Irak: Devletsiz silahlar ve bitmek bilmeyen çekişmeler

Fraksiyonlarla silahlı çatışma seçeneği dışlandı

Irak: Devletsiz silahlar ve bitmek bilmeyen çekişmeler
TT

Irak: Devletsiz silahlar ve bitmek bilmeyen çekişmeler

Irak: Devletsiz silahlar ve bitmek bilmeyen çekişmeler

İyad el-Anbar

Ali el-Zeydi hükümetinin silahın devletin kontrolünde toplanması için belirlediği son tarihe kalan birkaç gün hakkında konuşmaya başladık. Zeydi'nin silahın devletin kontrolünde toplanmasıyla ilgili açıklamalarındaki sakin tona ve gerilimi artırmaktan uzak durma çabalarına, “Koordinasyon Çerçevesi” içinde bazı tarafların silahların devlete tesliminden ziyade “düzenlemeye tabi tutulmasına” kayan söyleme rağmen, siyasi çekişmeler ve gergin söylemler yaygınlığını koruyor. Özellikle fraksiyonlar arasında tonu sertleşiyor; Koordinasyon Çerçevesi içindeki bazı siyasi figürler de bu duyguları yansıtıyor.

İran, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile başlayan, ardından İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve son olarak da Dini Lider Mücteba Hamaney'in danışmanı Muhsin Kumi'nin ziyaretleriyle devam eden bir dizi önde gelen askeri ve siyasi liderinin ziyaretleriyle olaya dahil oldu. Bu ziyaretlerin ardından yapılan tüm aleni açıklamalar veya sızdırılan mesajlar, İran'ın silahların teslimini ve Zeydi hükümetinin silahlı örgütlerin silahlarıyla ilgili Amerikan “şartlarına” tamamen uymasını kabul etmeyeceğini teyit etti.

Irak'taki devlete paralel silah sorunu, silahın sadece devletin kontrolünde olmadığı diğer kırılgan devletlerdeki benzer deneyimlerden farklı. Irak'taki fraksiyonların silahı, devletin münhasır alanı olan siyasi alana müdahale etmeyi veya onu gasp etmeyi amaçlıyor. Oysa bu alan, siyasetin biçimini ve özünü tanımlayan “dost ve düşman arasında ayrım yapmayı” devletin tekeline veren temel bir özelliğe dayanmaktadır. Dolayısıyla, “düşman”ın kim olduğunu belirlemek, savaş ilan etmeyi veya devletin tüm kaynaklarını düşmanla yüzleşmek için kullanmayı gerektirir; bu da yalnızca devlete ait egemen bir karardır.

dfrgthy
Iraklı milis grubu Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) unsurları, Irak'ın batısında, Suriye sınırındaki Kaim yakınlarında bulunan Haşdi Şabi karargahını hedef alan hava saldırısında öldürülen yoldaşları için düzenlenen cenaze töreninde, 2 Mart 2026, Bağdat (Reuters)

Bu nedenle, özellikle “direniş”, siyasi sistemin savunulması veya “Şii hakimiyetinin” korunması sloganları yükseldiğinde, Irak'ta silah ve siyaset ikiliği karmaşık bir şekilde iç içe geçiyor. Fakat gerçekte, bu sloganların altında, dostu ve düşmanı kendisi belirlemek isteyen bir silah sorunu gizli. En karmaşık sorun ise fraksiyonların kimin düşman, kimin dost olduğunu belirleme yetkisinin devletin tekelinde olduğunu kabul etmemesidir.

Kontrol mü yoksa düzenleme mi?

Iraklı politikacılar retorik süslemelere düşkündür ve tanımlamaları, kavramları manipüle etmekten zevk alırlar. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra, iktidar ganimetinin dağıtımında benimsenen mezhepçi ve etnik kota sistemini açıkça itiraf etmekte zorlandılar ve bu nedenle bunu “ulusal hükümet” veya “ulusal ortaklık” olarak tanımlama yoluna gittiler. Seçimleri kaybettiklerinde ise “seçim sonuçları” yerine “siyasi ağırlık” söylemini öne sürme yoluna gidiyorlar.

Son günlerde, silahlı fraksiyonlar ile Haşdi Şabi Güçleri arasında ayrım yapan siyasi söylemler ve hükümet açıklamaları sıklıkla tekrarlanmaya başladı. Ancak bu ayrım, Haşdi Şabi karargahları hedef alındığında aniden ortadan kalkıyor! Bu nedenle ister Koordinasyon Çerçevesi içindeki politikacılar ister hükümet tarafından icat edilmiş olsun, bu siyasi safsata, Şii siyasi eyleminde siyaset ve silahın iç içe geçmesi suçlamasına yanıt vermek yerine, Haşdi Şabi ile fraksiyonlar arasındaki ayrımı karmaşık hale getirdi.

Bugün Şii siyasi taraflar, “silahın devletin kontrolünde toplanması” ifadesini “silahı düzenlemek” ile değiştirmenin ardındaki temel amacı anlamadan, yeniden kavramlar ve terimlerle oynuyorlar. Bu, silahlı fraksiyonların direnişi nedeniyle silahın sadece devletin kontrolünde toplanması kararından geri adım atma olabilir. Dahası son tarih olan 30 Eylül geldiğinde hükümeti zor durumda bırakmak istemiyor da olabilir. Yahut bu, silahın artık devletin düzenlemelerine tabi ve Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanı'nın emri altında olacağı propagandası yapılırken, fraksiyonların silahlarını teslim etmemeleri için yapılan siyasi bir manevra da olabilir. Keza bu geri adım, silahların teslim edilmesiyle ilgili her türlü tartışmayı reddeden İran taleplerinin baskısından kaynaklanıyor olabilir. Ya da belki de saydığımız bu üç olasılık da iç içe geçmiştir.

cs
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Irak'ın merkezindeki Necef şehrinde, İran yanlısı milis grupları kapsayan silahlı bir ittifak olan Haşdi Şabi Güçleri'nin liderlerinden Ebu Mehdi el-Mühendis'in mezarını ziyaret ediyor, 21 Ağustos 2026 (AFP)

Ne var ki, silahın devletin kontrolünde toplanması, Temsilciler Meclisi'nin güvenoyu vermesiyle onaylanan Ali Zeydi hükümetinin programının bir parçasıydı. Hükümet daha sonra, Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan'ın da katılımıyla, hükümete katılan tüm siyasi tarafları içeren “Devlet Yönetimi Koalisyonu”nun desteğini aldı. Dahası bu taraflar, devlet kontrolü dışındaki herhangi bir silahın “terörizm” olarak değerlendirileceğini deklare eden bir bildiri de yayınladılar. Bu, siyasi söylemin silahları kontrol altına almaktan düzenlemeye doğru kaymasıyla doğrudan çelişiyor.

Başbakan Ali Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi içindeki taraflar ve hatta silahlı fraksiyonların kendileri bile, ABD'nin silahsızlanma veya silahın devletin kontrolünde toplanmasıyla ilgili taleplerinin, bu fraksiyonların sahip olduğu insansız hava araçları ve uzun menzilli füzelerle sınırlı olduğunun farkındalar. Peki, bu silahlar nasıl düzenlenecek? Taşıma ve bulundurma ruhsatları verilerek mi? Yoksa hükümetin şimdiye kadar fraksiyonlar ile arasındaki bağı koparamadığı Haşdi Şabi Güçleri'nin silah depolarına yerleşmesine izin vererek mi?

Çekişmeci söylemlerin sınırları

Siyasi liderlerimiz, sorunları en az bölücü yollarla çözmek için inceleyen başka yerlerdeki politikacıların aksine, siyasi çekişmelere yönelme eğilimindedirler.

Liderlerimiz, sorunlarla eğlenir, içlerine dalmaktan ve krizleri sürdürmekten zevk alırlar; hatta onlara bağımlıdırlar. Rahmetli üstadımız, sosyolog Faleh Abdulcabbar, genel olarak politikacılarımızı ve özellikle de karar vericilerimizi, sorunların içine dalmaktan eğlenen insanlar olarak tanımlamıştır; hatta ona göre toptan veya peş peşe sorun üretmek politikacılarımız için bir folklor haline gelmiştir. Saddam Hüseyin de böyleydi; bir çatışmadan diğerine, bir yıkım girişiminden diğerine, bir savaştan diğerine atlardı, sanki şiddet onun için bir tür bağımlılık haline gelmişti.

Siyasi çekişmeler, siyasi sınıfın popülist retoriğinin en önemli örneklerinden biri olarak tanımlanabilir. Bu sınıf, kendisini -nüfusun geri kalanından farklı olarak- siyasetin inceliklerini iyi bilen ve düşmanlarının kurduğu komploları ortaya çıkarabilecek zekâya, deneyime ve uzmanlığa sahip olarak pazarlıyor. Bu nedenle, birden fazla cephede savaştığını görüyoruz. Bazen politikacıların siyasi rakiplerini hedef aldıklarını, bazen de komşu ülkeleri veya büyük güçleri hedef alarak bu ülkelerin Irak'ı ve halkını hedef alan bir projesi olduğunu iddia ettiklerini görüyoruz.

Koordinasyon Çerçevesi’nin liderlerinden ve “Çerçeve” tarafından sadece devletin silahı kontrol etmesi için kurulan komitenin üyelerinden olan Hadi el-Amiri, “direniş” bayrağı altında faaliyet gösteren fraksiyonların rolünü övmeye çalıştı. Ancak bunun yerine, onlarca genç protestocunun öldürüldüğü Ekim 2019 protestolarını hedef alan saldırılardaki rollerini itiraf etmiş oldu. Amiri, direnişin “Ekim ayaklanmasına karşı cesurca durduğunu ve devleti ve siyasi sistemi koruduğunu” söyledi.

Amiri'den önce, Haşdi Şabi içindeki Bağdat Kuşağı istihbarat şefi ve Nuceba Hareketi liderlerinden biri, Terörle Mücadele Servisi tarafından tutuklanmasının ardından bir açıklama yapmıştı. Tutuklanma sebebinden bahsettikten sonra, ABD Başkanı'nın Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ı “tüm bu krizleri planlamak ve egemen kararları kontrol etmekle ve bizi iç çatışmalara sürüklemekle” suçlamıştı. Kendisine yöneltilen “kötü niyetli suçlamalar” nedeniyle, istihbarat servisine karşı dava açma sözü de vermişti.

fbghj
Asaib Ehlil Hak’ın lideri Kays el-Hazali, Bağdat'taki meclis binasında Ali Zeydi başkanlığındaki hükümetin oylaması için yapılan oturum sırasında eski Irak başbakanı Nuri el-Maliki ile konuşuyor, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Bu söylem, Haşdi Şabi ile silahlarını teslim etmeyi reddeden fraksiyonların iç içe geçmiş olduğunu ve güvenlik işlevlerinin sınırlarını aşan söylemleri teyit ediyor. Ayrıca, devletin güvenlik kurumları ile silahlarının kendilerine diğer devlet güvenlik kurumlarına karşı bir yetki verdiğini göstermek isteyenler arasındaki tam kopukluğu da ortaya koyuyor.

Kâr ve zarar hesapları

Başbakan Ali Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi liderlerinden Nuri Maliki ve Hadi Amiri ile üçlü silah kontrolü komitesinin üyeleri, devlet ile fraksiyonlar arasında bir silahlı çatışma seçeneğini dışlama konusunda anlaştıklarında, bu, hükümetin, Çerçeve içindeki güçlerin ve fraksiyonların, silahın devletin kontrolünde toplanması için güç kullanılması durumunda kâr ve zarar hesaplarının tamamen farkında oldukları anlamına geliyor.

Şii siyasi aktörler, fraksiyonlar ile hükümet arasında silahlı bir çatışmanın tehlikelerinin farkındalar

 Fraksiyonlarla silahlı çatışmaya girme seçeneğinin dışlanması, savaş ve barış kararını gasp edebilecek herhangi bir paralel silahlı gücün varlığını gerçekten reddetmekten ziyade, iktidardaki siyasi sistem içindeki hassas güç dengesinin ve kazanımların korunmasıyla daha yakından bağlantılıdır. Bunun nedeni, hâkim sistemin, özellikle de Şii tarafların, yönelimleri, vizyonları ve hatta siyasi duruşları bakımından anlaşamazken, tek bir konuda hemfikir olmasıdır; iktidar ve nüfuz çevresi içinde elde ettiği kazanımları koruma önceliği.

Bu kapsamda bir tarafın diğerinin pahasına yükselişini kabul edebilir, ancak kısmi değil, tamamen kaybetmesine yol açacak ve potansiyel olarak siyasi varlık ve egemenlik denkleminden dışlanmasına neden olacak herhangi bir tehdidi reddetmektedir.

Hükümet ile fraksiyonlar arasında silahlı bir çatışma yaşanması halinde, bir kazan-kaybet denklemiyle karşı karşıya kalacağız. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre işte Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçlerin istemediği şey de budur. Hükümet savaşı kazanır ve fraksiyonları ve devlete paralel faaliyet gösteren herhangi bir silahlı gücü ortadan kaldırmayı başarırsa, bu Ali Zeydi hükümeti için önemli bir siyasi başarı olur ve onu daha güçlü bir konuma getirir.

vf
Hükümeti kurmakla mükellef Ali Zeydi, Bağdat'taki meclis binasında yeni hükümetinin oylaması için yapılan oturumda konuşuyor, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Dahası bu başarıyı, hükümetine olan halk desteği arttıkça geleneksel güç odaklarını zayıflatmak için kullanabilir. Ayrıca uluslararası ve bölgesel güçlerin güvenini de kazanabilir.

Öte yandan, fraksiyonlar hükümetin silahı kontrolünde toplama planına karşı durup kazanırsa, hükümet en zayıf konumda olacaktır. En önemli mücadelesinin silahların yalnızca devletin kontrolünde olmasını sağlamak olduğuna dair verdiği sözden sonra, halkın ve uluslararası toplumun güvenini kaybedecektir. Bu durum, fraksiyonlar karşısında güç denkleminde en zayıf Şii siyasi güç olarak kendilerini bulacak Koordinasyon Çerçevesi güçlerini de etkileyecektir.

Bu nedenle, Şii siyasi aktörler, fraksiyonlar ile hükümet arasında silahlı bir çatışmanın tehlikelerinin farkındalar, çünkü mesele kâr ve zarar hesaplarıyla bağlantılıdır. Dahası devletin zayıflaması pahasına bile olsa, silah ve siyaset ikiliğini sürdürmek, silahlı çatışmada herhangi bir tarafın kazanmasına izin vermekten daha tercih edilebilir bir durumdur. Nihayetinde, sistemdeki kaosu sürdürmek, onların hesaplarına göre bir tarafın kaybetmesi ve diğerinin kazanmasından daha iyidir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."



Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
TT

Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkiler, Tigray bölgesinde çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ciddi bir bozulma yaşıyor. Addis Ababa, Asmara’yı isyancılara destek vermekle suçlarken Eritre, son tırmanışta herhangi bir dahlinin bulunduğu iddialarını reddediyor. Eritre yönetimi, çatışmaya dahil edilmeye çalışılmasını ise ‘Assab Limanı’nı işgal edip ele geçirme ve Kızıldeniz’e erişim sağlama girişimi’ olarak değerlendiriyor.

Şarku’l Avsat, iki ülke arasındaki gerilimin neden tırmandığına ilişkin birbirine zıt görüşler ortaya koyan Eritreli ve Etiyopyalı iki uzmanın değerlendirmelerine başvurdu. Eritreli uzman, Addis Ababa’yı 23 Eylül’den bu yana Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’yle (TPLF) sürdürdüğü mücadeleye Asmara’yı dahil etmeye çalışmakla suçladı ve bunun nedeninin ‘Assab Limanı’na göz dikmesi’ olduğunu savundu. Etiyopyalı uzman ise Asmara’nın, Addis Ababa’nın Assab Limanı’na yönelik girişimlerde bulunduğu yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Uzman, bu iddiaların herhangi bir kanıta dayanmadığını, ayrıca Etiyopya’nın yeni bir savaşa girmek yerine diyalog yoluyla barışçıl biçimde denize erişim sağlama çabalarıyla çeliştiğini ifade etti.

Assab Limanı, Eritre’nin güneydoğusunda, Assab Körfezi’nin girişinde yer alıyor. Liman, küresel ticaret güzergâhlarına ve Babu’l Mendeb Boğazı’na oldukça yakın bir konumda bulunuyor. Nisan 2018’de Etiyopya’da iktidara gelen Abiy Ahmed, ülkesinin 1993’te Eritre’nin bağımsızlığını kazanmasıyla Assab Limanı’nı kaybetmesinin ve ağırlıklı olarak Cibuti limanlarına bağımlı hale gelmesinin ardından, denize yeniden erişim sağlamak amacıyla diyalogu esas alan ve ‘liman diplomasisi’ olarak adlandırdığı yaklaşımı gündeme getirmişti.

Anlaşmazlığın uluslararası alana taşınması

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Eritre, dün gönderdiği bir mektupla Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nden Etiyopya’nın kendisine yönelik ‘savaş ilanını’ kınamasını istedi. Eritre, söz konusu adımın bölgenin istikrarını bozacağı uyarısında bulundu.

Eritre Dışişleri Bakanı Osman Salih, söz konusu suçlamaların ‘Etiyopya’nın saldırgan bir savaşı meşrulaştırma planının’ parçası olduğunu belirterek, BM’yi, yaptırımlardan askerî müdahaleye kadar çeşitli önlemlerin alınmasına olanak tanıyan BM Şartı’nın 7. Bölümü kapsamında müdahalede bulunmaya çağırdı.

gbjkı
Etiyopya’nın kuzeyindeki Wekeru kasabası yakınlarında hasar görmüş bir Eritre askeri tankı (Reuters)

Eritre Enformasyon Bakanı Yemane Gebremeskel de cuma günü X platformunda yaptığı paylaşımda, Etiyopya Dışişleri Bakanlığı’nın saldırgan eylemlerde bulunulduğu yönündeki suçlamalarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Gebremeskel, Addis Ababa’nın mevcut çatışmadan yararlanarak Kızıldeniz’e erişim sağlamak amacıyla Eritre’deki Assab Limanı’nı ele geçirmeye çalıştığını ifade etti. Gebremeskel, Etiyopya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Abebaw Tadesse’nin 27 Eylül’de yaptığı açıklamaya da işaret etti. Tadesse’nin, “Tigray’da başlatılan saldırı burada durmayacak” ve “Bölgenin başkenti Mekelle yalnızca bir geçiş noktası. Nihai hedefimiz Assab, asıl amacımız ise bayrağımızı Kızıldeniz’de dalgalandırmak” ifadelerini kullandığını aktardı.

Etiyopya Dışişleri Bakanı Gedion Timothewos ise cuma günü yaptığı açıklamada, Eritre güçlerinin ülke topraklarında 60 kilometreye kadar ilerlediğini söyledi.

Etiyopya Dışişleri Bakanlığı da cuma günü BM Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği mektupta, Eritre’nin gerçekleştirdiğini öne sürdüğü ‘kapsamlı işgal’ karşısında ‘kendini savunmaktan başka seçeneği olmadığını’ bildirdi.

Bu konuda değerlendirmelerde bulunan Eritreli Afrika uzmanı Abdulkadir Muhammed Ali, “Assab Limanı son yıllarda Etiyopya’nın iştahını kabartan bir hedef haline geldi” dedi. Ali, Etiyopya’nın son dönemde tekrarladığı açıklamalarla Asmara’ya müdahalenin ve limanın ele geçirilmesinin zeminini hazırlamaya çalıştığını belirtti. Etiyopya’nın ortaya attığı iddialara ilişkin tartışmalara da değinen Ali, Addis Ababa’nın ve herhangi bir uluslararası aktörün Eritre’nin Etiyopya topraklarında bulunduğu iddiasını kanıtlayan delil veya hukuki gerekçe sunmadığını ifade etti. Ali, bu nedenle söz konusu iddiaların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve Etiyopya’nın belirli bir amaç doğrultusunda gerilimi kasıtlı olarak tırmandırmaya çalıştığını savundu.

Etiyopyalı Afrika uzmanı Musa Şeyho ise Eritre’nin, Etiyopya’nın Assab’ı işgal etmek için gerilimi kasten tırmandırdığı yönündeki suçlamasının kesin kanıtlara dayanmayan siyasi bir söylemden ibaret olduğunu belirtti. Şeyho, “Etiyopya’nın sürdürülebilir bir deniz erişimi sağlama çabası savaş ilanı değil, meşru bir ekonomik ve güvenlik meselesidir” dedi. Şeyho, Assab Limanı’nın iki ülke arasındaki anlaşmazlık ve gerilimin sembolü haline geldiğini de kabul etti.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre, Etiyopya hükümet güçlerinin son birkaç gündür Tigray bölgesinde sahada ilerleme kaydettiği bir dönemde iki ülke arasındaki gerilim de tırmanıyor. Etiyopya Havayolları, Tigray bölgesinin başkenti Mekelle’ye uçuşların 11 Ekim’de yeniden başlayacağını duyurdu.

Diplomatik çözüm fırsatları

Karşılıklı suçlamaların sürdüğü ortamda Eritreli uzman Ali, “Etkili bir arabuluculukla söylemlerin ve sınırdaki gerilimin yatıştırılması, ardından iki ülke arasındaki köklü sorunların çözümüne yönelik adımlar atılması şartıyla askerî çatışmaya sürüklenmeyi önleme ihtimali hâlâ mevcut. Aksi takdirde süreç çatışmaya dönüşecek ve Eritre, Etiyopya’nın emelleri karşısında kendini savunmak zorunda kalacak” değerlendirmesinde bulundu.

gthy
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) isyancılarının Mekelle’den çekilmesinin ardından Etiyopya Federal Polisi’ne ait bir devriye, 9 Ekim 2026 (Reuters)

Etiyopyalı uzman Şeyho ise askerî tırmanışın Kızıldeniz’in istikrarını ve güvenliğini, ayrıca bölgesel ticaretin tamamını tehdit ettiğini belirtti. Şeyho, çatışmaların kısır döngüsüne girilmesini önlemek için bölgesel güvenceler eşliğinde doğrudan müzakere yolunun benimsenmesi ve karşılıklı egemenliğe saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Şeyho, “Etiyopya’nın yeni bir savaşa değil, güvenli ve sürdürülebilir bir deniz erişimine; Eritre’nin ise açık bir çatışmaya değil, egemenliğini güvence altına alacak teminatlara ihtiyacı var. Aksi takdirde savaş belirtileri devam edecek” ifadelerini kullandı.

Eritre, 1993 yılında Etiyopya’dan bağımsızlığını kazandı. İki ülke, 1998-2000 yılları arasında kanlı bir sınır savaşı yaşadı. Abiy Ahmed’in 2018’de iktidara gelmesiyle ilişkiler iyileşirken Eritre, Etiyopya’nın 2020-2022 yılları arasında TPLF’ye karşı yürüttüğü iç savaşta Etiyopya güçlerinin yanında savaştı. Ancak savaşın ardından ilişkiler yeniden bozuldu. Geçtiğimiz eylül ayında Etiyopya’nın Eritre’yi Tigraylı isyancılara destek vermekle ve sınırın onlarca kilometre içine girmekle suçlaması üzerine gerilim daha da tırmandı.


Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
TT

Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Tucydides'ten beri, devletlerin ve insanların davranışları üç temel güdünün etkileşimiyle anlaşılabilir; korku, kişisel çıkar ve onur (siyasi zafer). Bu güdüler değişen zamanla ortadan kaybolmaz, aksine çatışmanın doğasına göre yeni biçimler alır. Bahsedilen üç unsur, bölgede şu anda görülen ve Amerikan-İsrail-İran çatışmasının modeline göre daha önce tekrarlanan bazı göstergelerde ve hareketlerde mevcut. Ekim 2025'te, ABD ve İsrail'in İran'a karşı savaşının zeminini hazırlayan hamleler başlamıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın füze programından bahsetmiş ve bu füze programını sadece İsrail için değil, Amerikan toprakları için de bir tehdit olarak yeniden tanımlamayı hedeflemişti. Bu dosya, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun önceki çatışma aşamalarında İran füze programı hakkında dile getirdikleri ile kesişti. Ardından ABD Başkanı Donald Trump, Hamas'ı etkisiz hale getirmek ve daha sonra İran'a karşı başlatılan savaşa odaklanmak için Gazze sorununu çözmeye yöneldi.

Son günlerde İran, ABD ve İsrail'den gelen göstergeler artık sadece yeni bir karşılıklı tehditler turu değil. İran'ın askeri söylemlerinin sertleşmesinin, Hürmüz Boğazı ile ilgili artan uyarıların ve deniz trafiğini hedef alan olayların sıklığının artmasının yanı sıra, başka göstergeler de görülüyor. Bunlar arasında ABD askeri hazırlıkları, İran içindeki iletişimde yaşanan aksamalar ve Washington'da ABD ara seçimleri ve İsrail seçimlerinden önce yeni saldırıların düzenlenmesi olasılığından yeniden bahsedilmesi yer alıyor. Bu göstergeler göz önüne alındığında, savaş olasılığı göz ardı edilemez. Dolayısıyla önümüzdeki haftaların neden göründüğünden daha da önemli ve hassas olabileceği incelenmeye değer.

 İran’da, Washington ve İsrail'in sınırlı bir savaş, kararlı ve güçlü bir saldırı ve hızlı bir zafer planladığı kanaati hakim. Bu kanaat, bölgeye askeri güçlerin gönderilmesiyle eş zamanlı olarak büyük miktarda bomba ve silah transfer edilmesinden besleniyor. Bu Amerikan askeri aktivizmine karşılık olarak, İran söylemi caydırıcılıktan askeri hazırlığa geçiş yaptı, kademeli olarak siyasi tehditlerden operasyonel hazırlığa daha yakın bir dile yöneldi. Genelkurmay Başkanı ve Hatemül Enbiya Karargahı Komutanı, yayınladığı bir mesajda İran'a karşı yeni bir savaşın başlatılması halinde alevlerinin herkese uzanacağını vurguladı. Washington, İsrail ve bölge devletlerine yönelik tehditler içeren bu mesaj, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran nükleer tesisleriyle ilgili Tahran’ın asılsız olarak nitelendirildiği açıklamalar yapmaması konusunda uyarılmasıyla aynı zamana denk geldi.

 Aynı doğrultuda, İran askeri mesajları, resmi söylemine göre İran'ın her zamankinden daha güçlü olduğunu ve “herhangi bir biçimde ve her düzeyde” herhangi bir tehditle yüzleşmeye hazır olduğunun altını çizdi. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin İran'ın kendini savunma konusunda kararlı ve azimli olduğunu vurgulayan açıklamalarına benzeyen bu dil, gittikçe önem kazanıyor. Dahası, İran medyası, askeri ve güvenlik yetkililerinin, bir sonraki hatanın daha büyük sürprizlere neden olabileceği ve İran'ın tamamen hazırlıklı olduğu yönündeki uyarılarına da yer veriyor.

Bu söylem ve dil, İran'ın yeni bir savaş turunun patlak verebileceğini ve saldırıların yeniden başlayabileceğini sadece teorik bir olasılık olarak algılamadığını yansıtıyor. Bu nedenle, bir saldırıyı caydırmak ve önlemek için açıklamalar yapılıyor. İzlenmesi gereken bir gösterge de Tahran içindeki iletişim kesintileridir. Ülke, iç protestolar, güvenlik ve askeri çatışmalar dönemlerinde sürekli olarak geniş çaplı iletişim ve internet kesintileri yaşadı. Bu nedenle, bu aşamada iletişim kesintilerinin görülmesi sadece teknik bir sorun olarak değil, artan güvenlik ve askeri hazırlığın olası bir göstergesi olarak da ele alınmalı. İnternet kesintisi tek başına yakın bir askeri saldırının kanıtı olarak kabul edilemese de, önemi bağlamından kaynaklanıyor. Eğer geniş çaplı ve kasıtlı bir iletişim kesintisi, artan güvenlik önlemleri, hava trafiğine getirilen kısıtlamalar, sıkılaştırılmış iletişim gözetimi ve olağandışı askeri hareketlilik ile aynı zamana denk gelirse, bunu güvenlik önlemlerinin veya savunma hazırlıklarının bir parçası olarak yorumlamak daha olası hale gelir.

En önemli gelişme, son saatlerde Amerikan haberlerinde İran'a karşı ortak bir saldırı olasılığına ilişkin ortaya konan bilgiler olabilir. Ne var ki bunlar, Tahran'ın Trump'ın ara seçimlerden önce bir saldırı düzenlemeyeceği ve zamanın Trump'ın aleyhine olduğuna dair oynadığı bahsi bozuyor. Öte yandan, Trump İran ile ilgili yeni seçenekleri değerlendirirken, Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki askeri varlığını güçlendirerek yaklaşık 9 bin asker ve üçüncü bir uçak gemisini Ortadoğu'ya konuşlandırdı. Ama Trump, İran'ın beklediğinden farklı bir mantıkla hareket ediyor gibi görünüyor. O zaman şu soru öne çıkıyor: Yeni bir saldırı hangi siyasi amacı gerçekleştirebilir? Washington neden bu zamanı seçti? Ve savaş, siyasi sahneyi yeniden şekillendirmek için bir araç haline gelebilir mi?

Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir. Burada, siyasi zafer fikri, enerji altyapısına saldırmak, askeri kapasiteyi yok etmek, Hürmüz Boğazı üzerindeki İran kontrolünü zayıflatmak veya nükleer tesisleri hedef almak gibi kamuoyuna sunulabilecek bir askeri hedefin tanımlanmasıyla bağlantılı hale geliyor. Trump'ın Amerikan kamuoyuna sunabileceği sınırlı ama çok önemli bir başka hedef daha var, o da mevcut Dini Lider Mücteba Hameney'i hedef almak. Trump'ın 6 Ekim'de yeniden “İran'ı kimin yönettiğini kimse bilmiyor” açıklamasında bulunması dikkat çekici. Bu açıklama iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, savaştaki ilk saldırıda Ali Hamaney'in ölümünden ve Mücteba Hamaney'in son derece hassas koşullar altında liderliği üstlenmesinden sonra Washington'un İran karar alma merkezini belirlemede zorluk yaşadığını yansıtıyor olabilir. İkincisi ve siyasi açıdan daha önemli olanı ise, liderlik etrafındaki belirsizliğin gerilimi yeniden tırmandırmayı haklı çıkarmak için kullanılabileceğidir. Başka bir deyişle, Washington kiminle müzakere ettiğini bilmiyor ve bu nedenle, askeri baskıyı devam ettirmeyi İran rejimini net bir karar almaya zorlamanın tek yolu olarak sunabilir.

Ancak, bu açıklamanın kendisinin Trump'ın iyi bilinen stratejik belirsizlik stratejisinin bir parçası olma olasılığı da göz ardı edilmemeli. Yani, İran'ın lidersiz olduğunu söylemek ve ardından mevcut Dini Lideri hedef alarak herkesi şaşırtmak istiyor olabilir. Geçmiş savaş deneyimleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran içinde gelişmiş istihbarat ve operasyonel güce sahip olduğunu gösterdi. İran liderliğini hedef almak, geçmiş savaşların mantığının bir parçası haline geldi ve İran içindeki herhangi bir hedefe ulaşmalarını sağlayacak istihbarat gücene sahipler. Bu nedenle, asıl soru İsrail'in prensipte İran liderliğine ulaşabilme kabiliyetine sahip olup olmadığı değil, Washington ve Tel Aviv'in liderliği hedef almanın askeri ve ekonomik kapasiteyi hedef almaktan daha iyi bir siyasi sonuç getireceğine inanıp inanmadığıdır.

 Şimdiye kadar, tablo hazırlıklarda ve karşılıklı baskıda açık bir tırmandırmaya işaret ediyor, ancak bu tek başına savaş kararının alındığını söylemek için yeterli değil. İronik bir şekilde, savaş, petrol fiyatlarında daha fazla yükselişe, İran'ın cevabının kapsamının genişlemesine veya ABD ve müttefiklerinin güçlerine yönelik saldırılara neden olursa ters tepebilir. İran, bir dizi misilleme aracına sahip olduğu ve Hürmüz Boğazı'nı, enerji ihracatını, iletişim altyapısını ve transit yolları kontrol etmeye hazırlandığı tehdidini savuruyor. Hatta fiber optik kablolar bile İran için yeni bir baskı taktiği sayılıyor. Bu kablolardan en az yedisi Hürmüz Boğazı'ndan geçerek bölgenin dijital ekonomisinin omurgasını oluşturuyor. Bunların sabote edilmesi, finansal işlemlerde, internet ve bankacılık hizmetlerinde ciddi ve tehlikeli zorluklara neden olabilir. İran, saldırıya uğraması durumunda herkes için maliyeti artırmaya ve çatışmayı, kendisinin ve vekilleri milislerin araçları aracılığıyla coğrafi olarak tüm bölgeye bir ağ gibi yayılan bir çatışmaya dönüştürmeye çalışacaktır.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hürmüz Boğazı’na gelince, İran onu savaş durumunda kapatılabilecek sıradan bir su koridoru olarak ele almıyor. Aksine, seyrüseferi etkileme gücünü stratejik bir müzakere aracı, baskı uygulama ve çatışma maliyetlerini yeniden dağıtma aracı haline getirmeye çalıştığı görülüyor. Bunun en büyük kanıtı, bu durumun, saldırıların ve denizdeki hadiselerin artarak yaşandığı bir dönemde gerçekleşmesidir. Reuters'ın aktardığı verilere göre, şubat ayında başlayan savaştan bu yana, geçen hafta, Hürmüz Boğazı'nda petrol tankerlerine yönelik en yüksek sayıda saldırı, saldırı girişimi ve taciz yaşandı; 28 Eylül ile 5 Ekim arasında en az 12 olay kaydedildi.

İran, Hürmüz Boğazı'nın akıllıca veya seçici kontrolünü hedefliyor; yani boğazı tamamen kapatmak istemiyor. Trafik hacmini, sigorta maliyetlerini, petrol fiyatlarını ve nakliye kararlarını etkilemek için, maliyetli ve istikrarsız bir oranda da olsa, boğazı seçici olarak açık tutmak İran'ın daha fazla çıkarına olabilir; böylece tamamen kapatmanın siyasi ve askeri maliyetlerinden kaçınabilir. Tahran, ABD'nin büyük ölçekli saldırılarının yeniden başlaması durumunda daha güçlü bir karşılık vermeye hazırlandığını ve revize edilen planlarının potansiyel hedefleri ABD’nin müttefiklerine ve muhtemelen Ortadoğu dışındaki yerlere genişletmeyi içerdiğini de söylüyor. Tüm bunlar, izlenmesi gereken ciddi bir olasılık olan yeni bir askeri çatışma turuna hazırlık yapıldığı anlamına geliyor, ancak bu mutlaka savaş konusunda nihai bir karar alındığı anlamına gelmiyor. Mevcut krizin temel paradoksu, Tahran ve Washington'un nükleer mesele veya Hürmüz Boğazı konusunda tamamen zıt hesaplara göre hareket etmeleridir.


Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

ABD Başkanı Donald Trump yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna ile savaşın sona erdirilmesine yönelik bir anlaşmaya varmak istediğini, ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin buna yanaşmadığını öne sürdü.

Trump, gazetecilere dün yaptığı açıklamada, “Rusya bir anlaşma yapmak istiyor. Ancak Zelenskiy, nedendir bilinmez, anlaşma yapmak istemiyor” dedi. Trump, cuma günü Putin ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesine ilişkin değerlendirmesinde ise “Başkan Putin, bir uzlaşmaya varmayı çok istiyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana seçim düzenlemeyen Zelenskiy’yi de eleştirdi. Trump, “Bence seçim yapmalıydı ve bu, meseleyi birçok kez çözüme kavuşturabilirdi” diye konuştu.

Trump ile Zelenskiy, Washington yönetiminin Rus dizeline yönelik yaptırımları gevşetme girişiminin ardından dün karşılıklı sert eleştirilerde bulundu.

Trump, cuma günü Putin ile telefon görüşmesi yaptığını ve Moskova’nın küresel piyasalara büyük miktarda dizel yakıt sunmasına izin verilmesi konusunda mutabakata vardıklarını açıkladı.

Ukrayna ve Avrupalı müttefikleri bu adıma tepki gösterirken Zelenskiy, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada, kararı “zayıf bir karar” olarak nitelendirdi.

Söz konusu eleştirilere ilişkin soruları dün yanıtlayan Trump, Zelenskiy’nin Rus petrol rafinerilerine saldırmaması yönündeki talimatına uymadığını öne sürdü.

Trump, bu saldırıların ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı küresel yakıt sıkıntısını daha da artırdığını ifade etti.