Kurşunlar sıkılmadan önce... Deepfake çağında medya manipülasyonu

Gerçeklerin yanlışlıkla ya da kasıtlı olarak kaybolabileceği dijital çağ (Reuters)
Gerçeklerin yanlışlıkla ya da kasıtlı olarak kaybolabileceği dijital çağ (Reuters)
TT

Kurşunlar sıkılmadan önce... Deepfake çağında medya manipülasyonu

Gerçeklerin yanlışlıkla ya da kasıtlı olarak kaybolabileceği dijital çağ (Reuters)
Gerçeklerin yanlışlıkla ya da kasıtlı olarak kaybolabileceği dijital çağ (Reuters)

Antoine el Hac

Savaş artık insanlara yalnızca top sesleri ya da yıkılmış kentlerin görüntüleriyle ulaşmıyor. Akıllı telefon çağında gerçek savaş, mermiler düşmeden ve kurşunlar sıkılmadan önce başlayabildiği gibi, çatışmalar sona erdikten sonra da ekranların, zihinlerin ve sosyal medya platformlarının içinde devam edebiliyor. Birbiriyle çelişen anlatılar, sahte görüntüler, bağlamından koparılmış videolar, otomatik hesaplar ve yalan haberler, çatışmanın insanların zihnindeki algısını şekillendirmek için birbiriyle yarışıyor.

Burada, dünyada devam eden savaşların sayısından daha tehlikeli bir soru öne çıkıyor: Savaş sıradan bir habere dönüştüğünde ne olur? Şiddete sürekli maruz kalmak, insanların şok olma, karşı çıkma ve empati kurma kapasitesini zayıflatabilir mi?

Augustus Caesar siyasi dezenformasyona başvurdu mu? (Wikimedia) 
Augustus Caesar siyasi dezenformasyona başvurdu mu? (Wikimedia) 

Eski bir olgu

Propaganda savaşı yeni bir olgu değil. Antik Roma'dan bu yana rakipler, bir savaşı kazanmanın kamuoyunu kazanmakla da bağlantılı olduğunu biliyordu. MÖ 1. yüzyılda Octavianus ile Marcus Antonius, siyasi ve askerî mücadelelerinin yanı sıra bir propaganda savaşı da yürüttü. Her iki taraf da destek toplamak için sikkelerden şiirlere, broşürlerden konuşmalara kadar çeşitli araçlardan yararlandı.

Octavianus, rakibine ağır bir darbe vurduğunda Senato önünde Antonius'a ait olduğu ileri sürülen vasiyeti okudu. Anlatıya göre vasiyet, Antonius'un Roma'ya olduğundan daha fazla Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya bağlılığını gösteriyordu. Tarihçiler bugün bile belgenin gerçek mi yoksa sahte mi olduğu konusunda görüş birliğine varmış değil. Ancak gerçek olup olmamasından bağımsız olarak bu anlatı, kamuoyunun Antonius'a karşı harekete geçirilmesinde rol oynadı. Çatışmanın sonunda Octavianus Roma'nın tek hâkimi haline geldi ve Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğu'na dönüşümünde belirleyici rol oynadı. Senato tarafından kendisine “Augustus” unvanı verildi ve tarihe Augustus Caesar olarak geçti.

Yeni araçlar

Temel ilke büyük ölçüde değişmedi, ancak kullanılan araçlar kökten değişti.

Bugün herkes bir görüntü, video veya anlatı üretebiliyor ve bunu birkaç saat içinde milyonlarca kişiye ulaştırabiliyor. Burada yanlış bilgi ile kasıtlı dezenformasyon arasında ayrım yapmak gerekiyor. Yanlış bilgi, mutlaka kasıtlı bir niyet olmaksızın yayılan hatalı bilgiyi ifade ederken, dezenformasyon kamuoyunu etkilemek veya yanıltmak amacıyla bilerek yanlış bilgi yayılmasını ifade ediyor.

Savaşlarda medya ile propaganda arasındaki sınırlar daha da bulanıklaşıyor. Her taraf kendisini mağdur, karşı tarafı ise saldırgan olarak göstermeye; kendi anlatısını destekleyen görüntüleri, rakamları ve hikâyeleri seçmeye çalışıyor. Aynı anlatının tekrar tekrar dile getirilmesi, hatalı bir bilginin bazı insanların zihninde “gerçeğe” dönüşmesine yol açabiliyor. Bunun nedeni her zaman ikna edici olması değil; bilginin tanıdık hale gelmesi ve alıcının gerçeği doğrulamak için kontrol yapmaya üşenmesi olabiliyor.

 Kiev'de bombardımanda hasar gören bir okulun önünde kurtarma ekipleri... Ukrayna savaşında gerçek nerede? (AFP)
Kiev'de bombardımanda hasar gören bir okulun önünde kurtarma ekipleri... Ukrayna savaşında gerçek nerede? (AFP)

Psikolojik araştırmalar, insanların karşılaştıkları her yeni bilgiyi bir soruşturmacı gibi ele almadığını gösteriyor. İnsanlar çoğu zaman önce bilgiyi anlamaya ve bu bilgiye dayanarak ne yapmaları gerektiğini belirlemeye odaklanıyor. Yanlış bilgi makul görünüyorsa ve kişinin daha önce inandıklarıyla örtüşüyorsa, bu bilgiyi gerçek olarak sınıflandırıp benimsemesi mümkün.

Bilginin, kişinin ait olduğu veya güvendiği bir kaynaktan gelmesi ya da korku ve öfke gibi güçlü duygular içermesi halinde inanılma ihtimali daha da artıyor. İddianın tekrarlanması da kişinin daha önceki bilgileriyle çelişse bile ona inanma ihtimalini yükseltiyor.

Platformlar ve algoritmalar

Sosyal medya platformları burada son derece önemli bir rol oynuyor. Algoritmalar temelde dikkati ve etkileşimi artırmak üzere tasarlanıyor. Öfke, korku veya şok duygusu yaratan içerikler, çoğu zaman sakin ve temkinli içeriklere kıyasla daha hızlı yayılabiliyor. Böylece en doğru anlatı değil, en güçlü duygusal tepkiyi yaratabilen anlatı öne çıkabiliyor.

Teknolojik gelişmeler soruna yeni bir katman daha ekliyor. Üretken yapay zekâ, sahte görüntü ve videoların hazırlanmasını kolaylaştırırken, gerçek ile yapay olanı birbirinden ayırmayı da zorlaştırdı. Kamuoyu zaten birbiriyle çelişen sürekli bir bilgi akışına maruz kalıyorsa, “deepfake” teknolojisinin ortaya çıkışı soruyu daha da karmaşık hale getiriyor: Görüntünün kendisinin sahte olduğu, hatta hiçbir gerçek olaya dayanmadan sıfırdan üretilebildiği bir ortamda neye inanabiliriz?

  Letonya semalarında NATO'ya ait bir İHA... Yapay zekâ, bilgi “üretmek” ve yaymak için sunduğu tüm olanaklarla modern savaş araçlarının merkezinde yer alıyor (AFP).
 Letonya semalarında NATO'ya ait bir İHA... Yapay zekâ, bilgi “üretmek” ve yaymak için sunduğu tüm olanaklarla modern savaş araçlarının merkezinde yer alıyor (AFP).

NATO'ya ait bir İHA Letonya semalarında... Yapay zekâ, sunduğu tüm olanaklarla modern savaş araçlarının merkezinde yer alıyor; bunların arasında bilgi “icat etmek” ve yaymak da bulunuyor.

Buradaki tehlike, insanların her şeye inanması değil, hiçbir şeye inanmadıkları bir noktaya ulaşmaları olabilir. Çelişkili ve sahte bilgilere sürekli maruz kalmak, medyaya ve kurumlara duyulan güveni zayıflatabilir, kutuplaşmayı artırabilir ve toplumların karar alabilmesi için ihtiyaç duyduğu ortak gerçeklere yönelik güveni aşındırabilir.

 Siber savaş yeni gerçekliğin bir parçası (Reuters).
Siber savaş yeni gerçekliğin bir parçası (Reuters).

Savaş zamanında bunun ilave bir bedeli olabilir: Kurbanlar sayılara dönüşür, trajediler içerik haline gelir ve kamuoyu ölüm ile yıkım haberlerini, ekrandan geçip kısa süre sonra unutulan diğer herhangi bir haber gibi tüketmeye başlayabilir.

Kolektif yorgunluk

Ancak alışmak, mutlaka empatinin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Yaşanan durum, haberlerden kaynaklanan bir tür kolektif yorgunluğa daha yakın olabilir. Krizler, savaşlar ve felaketler üst üste geldiğinde insan, her olaya karşı aynı düzeyde duygusal tepkiyi sürdürmekte zorlanabilir. Dünyayı bir anlığına durdurabilecek kadar sarsıcı olan bir savaş, aylar veya yıllar sonra ekonomi, spor ve hava durumu haberlerinin arasındaki başka bir haber haline gelebilir.

Lübnanlılar, örneğin 2019-2020 döneminde bu durumu yaşadı. Nedeni bilinmeyen büyük yangınların çıkmasıyla başlayan süreç; ekonomik çöküş, sokakların ve meydanların protestocularla dolması, Covid-19 salgını ve nihayet Beyrut Limanı patlamasıyla devam etti.

Buradaki paradoks şu: Savaşları anbean görme kapasitemiz arttıkça, onların etkisini hissetmeyi sürdürme kapasitemiz azalabiliyor.

Bu nedenle mücadele yalnızca sahte haberleri doğrulamakla başlamıyor. İnsanlara aynı zamanda şu soruları sormayı öğretmek gerekiyor: Bu bilgiyi kim yayımladı? Kaynağı ne? Bağımsız kaynaklar bunu doğruluyor mu? Görüntü gerçekten güncel mi, yoksa başka bir bağlamdan alınarak yeniden mi kullanıldı?

Gerçek üzerindeki mücadele, savaş üzerindeki mücadeleden ayrı değil. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre tek bir sahte görüntünün milyonlarca kişiye ulaşabildiği dünyada şüphe etme ve doğrulama becerisi, bir tür dijital sivil savunmaya dönüşüyor.

Siber savaş yeni gerçekliğin bir parçası.

Belki de dünya şiddete tamamen alışmadı. Ancak bir ölçüde şiddeti izlemeye alıştı.

İkisi arasındaki fark önemli. Çünkü asıl tehlike savaşı görmeyi bıraktığımızda değil, savaş hakkında soru sormayı bıraktığımızda başlıyor. Cesetler görüntüye, yıkım arka plana, kurbanlar yalnızca sayılara ve savaş da gözlerimizin önünden geçip günlük hayatımıza dönmeden önce kaybolan sıradan bir habere dönüştüğünde...

Dezenformasyon üzerine

Thomas Jefferson, ABD'nin üçüncü başkanı (1743-1826): “Bir gazetede yayımlanan hiçbir şeye artık inanmak mümkün değil; gerçek bile bu kirlenmiş mecraya konulduğu anda şüpheli hale geliyor.”

Winston Churchill, Birleşik Krallık başbakanı (1874-1965): “Savaş zamanında gerçek o kadar değerlidir ki, her zaman bir yalanlar muhafızı tarafından korunmalıdır.”

Sosyal medya... Çelişkili anlatıların ve söylentilerin oyun alanı (Reuters)
Sosyal medya... Çelişkili anlatıların ve söylentilerin oyun alanı (Reuters)

Barack Obama, 2009-2017 yılları arasında ABD başkanı: “Son derece iyi biçimde sunulan çok büyük miktarda aktif dezenformasyon var... Her şey birbirine benzer görünmeye ve aradaki farkı ayırt edememeye başladığımızda, neyi korumamız gerektiğini de bilemeyiz.”

Jonathan Swift, İrlandalı yazar (1667-1745): “Yalan uçar, gerçek ise ayaklarını sürüyerek gelir.”

George Bernard Shaw, İrlandalı yazar (1856-1950): “Sahte bilgiye karşı dikkatli olun; cehaletten daha tehlikelidir.”

Carl Bernstein, Amerikalı gazeteci (82): “Popüler kültürün en düşük biçimleri —bilgi eksikliği, dezenformasyon, kasıtlı yanlış bilgi, gerçeği veya insanların çoğunun gerçek yaşamını küçümseme— gerçek gazeteciliği istila etti.”



İsrail neden Avrupa'daki radikal sağcılarla yakınlaşıyor?

Netanyahu'nun BM Genel Kurulu'nda geçen ay yaptığı konuşma sırasında birçok kişi tepki olarak salonu terk etmişti (AP)
Netanyahu'nun BM Genel Kurulu'nda geçen ay yaptığı konuşma sırasında birçok kişi tepki olarak salonu terk etmişti (AP)
TT

İsrail neden Avrupa'daki radikal sağcılarla yakınlaşıyor?

Netanyahu'nun BM Genel Kurulu'nda geçen ay yaptığı konuşma sırasında birçok kişi tepki olarak salonu terk etmişti (AP)
Netanyahu'nun BM Genel Kurulu'nda geçen ay yaptığı konuşma sırasında birçok kişi tepki olarak salonu terk etmişti (AP)

Uluslararası arenada yalnızlaşan İsrail, Avrupa'daki radikal sağcıları kazanmaya çalışıyor.

Fransa'da radikal sağcı Ulusal Birlik (RN) Genel Başkanı Jordan Bardella'nın gençken Yahudiler hakkında aşağılayıcı ifadeler kullandığına yönelik iddialar gündemden düşmezken, İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amihay Şikli, 31 yaşındaki siyasetçiyi "Avrupa'da Hamas'a karşı en net seslerden biri" diye niteleyerek savundu.

Bardella, Marine Le Pen'in gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması halinde başbakan olabilir.

Times of Israel'in analizine göre İsrail yönetiminin radikal sağcı Avusturya Özgürlük Partisi'yle (FPÖ) ilişkileri de değişti.

Eski SS üyesi olan Anton Reinthaller tarafından kurulan FPÖ, 2000'de hükümete katılınca İsrail, tepki olarak Viyana'daki büyükelçisini geri çekmişti.

Ancak analizde, Binyamin Netanyahu'nun FPÖ'yle ilişkileri normalleştirdiğine işaret ediliyor. Şikli, FPÖ lideri Herbert Kickl'ın antisemitizmle mücadele sözü vermesini "tarihi bir dönüm noktası" diye nitelemişti.

Netanyahu yönetiminin ayrıca İsveç, İspanya ve Britanya'daki radikal sağcı liderlerle de yakınlaştığına dikkat çekiliyor.

İsrail'in eski Berlin Büyükelçisi Jeremy Issacharoff, Avrupa'daki bazı radikal sağ partilerin Tel Aviv'le iyi ilişki kurarak geçmişteki antisemitist söylemlerinden uzaklaştıkları görüntüsü vermeye çalıştığını savunuyor. Eski büyükelçi, bunun uzun vadede İsrail'in uluslararası itibarına zarar verebileceğini söylüyor.

İsrail'in radikal sağ partilerle yakınlaşmasının Avrupa'daki Yahudi topluluklarına etkisinin de dikkate alınması gerektiğini vurguluyor.

Prag Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nden Azriel Bermant ise Netanyahu'nun Avrupa içindeki bölünmeleri artırmak istediğini savunuyor.

Diğer yandan İsrail, radikal sağcı Almanya için Alternatif'le (AfD) mesafesini koruyor.

Tel Aviv Üniversitesi'nden Rémi Daniel, "İsrail'de bazıları, radikal sağın İsrail için hayal edilebilecek en doğal ya da en uygun ortak olduğunu düşünüyor" derken, AfD'nin bu tabloya uymadığını söylüyor:

Almanya sözkonusu olduğunda durum böyle değil. AfD içinde, Almanya ve geçmişiyle ilgili endişe verici tutumların yanı sıra İsrail karşıtı akımlar da var.

Almanya'nın Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylül'de düzenlenen seçimde AfD, oyların yüzde 43,8'ini alarak tarihi bir zafer elde etmişti.

Amerikan Yahudi Komitesi'nin açıklamasında "Holokost'tan bu yana ilk kez radikal sağcı bir parti Almanya'da bir eyalet seçimini kazandı" denmişti.

Independent Türkçe, Times of Israel, Washington Post


Denizler ve okyanusların yönetimine ilişkin uluslararası sistem çöküşün eşiğinde

Arktik buzullarının erimesi yeni ticaret yollarının önünü açıyor (Reuters)
Arktik buzullarının erimesi yeni ticaret yollarının önünü açıyor (Reuters)
TT

Denizler ve okyanusların yönetimine ilişkin uluslararası sistem çöküşün eşiğinde

Arktik buzullarının erimesi yeni ticaret yollarının önünü açıyor (Reuters)
Arktik buzullarının erimesi yeni ticaret yollarının önünü açıyor (Reuters)

Son beş yüzyıl boyunca insan toplulukları arasındaki rekabet ve çatışmaların merkezinde kara parçaları yer aldı. Antarktika dışında dünyanın neredeyse her karışının bir devletin egemenliği altına girmesine karşın, okyanuslar ve denizler büyük ölçüde bu egemenliğin dışında kaldı.

Panama City, önemini Panama Kanalı’ndan alan bir şehir (AFP).
Panama City, önemini Panama Kanalı’ndan alan bir şehir (AFP).

Bazı devletler denizler üzerinde hâkimiyet kurmaya ve onları düzenlemeye çalıştığında ise bu girişimler başarısız oldu. Çünkü denizler, uzun süreli kontrolü son derece zorlaştıracak kadar genişti. 20. yüzyılın ikinci yarısındaki Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği de okyanusları ele geçirmek için yoğun bir rekabete girmekten kaçındı.

Bunun yerine hükümetlerin çoğu, uluslararası sularda seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına almaya çalışan bir dizi anlaşma ve kurum aracılığıyla denizleri yönetme konusunda uzlaştı. Kıyı devletlerine ise karasuları ve münhasır ekonomik bölge statüleriyle belirli deniz alanları tahsis edildi.

Ancak Chicago Üniversitesinde siyaset bilimi profesörü Michael Albertus, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan analizinde, denizler ve okyanuslara ilişkin bu uluslararası sistemin bugün çökmekte olduğunu belirtiyor. Yemen’de Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksattığını, Hürmüz Boğazı çevresinde ise bir çatışmanın yaşandığını kaydediyor.

ABD Başkanı Donald Trump, temmuz ayında Hürmüz Boğazı’ndan geçişler için ABD’nin ücret talep etmesi fikrini gündeme getirmiş, ancak daha sonra bu plandan geri adım atmıştı.

Hürmüz Boğazı yakınlarında Umman sularında demirleyen gemiler (AFP).
Hürmüz Boğazı yakınlarında Umman sularında demirleyen gemiler (AFP).

Bu sırada başka hükümetler de uluslararası sular ve deniz kaynakları üzerinde kontrol kurmak için rekabet ediyor. Rusya Arktik Okyanusu’ndaki geniş deniz alanları ve deniz tabanları üzerindeki kontrolünü artırmaya çalışırken, Çin Güney Çin Denizi’nde yapay adalar inşa ediyor. ABD ise münhasır ekonomik bölgesinin ötesindeki deniz tabanlarında nüfuz alanını genişletiyor. Çok sayıda ülke de okyanuslardan kritik ve nadir mineralleri çıkarmaya hazırlanıyor.

Küresel eğilim

Deniz ulaşım güzergâhları veya geniş deniz ve okyanus alanları üzerinde kontrol kurmaya yönelik bu küresel eğilim, onlarca yıldır okyanuslarda seyrüsefer özgürlüğünü koruyan uluslararası kurum ve anlaşmaların gücünü kaybettiği bir dönemde gerçekleşiyor.

Hükümetlerin, karalarda yaptıkları gibi dünya denizleri üzerinde de egemenlik kurmaya yönelmesi halinde küresel ticaret varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kalabilir. Bu durum, dünyayı yeni bir deniz çatışmaları dönemine sürükleyebilir.

Yayımlanmayı bekleyen “The Return of Conquest” adlı kitabın yazarı Albertus, okyanusların bölüşüldüğü bir dünyanın kaçınılmaz olarak daha yoksul ve daha tehlikeli olacağını belirtiyor.

Bab el-Mendeb yakınlarında Yemen kıyısı açıklarında demirleyen bir yük gemisi (AFP).
Bab el-Mendeb yakınlarında Yemen kıyısı açıklarında demirleyen bir yük gemisi (AFP).

İran’ın, ABD ve İsrail’in şubat ayının sonunda düzenlediği saldırıların ardından fiilen kontrol edip kapattığı Hürmüz Boğazı’ndan geçiş ücreti uygulama niyetini açıklamasının ardından Endonezya Maliye Bakanı da Malakka Boğazı’nda benzer bir geçiş ücreti getirilmesi ihtimaline işaret etti. Ancak bakan daha sonra bu açıklamasından geri adım attı.

Güneydoğu Asya’daki kritik deniz geçişlerinden biri olan Malakka Boğazı’ndan dünya deniz yoluyla taşınan petrol arzının yaklaşık yüzde 29’u geçiyor.

Çin de 2016 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında verilen ve Güney Çin Denizi’ndeki geniş kapsamlı hak iddialarını reddeden bağlayıcı kararı uzun süredir dikkate almıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Pekin, tartışmalı resifler üzerinde yapay adalar inşa ederek, Filipinler’in münhasır ekonomik bölgesine müdahale ederek ve Tayvan’ı kuşatarak bu karara aykırı hareket ediyor.

Rusya ise denizaltı kablolarını kesmek amacıyla kimliklerini gizleyen gemileri kullandığı yönündeki şüphelerle karşı karşıya. Bu faaliyetlerin, Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya verdiği desteğe karşı yürütülen daha geniş kapsamlı bir istikrarsızlaştırma kampanyasının parçası olduğu öne sürülüyor.

İklim değişikliği

İklim değişikliğinin okyanuslar üzerinden yeni çatışmalara yol açması bekleniyor. Arktik buzullarının erimesi sürdükçe, Avrupa ile Asya’yı Rusya’nın Arktik kıyıları boyunca birbirine bağlayan yeni deniz güzergâhındaki gemi trafiğinin artması bekleniyor.

Moskova’nın bu güzergâhta serbest geçişe izin vermesi ise zor görünüyor. Rusya hâlihazırda bu rotayı kullanan yabancı gemileri karmaşık ve ağır bir izin-lisans sistemine tabi tutuyor. Ayrıca Sibirya kıyıları açıklarındaki Vilkitski Boğazı gibi bazı su yollarını uluslararası boğazlar yerine Rusya’nın yargı yetkisine tabi iç sular olarak değerlendiriyor.

Okyanuslardaki rekabet yalnızca deniz ulaşımının kontrolüyle sınırlı değil. Çin’in küresel nadir toprak elementi tedarikindeki hâkimiyetini güçlü bir baskı aracına dönüştürmesiyle birlikte diğer ülkeler de okyanus tabanlarından mineral çıkarma potansiyelini araştırıyor.

Hawai ile Meksika arasında Kuzey Pasifik’te yer alan Clarion-Clipperton Bölgesi, Orta Hint Okyanusu Havzası ve Güney Pasifik’teki Penrhyn Havzası gibi bölgelerin deniz tabanlarında kritik mineraller içeren büyük miktarda kaya ve nodül bulunduğu belirtiliyor.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında faaliyet gösteren Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi, hükümetlerin okyanus tabanını araştırmasına ve haritalandırmasına, çevresel veriler toplamasına ve madencilik teknolojilerini test etmesine izin veren onlarca arama sözleşmesi düzenledi.

Ancak kurum, üyeler çevresel standartlar ve bunların uygulanmasına ilişkin kurallar konusunda anlaşamadığı için ticari deniz madenciliğine şu aşamada izin vermiyor.

Deniz tabanındaki kaynaklar

ABD’nin açık denizlerde madencilik projeleri yürütmeye başlaması halinde, Çin, Hindistan ve Rusya gibi okyanuslardaki çıkarma faaliyetlerini sınırlayan uluslararası anlaşmalara taraf ülkelerin buna itiraz etmesi bekleniyor.

Pekin ve Moskova diğer deniz hukuku kurallarını göz ardı etse de ABD’nin deniz madenciliğine başlamasını kendi politikalarını meşrulaştırmak için gerekçe olarak kullanabilir.

Tayvan’a ait bir denizaltının kulesi Tayvan Boğazı sularında görülüyor (Reuters).
Tayvan’a ait bir denizaltının kulesi Tayvan Boğazı sularında görülüyor (Reuters).

Kurallara dayalı diğer uluslararası sistemlerde olduğu gibi, okyanusların yönetimine ilişkin düzenin bir anda çökmesi beklenmiyor. Büyük güçler, bazı alanlarda düzenlemelere ihtiyaç duymaya devam ediyor. Örneğin balıkçılığın yönetimi, kuralsızlığın başka alanlarda sağlayabileceği avantajlara rağmen devletlerin ortak çıkarlarından biri olmayı sürdürüyor.

Bu nedenle sistemin daha çok aşamalı biçimde aşınması bekleniyor.

Albertus son olarak, devletlerin okyanuslar üzerinde kontrol için rekabet ettiği bir dünyada ticaretin yavaşlayacağı uyarısında bulunuyor. Gemiler denizlerde daha dolambaçlı rotalar izlemek zorunda kalacak, boğazlardan geçiş ücretleri artacak, malların fiyatları yükselecek ve tedarik zincirleri daha fazla aksama ve kesinti riskiyle karşı karşıya kalacak.

Okyanusların paylaşılması süreci zamanla kara parçalarının ele geçirilmesine benzer bir nitelik kazanabilir. Güçlü olan veya ilk davranan devletler kaynakların mülkiyetini ele geçirmeye çalışabilir. Hükümetlerin okyanuslardan mümkün olan en büyük payı almak ve iddia ettikleri egemenliği güç kullanarak korumak için yarışması, jeopolitik gerilim noktalarının da artmasına yol açabilir.


Washington ve Tahran yeni bir çatışmanın eşiğine yaklaşıyor

USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu'daki karasularında seyir halindeyken hava operasyonları gerçekleştiriyor (CENTCOM)
USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu'daki karasularında seyir halindeyken hava operasyonları gerçekleştiriyor (CENTCOM)
TT

Washington ve Tahran yeni bir çatışmanın eşiğine yaklaşıyor

USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu'daki karasularında seyir halindeyken hava operasyonları gerçekleştiriyor (CENTCOM)
USS George Washington uçak gemisi, Ortadoğu'daki karasularında seyir halindeyken hava operasyonları gerçekleştiriyor (CENTCOM)

Diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalmasıyla birlikte Washington ile Tahran yeni bir askeri çatışmanın eşiğine yaklaşırken, açıklamalar ve tehditlerin tonu da giderek sertleşiyor. Her iki tarafın da sert tutumlarını sürdürdüğü bir dönemde, Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler saldırıların hedefi olmaya devam ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump son dönemde yaptığı açıklamalarda, Tahran'ın yönetimiyle bir anlaşmaya varmaması halinde İran'a “çok büyük bir güçle” saldıracağını defalarca dile getirdi. Trump, böyle bir saldırının gelecek ay yapılacak Kongre ara seçimlerinden sonra, hatta belki de seçimlerden önce gerçekleşebileceğini belirtti. Trump ayrıca Tahran'a, “çok geç olmadan doğru kararı” alması çağrısında bulunurken, İran'da “kiminle muhatap olduğunu bilmediğini” belirtti. Tahran ise buna karşılık, Washington'un saldırılarını yeniden başlatması halinde silahlı kuvvetlerinin “yıpratma savaşına” veya “hızlı bir operasyona” hazır olduğunu açıkladı.

Gerilimin arttığı bu süreçte İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), üçüncü bir taraftan, bir tankerin Hürmüz Boğazı'ndan geçişi sırasında kimliği belirsiz bir mühimmatın isabetine uğradığı ve bunun sonucunda gemide yangın çıktığı yönünde bir ihbar aldığını duyurdu. İran'ın son dönemde boğazdan geçen ticari gemilere yönelik saldırılarını artırdığı; Şarku’l Avsat’ın New York Times’ten aktardığına göre Batılı bir güvenlik yetkilisi gizli verilere dayanarak, İran'ın haftada yaklaşık 30 insansız hava aracı (İHA) ve 10 gemisavar füze saldırısı düzenlediğini belirtti.

Yetkili ayrıca son 10 gün içinde en az 4 ticari geminin İran saldırılarında isabet aldığını söyledi. İngiliz denizcilik makamlarının raporlarına göre ise 10 Eylül'den bu yana çoğunluğu petrol tankeri olmak üzere en az 13 gemi mühimmat veya mühimmat parçalarının isabet etmesi sonucu hasar gördü.