Antoine el Hac
Savaş artık insanlara yalnızca top sesleri ya da yıkılmış kentlerin görüntüleriyle ulaşmıyor. Akıllı telefon çağında gerçek savaş, mermiler düşmeden ve kurşunlar sıkılmadan önce başlayabildiği gibi, çatışmalar sona erdikten sonra da ekranların, zihinlerin ve sosyal medya platformlarının içinde devam edebiliyor. Birbiriyle çelişen anlatılar, sahte görüntüler, bağlamından koparılmış videolar, otomatik hesaplar ve yalan haberler, çatışmanın insanların zihnindeki algısını şekillendirmek için birbiriyle yarışıyor.
Burada, dünyada devam eden savaşların sayısından daha tehlikeli bir soru öne çıkıyor: Savaş sıradan bir habere dönüştüğünde ne olur? Şiddete sürekli maruz kalmak, insanların şok olma, karşı çıkma ve empati kurma kapasitesini zayıflatabilir mi?

Eski bir olgu
Propaganda savaşı yeni bir olgu değil. Antik Roma'dan bu yana rakipler, bir savaşı kazanmanın kamuoyunu kazanmakla da bağlantılı olduğunu biliyordu. MÖ 1. yüzyılda Octavianus ile Marcus Antonius, siyasi ve askerî mücadelelerinin yanı sıra bir propaganda savaşı da yürüttü. Her iki taraf da destek toplamak için sikkelerden şiirlere, broşürlerden konuşmalara kadar çeşitli araçlardan yararlandı.
Octavianus, rakibine ağır bir darbe vurduğunda Senato önünde Antonius'a ait olduğu ileri sürülen vasiyeti okudu. Anlatıya göre vasiyet, Antonius'un Roma'ya olduğundan daha fazla Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya bağlılığını gösteriyordu. Tarihçiler bugün bile belgenin gerçek mi yoksa sahte mi olduğu konusunda görüş birliğine varmış değil. Ancak gerçek olup olmamasından bağımsız olarak bu anlatı, kamuoyunun Antonius'a karşı harekete geçirilmesinde rol oynadı. Çatışmanın sonunda Octavianus Roma'nın tek hâkimi haline geldi ve Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğu'na dönüşümünde belirleyici rol oynadı. Senato tarafından kendisine “Augustus” unvanı verildi ve tarihe Augustus Caesar olarak geçti.
Yeni araçlar
Temel ilke büyük ölçüde değişmedi, ancak kullanılan araçlar kökten değişti.
Bugün herkes bir görüntü, video veya anlatı üretebiliyor ve bunu birkaç saat içinde milyonlarca kişiye ulaştırabiliyor. Burada yanlış bilgi ile kasıtlı dezenformasyon arasında ayrım yapmak gerekiyor. Yanlış bilgi, mutlaka kasıtlı bir niyet olmaksızın yayılan hatalı bilgiyi ifade ederken, dezenformasyon kamuoyunu etkilemek veya yanıltmak amacıyla bilerek yanlış bilgi yayılmasını ifade ediyor.
Savaşlarda medya ile propaganda arasındaki sınırlar daha da bulanıklaşıyor. Her taraf kendisini mağdur, karşı tarafı ise saldırgan olarak göstermeye; kendi anlatısını destekleyen görüntüleri, rakamları ve hikâyeleri seçmeye çalışıyor. Aynı anlatının tekrar tekrar dile getirilmesi, hatalı bir bilginin bazı insanların zihninde “gerçeğe” dönüşmesine yol açabiliyor. Bunun nedeni her zaman ikna edici olması değil; bilginin tanıdık hale gelmesi ve alıcının gerçeği doğrulamak için kontrol yapmaya üşenmesi olabiliyor.

Psikolojik araştırmalar, insanların karşılaştıkları her yeni bilgiyi bir soruşturmacı gibi ele almadığını gösteriyor. İnsanlar çoğu zaman önce bilgiyi anlamaya ve bu bilgiye dayanarak ne yapmaları gerektiğini belirlemeye odaklanıyor. Yanlış bilgi makul görünüyorsa ve kişinin daha önce inandıklarıyla örtüşüyorsa, bu bilgiyi gerçek olarak sınıflandırıp benimsemesi mümkün.
Bilginin, kişinin ait olduğu veya güvendiği bir kaynaktan gelmesi ya da korku ve öfke gibi güçlü duygular içermesi halinde inanılma ihtimali daha da artıyor. İddianın tekrarlanması da kişinin daha önceki bilgileriyle çelişse bile ona inanma ihtimalini yükseltiyor.
Platformlar ve algoritmalar
Sosyal medya platformları burada son derece önemli bir rol oynuyor. Algoritmalar temelde dikkati ve etkileşimi artırmak üzere tasarlanıyor. Öfke, korku veya şok duygusu yaratan içerikler, çoğu zaman sakin ve temkinli içeriklere kıyasla daha hızlı yayılabiliyor. Böylece en doğru anlatı değil, en güçlü duygusal tepkiyi yaratabilen anlatı öne çıkabiliyor.
Teknolojik gelişmeler soruna yeni bir katman daha ekliyor. Üretken yapay zekâ, sahte görüntü ve videoların hazırlanmasını kolaylaştırırken, gerçek ile yapay olanı birbirinden ayırmayı da zorlaştırdı. Kamuoyu zaten birbiriyle çelişen sürekli bir bilgi akışına maruz kalıyorsa, “deepfake” teknolojisinin ortaya çıkışı soruyu daha da karmaşık hale getiriyor: Görüntünün kendisinin sahte olduğu, hatta hiçbir gerçek olaya dayanmadan sıfırdan üretilebildiği bir ortamda neye inanabiliriz?

NATO'ya ait bir İHA Letonya semalarında... Yapay zekâ, sunduğu tüm olanaklarla modern savaş araçlarının merkezinde yer alıyor; bunların arasında bilgi “icat etmek” ve yaymak da bulunuyor.
Buradaki tehlike, insanların her şeye inanması değil, hiçbir şeye inanmadıkları bir noktaya ulaşmaları olabilir. Çelişkili ve sahte bilgilere sürekli maruz kalmak, medyaya ve kurumlara duyulan güveni zayıflatabilir, kutuplaşmayı artırabilir ve toplumların karar alabilmesi için ihtiyaç duyduğu ortak gerçeklere yönelik güveni aşındırabilir.

Savaş zamanında bunun ilave bir bedeli olabilir: Kurbanlar sayılara dönüşür, trajediler içerik haline gelir ve kamuoyu ölüm ile yıkım haberlerini, ekrandan geçip kısa süre sonra unutulan diğer herhangi bir haber gibi tüketmeye başlayabilir.
Kolektif yorgunluk
Ancak alışmak, mutlaka empatinin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Yaşanan durum, haberlerden kaynaklanan bir tür kolektif yorgunluğa daha yakın olabilir. Krizler, savaşlar ve felaketler üst üste geldiğinde insan, her olaya karşı aynı düzeyde duygusal tepkiyi sürdürmekte zorlanabilir. Dünyayı bir anlığına durdurabilecek kadar sarsıcı olan bir savaş, aylar veya yıllar sonra ekonomi, spor ve hava durumu haberlerinin arasındaki başka bir haber haline gelebilir.
Lübnanlılar, örneğin 2019-2020 döneminde bu durumu yaşadı. Nedeni bilinmeyen büyük yangınların çıkmasıyla başlayan süreç; ekonomik çöküş, sokakların ve meydanların protestocularla dolması, Covid-19 salgını ve nihayet Beyrut Limanı patlamasıyla devam etti.
Buradaki paradoks şu: Savaşları anbean görme kapasitemiz arttıkça, onların etkisini hissetmeyi sürdürme kapasitemiz azalabiliyor.
Bu nedenle mücadele yalnızca sahte haberleri doğrulamakla başlamıyor. İnsanlara aynı zamanda şu soruları sormayı öğretmek gerekiyor: Bu bilgiyi kim yayımladı? Kaynağı ne? Bağımsız kaynaklar bunu doğruluyor mu? Görüntü gerçekten güncel mi, yoksa başka bir bağlamdan alınarak yeniden mi kullanıldı?
Gerçek üzerindeki mücadele, savaş üzerindeki mücadeleden ayrı değil. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre tek bir sahte görüntünün milyonlarca kişiye ulaşabildiği dünyada şüphe etme ve doğrulama becerisi, bir tür dijital sivil savunmaya dönüşüyor.
Siber savaş yeni gerçekliğin bir parçası.
Belki de dünya şiddete tamamen alışmadı. Ancak bir ölçüde şiddeti izlemeye alıştı.
İkisi arasındaki fark önemli. Çünkü asıl tehlike savaşı görmeyi bıraktığımızda değil, savaş hakkında soru sormayı bıraktığımızda başlıyor. Cesetler görüntüye, yıkım arka plana, kurbanlar yalnızca sayılara ve savaş da gözlerimizin önünden geçip günlük hayatımıza dönmeden önce kaybolan sıradan bir habere dönüştüğünde...
Dezenformasyon üzerine
Thomas Jefferson, ABD'nin üçüncü başkanı (1743-1826): “Bir gazetede yayımlanan hiçbir şeye artık inanmak mümkün değil; gerçek bile bu kirlenmiş mecraya konulduğu anda şüpheli hale geliyor.”
Winston Churchill, Birleşik Krallık başbakanı (1874-1965): “Savaş zamanında gerçek o kadar değerlidir ki, her zaman bir yalanlar muhafızı tarafından korunmalıdır.”

Barack Obama, 2009-2017 yılları arasında ABD başkanı: “Son derece iyi biçimde sunulan çok büyük miktarda aktif dezenformasyon var... Her şey birbirine benzer görünmeye ve aradaki farkı ayırt edememeye başladığımızda, neyi korumamız gerektiğini de bilemeyiz.”
Jonathan Swift, İrlandalı yazar (1667-1745): “Yalan uçar, gerçek ise ayaklarını sürüyerek gelir.”
George Bernard Shaw, İrlandalı yazar (1856-1950): “Sahte bilgiye karşı dikkatli olun; cehaletten daha tehlikelidir.”
Carl Bernstein, Amerikalı gazeteci (82): “Popüler kültürün en düşük biçimleri —bilgi eksikliği, dezenformasyon, kasıtlı yanlış bilgi, gerçeği veya insanların çoğunun gerçek yaşamını küçümseme— gerçek gazeteciliği istila etti.”



