Sudan ve Afrika'nın Sudanlaştırılması: Dış güçler ve değişen ittifaklar

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Sudan ve Afrika'nın Sudanlaştırılması: Dış güçler ve değişen ittifaklar

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Sergey Eldinov

21. yüzyılın ikinci on yılı, hemen dünyadaki herkesin bir şekilde etkilendiği savaş dönemi olarak tanımlanabilir.

Bazılarının sadece bir iç çatışma olarak göstermeye çalıştığı Sudan'daki savaşı ele alalım. Bu savaşın büyüklüğüne ve uluslararası toplumun büyük bir kısmının müdahil olmasına rağmen, modern dünya onun önemini ve ciddiyetini halen hafife almaya devam ediyor.

Gerçek şu ki, Sudan'daki çatışma her açıdan tüm bölge için insani bir felakete dönüştü. Krizi ölüm ve yerinden edilmiş kişi sayısıyla ölçecek olursak Sudan’daki savaşın şimdiye kadar 150 binden fazla insanın ölümüne neden olduğunu söylemek yeterli olur. Zorunlu yerinden edilenlerin sayısı ise yaklaşık 13 milyon. Açlık ve hastalıkları saymazsak bile, 3,5 milyondan fazlası çocuk olmak üzere yaklaşık 30 milyon kişi insani yardıma muhtaç durumda. Tüm bu rakamlar, Sudan'daki savaşı modern dönemdeki birçok savaştan çok daha büyük ve Ukrayna'daki savaşla karşılaştırılabilir boyuta getiriyor.

Sudan’da hükümet ve Orgeneral Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki Geçici Egemenlik Konseyi tarafından temsil edilen Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Muhammed Hamdan Dagalu (Hamideti) liderliğindeki paramiliter grup Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında 2023 yılının nisan ayından bu yana ülkenin stratejik bölgeleri üzerinde iktidar ve kontrol için yıkıcı bir mücadele yaşanıyor.

Aralıksız ve yoğun bir şekilde devam eden çatışmaların sürdüğü ortamda genel durum giderek kötüleşiyor. Yargısız ve toplu infazlar, etnik temizlik, yağma ve diğer ciddi insan hakları ihlalleri artıyor. Ayrıca, çatışma, otoritenin parçalanmasına ve küçük silahlı grupların ortaya çıkmasına neden olarak, özelde Sudan'ı ve daha geniş çapta bölgeyi istikrarsızlaştırıyor.

Uluslararası toplum, çeşitli derecelerde bu çatışmaya dahil oldu. Bazı ülkeler açıkça çatışmaya dahil olurken, diğerleri tarafsız olduklarını açıkladı. Ülkelerin çoğu askeri teçhizat ve silah tedariki, askeri eğitmenler gönderilmesi, paralı askerlerin katılımının kolaylaştırılması, insani yardım sağlanması, mültecilerin barındırılması ve yardım malzemelerinin gönderilmesi suretiyle aktif olarak savaşa müdahil olmuş durumdalar. Sudan'ın komşuları olan ve arabuluculuk rolü oynaması beklenen Etiyopya, Eritre ve Kenya ise çatışmaya dahil oldular.

Rusya ile Sudan arasındaki yakın ilişkiler Sovyetler Birliği dönemine kadar uzanıyor. Öyle ki Sudan, Rusya’yı Sovyetler Birliği'nin meşru halefi olarak tanıyan ilk ülkelerden biriydi.

Bu ikiyüzlülük, mülteci akını nedeniyle ciddi zorluklarla karşı karşıya olan Çad'ın politikasını da şekillendirdi. Öte yandan diğer ülkeler pasif katılım tuzağına düşerek çatışmanın tüm yükünü üstlendi. Bu tür dolaylı katılımın en belirgin örneği olarak Güney Sudan’ı gösterebiliriz.

Sudan'daki çatışma, uluslararası ilişkilerde benzersiz bir durum olmasının yanında, tamamen zıt dış politikalara sahip koalisyonları bir araya getiren çelişkili ittifaklara yol açtı. Bu arada ABD, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere birçok ülke, Rusya'nın Afrika kıtasındaki nüfuzunu genişletmesini engellemeye kararlı olarak net bir tavır sergiliyor.

HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hamideti) Sudan'ın başkenti Hartum'da katıldığı bir toplantıda, 8 Haziran 2022 (AFP)HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hamideti) Sudan'ın başkenti Hartum'da katıldığı bir toplantıda, 8 Haziran 2022 (AFP)

Rusya’nın siyasi ve stratejik çıkarları

Rusya, Sudan çatışması konusunda açık ve tutarlı bir tavır sergiliyor. Rusya’nın önde gelen yetkilileri tarafından yapılan birçok açıklamaya göre Moskova Sudan Silahlı Kuvvetleri'ni ve Orgeneral Abdulfettah el-Burhan başkanlığındaki Geçici Egemenlik Konseyi'ni tam olarak destekliyor.

Bu görüş, Rusya Dışişleri Bakanlığı Afrika Ülkeleri Dairesi Direktörü Anatoly Bashkin tarafından, Afrika kıtasına yönelik hükümet yanlısı bir Rus medya platformu olan African Initiative ile yapılan röportajda dile getirildi. Bashkin, röportajda Rusya'nın Sudan'daki Geçici Egemenlik Konseyi'ni ülkenin en yüksek meşru otoritesi olarak gördüğünü ve ülkenin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasını desteklediğini söyledi. Ancak aynı zamanda, krize diplomatik çözümler bulmaya odaklanılması gerektiğini düşünüyor ve karşıt taraflar arasında diyaloğu kolaylaştırmaya hazır olduğunu belirtiyor.

Rusya ile Sudan arasındaki yakın ilişkiler Sovyetler Birliği dönemine kadar uzanıyor. Öyle ki Sudan, Rusya’yı Sovyetler Birliği'nin meşru halefi olarak tanıyan ilk ülkelerden biriydi. Sovyetler Birliği’nin Afrika ülkeleri politikası, günümüz Rusya politikasının bir modeli olarak hizmet ediyor.

Rusya'nın petrol ürünleri ihracatı projeleri, özellikle 2011 yılında Güney Sudan'ın ayrılmasıyla ortaya çıktı. Bu ayrılık, kuzeydeki altyapıyı korurken, petrol sahalarının çoğu güneyde kaldı.

Sovyetler Birliği ve daha sonra Rusya ile eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Hasan el-Beşir arasındaki ilişkiler güçlendi ve Beşir liderliğindeki Sudan, kıtanın en büyük Rus askeri teçhizat ithalatçılarından biri haline geldi. Beşir ile yapılan iş birliği, Moskova'nın Afrika'daki nüfuzunu güçlendirme stratejisinin bir parçasıydı. Rusya'nın, Darfur’daki çatışma sırasında savaş suçları ve etnik temizlik suçlamalarıyla Beşir hakkında tutuklama emri çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) 2008 tarihli kararını reddettiğini hatırlıyoruz. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre o dönemde Beşir, 2009 yılında Rusya'yı ‘sadece bir dost olarak değil, adaleti arayan ve kriz zamanlarında müttefiklerini terk etmeyen bir ülke’ olarak tanımlamıştı.

Rusya, bölgedeki ana hedefinin orada bir deniz üssü kurmak olduğunu gizlemiyor. Bu hedef Sovyetler Birliği dönemine kadar uzanıyor. Sovyetler Birliği, Somali'nin Mogadişu kentindeki askeri üssünü kaybetmişti. Kızıldeniz'de bir deniz üssü, Rusya'nın Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki en yakın geçiş noktası olan Bab’ul-Mendeb Boğazı'nı izlemesine olanak tanıyacak. Bu boğaz, Körfez'den ABD ve Avrupa Birliği'ne (AB) petrol sevkiyatlarının geçtiği bir güzergâhta ye alıyor.

Beşir, 2017 yılının Kasım ayında Moskova'ya yaptığı ziyaret sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve dönemin Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile Sudan'da bir askeri tesis kurulması olasılığını görüştüğünü açıkladı. Ayrıca Su-30 ve Su-35 savaş uçakları ile S-300 füze savunma sistemleri satın almakla ilgilendiğini de belirtti.

Rusya'nın başkenti Moskova’da bulunan Kremlin'de düzenlenen bir toplantı sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin eski Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ile tokalaşırken, 14 Temmuz 2018 (Reuters)Rusya'nın başkenti Moskova’da bulunan Kremlin'de düzenlenen bir toplantı sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin eski Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ile tokalaşırken, 14 Temmuz 2018 (Reuters)

Port Sudan'daki lojistik üssünün sadece bir tedarik merkezi olması değil, aynı zamanda ekonomik projeleri ve Rusya'nın kıtadaki nüfuzunu artırmak için bir araç olması bekleniyor. Sudan sadece stratejik bir konuma sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda doğal kaynaklar, su ve verimli tarım arazileri açısından da zengin bir ülke.

Rusya merkezli madencilik şirketi Kush, 2017 yılında Sudan Maden Bakanlığı ile altın arama çalışmaları yapmak üzere bir anlaşma imzaladı. Rosatom da nükleer santral inşa etmek üzere bir mutabakat zaptı imzaladı.

Rusya'nın petrol ürünleri ihracatı projeleri, özellikle 2011 yılında Güney Sudan'ın ayrılmasıyla ortaya çıktı. Bu ayrılık, kuzeydeki altyapıyı korurken, petrol sahalarının çoğu güneyde kaldı. İş adamı Yevgeny Prigojin’e ait (Rus paramiliter grup Wagner'in Sudan'daki paravan şirketi) M Invest gibi Rus şirketleri de altın madenciliği için imtiyazlar elde etti.

Sudan’ın eski Devlet Başkanı Ömer el-Beşir, 2017 şubatında Sudan ve Rusya'nın Sudan ordusunun savaş hazırlığını artırmak için ortak bir program hazırladığını açıkladı. Beşir, bu hazırlığın ‘Sudan'a zarar vermeyi amaçlayan her türlü saldırıyı püskürtme konusunda ordunun yeteneklerini güçlendireceğini’ vurguladı.

Mareşal Hafter ve Dagalu, komşu ülkelerdeki silahlı grupların liderleri olmakla kalmayıp, Sudan çatışmasından önce Rusya'nın aracılık ettiği yakın askeri, lojistik ve ekonomik ittifakla birbirleriyle yakın ilişki içindeler.

Rus paramiliter grup Wagner, 2017 yılının aralık ayında Sudan'da konuşlanarak özel kuvvetler ve HDK gibi hükümet yanlısı paramiliter oluşumlar da dahil olmak üzere düzenli orduya savaş taktikleri, ağır silah ve topçu kullanımı ve stratejik yerlerin ve kritik altyapının korunması konularında eğitim verdi.

Rusya’nın askeri varlığının güçlenmesi, Sudan'ı Rusya'nın Orta Afrika Cumhuriyeti'ne doğru nüfuzunu genişletmek için bir platform haline getirdi. Orta Afrika Cumhuriyeti, şu ana kadar Rusya'nın güvenlik ihracatının başarılı olduğu tek ülke. Sudan, 2019 yılının şubat ayında Orta Afrika Cumhuriyeti hükümeti ile birkaç silahlı grup arasında, ülkede yıllardır süren iç çatışmayı sona erdirmek için imzalanan Hartum Anlaşması'nın imzalanmasına ev sahipliği yaptı.

Rusya'nın Beşir iktidarının düşüşüne müdahale etmemesi, Beşir'in yerine geçen Burhan'ın Sudan'da askeri yönetimin geleneğini sürdüreceği ve dış politikada sürekliliği sağlayacağına olan inancıyla açıklanabilir. Rusya'ya göre liderlikteki nominal değişiklik siyasi istikrarın temel ilkesini değiştirmedi. Rusya, silahlı güç ve güvenlik aygıtına dayanan geleneksel rejimleri destekleme politikasını sürdürüyor.

Sudan Ordusunun Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Port Sudan'da düzenlenen kamu hizmeti konferansında, 29 Nisan 2025 (AFP)Sudan Ordusunun Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Port Sudan'da düzenlenen kamu hizmeti konferansında, 29 Nisan 2025 (AFP)

Sivil yönetimin kısa sürmesi ve Muhammed Hamdan Dagalu’nun Geçici Egemenlik Konseyi'ndeki yükselişi, Rusya’nın deniz üssü meselesinin uzun süre ertelenmesine neden oldu. Port Sudan'da bir deniz üssü kurulmasına ilişkin nihai karar, Sudan Dışişleri Bakanı Ali Yusuf Şerif tarafından geçtiğimiz şubat ayında yapılan duyurusuna kadar açıklanmadı. Bunun karşılığında Rusya’dan Sudan’a 2024 yılından bu yana artarak devam eden, ancak ayrıntıları açıklanmayan askeri yardımlar yapılıyor.

Port Sudan'da kurulması planlanan deniz üssü, özellikle Suriye'nin Tartus kentindeki deniz üslerini kaybetme olasılığı göz önüne alındığında, Rusya için giderek daha önemli hale geliyor.

Rusya'nın Hamideti ve lideri olduğu HDK’ya organize destek sağladığına dair söylentiler gerçeği yansıtmıyor. Hamideti’nin Beşir rejiminin 2019 yılında düşmesinden sonra Orgeneral Burhan’ın yardımcısı olarak görev yaptığı süre boyunca Moskova'ya yaptığı ziyaretler ve Rus yetkililerle yaptığı görüşmeler, görevinin kapsamı dahilinde kaldı.

Hamideti, Sudan’daki ve bölgedeki nüfuzuna rağmen alışılmadık bir figür olmaya devam ettiğinden Rusya’nın siyasi modelindeki davranışları öngörülemezliğini koruyor. Hamideti, egemen etnik gruptan veya geleneksel sosyal elit kesimden biri değil. Kendini bir reformcu olarak tanıtan Hamideti, sivil yönetime geçişten bahsediyor. Bu anlamda Hamideti’nin Beşir sonrası Sudan siyaset sahnesinde kilit bir oyuncu olarak Rusya'ya dayatıldığı söylenebilir.

Wagner'in kurucusu Yevgeniy Prigojin ile de benzer bir dinamik gelişti. Prigojin’in Hamideti ile olan yakın ilişkileri sadece bir hükümet yetkilisi ve güvenlik hizmetlerinin başkanı olarak değil, aynı zamanda önde gelen bir iş adamı olarak da vardı ve bu ilişkiler ancak 2019 yılındaki askeri darbeden sonra aktif ortaklığa dönüştü.

Ancak Rusya’nın silah ve askeri teçhizatının bir kısmının Libya üzerinden ve Hamideti’nin yakın müttefiki olan Mareşal Halife Hafter aracılığıyla HDK'ya ulaştığına dair önemli bir uyarı söz konusu. Gerçek şu ki, Mareşal Hafter ve Dagalu, komşu ülkelerdeki silahlı grupların liderleri olmakla kalmayıp, Sudan çatışmasından önce Rusya'nın aracılık ettiği yakın askeri, lojistik ve ekonomik ittifakla birbirleriyle yakın ilişki içindeler. Bu ittifak, Libya Ulusal Kongresi'nden önce, 2019-2020 yıllarında Trablus'a yapılan başarısız yürüyüş sırasında kurulmuş olabilir.

Sudan'daki kabileler arasındaki gerilimler, 1881 ile 1899 yılları arasında yaşanan Mehdi ayaklanmasına kadar uzanan derin tarihi köklere sahip. Jaalin kabilesi İngiltere-Mısır güçlerinin yanında yer alırken, isyancılar çoğunlukla Baggara kabilesinin üyelerinden oluşuyordu.

Öte yandan Libya'daki Rus güçlerinin Hafter ve Hamideti arasındaki lojistik yaşam hattını doğrudan yönettiği iddiaları abartılı iddialardan ibaret.

Bu, Rusya’nın Sudan'daki politikasıyla çelişmiyor. Moskova, Libya'daki Mareşal Hafter'e verdiği destek nedeniyle, Libya toprakları üzerinden HDK'ya Rus silahlarının akışına göz yummak zorunda kaldığı için yaklaşımını dengelemek zorunda kalıyor. Ancak bu durum, Rusya'ya Sudan'daki çatışmanın her iki tarafı üzerinde istenmeyen bir ikili etki gücü kazandırıyor.

Diğer birçok ülke gibi Rusya da Sudan'daki mevcut çatışmanın siyasi gerçeklerini anlamıyor ya da anlamak istemiyor. Ancak bu durum Rusya’nın siyasi spekülasyonlara ve demagojik söylemlere girişmesini engellemedi. Oysa ülkeler ve uluslararası kuruluşlar için çalışan birçok uzman ve araştırma ekibi, Sudan’daki durum hakkında güvenilir bilgilere sahipti, sahip olmaya devam ediyor.

Sudan'daki çatışma, tarihi olarak sömürge dönemine dayanan ve bugün halen çözülmemiş sorunlardan oluşan karmaşık bir yapıya sahip. Sebepleri, toprak ve kaynakların kontrolü için rekabet eden iki karşıt güç arasındaki çatışmadan çok daha derin. Etnik grupların ekonomik çıkarları üzerindeki rekabetin veya demokratik sivil bir hükümete geçiş olasılığının ötesine geçiyor. Bu aynı zamanda, eski rejimin modern dönemdeki gerçeklere ayak uyduramamasını ve etkili bir şekilde işleyememesini açıklayabilir.

Güney Sudan'ın 2011 yılının temmuz ayında ayrılması bile bu sorunları çözmedi. Sudan Cumhuriyeti, Afrika için oldukça Araplaşmış, Arap dünyası için ise oldukça Afrikalılaşmış karmaşık, çok etnikli bir ülke olmaya devam ediyor.

HDK'nın kontrolüne geçen Zemzem Mülteci Kampı’ndan kaçan mülteciler, Sudan'ın batısındaki Darfur bölgesinde geçici bir kampta dinleniyorlar, 13 Nisan 2025 (AFP)HDK'nın kontrolüne geçen Zemzem Mülteci Kampı’ndan kaçan mülteciler, Sudan'ın batısındaki Darfur bölgesinde geçici bir kampta dinleniyorlar, 13 Nisan 2025 (AFP)

Mevcut çatışmanın nedeni açık görünebilir, çünkü tarihte istikrarlı ikili liderlik örnekleri çok fazla bilinmiyor. Farklı grupları temsil eden iki liderin barış içinde bir arada yaşaması son derece nadir. Özellikle de her ikisi de askeri geçmişe sahipse. Bu tıpkı aynı mağarada iki aslanın bulunmasına benziyor.

Bazı uzmanlara göre bunun daha derin bir açıklaması var, o da kabilecilik. Sudan'da kabile yapıları, toplumu sosyal sınıflara ayırmada güçlü bir faktör olmaya devam ediyor. Ülkenin 50 milyonluk nüfusu, 400 dil ve lehçe konuşan yaklaşık 600 etnik gruptan oluşuyor. Kabilelere olan aidiyetler, nüfusun büyük bir kısmının kimliğini şekillendirmeye devam ediyor.

Sudan'daki kabileler arasındaki gerilimler, 1881 ile 1899 yılları arasında yaşanan Mehdi ayaklanmasına kadar uzanan derin tarihi köklere sahip. Jaalin kabilesi İngiltere-Mısır güçlerinin yanında yer alırken, isyancılar çoğunlukla Baggara kabilesinin üyelerinden oluşuyordu. Ancak ülkedeki mevcut savaşın nedeni iki etnik grup arasındaki bir çatışmaya indirgenemez.

‘Sudanlaşma’ terimi, başlangıçta sömürge sonrası Sudan'da yönetim yapılarının kurulması sürecini ifade etmek için kullanılıyordu. Bu süreçte, İngiltere-Mısır sömürge yönetimi büyük ölçüde Jaalin kabilesi üyeleri tarafından değiştirildi. Bu durum, sosyal sınıf farklılıklarını daha da derinleştirdi ve güneydeki ve Arap olmayan etnik grupları marjinalleştirdi.

Afrika kıtasındaki çoğu çatışmanın olduğu gibi, Sudan’daki savaşın da askeri bir çözümü bulunmuyor. Her iki tarafın da askeri zaferi, çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmaz.

Sonuç olarak, Jaalin kabilesi, Rizeigat kabilesi dahil olmak üzere diğer birçok kabilenin gözünde, özellikle sömürge sonrası olumsuz biçimiyle merkezi hükümetin otoritesini temsil etmeye başladı.

Bugün Sudanlaşma terimi, siyasi analizlerde, devletin kültürel ve geleneksel değerlerini dayatarak ana etnik grubun hakimiyetini güçlendirmeye çalıştığı bir senaryoyu tanımlamak için kullanılıyor. Bu bağlamda, Sudan’daki savaşın, Afrika’daki diğer birçok çatışmadan çok da farklı olmadığı söylenebilir, zira bu savaş esasen merkez ile çevre arasındaki bir çatışma. Ulusal kimliği tam olarak oluşmamış ülkelerde keskin sosyal farklılıklar etnik bir karakter kazandığında sıklıkla çatışmalar ortaya çıkar. Çevre bölgelerde hızla artan nüfus, kaynak dağılımından dışlandığında, sosyal hareketlilik ve hatta temel geçim kaynaklarından mahrum bırakıldığında, sadece mevcut durumu kabul etmeyi reddetmekle kalmayıp aynı zamanda eskisi gibi varlıklarını sürdürmeleri imkânsız hale gelir ve tek yol silahlı protestoya başvurmak olur.

HDK'nın belkemiğini oluşturan Rizeigat kabilesi üyeleri, büyük ölçüde marjinalleştirilmiş azınlıkların ve sosyal eşitlik arayışındaki egemen olmayan etnik grupların çıkarlarını temsil ediyor. İronik olan ise Rizeigatların siyasi gücünün, hükümetin yanında savaştıkları Darfur çatışmasındaki kanlı rolleri sayesinde artmış olması. Bu seçim Rizeigat kabilesi için ideolojik bir tercih değildi, daha çok o dönemde sosyal barışa, yani marjinalleşmeden kurtulmaya giden tek yoldu.

Afrika kıtasındaki çoğu çatışmanın olduğu gibi, Sudan’daki savaşın da askeri bir çözümü bulunmuyor. Her iki tarafın da askeri zaferi, çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmaz. Tek geçerli seçenek, düşmanlıkların sona erdirilmesi ve eşitlik temelinde kapsayıcı bir hükümetin kurulmasını amaçlayan müzakere sürecinin başlatılması.

Eğer kapsayıcı bir hükümet kurulamazsa, çatışma herkesin herkese karşı savaşına dönüşme tehlikesi taşır. Bu durumda, gerçek Sudanlaşma tek bir grubun hegemonyasının pekiştirilmesi olarak değil, devletin her biri özel bir savaş ağası tarafından yönetilen ve sadık silahlı oluşumlar tarafından desteklenen izole kabile bölgelerine bölünmesi şeklinde ortaya çıkar. Bu bölgeler, halkın sömürülmesine dayanan bağımsız bir savaş ekonomisi içinde faaliyet gösterir ve bu sürece hak ve özgürlüklerin tamamen yitirilmesi eşlik eder.

Daha da kötüsü, bu sorun Sudan ile sınırlı kalmayıp, bölgedeki birçok ülkeye yayılacaktır. Bu durum, yerel krizlerin kolayca sınır ötesi çatışmalara dönüşmesine neden olan bir domino etkisi olarak tanımlanabilir. Bu karmaşık durumu çözmek çok zor bir görev olabilir, ancak Sudanlaşma tehdidi artık görmezden gelinemez veya inkar edilemez olduğundan son derece önemli bir görev.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Nijerya ordusu DEAŞ kamplarını imha etti

12 Haziran 2026'da Abuja'da yapılan güvenlik konuşlandırması (Reuters)
12 Haziran 2026'da Abuja'da yapılan güvenlik konuşlandırması (Reuters)
TT

Nijerya ordusu DEAŞ kamplarını imha etti

12 Haziran 2026'da Abuja'da yapılan güvenlik konuşlandırması (Reuters)
12 Haziran 2026'da Abuja'da yapılan güvenlik konuşlandırması (Reuters)

Nijeryalı askeri kaynaklar, ordunun cuma günü ülkenin kuzeydoğusundaki Sambisa Ormanı'nda başlattığı kara operasyonunda, DEAŞ örgütüne ait lojistik kampları imha ettiğini açıkladı.

Sambisa Ormanı'nın derinliklerine yıldırım operasyonu

Askeri kaynaklardan edinilen bilgilere göre Nijerya ordusu, cuma sabahı erken saatlerde ülkenin kuzeydoğusundaki Borno eyaletine bağlı Gwoza bölgesinde yer alan, stratejik öneme sahip Sambisa Ormanı'nın derinliklerindeki korunaklı terör yuvalarını hedef alan yıldırım bir kara operasyonu başlattı.

Askeri raporlar, "Müşterek Güvenlik Gücü"nün Disa ve Balangaje köylerinde DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen unsurlarla sıcak temasa girdiğini, yoğun ateş altındaki militanların kaçmak zorunda kaldığını bildirdi. Çatışmanın ardından bölgede kontrolü tamamen sağlayan askeri birlikler, örgütün barınma ve saldırı koordinasyon merkezi olarak kullandığı çok sayıda lojistik kamp ve tesisi imha etti. Operasyonda Nijerya ordusu safında herhangi bir can kaybı yaşanmadığı belirtildi.

Borno eyaletinde çok geniş bir alana yayılan Sambisa Ormanı, zorlu arazi şartları nedeniyle uzun yıllardır radikal örgütlerin kalesi ve sığınağı konumunda bulunuyor. Savaş uçakları tarafından tamamen tespit edilmesi zor olan bu bölge; eğitim kampları ve silah depoları barındırması sebebiyle ordu için büyük riskler taşısa da kara temizliği operasyonlarını kaçınılmaz kılıyor.

Sığınmacı kampında kadın casus hücresi çökertildi

Öte yandan ordu, Borno eyaletinin Konduga bölgesindeki bir sığınmacı kampında DEAŞ'ın faaliyetlerini kolaylaştırdığından şüphelenilen 3 kadının yakalandığını duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre istihbarat birimlerinin takibine takılan haberleşme ağlarının deşifre edilmesiyle düzenlenen operasyonda, zanlıların siviller ile silahlı unsurlar arasındaki iletişimi ve lojistik geçişleri sağladığı belirlendi. Yetkililer, gözaltına alınan kadınların daha geniş terör ağlarıyla olan bağlantılarının tespiti için sorgularının sürdüğünü açıkladı. Nijerya'daki terör örgütlerinin, istihbarat ve lojistik faaliyetlerin yanı sıra zaman zaman canlı bomba eylemlerinde de kadınları kamuflaj olarak kullandığı biliniyor.

Nijerya genelinde artan şiddet olayları ve artan göç dalgasıyla birlikte, Borno eyaletindeki sığınmacı kampları ciddi bir güvenlik problemine dönüşmüş durumda. Terör örgütleri, bilgi toplamak, lojistik ikmal sağlamak ve askeri kontrol noktalarından militan sızdırmak amacıyla bu kamplara sızmaya çalışıyor. Bu durum, Nijerya istihbaratının son dönemde neden kamp içi haberleşme ağlarına ve gizli destek hatlarını çökertmeye odaklandığını açıklıyor.

Afrika'nın nüfus bakımından en büyük ülkesi olan Nijerya, 15 yılı aşkın süredir kuzeydoğu bölgesinde kıtanın en büyük insani ve güvenlik krizlerinden biriyle mücadele ediyor.

Boko Haram ve DEAŞ arasındaki güç savaşı

Nijerya'daki terör dalgası ilk olarak 2009 yılında Boko Haram eliyle başlamıştı. Ancak 2016 yılında örgüt içindeki bazı lider kadroların ayrılarak DEAŞ'a biat etmesiyle sahne tamamen değişti. DEAŞ, hibrit saldırı taktikleri ve taban devşirme stratejisiyle hükümet güçlerine karşı daha organize ve ölümcül bir tehdit haline geldi.

Son dönemde ABD'den büyük bir askeri destek alan Nijerya ordusu, sahada önemli başarılar elde etti. Bu kapsamda düzenlenen ortak operasyonlarda onlarca örgüt militanı etkisiz hale getirilirken, DEAŞ'ın dünya genelindeki iki numaralı ismi olan Ebu Bilal el-Minuki de mayıs ayı sonunda öldürülmüştü. El-Minuki'nin öldürüldüğünü ABD Başkanı Donald Trump da resmen doğruladı.


Washington'un Tigray üzerindeki baskısı: Etiyopya ile gerilimi azaltmak mı yoksa yeni bir tırmanmaya mı yol açacak?

 Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)
TT

Washington'un Tigray üzerindeki baskısı: Etiyopya ile gerilimi azaltmak mı yoksa yeni bir tırmanmaya mı yol açacak?

 Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)

ABD, Etiyopya’nın kuzeyindeki Tigray bölgesinde federal hükümet ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) arasındaki gerilimin yeniden artması üzerine, cepheye bağlı bazı liderlere ve aile üyelerine yönelik vize kısıtlamaları getirdi.

Etiyopyalı bir milletvekili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Washington’un söz konusu adımının TPLF ile Addis Ababa arasındaki gerilimi azaltmaya yönelik bir baskı mesajı taşıdığını belirterek, Eritre’ye de bölgesel istikrar adına cepheye verdiği desteği sonlandırma çağrısında bulundu.

Son dönemde TPLF ile Etiyopya federal hükümeti arasındaki ilişkiler yeniden gerilimli bir sürece girdi. TPLF’nin geçen mayıs ayında Tigray’daki siyasi yönetimin kontrolünü yeniden ele geçirdiğini açıklaması, 2020 yılında başlayan silahlı çatışmalardan önce görev yapan bölgesel meclisi yeniden faaliyete geçirmesi ve Debretsion Gebremichael’i bölgesel yönetimin başına getirmesi dikkat çekmişti.

2022 yılında Tigray savaşını sona erdirmek amacıyla imzalanan barış anlaşmasına rağmen, bölgedeki siyasi çekişmeler devam ediyor. Resmî verilere göre yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği savaşın ardından TPLF’nin siyasi yönetimi yeniden kontrol altına alma girişimi, Tigray’ın haziran ayında gerçekleştirilen genel seçimlerin dışında bırakılmasına yol açtı. Bu karar, bölgesel yönetim ile federal hükümet arasındaki süregelen anlaşmazlıklarla ilişkilendirildi.

Gerilimin arttığı bir dönemde ABD Dışişleri Bakanlığı, TPLF içindeki “sertlik yanlısı” isimleri ve birinci derece aile üyelerini hedef alan vize kısıtlamaları uyguladığını duyurdu. Washington, söz konusu kişilerin Tigray’daki krizin çözümüne yönelik çabaları baltalamaktan sorumlu olduğunu veya bu faaliyetlere karıştığını belirtti.

ABD ayrıca, TPLF içindeki radikal unsurlar ile Etiyopya hükümeti arasındaki gerilimin artmasının, ülkenin kuzeyinde yeni bir çatışmayı tetikleyebileceği ve bölgesel barış ile güvenliği tehdit edebileceği uyarısında bulundu.

Etiyopya hükümetinde Doğu Afrika İşlerinden Sorumlu Bakan Danışmanı ve Tigray Geçici Bölgesel Yönetimi’nin eski Başkanı Getachew Reda, ABD’nin eski TPLF liderlerine yönelik vize yasağı kararının, kuzey Etiyopya’daki gerilimden bu isimlerin sorumlu tutulduğunu gösterdiğini söyledi.

Etiyopya’nın Fana Radyosu’na konuşan Reda, kararın öneminin yalnızca vize yasağında değil, Washington’un Debretsion Gebremichael liderliğindeki grubun, yeniden yükselen gerilimdeki rolünü kabul etmesinde yattığını ifade etti.

 Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)

Etiyopyalı Milletvekili Muhammed Nur Ahmed ise ABD’nin özellikle TPLF liderlerine yönelik aldığı önlemleri, Tigray’da istikrar, güvenlik ve barışın sağlanmasına katkı sunacak olumlu bir adım olarak değerlendirdi.

Ahmed, Washington’un federal hükümetin güvenliği sağlama konusundaki samimi niyetini ve Pretoria Barış Anlaşması’nı uygulama yönündeki kararlılığını bildiğini belirterek, “TPLF’nin şu anda attığı adımlar, anlaşmanın temel hükümleriyle uyumlu değil. Özellikle silahsızlanma maddesi henüz tam anlamıyla uygulanmış değil” dedi.

Silahsızlanma sürecinin tamamlanmamasının Tigray halkının güvenlik ve istikrar kaygılarını artırdığını vurgulayan Ahmed, bunun insan hakları ilkeleri ve uluslararası toplumun beklentileriyle bağdaşmadığını belirtti.

Ahmed’e göre ABD’nin uyguladığı baskı, TPLF yönetimini federal hükümetle ilişkilerini yeniden değerlendirmeye ve sorunların diyalog yoluyla çözülmesine yöneltebilir. Uluslararası baskının tarafları yeniden müzakere masasına çekebileceğini belirten Ahmed, kalıcı çözümün ancak barışçıl yöntemlerle sağlanabileceğini ifade etti.

Getachew Reda da ABD’nin kararının, bölgedeki istikrarsızlığın kaynağına ilişkin önemli bir siyasi mesaj içerdiğini söyledi. Reda, bu adımın aynı zamanda TPLF ile iş birliği yaptığı iddia edilen aktörlere, özellikle de Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki yönetimine yönelik bir uyarı olarak da değerlendirilebileceğini kaydetti.

Yaklaşık bir hafta önce Etiyopyalı yetkililer, Tigray’da yeni bir çatışma ihtimaline karşı uyarılarını artırmıştı. Bu kapsamda Etiyopya Haber Ajansı’nda yayımlanan “Etiyopya Yeniden Savaşın Ateşine Sürüklenmemeli” başlıklı görüş yazısında Getachew Reda ile Etiyopya Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi Genel Müdürü ve 2022 Pretoria görüşmelerinde federal hükümetin baş müzakerecisi olan Rıdvan Huseyin ortak imzacı olarak yer aldı.

Yetkililer yazıda, 2022 tarihli Pretoria Anlaşması’nın savaş ve yıkımdan büyük zarar gören bölge için bir umut ışığı ve dönüm noktası olduğunu belirterek, anlaşmayı sabote etmeye çalışan çevrelerin, özellikle Eritre ile bağlantılı olduğu öne sürülen grupların, uluslararası toplum tarafından kararlı biçimde baskı altına alınması gerektiğini savundu.

Tigray'da eski militanların rehabilitasyonundan (Etiyopya Haber Ajansı)Tigray'da eski militanların rehabilitasyonundan (Etiyopya Haber Ajansı)

Addis Ababa ile Asmara arasındaki ilişkiler, Etiyopya’nın 2022 yılında TPLF ile Pretoria Barış Anlaşması’nı imzalamasının ardından gerilmeye başlamıştı. Eritre, savaş sırasında Etiyopya’nın müttefiklerinden biri olmasına rağmen anlaşma sürecine dâhil edilmediğini savunmuştu.

Gerilim, Etiyopya’nın Kızıldeniz’e erişim sağlayacak bir çıkış arayışını dile getirmesiyle daha da arttı. Asmara yönetimi, Addis Ababa’yı Eritre’nin Assab Limanı üzerinde hak iddia etmekle suçladı.

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkiler, Eritre’nin 1993 yılında bağımsızlığını kazanmasından beri inişli çıkışlı bir seyir izledi. İki ülke arasında 1998-2000 yılları arasında sınır anlaşmazlıkları nedeniyle kanlı bir savaş yaşanmış, ancak Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki 2018 yılında barış anlaşması imzalamıştı.

Muhammed Nur Ahmed, ABD’nin son kararının Eritre’ye yönelik açık bir mesaj niteliği taşıdığını belirterek, Asmara yönetimine Etiyopya’nın iç işlerine müdahaleyi bırakma, TPLF’ye silah desteğini sonlandırma ve diyalog sürecine katılma çağrısında bulundu. Ahmed, “Barış herkesin yararınadır. İstikrarsızlık ise etkileri tüm bölgeye yayılan ortak bir sorundur” değerlendirmesinde bulundu.


Kongo'da Ebola vakaları 933'e yükseldi, ölü sayısı ise 245 oldu

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusundaki Kigonzi mülteci kampında, Ebola'ya yakalandıktan sonra ölen bir çocuğun tabutunu taşıyan sağlık çalışanları (Reuters)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusundaki Kigonzi mülteci kampında, Ebola'ya yakalandıktan sonra ölen bir çocuğun tabutunu taşıyan sağlık çalışanları (Reuters)
TT

Kongo'da Ebola vakaları 933'e yükseldi, ölü sayısı ise 245 oldu

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusundaki Kigonzi mülteci kampında, Ebola'ya yakalandıktan sonra ölen bir çocuğun tabutunu taşıyan sağlık çalışanları (Reuters)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusundaki Kigonzi mülteci kampında, Ebola'ya yakalandıktan sonra ölen bir çocuğun tabutunu taşıyan sağlık çalışanları (Reuters)

Demokratik Kongo Cumhuriyeti Sağlık Bakanı, yaptığı açıklamada, ülkede doğrulanan Ebola vakalarının sayısının 933'e yükseldiğini, salgın nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının ise 245'e ulaştığını bildirdi.

Mevcut salgında ilk vakaların görüldüğü Ituri eyaletinde gazetecilere dün açıklamalarda bulunan Sağlık Bakanı Samuel Roger Kamba, 80 hastanın tedavilerinin tamamlanmasının ardından Ebola tedavi merkezlerinden taburcu edildiğini söyledi.