Rabia Abdusselam
Diplomatik perdenin ardında, kronik bölgesel çatışmalar siyasi gerçekçiliğin mantığına tabidir; burada pozisyonlar, sahadaki durumu alevlendirebilecek çözümlere yönelmekte acele etmekten uzakta, güç dengesine ve doğrudan stratejik çıkarlara dayalı olarak formüle edilir.
Bu katı pragmatik yaklaşım, ABD Başkanı'nın kıdemli danışmanı Massad Boulos'un Eylül 2026'da BM Genel Kurulu'nun oturum aralarında France 24 kanalına verdiği röportajda yer alan son mesajlar ile somutlaştı. Açıklamaları, ufukta yakın veya acil bir siyasi çözümün bulunmadığını, statükonun gücünü ve çatışmanın hızlı bir çözümü imkansız kılan zorluklarını ifade eden açık bir itiraf ve kabul niteliğindeydi.
Son müzakerelerin sonuçlarına ilişkin olarak Boulos, “şu anda çatışmaya yakın bir nihai çözüm bulunmadığını” itiraf ederek, “üç tur görüşmenin yapıcı ve verimli geçtiğini” ancak nihai bir anlaşmaya ulaşmadığını belirtti. Bir çözümün zaman çerçevesi ve olasılıklarını değerlendirirken, Amerikalı yetkilinin yanıtı netti: “Washington şu anda 'ulaşılmaya yakın hissedilen' bir çözüm olduğunu görmüyor.”
İlgili bir bağlamda, Boulos, “BM Güvenlik Konseyi'nin 2797 sayılı kararı kendi başına nihai hedefi temsil etmiyor, aksine kapsamlı ve sürdürülebilir bir çözümün üzerine inşa edilmesi gereken temel müzakere çerçevesini oluşturuyor” diye vurguladı.
Amerikan Özel Temsilcisi’nin Batı Sahra için somut bir çözümün yokluğuna ilişkin açıklaması, proaktif yaklaşımlara yönelik bir kısıtlamayı temsil ediyor ve çatışma yönetimi stratejilerinin halen hızlı bir çözüm seçeneğinden daha öncelikli olduğunu doğruluyor
Bölgesel dengelerle ilgili olarak Boulos, Cezayir'i “bölgede çok iyi ve Amerika Birleşik Devletleri için son derece önemli bir ortak” olarak nitelendirerek, “Washington, Cezayir'in siyasi süreci teşvik etmede ve çatışmanın taraflarını müzakere masasına getirmede oynayabileceği kilit rolü kabul ediyor” dedi.
Zaman sınırlı yaklaşımın gerilemesi
Washington'un çatışmadaki gerçeklerle başa çıkmada izlediği mevcut diplomatik yaklaşım, zaman sınırlamalarıyla kısıtlanan önceki Amerikan coşkusundan açık bir geri adım atmayı yansıtıyor. Boulos'un açıklamaları, “altmış günlük” misyon sırasında Özel Temsilci olan Steve Witkoff tarafından benimsenen kararlı yaklaşımdan oldukça uzak ve onu bir çözümün zorluğunu kabul eden gerçekçi bir bakış açısıyla değiştirmiş gibi görünüyordu. Bu, şu soruları gündeme getiriyor: Yapıcı ve verimli müzakere turlarının nihai ve somut bir siyasi anlaşmaya dönüşmesini engelleyen faktörler nelerdir?

İlgili tarafların yakın gelecekte uzlaşmacı bir çözümün formüle edilmesini imkansız kılan siyasi yaklaşımları arasındaki mevcut uçurumun sınırları nedir? “Altmış günlük” süre sınırından geri adım atma ve çözüme ulaşmanın zorluğunu kabul eden daha gerçekçi bir Amerikan vizyonuna doğru kayma ile birlikte, 31 Ekim dönüm noktası ve MINURSO'nun (BM Batı Sahra Referandum Misyonu) geleceği, bölgedeki güç dengesini nasıl etkileyecek?
Misyonun gelecekteki rolü, siyasi bir çözüm dayatmak yerine statükoyu yönetmekle mi sınırlı kalacak?
Bu sorulara dayanarak ve bu değişimin boyutlarını ortaya koymak için bir başlangıç noktası olarak, Massad Boulos'un açıklamaları, zamanlaması ve içeriği göz önüne alındığında olağanüstü bir önem kazanıyor. Çünkü bölgesel analizler sorunun çözüme yakın olduğuna meyletmeye başlamışken, ABD Özel Temsilcisi’nin bir “çıkmaz”ın varlığını kabul etmesi diplomatik öncelikleri yeniden düzenledi.
Bu bağlamda, daha önce Batı Sahra ve Mağrip ülkeleriyle ilgili konularda özel temsilci olarak görev yapmış Cezayirli siyasetçi ve diplomat Ammar Belani şunları söylüyor: “Massad Boulos'un 'şu anda somut veya ulaşılabilir bir çözüm yok' şeklindeki açıklaması, proaktif yaklaşımlara yönelik bir kısıtlamayı temsil ediyor ve çatışma yönetimi stratejilerinin halen hızlı bir çözüm seçeneğinden daha öncelikli olduğunu doğruluyor.”
Bu temelde, 2797 sayılı kararı sürecin son aşaması olarak gören tahminler boşa çıktı, zira son açıklamalar diplomatik durumun hâlâ çıkmazda olduğunu teyit ediyor.
2797 sayılı BM kararı, kesin bir araç değil, müzakereleri yönetmek için bir mekanizma olmaya devam ediyor. Siyasi bir çözüme ulaşmak, müzakerelere ve Polisario Cephesi'nin karşılıklı olarak kabul edilebilir bir çözüme ulaşmak konusunda açık ve gönüllü onayına bağlı
Önceki üç görüşme turunun “yapıcı” olarak övülmesine rağmen, somut bir anlaşmaya dönüşmemesi, müzakereler için nabız yoklama aşamasından kalıcı bir çözüme geçişi önleyen engelleri ortaya koyuyor. Dolayısıyla, BM kararı kesin bir araç değil, yalnızca müzakereleri yöneten bir mekanizma olmayı sürdürüyor.

Cezayirli diplomat Ammar Belani, bu çıkmaza dair analitik okumasında, “BM kararı sadece bir müzakere çerçevesidir ve tek başına bir çerçeve bir sonuç üretemez. Bir anlaşmaya varılmalı ve daha da önemlisi, Polisario Cephesi'nden açık ve gönüllü bir onay alınmalı, çünkü bu, her iki taraf için de kabul edilebilir bir çözümü garanti edebilecek tek koşuldur” diye konuştu.
Bu çıkmazın nedenlerini incelemeye çalışan akademisyen, siyasi analist, güvenlik ve stratejik çalışmalar, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Abdurrefik Kaşut, müzakerelerin nihai bir anlaşmaya dönüşmemesinin nedenini bir dizi engele bağladı. El-Mecelle’nin kendisi ile yaptığı röportajda, “Mevcut toplantılarda usule ilişkin ciddiyet yok ve temel konular gerçek anlamda tartışılmıyor; müzakere edilecek konuları tanımlayan birleşik bir gündem üzerinde hiç bir ön anlaşma bulunmuyor” dedi.
Bu çıkmaz, sahadaki durumu kontrol eden tarafın tek taraflı yaklaşımı ve görüşmeleri yalnızca kendi çıkarlarına hizmet eden konularla sınırlandırma çabası ile daha da kötüleşiyor. Paralel olarak, müzakereleri yönlendirmeye ve konuyu stratejik bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışan üçüncü taraf uluslararası ve bölgesel güçlerin devreye girişi de buna ekleniyor.
Bu nedenle Kaşut, kendi kaderini tayin etme talebinde bulunan tarafın, bu diplomatik yolun yalnızca zaman kazanmak ve sahada demografik değişiklikler yapmak için bir geciktirme taktiği olduğuna, gelecekteki bir referandum olasılığını ortadan kaldıran bir oldubittiyi dayatmayı amaçladığına dair inancı göz önüne alındığında, güven krizinin en önemli engel olmaya devam ettiği sonucuna varıyor.
Cezayir bir taraf değil
Sahadaki bu çıkmaza karşılık, bölgesel sorumluluğun uluslararasılaştırılması girişimleri, uluslararası güçlerin pragmatik değerlendirmelerine tosluyor. ABD’li danışman Massad Boulos'un açıklamaları, Cezayir'in çatışmada doğrudan bir engel olarak gösterilmesini reddederek, onu “hayati önemde bir ortak” olarak tanımlayarak diplomatik dengeyi yeniden sağlamaya hizmet etti.
Belani, “Bazı anlatılar Cezayir'i çatışmanın ana tarafı olarak göstermeye çalışıyor. Ancak bu yaklaşım, Fas ve Polisario Cephesi'ni çatışmanın ve siyasi sürecin iki ana tarafı olarak sınıflandıran, Cezayir ve Moritanya’yı ise, bölgesel istikrarı güçlendirmek için BM öncülüğündeki bu süreci desteklemeleri istenen komşu ülkeler olarak tanımlayan BM'nin hukuki gerçekleriyle çelişiyor” dedi.
Bu diplomatik çerçevede, Amerikalı yetkili Massad Boulos'un yaklaşımı, birkaç gün önce Cezayir televizyonunda yayınlanan bir röportajında Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun tarafından yinelenen Cezayir’in kararlı resmi pozisyonuyla örtüşüyor. Tebbun röportajda, “Cezayir çatışmanın doğrudan tarafı değil. BM Güvenlik Konseyi kararları son derece açık: Çatışmanın iki tarafı Polisario Cephesi ve Fas Krallığı iken, Cezayir ve Moritanya bu konuda sadece gözlemci konumundadır” diye vurguladı.

Bu diplomatik konumlanma kapsamında, Cumhurbaşkanı Tebbun, Cezayir’in pozisyonunun değişmediğini vurgulamak için ünlü sözünü tekrarladı: “Daha önce söylediğim ve şimdi de yinelediğim gibi; biz Sahralılardan daha Sahralı değiliz ve kabul ettikleri her kararı destekliyoruz.”
31 Ekim'in beklenen sonuçlarının analizi
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre diplomatik alanda ve sahada çıkmaz devam ederken, tüm gözler 31 Ekim tarihine yönelmiş durumda. Bu dönüm noktası, BM Güvenlik Konseyi'nin çıkmazdan kurtulma ve bölgedeki MINURSO misyonunun özelliklerini ve geleceğini tanımlama kabiliyeti için yeni bir sınavı temsil ediyor. Zira bu tarihte Güvenlik Konseyi’nin, BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi ve BM Misyonunun Başkanı Alexander Ivanko'nun brifingini dinleyeceği, BM Genel Sekreterinin Özel Temsilcisi Staffan de Mistura'nın son çalışmalarının sonuçlarına ilişkin beklenen siyasi raporunu sunacağı kapalı oturumları içeren yoğun bir gündemi olacak.
Bu, uluslararası toplumu gerçek bir sınav ile karşı karşıya bırakıyor: Karar, statükoyu sürdürüp bölgesel istikrarı koruyacak mı, yoksa çıkmazdan kurtulmak için yeni bir siyasi dinamik mi başlatacak?
MINURSO'nun sivil görevlerinin azaltılması ve rolünün ateşkesi izlemekle sınırlandırılması gibi senaryolar göz önüne alındığında, statükoyu yönetmek için askeri bir araç olarak mı kalacak, yoksa siyasi bir çözümle bağlantılı bir geçiş aşamasına mı geçecek?
Diplomat Ammar Belani, perde arkasındaki uluslararası güç dinamiklerine ilişkin analizinde: “BM Güvenlik Konseyi bugün genel olarak Fas'ın pozisyonunu desteklemeye eğilimli görünüyor, çünkü 11 ila 12 üyesi özerklik planını farklı derecelerde destekliyor. Ancak bu sayısal saflaşma, Çin ve Rusya gibi etkili büyük güçlerin çekincelerine tosluyor; bu güçler, Pakistan ile birlikte Ekim 2015'te 2797 sayılı karara ilişkin oylamada çekimser kalmışlardı” dedi.
Belani, “Pakistan'ın pozisyonunun Keşmir sorunu ve kendi kaderini tayin etme meselesiyle bağlantılı bir temelden kaynaklandığını, Pekin ve Moskova'nın ise pozisyonlarını, taraflar arasında gerçek ve uzlaşmaya dayalı bir çözüm çerçevesi dışında dayatılan herhangi bir uluslararası emsalden çekinerek, nüfuz alanlarıyla ilgili daha geniş jeopolitik hesaplara dayandırdığını” düşünüyor.
Bu stratejik kompleksin gölgesinde, diplomat Ammar Belani şu görüşte: “Saha ve siyasi ortam artık bir sonraki aşamayı şekillendirecek birden fazla senaryoya açık. Bunların en öne çıkanı, MINURSO misyonunun sivil görevlerini ve işlevlerini azaltarak, askeri olarak ateşkesin gözetimine odaklanan sınırlı bir görevle devam etmesini sağlayarak, misyonun görev süresinin bir yıl daha uzatılması, ABD diplomasisinin doğrudan siyasi ağırlığının taraflar arasında dağıtılması senaryosudur.
İkincisi, Washington'un siyasi bir anlaşma sağlamasına olanak tanımak için sadece altı aylık kısa, teknik bir uzatmanın kabul edilmesidir. Üçüncü seçenek ise mevcut saha yaklaşımıyla mükemmel bir şekilde uyumlu bir yenilemedir; bu, Moskova ve Pekin tarafından daha sert tepkilerle karşılanabilecek bir yoldur.”
Belani'nin siyasi analizi, BM misyonunun askeri yetkisinin derin bir şekilde dönüştürülebileceği, öncelikle güvenlik odaklı bir misyona dönüştürülüp böylece zaten başlamış olan kaynak azaltma mantığının tamamlanabileceğini de varsayıyor.
Öte yandan, 2020'den beri devam eden düşük yoğunluklu çatışmalar ortamında yaratacağı güvenlik boşluğu göz önüne alındığında, misyonun tamamen sona erdirilmesi yakın vadede olası görünmüyor. Bununla birlikte, hakim görüş, misyonun belirli bir süre boyunca müzakerelere eşlik edeceği ve görevinin ayrı bir kararla değil, kapsamlı ve kabul edilebilir bir siyasi çözümün “otomatik sonucu” olarak değiştirileceği veya sona erdirileceği bir geçiş senaryosuna daha meyilli.
Bu analitik bakış açısına göre, bir dönüm noktası olarak 31 Ekim’e güvenmenin özü, misyonun devam edip etmeyeceği sorusunda değil, Güvenlik Konseyi'nin sürdürmeyi amaçladığı formülün niteliğinin belirlenmesinde ve MINURSO, statükoyu yönetmek için askeri ve prosedürel bir araç olarak mı kalacak, yoksa iyi niyetle ve ön koşullar ile pazarlıklardan uzak müzakere edilen siyasi bir çözümle bağlantılı bir geçiş aşamasına mı geçecek sorusunda yatıyor.