Ailenin soyadını alan Jean-Marie, Fransız demiryollarında sıradan bir işçi olarak hayatını sürdürdü ve gizemli kökenlerini unutmaya çalıştı.

“Babanın adı Hitler’di”: Gerçeğin ortaya çıktığı an ve psikolojik yüzleşme

Jean-Marie Loret, uzun yıllar boyunca sakin ve mütevazı bir hayat sürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusuna katılarak Nazi güçlerine karşı cesurca savaştı. Ancak biyolojik babasının emrindeki bir orduya karşı silah doğrultuyor olabileceği, hayatının hiçbir anında aklına gelmedi.

csdfgth
Jean-Marie Loret (Vikipedi)

Bu karmaşık psikolojik dramın sonraki bölümleri ancak 1940’ların sonlarına doğru ortaya çıktı. Annesi Charlotte, ölümünün yaklaştığını hissettiğinde uzun yıllardır içinde taşıdığı sırrı oğluna açıklamaya karar verdi. Loret’i, hayatının seyrini değiştirecek ve dünyasını sonsuza dek sarsacak şu şoke edici sözlerle şaşkına çevirdi: “Gerçek babası Alman diktatör Adolf Hitler’di.”

Bu itiraf, Loret’in ruh dünyasında yıkıcı bir psikolojik sarsıntıya yol açtı. Loret kendisini bir anda şaşkınlık, inkâr ve modern tarihin en nefret edilen isimlerinden birinin kanını taşıyor olma korkusu arasında parçalanmış halde buldu.

Loret, hayatının bu karanlık dönemini 1981’de yayımlanan ve ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlığını taşıyan ünlü otobiyografisinde ayrıntılı biçimde anlattı. Ağır bir depresyonun eşiğine geldiğini itiraf eden Loret, bu ağır psikolojik yükten kaçmanın tek yolunu yirmi yıl boyunca aralıksız ve kendisini tamamen işine vermekte buldu. Bu süreçte, adını değiştirip değiştirmemesi, gerçeğini dünyaya açıklayıp açıklamaması ya da kendi içine kapanarak mutlak bir sessizliğe bürünüp bürünmemesi gerektiği gibi varoluşsal sorularla boğuştu.

scdfgrth
Jean-Marie Loret’in 1981 yılında yayımlanan, ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlıklı otobiyografisi

Fransız demiryolu işçisi, annesinin vefatından önce kendisine aktardığı sözlü anlatıyı destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için hayatının 20 yılı aşkın bir bölümünü büyük bir çabayla geçirdi.

Loret bu amaçla tarihçiler ve antropoloji uzmanlarından yardım aldı. İlk tıbbi ve görsel incelemelerde, kendisi ile Nazi lideri arasında yüz hatları ve vücut yapısı bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunduğu öne sürüldü. Bunun yanı sıra el yazısı analizleri yapıldı ve kan gruplarının örtüştüğü belirlendi. Ancak daha sonra bu kan grubunun milyonlarca insan tarafından paylaşıldığı ve kesin bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıktı. Loret ayrıca evinde, Hitler’in imzasını taşıyan ve gençlik yıllarındaki annesine son derece benzeyen bir kadını tasvir eden eski yağlı boya tablolar buldu.

Laboratuvarların dili yalan söylemez: DNA testi bu mücadeleyi nasıl sonuçlandırdı?

Aralarında İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw’ın da bulunduğu Hitler biyografisinin önde gelen uzmanları, Alman ordusunun hareket kayıtlarına ve somut herhangi bir kanıt bulunmamasına dayanarak bu anlatıyı reddetti ve “tarihsel açıdan imkânsız” olarak nitelendirdi. Ancak konu, modern bilimin kendine özgü titizliğiyle devreye girmesiyle nihayet çözüme kavuştu.

xgbfhtyjuk
 İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw (Vikipedi)

Fransız demiryolu işçisi, merhum annesinin sözlü anlatısını destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük bir çaba harcadı. 2008 yılında Belçikalı gazeteci Jean-Paul Mulders, Flaman dergisi Knack’te yayımladığı kapsamlı ve bilimsel nitelikteki araştırmayla konuya kesinlik kazandıran bir inceleme yürüttü. Mulders, Avusturya’nın Waldviertel bölgesinde yaşayan Hitler ailesinin torunlarından DNA örnekleri almayı başardı. Ayrıca ABD’nin New York kentinde takma isimlerle yaşayan diktatörün diğer akrabalarından da örnekler temin etti.

Bu kesin referans niteliğindeki genetik profiller, Jean-Marie Loret’in taslaklarından ve kâğıtlarından alınan biyolojik örneklerle karşılaştırıldı. Sonuç, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıktı: Loret ile Adolf Hitler ailesi arasında genetik bir akrabalık bulunmuyordu.

Hitler ailesine özgü Y kromozomunun genetik özelliklerinin Fransız soyunda tamamen bulunmadığı ortaya çıktı. Böylece ‘gizli oğul’ efsanesine bilimsel olarak son verilmiş oldu.

Babadan oğula: Soy ağacına duyulan takıntı torunları da etkiliyor

Bununla birlikte, insan doğası, laboratuvar sonuçları bu hikâyeleri yalanlasa bile çarpıcı anlatılara tutunma eğiliminde. Fransız Le Point dergisi, 2012 yılında Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı işgali döneminde Alman ordusunun Charlotte’a para gönderdiğini gösteren belgeleri yayımlayarak konuyu yeniden gündeme taşıdı. Bu belgeler, kamuoyundaki tartışmanın yeniden alevlenmesine yol açtı.

Bu soy takıntısı üçüncü kuşağa da taşındı. 2018 yılında, Fransa’da tesisatçılık yapan Jean-Marie’nin oğlu Philippe Loret, Rus televizyonlarına çıkarak babasının anlattığı hikâyeye bağlılığını açıkladı.

Philippe Loret, 1945’ten bu yana Rus istihbaratının (FSB) arşivlerinde muhafaza edilen ve Hitler’e ait olduğu öne sürülen çene ve kafatası kalıntılarıyla karşılaştırılması amacıyla Moskova’daki yetkililere tükürük örneklerini verdi.

Rusya’da yapılan testler mevcut bilimsel gerçeği değiştirecek herhangi bir sonuç ortaya koymasa da, soy meselesine ilişkin bu takıntının 21. yüzyılda yaşayan kuşakların peşini nasıl bırakmayabildiğini gösterdi.

Bilim, savaş söylentilerinin üstesinden geldi

Jean-Marie Loret’in hikâyesi, tarihî efsanelerin kaos ve savaş dönemlerinde nasıl şekillendiğine dair çarpıcı bir ders niteliği taşıyor. Hikâye, hayatlarını korku ya da sıra dışı bir kimliğe sahip olma arzusuyla bir ‘genetik hayaletin’ peşinden sürüklenen insanların kırılgan insani yönünü gözler önüne seriyor.

Günümüzde ise bu dosya açık bir mesaj veriyor: Savaş ve tahtların gölgesinde kalmış kralların veya diktatörlerin soyundan geldiğini öne sürerek dünyanın başkentlerinde ortaya çıkan ‘gizli oğulların’ ve soy iddiacıların dönemi sona erdi.

Genlerin belirleyici, DNA teknolojisinin ise giderek daha etkin olduğu bir dünyada, söylentilerin hareket alanı bulduğu gri bölgeler tamamen ortadan kalktı. Sonunda sayıların ve laboratuvarların dili, eski savaş hikâyelerinin anlatısal hayal gücüne üstün geldi.



Trump ile Kuzey Kore lideri arasında bu yıl görüşme gerçekleşme ihtimali zayıflıyor

ABD Başkanı Donald Trump (solda), 2019 yılında İki Kore’yi birbirinden ayıran Silahsızlandırılmış Bölge'de Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un ile bir araya geldi. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (solda), 2019 yılında İki Kore’yi birbirinden ayıran Silahsızlandırılmış Bölge'de Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un ile bir araya geldi. (Reuters)
TT

Trump ile Kuzey Kore lideri arasında bu yıl görüşme gerçekleşme ihtimali zayıflıyor

ABD Başkanı Donald Trump (solda), 2019 yılında İki Kore’yi birbirinden ayıran Silahsızlandırılmış Bölge'de Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un ile bir araya geldi. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (solda), 2019 yılında İki Kore’yi birbirinden ayıran Silahsızlandırılmış Bölge'de Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un ile bir araya geldi. (Reuters)

Konu hakkında bilgi sahibi beş kaynak, ABD’li ve Güney Koreli yetkililerin, ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un arasında bu yıl bir görüşme yapılması ihtimalinin giderek azaldığını düşündüğünü açıkladı.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığı habere göre Kuzey Kore lideriyle görüşen tek ABD Başkanı olan Trump, Pyongyang ile müzakereleri yeniden başlatmaya istekliydi. Ancak Kuzey Kore, nükleer programını sınırlandırmayı amaçlayan diplomatik girişimlere fazla ilgi göstermedi.

Dördü ABD ve Güney Kore’den üst düzey yetkililerden bilgi alan, beşincisi ise Güney Koreli bir yetkili olan kaynaklar, Washington’un Trump ile Kim arasında bir görüşme düzenlenmesi konusunda Kuzey Kore’den henüz herhangi bir cevap almadığını belirtti.

Kaynaklar, gelecek ay Çin’de düzenlenmesi planlanan bölgesel zirveye kadar çok az zaman kaldığına dikkat çekti. Söz konusu zirvenin, iki lider arasında bir görüşme gerçekleştirilmesi için olası fırsat oluşturabileceği ifade edildi.


Lavrov’un İran ziyareti: Rusya’nın bölgesel rolünü şekillendiren 'zorunlu ortaklık'

Kiev'de bir sivil, Aziz Mihail Katedrali önünde sergilenen Rus-İran yapımı 'Şahid-136' tipi İHA'yı inceliyor (Reuters)
Kiev'de bir sivil, Aziz Mihail Katedrali önünde sergilenen Rus-İran yapımı 'Şahid-136' tipi İHA'yı inceliyor (Reuters)
TT

Lavrov’un İran ziyareti: Rusya’nın bölgesel rolünü şekillendiren 'zorunlu ortaklık'

Kiev'de bir sivil, Aziz Mihail Katedrali önünde sergilenen Rus-İran yapımı 'Şahid-136' tipi İHA'yı inceliyor (Reuters)
Kiev'de bir sivil, Aziz Mihail Katedrali önünde sergilenen Rus-İran yapımı 'Şahid-136' tipi İHA'yı inceliyor (Reuters)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un birkaç gün önce Tahran’a gerçekleştirdiği önemli ziyaretin ardından en çok dikkat çeken gelişme, Kremlin’in ABD ile İran arasında kabul edilebilir bir uzlaşmaya varılması için arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu yeniden gündeme getirmesi oldu.

Rusya’nın bu önerisi, bu kez Ukrayna konusunda ABD ile Rusya arasında yürütülen görüşmelerin yanı sıra, Washington ile Moskova ilişkilerinin daha kapsamlı biçimde normalleştirilmesi, “dizel anlaşması” sonrasında yakınlaşma ve diğer alanlarda geniş çaplı iş birliği ihtimallerinin tartışıldığı bir dönemde gündeme gelmesi nedeniyle özel önem kazandı.

Kısa süre içinde, Ukrayna ve İran dosyalarının olası pazarlıklar çerçevesinde birbirine bağlanabileceği yönünde yorumlar ortaya çıktı. Buna göre Rusya, Ukrayna konusunda Kremlin’e önemli kazanımlar sağlayacak bir uzlaşma karşılığında İran meselesinde ABD’ye yardımcı olmaya hazır olabilirdi. Peki, Moskova, ABD Başkanı Donald Trump’a bu konuda ne sunabilir?

Batılı medya kuruluşlarında ve siyasi çevrelerde, Rusya’nın eski ama yeniden gündeme gelen önerisi konuşulmaya başlandı: İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun, 2015’teki önceki “nükleer anlaşma” senaryosuna benzer şekilde Rusya topraklarına taşınması. Moskova bu öneriyi daha önce birçok kez gündeme getirmiş ve İran’ın elindeki stokun nükleer silah geliştirmek amacıyla kullanılmasını önleme konusunda ABD Başkanı’na, Rusya’nın tam güvenceleri eşliğinde başarı ilan etme fırsatı sunabilecek makul bir çıkış yolu olarak değerlendirmişti.

Bu seçenek, Moskova’nın İran’ın tutumunu etkilemek amacıyla başka unsurlarla birlikte sunabileceği çözüm paketinin parçası olabilir. Ancak Rus uzmanların belirttiği üzere, bu öneri geçmişte olduğu gibi bugün de çok sayıda risk barındırıyor. Bunların başında İran’da bu senaryoya ilişkin bir uzlaşının bulunmaması geliyor. Tahran’da Rusya’nın tutumunu açıkça eleştiren ve Moskova’nın Batı’yla büyük çaplı anlaşmalara varması durumunda İran’ı yüzüstü bırakabileceği uyarısında bulunan çevrelerin sesi giderek yükseliyor. Üstelik bu kuşku karşılıklı: Rusya’daki etkili çevreler de İran’a yönelik benzer uyarılarda bulunuyor.

Ancak daha da önemlisi, yalnızca bu seçeneğin sorunu çözmeye yetmeyecek olması. Rusya’nın İran’ın bölgesel politikalarına ve bölgedeki silahlı vekil güçlerine yönelik tutumunda bir değişiklik yok. Tahran’ın füze kapasitesine ilişkin Rusya’nın yaklaşımı da İran’ın lehine. Kremlin zaman zaman Arap ülkelerine ve uluslararası kamuoyuna güvence vererek İran’ın bu kapasiteyi bölge ülkelerinin çıkarlarına karşı kullanmasını önleyebileceği izlenimini verse de Moskova’nın temel tutumu değişmiş değil.

Görsel kaldırıldı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 8 Ekim’de. (AFP)

Dikkat çekici bir başka nokta da İranlı yetkililerin zenginleştirilmiş uranyum stokunun Rusya dâhil hiçbir ülkeye taşınmasını resmî düzeyde reddetmiş olması. Bu durum, Moskova ile Tahran’ın ortak hareket etme mekanizmaları konusunda ne ölçüde uzlaştığı sorusunu gündeme getiriyor. Bazı uzmanlara göre Moskova da aslında stokun taşınması konusuyla ilgilenmiyor. Çünkü böyle bir adım, Batı’dan önemli siyasi teşvikler gelmediği sürece Rusya’ya ilave yükler getirebilir. Bu da İran’ın tutumunun iki taraf arasında açıklanmamış bir anlaşmanın sonucu olabileceği ihtimalini doğuruyor.

Üstelik nükleer stokun taşınması, Batı’nın Moskova’ya yönelttiği eleştiriler arasında tek başına duran bir konu değil. İki ülke arasındaki gelişmiş askerî, teknik ve istihbarat iş birliğine ilişkin suçlamalar da giderek artıyor.

Lavrov’un İran ziyareti, Moskova ile Tahran arasındaki mevcut etkileşim biçimini bir kez daha gözler önüne serdi. İki ülke arasındaki önemli askerî ve teknik iş birliği, kamuoyuna açıkça ilan edilmese de belirsiz diplomatik söylemlerin arkasında sürdürülüyor.

Tarihsel olarak ihtiyatlı bir çizgide ilerleyen Moskova-Tahran ilişkileri, iki temel etken sayesinde adeta askerî ittifak niteliğine büründü: Ukrayna savaşı ve elektronik ve uzay tabanlı istihbarat teknolojilerinin hızla gelişmesi. Şarku’l Avsat’ın edindiğı bilgiye göre  bu teknolojiler, Kremlin’in çeşitli ülkelere sunduğu başlıca imkânlar arasında yer almaya başladı.

Bu çerçevede bir siyasi yorumcu, “Geleneksel ve modern hibrit savaşın kurallarını yeniden şekillendiren Rusya-İran ittifakı, ‘hayatta kalma ekonomisi’nin ana hatlarını oluşturarak Batı’nın teknolojik üstünlüğünü dengelemeye çalışıyor” diye yazdı.

Bu noktada, Ukrayna savaşının ilk aşamasında Rusya’nın İran’ın desteğine ciddi ölçüde ihtiyaç duyduğu hatırlanmalı. Moskova, İran’dan binlerce Şahid-136 mühimmatı satın aldı. 2026 yılına gelindiğinde ise bu alışveriş belirgin biçimde karşılıklı bir nitelik kazandı. Geleneksel ağır silahların yetersizliği ve Ukrayna cephesinin ihtiyaçları nedeniyle İran’a Su-35 savaş uçaklarının teslimatına ilişkin sözleşmelerin dondurulması üzerine Moskova, İran’a uzay tabanlı keşif ve gözetleme verileri sağlayarak bu açığı telafi etmenin bir yolunu buldu.

Batılı istihbarat kuruluşlarına göre Rusya, Tahran’la operasyonel bilgi paylaşımını kapsayan geniş çaplı bir program başlattı. Bu program esas olarak yüksek çözünürlüklü uydu görüntülerini ve Ortadoğu’daki ABD askerlerinin, savaş gemilerinin ve uçaklarının hareketlerine ilişkin koordinatları içeriyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de daha önce Kremlin’in elektronik istihbarat verilerini Tahran’la paylaştığına ilişkin kanıtlar bulunduğunu açıklamıştı.

Görsel kaldırıldı.
Abbas Arakçi ve Sergey Lavrov, pazartesi günü Tahran’daki İran Dışişleri Bakanlığında yaptıkları görüşmenin ardından basın toplantısına gelirken. (AP)

Haberlere göre İran, şu anda Rusya’ya kamikaze tipi insansız hava araçları ve düşük maliyetle, yüksek miktarlarda üretilebilen İHA teknolojileri sağlıyor. Buna karşılık uydu görüntüleri, elektronik harp verileri ve silahlarının güdüm sistemlerini modernize etmeye yönelik destek alıyor.

Bu gizli iş birliğinin etkisi, İran’ın bölgedeki ABD hedeflerine yönelik saldırıları sırasında da görüldü. İran füzelerinin ve insansız hava araçlarının (İHA) bazı askerî üsleri hedef alan saldırılarda yüksek isabet oranına ulaşması, söz konusu iş birliğinin sonuçlarına örnek olarak gösterildi.

Dolayısıyla Moskova’dan beklenen yalnızca İran’ın nükleer stokunun başka bir ülkeye taşınmasını sağlamak değil. Rusya’nın, Tahran’a sağladığı istihbarat desteği ve bilgi paylaşımının oluşturduğu tehditleri de ciddiyetle ele alması gerekiyor. Peki, Kremlin bu aşamada kendisinden beklenen rolü gerçekten üstlenebilir mi?

İki ülke arasındaki ilişkiler son yıllarda yeni bir düzeye ulaşmış olsa da tam kapsamlı bir ittifakın kurulmasını engelleyen aynı etkenler bugün de varlığını sürdürüyor: karşılıklı güvensizlik, kaynak yetersizliği ve stratejik düşünce farklılıkları.

Sonuçta İran bölgesel bir güç. Rusya ise çok daha büyük hedefler peşinde koşuyor ve küresel ölçekte uluslararası bir rol üstlenmeye çalışıyor. Bu nedenle iki ülkenin hedeflere ilişkin bakış açıları köklü biçimde farklılaşıyor. Çeşitli nedenlerle çıkarları kesişebilse de iki ülkenin tamamen aynı çizgide buluşması oldukça uzak bir ihtimal.

Bu tablo, Kremlin’in ilerleyen aşamada İran üzerindeki ortağını etkileme kapasitesinin sınırlarını ortaya koyuyor; ancak mevcut aşamada bu kapasitenin belirleyici olması beklenmiyor.

Şarku’l Avsat’ın Batılı diplomatların değerlendirmelerinden aktardığına göre Kremlin, İran’ın Ortadoğu’daki faaliyetlerini tırmandırma veya sınırlama konusunda sahip olduğu etkiyi Trump’la yürütülen müzakerelerde bir baskı aracı olarak kullanmayı sürdürecek. Putin’in stratejik hesabı basit: Tahran’a sağlanan askerî ve uzay tabanlı desteği azaltmak ya da kısıtlamak karşılığında Washington’dan, özellikle Ukrayna konusunda, belirli tavizler elde etmek.


Putin: Görüşmeler Rusya’nın, Ukrayna’nın ve Avrupa’nın genelinin güvenliğine odaklanmalı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’nda konuşma yapıyor. (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’nda konuşma yapıyor. (Reuters)
TT

Putin: Görüşmeler Rusya’nın, Ukrayna’nın ve Avrupa’nın genelinin güvenliğine odaklanmalı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’nda konuşma yapıyor. (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’nda konuşma yapıyor. (Reuters)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin dün yaptığı açıklamada, Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesine yönelik gelecekteki müzakerelerin, her iki ülke için güvenlik garantilerine ve Avrupa genelinde kapsamlı bir güvenlik çerçevesi oluşturulmasına odaklanması gerektiğini söyledi.

ABD Başkanı’nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmeden bir gün sonra Rus televizyonuna konuşan Putin, Rusya’nın gelecek ay ABD arabuluculuğunda Ukrayna ile müzakereleri yeniden başlatmaya hazır olduğunu belirtti.

Putin, Kremlin’in değişmeyen tutumunu yineleyerek Rusya’nın hiçbir zaman savaş başlatmak istemediğini, ancak Moskova’yı yakından ilgilendiren temel meselelerde Ukrayna’nın düşmanca tepkileriyle karşılaştığını ileri sürdü.

Çeşitli konularda yürütülecek görüşmelerin olumlu sonuçlar doğurabileceğini belirten Putin, Rusya’nın yalnızca geçici bir ateşkes değil, çatışmayı sona erdirecek bir çözüm aradığını vurguladı.

Putin, Witkoff’un da görüşmelerin “Avrupa’nın genel güvenlik mimarisini” kapsaması gerektiğini dile getirdiğini belirtti. Rus lider, “Ben de buna katılıyorum. Önümüzdeki günlerde gelişmelerin nasıl şekilleneceğini görelim” dedi.

ABD öncülüğünde yürütülen müzakere girişimleri, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın patlak verdiği şubat ayında durmuştu.

Putin ayrıca, Ukrayna’nın doğusundaki topraklara ilişkin her türlü görüşmede, kendi ifadesiyle bu bölgenin “tarihsel olarak Rus toprakları” olduğu gerçeğinin dikkate alınması gerektiğini savundu. Moskova’nın Ukrayna’yı işgalinin başlamasından yedi ay sonra düzenlenen referandumlarda bölge halkının Rusya’ya katılma yönünde oy kullandığını öne sürdü.