Türkiye, Suriye'de İran'ın bıraktığı boşluğu doldurma girişiminin riskleriyle boğuşuyor

Şam, Arap bir ortağın katılımını memnuniyetle karşılayabilir, bu arada Tel Aviv güneyde bekliyor

Türkiye, Zeytin Dalı Operasyonu, Fırat Kalkanı Operasyonu ve Barış Pınarı Operasyonu adlarını taşıyan üç operasyon gerçekleştirdi ve Kuzey Suriye'de yeni etki alanları kurdu (Independent Arabia)
Türkiye, Zeytin Dalı Operasyonu, Fırat Kalkanı Operasyonu ve Barış Pınarı Operasyonu adlarını taşıyan üç operasyon gerçekleştirdi ve Kuzey Suriye'de yeni etki alanları kurdu (Independent Arabia)
TT

Türkiye, Suriye'de İran'ın bıraktığı boşluğu doldurma girişiminin riskleriyle boğuşuyor

Türkiye, Zeytin Dalı Operasyonu, Fırat Kalkanı Operasyonu ve Barış Pınarı Operasyonu adlarını taşıyan üç operasyon gerçekleştirdi ve Kuzey Suriye'de yeni etki alanları kurdu (Independent Arabia)
Türkiye, Zeytin Dalı Operasyonu, Fırat Kalkanı Operasyonu ve Barış Pınarı Operasyonu adlarını taşıyan üç operasyon gerçekleştirdi ve Kuzey Suriye'de yeni etki alanları kurdu (Independent Arabia)

Mustafa Rüstem

2024 sonlarında Beşşar Esed'in çarpıcı devrilişi ve Rusya'ya kaçışı, İran'ın Suriye'deki nüfuzunun sonunu işaret etti. Aynı zamanda Suriye iç savaşının doruk noktasında ülkenin askeri, ekonomik ve siyasi işlerine on yıllık açık müdahalenin yanı sıra, savaşın harap ettiği bir ülkede Rusya başta olmak üzere Esed'in diğer müttefikleriyle kazanımları en üst düzeye çıkarmaya yönelik gizli bir mücadeleyi de sona erdirdi.

Sadece İran ve kendisine bağlı örgütler Suriye'den çekilmekle kalmadı, aynı zamanda o dönemde muhalif olan Suriyeli fraksiyonların zaferi, İran’ın bölgedeki hayati öneme sahip varlığının da sonunun başlangıcıydı. Irak, Lübnan ve özellikle de Lazkiye Limanı’ndaki varlığından sonra Akdeniz kıyıları gibi stratejik bölgelerle hayati bağlantı görevi gören topraklardan çekilmesi kendisi için ciddi bir darbeydi. Suriye topraklarının kaybı, Esed ailesinin uzun süredir müttefiki olan İran rejimi için bir gerileme demekti ve onu Arap arenasındaki önemli bir oyuncu olmaktan çıkararak geri çekilmesine ve henüz doldurulmamış bir siyasi ve askeri boşluk bırakmasına neden oldu.

Boşluk ve varlık arasında

Türkiye, Suriye çatışmasında aktif bir varlığa sahip, ülkenin güç ve kapasitesini, güçlü ve zayıf yönlerini derinlemesine anlayan ve İran'ın yerini alabilecek bir ülke olarak öne çıkıyor. Ancak, görüştüğümüz Suriye ve Türkiye'den uzmanlar, Ankara'nın askeri ve ekonomik alanlarda gerekli desteği sağlayabilme ve 2011'deki halk ayaklanmasının ardından başlayan ve Esed iktidarının devrilmesiyle sonuçlanan uzun savaşta Tahran’ın eski rejime verdiği, 8 Aralık 2024'teki çöküşüne kadar devam eden sınırsız desteği sunabilme gücü konusunda farklı görüşlere sahipler.

Türk dış politika araştırmacısı Firas Ağaoğlu, “Suriye'deki boşluğu doldurmaya yönelik bir Türk aktivizmi var, ancak bu varlık Arap ulusal güvenliğini de dikkate alıyor, çünkü Arap devletleri de boşluğu doldurmaya çalışıyor. Buna rağmen, sahada Türk varlığı daha güçlü olmaya devam ediyor. Bu durum, silahlı çatışma sırasında milyonlarca Suriyelinin Türkiye'ye zorunlu göçü, Suriye'deki Türk kuvvetlerinin varlığı ve iki ülkenin uzun süredir paylaştığı sınır gibi çeşitli faktörlerle bağlantılı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Araştırmacı, “Türkiye'nin, İran'ın eski rejimi devirmeyi amaçlayan son savaşta yaptığı gibi, Suriye'ye sınırsız askeri ve ekonomik destek sağlama kapasitesine sahip olduğunu” düşünmüyor. Türkiye'nin “herhangi bir destek, hatta sınırlı destek bile sunamayacak kadar zayıf olduğunu, nitekim sahada böyle bir destek görmediğimizi” belirtiyor. “Bunun, Şam'ın da bu konuyu yönetirken üzerinde çalıştığı Arap ulusal güvenliğiyle olan dengeden kaynaklandığına inanıyorum. Aynı şekilde, Ankara'nın da sınırsız destek sağlayacak önemli bir ekonomik gücü yok; bunun için çok zayıf” diyor.

Uluslararası ilişkiler araştırmacısı Firas Bouzan ise Türkiye'nin bu boşluğu dolduracak bütün güç ve kapasiteye sahip olduğu senaryosuna katılıyor, “çünkü çeşitli düzeylerde geniş bir sosyal kabul görüyor. Birincisi, sosyal bir taban var. Çünkü Suriyeliler arasında bir nesil ya Türkiye'de yaşadı ya da Kuzey Suriye'de yaşadığı için Türkiye ile bağları var ve bu önemli bir sosyal ve kültürel tabanı temsil ediyor” diye belirtiyor.

İkinci düzey ise ona göre, bölgesel güvenlik ve jeopolitik durumun farkında olan her iki ülke liderliği ile sınırlı olan stratejik düzeydir. Bu düzey Suriye'nin istikrarsız olmasının tehlikelerinden kaçınmak için güçlü teşvikler sağlıyor.

Bouzan, “Üçüncü düzey yeniden inşa sürecidir,” diyerek, bunu “Türkiye için kolay kolay vazgeçilmeyecek muazzam bir ekonomik fırsat” olarak görüyor. Araştırmacı “Buna ilave olarak, mevcut Türk varlığı, İran'ın Suriye'ye dönüşünü engellemekle ilgilenen etkili Arap taraflar arasında endişe uyandırmıyor veya buna karşı çıkmıyorlar” ifadelerini kullanıyor. Türk desteğinin niteliğine gelince Bouzan, Ankara'nın bilhassa güvenlik ve askeri alanlarda, özellikle de eğitim ve yeni bir Suriye ordusunun kurulmasına yardım konusunda mümkün olan en büyük desteği sağlayacağı düşüncesinde. Ancak, “Ankara'nın hedeflerini sınırlayan şeyin, Suriye'deki geçiş sürecini finanse etme kapasitesini ve imkanlarını aşması” olduğunu belirtiyor.

Uluslararası ağın çöküşü

Suriye savaşı sırasında Türk ordusu, o zamanlar “Suriye Milli Ordusu” olarak bilinen ve üç kolordudan meydana gelen oluşumun kuruluşuna yardımcı oldu. Ayrıca İdlib'de sekiz muharip tugayın kurulmasını destekledi ve kuzeybatı Suriye'ye askeri karakollar konuşlandırdı. 2016 ve 2019 yılları arasında Türkiye, “Suriye Milli Ordusu”nun desteğiyle “Zeytin Dalı”, “Fırat Kalkanı” ve “Barış Pınarı” adlarını taşıyan üç operasyon gerçekleştirdi. Bu operasyonlar sırasında, Kuzey Suriye boyunca yeni etki alanları kurdu. Başta Kürdistan İşçi Partisi (PKK) olmak üzere uzun süredir çatışma içinde olduğu Kürt silahlı örgütlerin ulusal güvenliğini tehdit eden saldırılarını önemli ölçüde azaltan tampon bölgeler oluşturarak bunlardan faydalandı.

x cbgnh
Tel Aviv ve Ankara'daki liderlikler arasında gerilim ve anlaşmazlıklar devam ediyor (Independent Arabia)

Türk siyasi analist Ali Esmer ise İran'ın Suriye'deki nüfuzunun gerilemesini sadece bölgesel bir gücün Suriye’den ayrılması olarak değil, Tahran'ın yıllar içinde inşa ettiği geniş bir milis ağının, askeri koridorların, güvenlik ve ekonomik nüfuz ağının çöküşü olarak değerlendiriyor. Ancak, Türkiye'nin bu boşluğu İran gibi doldurmayacağını değerlendiriyor; çünkü Türkiye'nin zayıf ve bölünmüş bir Suriye'ye değil, sınırlarını kontrol edebilen, silahlı örgütleri ve mülteci dalgalarını engelleyebilen, ticaret ve enerji yollarını açabilen istikrarlı bir devlete ihtiyacı var.

“Ankara, Suriye ordusunu eğiterek, kabiliyetlerini geliştirerek, silahlı oluşumları birleştirerek ve sınır güvenliğini destekleyerek, ayrıca altyapı, elektrik, havaalanları ve sanayi bölgelerinin rehabilitasyonuna katkıda bulunarak ve Suriye ekonomisini Türk pazarlarına bağlayarak, Şam'ın en önemli bölgesel ortağı olabilir” yorumunda bulunuyor.

Türk araştırmacı, “Ne var ki bu destek sınırsız olmayacak, çünkü Türkiye Suriye'nin yeniden inşasının veya bütün cephelerde savunmasının maliyetini tek başına karşılayamaz. Daha olası bir senaryo, Arap fonlarını Türk yönetim uzmanlığıyla birleştiren bir Suriye-Türkiye-Körfez ortaklığıdır. Dahası, Türk nüfuzu sadece kuzeye değil, öncelikle doğrudan askeri konuşlandırmadan ziyade siyasi, ekonomik ve kurumsal bir şekilde Suriye'nin çeşitli bölgelerine yayılmaya da aday” diyor.

Güney Suriye

Buna karşılık İsrail, özellikle örgütsel geçmişleri göz önüne alındığında, yeni Suriye makamlarının ulusal güvenliğini tehdit ettiği bahanesiyle, Esed'in devrilmesini sınırlarındaki tampon bölgeyi genişletmek için altın bir fırsat olarak gördü. Bu genişleme, İsrail hava saldırılarıyla tahrip edilen Palmira (Tedmur) ve Tiyas (et-Teyfur) gibi hava üsleri de dahil olmak üzere, yeni Suriye ordusu için askeri üsleri yeniden kurmayı amaçlayan Türk nüfuzuyla çatıştı. İsrail Hava Kuvvetleri, bir Türk heyetinin bölgeyi ziyaret etmesinin ardından ülkenin merkezindeki Humus kırsalındaki bu üsleri bir kez daha vurdu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu saldırılar, Türklere kuzey sınırında durmaları ve askeri nüfuzlarını genişletmemeleri mesajını taşıyordu.

Türk ve İsrail nüfuzu arasında devam eden çatışma ve bunun güç boşluğunu doldurmayı nasıl etkileyeceği hakkındaki sorulara yanıt olarak, Türk araştırmacı Ağaoğlu şunları söyledi: “Güç dengeleri ABD'nin elinde ve o da Ankara'dan bu çatışmaya girmemesini isteyebilir. Şam hükümeti de Türkiye'den müdahale etmemesini isteyebilir, çünkü Suriye'nin bir nüfuz çatışmasının alanı haline gelmesi kendi çıkarına değil. Bu, Ankara için de iyi değil.”

xscdfgrt
Suriye savaşı sırasında Türk ordusu, o zamanlar “Suriye Milli Ordusu” olarak bilinen oluşumun kuruluşuna yardımcı oldu (Independent Arabia).

Araştırmacı sözlerine şöyle devam etti: “Ancak İsrail güney Suriye'yi işgal etmek ve ele geçirmek isterse, durum çok farklı olur çünkü o zaman bir Arap müdahalesi olacaktır. Türkiye'ye gelince, Tel Aviv'in güneydeki denklemi değiştirmeye çalıştığını görürse, müdahalesinin şu ankinden daha büyük olacağını düşünüyorum.”

Tel Aviv ve Ankara arasında Suriye'de yaşanabilecek bir çatışma olasılığıyla ilgili görüşlerini açıklarken, uluslararası ilişkiler araştırmacısı Bouzan, Ankara'nın gerekirse çok ileri gidebileceğini gösteren, Azerbaycan ve Libya deneyimlerine işaret etti ve Tel Aviv’in bunu çok iyi anladığına değindi. İsrail'in, “Türkiye'nin NATO için artan stratejik öneminin farkında olduğunu ve şu anda kimsenin böyle bir çatışmayı finanse etmek ve askeri olarak desteklemek istemeyeceğini bildiğini, bu durumun da İsrail'i tek başına Türkiye ile doğrudan karşı karşıya getirdiğini” ifade etti. “İsrail'in yüksek sesli söylemlerinin ötesinde, Tel Aviv'in bu aşamada Suriye'de öngörülebilir bir siyasi ve askeri yapıya ihtiyacı var ve eğer yapabilirse tampon bölgeler oluşturmaya çalışacak, ancak bu da artık kolay değil” dedi.

Gergin ilişkiler

Bu nedenle Tel Aviv ve Ankara’daki liderlikler arasındaki ilişkilere gerginlik ve sürtüşme damga vuruyor. Washington'un Türkiye'deki son NATO zirvesinde ünlü Amerikan F-35 savaş uçaklarının Türk Hava Kuvvetlerine teslimini onaylayacağını ima etmesi, özellikle İsrail'in Türklere bu uçağın verilmemesini istemesinin ardından gerginlik daha da artırdı.

Ankara'nın güney Suriye'deki faaliyetleri hakkındaki sorularımıza yanıt olarak, Türk araştırmacı Esmer şunları söyledi: “Bu bölge, güçlü bir Suriye devleti kurmaya dayalı Türk vizyonu ile zayıf ve sınırlı kapasiteli bir Suriye'yi tercih eden İsrail vizyonu arasındaki çatışma nedeniyle en hassas bölge olmaya devam ediyor. Bu, Ankara ve Tel Aviv arasında artan rekabete ve sürtüşmeye yol açabilir. Bununla birlikte, İsrail Türk mevzilerini veya güçlerini hedef almadığı veya Suriye'nin kalıcı olarak bölünmesini dayatmaya çalışmadığı sürece, doğrudan bir askeri çatışma olasılığı düşüktür.”

Buna ilave olarak, araştırmacı, “Türkiye'nin İran projesini miras almak değil, devlet, ticaret, kurumlar ve milli orduya dayalı farklı bir nüfuz alanı inşa etmek istediğini, çünkü gerçek başarısının Suriye'yi kontrol etmekte değil, stratejik ortak ve kendisi için güvenlik ve ekonomik derinlik oluşturacak istikrarlı bir Suriye devletinin kurulmasına yardımcı olmakta yattığını” değerlendiriyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."



Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de aralarında olduğu 8 ülkeden İsrail’e ortak tepki: Filistinlilerin zorla tehciri kabul edilemez

İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
TT

Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de aralarında olduğu 8 ülkeden İsrail’e ortak tepki: Filistinlilerin zorla tehciri kabul edilemez

İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Endonezya, Pakistan, Türkiye, Katar ve Mısır dışişleri bakanları, pazar günü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile Savunma Bakanı Israel Katz’ın Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin tehcir edilmesine ilişkin açıklamalarını sert bir şekilde kınadı. Bakanlar, açıklamalarda Filistinlileri topraklarından zorla çıkarmaya yönelik plan ve mekanizmaların gündeme getirilmesini de reddetti.

Bakanlar ortak açıklamada, söz konusu açıklama ve önerileri kışkırtıcı olarak nitelendirerek bunların uluslararası hukuk ve uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukukun temel ilkelerini açıkça ihlal ettiğini ve Filistin halkının meşru ve devredilemez haklarına doğrudan tehdit oluşturduğunu belirtti.

Açıklamada, Filistinlilerin tehcir edilmesini amaçlayan her türlü girişim ve planın kesin bir dille reddedildiği vurgulandı. Bu girişimlerin işgal altındaki Filistin toprakları içinde veya dışında olmasına ya da hangi ad ve gerekçeyle sunulmasına bakılmaksızın reddedildiği belirtilirken zorla tehcire yönelik çağrıların resmî politikaya veya Filistinlileri topraklarından koparmayı hedefleyen fiili uygulamalara dönüştürülmesinin ciddi sonuçlar doğuracağı uyarısında bulunuldu.

Bakanlar, bu tür adımların başta ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik kapsamlı planı olmak üzere uluslararası barış çabalarına doğrudan meydan okuma niteliği taşıdığını belirtti. Açıklamada, söz konusu planın zorla tehciri reddettiğine dikkat çekilerek bu tür girişimlerin bölgedeki istikrarın sağlanması ihtimalini zayıflatabileceği uyarısı yapıldı.

Ortak açıklamada, Gazze Şeridi’nin işgal altındaki Filistin topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulanırken Gazze ile Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’daki Filistin topraklarının bütünlüğünün korunması gerektiği ifade edildi.

Bakanlar, adil ve kalıcı bir barışa ulaşmanın tek yolunun iki devletli çözümün hayata geçirilmesi olduğunu belirtti. Bu kapsamda, ilgili uluslararası meşruiyet kararları doğrultusunda 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması gerektiğini vurguladı.

Bakanlar ayrıca uluslararası topluma ve özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sorumluluklarını yerine getirerek işgal altındaki Filistin topraklarında yeni bir demografik veya coğrafi gerçeklik dayatma girişimlerine karşı çıkma çağrısında bulundu.

Açıklamada, uluslararası hukuk kurallarına uyulmasının güvence altına alınması istenirken Filistin halkının kendi topraklarındaki varlığını ve direncini destekleme kararlılığı yinelendi. Ayrıca Filistin meselesini ortadan kaldırmaya veya Filistin halkının meşru haklarını zayıflatmaya yönelik her türlü girişimin reddedildiği belirtildi.


İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)

Michael Harari

İsrail’in Suriye’nin kuzeyine düzenlediği son saldırı, Kudüs ile Ankara arasındaki gerilimin ciddi şekilde tırmanmasına yol açtı. İki ülke arasındaki ilişkiler, son üç yılda belirgin biçimde kötüleşirken, derin görüş ayrılıklarının merkezinde, en azından Suriye’de Esed rejiminin devrilmesine kadar, Filistin meselesi ve Gazze savaşı yer aldı. Bugün ise Şam’daki yeni yönetimle birlikte Suriye, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın bir başka cephesine dönüşmüş durumda. Bu durum, ağustos ayının ortalarında İsrail’in düzenlediği saldırının da gösterdiği üzere, tarafları tehlikeli biçimde doğrudan bir çatışmaya yaklaştırabilir. İki ülkenin kasıtlı ya da istemeden doğrudan bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek için öncelikle her iki tarafın çıkarlarının ortaya konulması ve sınırlarının net biçimde belirlenmesi gerekiyor.

hjg
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 17 Nisan 2026’da Antalya’da düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’ndaki bir oturumda konuşma yapıyor. (Reuters)

İsrail, son dönemde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamalarına rağmen Türkiye ile doğrudan bir çatışma arayışında değil. Ancak olası bir İran senaryosuna karşı Suriye hava sahasında hareket serbestisini korumak istiyor. Bununla birlikte İsrail, Şera hükümetine yönelik derin şüphelerini sürdürüyor. Barrack da yakın zamanda verdiği bir röportajda bu kaygıları dikkat çekici bir ayrıntı düzeyi ve kayda değer bir tarafsızlıkla açıkladı.

İsrail ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun genişlemesini veya aşırı ölçüde kalıcı hale gelmesini engellemek istiyor. Daha somut ifadeyle İsrail, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki mevcut askeri varlığını genişletmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Tüm bu hesaplamaların arka planında ise 7 Ekim’in yarattığı sonuçlar ve sonrasında İsrail’de ortaya çıkan yeni zihniyet bulunuyor. Bu zihniyet, kontrol altına alma politikasına dayanan yaklaşımları sert ve zaman zaman aşırı bir biçimde reddediyor.

Türkiye ise İsrail’le doğrudan bir çatışma istemiyor. Ancak Ankara, İsrail’in bölgedeki çeşitli cephelerde yürüttüğü ve giderek ‘yoğunlaşan İsrail faaliyetleri’ olarak değerlendirdiği girişimlerden duyduğu endişeyi artırıyor ve bunları bölgede ‘İsrail hegemonyası’ kurma çabası olarak görüyor.

Ankara, özellikle Suriye’de Şera hükümetini, başta Kürt meselesi olmak üzere hayati çıkarlarını korumasına ve aynı zamanda Suriye’de ve ötesinde nüfuzunu genişletmesine yardımcı olacak stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu daha geniş hedefin son dönemdeki önemli örneklerinden birini oluşturuyor.

Suriye ise kendisini iki tarafın arasında sıkışmış halde buluyor. Bir yandan İsrail’in saldırısı siyasi açıdan Şam’ın işine geliyor. Saldırı, Şam’ın ‘İsrail’in saldırgan niyetleri’ ve Suriye’nin egemenliğinin ihlal edildiğine ilişkin söylemini güçlendirirken, İsrail’in faaliyetlerini sınırlandırması yönündeki uluslararası baskının artmasına da katkı sağlayabilir. Öte yandan Suriye’nin giderek tırmanan bir İsrail-Türkiye karşılaşmasının sahasına dönüşmesi, Şera’nın ülke üzerindeki kontrolünü pekiştirme ve ağır ekonomik sorunlarla mücadele etme çabalarını doğrudan zayıflatıyor. Bölgedeki pek çok dosyada olduğu gibi çözümün anahtarı Washington’da bulunuyor. ABD, yakın bölgesel ortakları olan İsrail ve Türkiye ile, siyasi açıdan büyük yatırım yaptığı Suriye hükümeti arasında denge kurmaya çalışırken, stratejik odağını İran üzerinde tutmak istiyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Barrack’ın son açıklamaları İsrail’i açıkça sorumlu tutan bir nitelik taşıdı. Barrack, ABD’nin Türkiye’nin İsrail tarafından hedef alınan havaalanında askeri varlık kurma yönündeki iddia edilen planlarına ilişkin İsrail istihbaratını incelediğini ve bu bilgilerin doğru olmadığı sonucuna vardığını söyledi. İsrail’de yaklaşan seçimlere yaptığı gönderme ise daha da dikkat çekiciydi. Başkan Trump bu açıklamalara doğrudan yanıt vermedi ve Barrack’ın tutumunu destekleyip desteklemeyeceği hâlâ belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, adil bir değerlendirme açısından Barrack’ın Ankara’ya olan açık yakınlığının da göz önünde bulundurulması gerekiyor.

scfv
Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde yayınlanan fotoğrafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya Diplomasi Forumu’nun beşinci oturumunun açılış töreninde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile tokalaştığı görülüyor. (AFP)

İsrail ile Türkiye’nin bugün Suriye’de birbirlerinin ‘kırmızı çizgilerini’ test ettiği görülüyor. Taraflar, Suriye hükümeti ve merkezi yönetimin ülkenin tamamında kontrolü yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde, kendi çıkarlarını koruma ve nüfuzlarını genişletme konusunda ne kadar ileri gidebileceklerini anlamaya çalışıyor.

Türkiye, Ankara ile yakın ilişkiler içinde olan, güçlü ve kararlı bir merkezi hükümetin Şam’da yönetimi elinde tutmasını ve kendisine Suriye’de geniş bir nüfuz alanı açmasını tercih ediyor. İsrail ise mevcut Suriye hükümetine ne ölçüde güvenebileceği konusunda henüz kesin bir karar vermiş değil. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun daha fazla genişlemesini veya kalıcı hale gelmesini açıkça istemiyor. Bununla birlikte iki tarafın ortak bir temel çıkarı bulunuyor: İran’ı Suriye’nin dışında tutmak. İlginç olan ise tarafların bu ortak paydanın öneminin henüz tam anlamıyla farkında görünmemesi.

Önümüzdeki haftalar, özellikle her iki taraftaki iç siyasi hesaplar nedeniyle kritik olacak. Bu durum, özellikle 27 Ekim’de yapılması planlanan İsrail seçimleri yaklaşırken daha da önem kazanıyor. Bu nedenle, aralarındaki gerilim ve düşmanlık giderek artan iki tarafın yanlış hesaplamalar yaparak daha büyük bir çatışmaya yol açmasını önlemek için ABD’nin daha kararlı biçimde devreye girmesi gerekiyor. Türkiye’nin 2015’te bir Rus uçağını düşürmesi ve Suriye hava savunmasının 2018’de Lazkiye üzerinde başka bir Rus uçağını düşürmesi, ilgili tarafların aslında tırmanmayı istemediği durumlarda bile krizlerin ne kadar hızlı biçimde daha geniş çaplı çatışmalara dönüşebileceğini hatırlatmalı.

Bu nedenle İsrail ile Türkiye’nin, kamuoyundan uzak ve üst düzey doğrudan bir iletişim kanalı açması gerekiyor. Böylece taraflar hayati çıkarlarını ortaya koyabilir ve bir şekilde kendi kırmızı çizgileri üzerinde müzakere yürütebilir. Böyle bir kanal, yanlış anlamaların ve bunların sonucunda hesaplanmamış bir çatışmanın ortaya çıkma ihtimalini azaltabilir. Ayrıca iki taraf üzerinde ABD baskısına acilen ihtiyaç var. ABD, bu aşamada özel ve acil bir sorumluluk taşıyor. Washington’ın rolü, İsrail ile Türkiye’nin her ikisinin de istemediği bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek açısından belirleyici.


İstanbul açıklarında Türk bayraklı iki ticaret gemisi çarpıştı

Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)
Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)
TT

İstanbul açıklarında Türk bayraklı iki ticaret gemisi çarpıştı

Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)
Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)

İstanbul Valiliği bugün yaptığı açıklamada, Türk bayraklı iki ticari geminin İstanbul açıklarında, Marmara Denizi’nde çarpıştığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre olayın ardından sahil güvenlik botları ve helikopterler arama-kurtarma çalışmaları için bölgeye sevk edildi.Valilik,gemilerden birinde herhangi hasar tespit edilmezken, 10 kişilik mürettebata sahip Tuğberk İmamaoğlu gemisi ile iletişim kurulamadığını ve  geminin batmış olabileceğinin değerlendirildiğini belirtti.