Mısır, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılacak mı?

Diplomatik kaynaklar, Kahire’nin bölgenin geleceğine yönelik güvenlik istişarelerine müdahil olduğunu ve çalışma mekanizması ile getirdiği yükümlülüklerin mahiyeti netleştikten sonra ilerleyen aşamalarda anlaşmaya katılma ihtimalini dışlamadığını belirtiy

  Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)
TT

Mısır, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılacak mı?

  Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Kahire'nin Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı bir araya getiren ve geçtiğimiz cuma imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na ilişkin şimdiye kadar resmi bir tutum açıklamamış olsa da Mısır'ın anlaşmaya taraf olan ülkelerle arasındaki yakın ve stratejik ilişkileri ile bölgenin sıcak kriz başlıklarında bu üç ülkeyle ikili düzeydeki çıkarları ve vizyonlarındaki kesişimleri göz önüne alındığında, gelecekte bu çerçeveye katılma ihtimali bir tartışma ve merak konusu olmaya devam ediyor.

Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer almaması önemsiz bir ayrıntı değildi. Çünkü anlaşma, süregelen güvenlik sorunlarının ve askeri çalkantıların yaşandığı bir ortamda, bölgenin güç ve güvenlik denklemlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıktı. Söz konusu anlaşma, kolektif güvenlik anlayışına ve her türlü saldırganlığa karşı ortak caydırıcılığın güçlendirilmesine dayanan yeni dengeler kurmayı hedefliyor. Bu durum, ‘üç ülkeden herhangi birine yönelik bir silahlı saldırının, hepsine yapılmış sayılacağı’ ilkesine dayanıyor.

Zamanlama ve taşıdığı anlamlar açısından bakıldığında, Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer almaması önemsiz bir ayrıntı değildi. Çünkü anlaşma, süregelen güvenlik sorunlarının ve askeri çalkantıların yaşandığı bir ortamda, bölgenin güç ve güvenlik denklemlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıkarak, ‘üç ülkeden herhangi birine yönelik bir silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağı’ ilkesi temelinde kolektif güvenlik anlayışına ve her türlü saldırganlığa karşı ortak caydırıcılığın güçlendirilmesine dayanan yeni dengeler kurmayı hedefliyor.

Son birkaç gündür Mısır çevrelerinde Mekke Ortak Savunma Anlaşması üzerine tartışmalar yapılıyor. Bölgede yaşanan istikrarsızlık, süregelen çok sayıda kriz ve çatışmanın gölgesinde Kahire'nin stratejik çıkarlarının bölgedeki müttefik ve etkin ülkelerle bir savunma ittifakına girmesini mi gerektirdiği, yoksa bağımsız bir hareket alanını korumanın Mısır'ın hesaplarına daha mı uygun olduğu değerlendiriliyor.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması Riyad, Ankara ve İslamabad arasındaki ortak caydırıcılığı pekiştirmeyi amaçlıyor. Üç ülkenin kolektif güvenliğini güçlendirmeyi, bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı desteklemeyi hedefleyen anlaşma, tarafların savunma ile stratejik kapasitelerini geliştirmelerine ve savunma yeteneklerinin entegrasyonu üzerine çalışmalarına imkan tanıyor.

Anlaşmaya dair yapılan resmi açıklamalarda; söz konusu imzanın üç ülke arasındaki köklü tarihi bağlar, aralarındaki kardeşlik ve İslami dayanışma ilişkileri ile ortak stratejik çıkarlar ve yakın savunma iş birliği temelinde atıldığı belirtildi. Açıklamada, anlaşmanın ‘hiçbir ülkeyi hedef almadığı’ ve ‘bölgede istikrarı sağlamayı hedefleyen’ diğer ülkelerin de katılımına açık olduğu vurgulandı.

Kahire'nin hesapları

Mısırlı diplomatik kaynaklara göre Kahire, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı ve Riyad, Ankara ile İslamabad arasında üçlü bir ittifak kurulmasının ilanını, ‘bölgesel güvenlik düzenlemelerinin yeniden şekillenmesinde önemli bir gelişme ve bölge ülkelerinin kendi çıkarları ile ihtiyaçlarını gözeten bir güvenlik sistemi kurma yeteneğinin bir teyidi’ olarak değerlendiriyor.

Independent Arabia’ya konuşan kaynaklar, Mısır'ın üç ülkeyle -vizyon ve önceliklerde fikir birliği düzeyine varan- seçkin ilişkilerine rağmen ittifaka katılıp katılmama konusunda temkinli davranmasının gerekçesini açıklarken, anlaşmanın ‘sadece askeri bir koordinasyon çerçevesi sunmayıp, tehdit halkalarının genişlediği, askeri ve siyasi hesapların iç içe geçtiği bir bölgede kolektif bir güvenlik modeli ortaya koyduğunu, bunun da kararı daha hassas hale getirerek Mısır açısından doğrudan sınırlarını aşan kriz ve çatışmalara yönelik yeni hesaplamaları zorunlu kıldığını’ belirttiler.

Diplomatik kaynaklardan biri, yaptığı açıklamada, “Mısır Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki savunma iş birliğinin önemini takdir etse de Mısır açısından iş birliği ve koordinasyondan ortak bir savunma taahhüdüne geçiş titiz bir inceleme gerektiriyor” ifadelerini kullandı. Kaynak, Kahire'nin geçtiğimiz dönem boyunca bölge ülkeleriyle çok sayıda güvenlik ve askeri istişareye dahil olduğuna işaret ederek ‘ancak konuyu Mısır'ın çıkarları ve milli güvenlik hesapları açısından ele aldığını’ belirtti.

Aynı kaynak, ‘özellikle çalışma mekanizması ve üye ülkelere getirilen yükümlülükler netleştikten sonra’ Mısır'ın ilerleyen bir aşamada ittifaka katılma ihtimalini dışlamadı. Aynı zamanda Kahire ile üç başkent arasındaki koordinasyonun ‘son aylarda diplomatik, güvenlik ve askeri tüm düzeylerde ivme kazandığını ve Mısır'ın bölge güvenliğine ilişkin bu istişarelerden uzak kalmadığını’ vurguladı.

Mck
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati (AFP)

Başka bir Mısırlı diplomat ise “Kahire ile üç ülke arasında muhtelif stratejik düzeylerde zaten geniş kapsamlı bir iş birliği mevcut ve mevcut sınamalar ışığında bu iş birliğinin güçlendirilmesinin önünde bir engel bulunmuyor” dedi. Ancak diplomat, Mısır'ın herhangi bir ittifaka üyeliğinin farklı bir mesele olduğunu ve bağımsız bir değerlendirme gerektirdiğini hatırlatarak, katılım konusunun yalnızca siyasi bir karar olmadığını; askeri yükümlülüğün niteliğiyle ve anlaşmanın bir koordinasyon ve caydırıcılık çerçevesi olarak mı kalacağı, yoksa operasyonel yükümlülükleri olan bir savunma ittifakına mı dönüşeceğiyle bağlantılı olduğunu belirtti.

Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının hepsine yapılmış sayılacağını öngören Mekke Ortak Savunma Anlaşması, aynı zamanda Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında savunma, askeri ve istihbarat iş birliği alanlarının güçlendirilmesini içeriyor. Aynı kaynak, "Kahire'nin anlaşmayı ilgiyle takip ettiğini; ancak özellikle çalışma mekanizmalarının nihai tablosu ve katılabilecek ülkeler henüz netleşmediği için tutum belirlemede acele etmediğini" ifade etti.

Mısırlı kaynakların açıklamaları, iki gün önce Mısır'ın önümüzdeki dönemde Mekke Anlaşması'na katılmasını beklediğini açıklayan Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın sözleriyle örtüşüyor. Anadolu Ajansı'nın aktardığı açıklamasında Fidan, Kahire'nin ‘tüm konularda halihazırda doğal ortakları olduğunu ve önümüzdeki dönemde Mısır'ın da bir ittifak olarak aralarında yer alacağına inandığını’ belirterek, ‘bazı teknik hususların bulunduğunu, bunların tamamlanmasıyla Mısır'ın bu ittifakın bir parçası olmasının önünde hiçbir engel kalmayacağını’ vurguladı.

Mısır Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, gerçekleştirdikleri bir telefon görüşmesinde bölgesel güvenlik düzenlemelerini, gerilimi düşürme çabalarını ve bölgede istikrarı destekleme adımlarını ele aldıklarını belirtti. Bu sırada Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın temel ilkelerine bağlı kalmak ve anlaşmazlıkları karşılıklı saygı, iş birliği ve barışçıl yollarla çözmek isteyen bölgedeki her ülkeye açık olduğunu ve bu ülkeler arasında var olan veya üçüncü ülke/kuruluşlarla yapılmış mevcut ikili ya da çok taraflı anlaşmaları hükümsüz kılmadığını veya onların yerini almadığını yazdı. Dar, bunun ‘doğası gereği bir savunma anlaşması olduğunu, hiçbir ülkeyi hedef almadığını ve yegane amacının barışa yönelik kesintisiz çabaları daha da pekiştirmek olduğunu’ ifade etti.

Kahire'nin katılım ihtimalleri

Mısırlı gözlemci ve uzmanların Mısır'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılma ihtimallerine dair görüşleri, Kahire'nin stratejik çıkarlarının bölgedeki müttefik ve etkin ülkelerle bir savunma ittifakına girmeyi gerektirdiğini savunanlar ile bölgede yaşanan istikrarsızlık durumu ve mevcut kriz ile çatışmaların çokluğu ışığında bağımsız bir hareket alanını korumanın Mısır'ın hesaplarına daha uygun olacağına inananlar arasında farklılık gösteriyor. Özellikle de bölgenin etkin ve ağırlık sahibi başlıca ülkelerinin bu ittifakın çatısı altında yer alması, bu ihtimallere yönelik tartışmaları daha da dikkat çekici kılıyor.

Jfjfj
Geçtiğimiz aylarda Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır; bölgedeki meseleleri, özellikle de İran'a karşı yürütülen savaşı ele almak üzere bir grup oluşturdu (AFP)

Mısır'ın eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Yaser Osman, üçlü ittifakın ilanına ilişkin değerlendirmesinde, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bir boşluktan doğmadığını veya sürpriz olmadığını aksine, bölgenin bu ülkelerin çıkarlarına dokunan ve bölgesel güvenlik ile istikrarı olumsuz etkileyen şiddetli krizlerle kaynadığı son derece hassas bir dönemde, aylarca süren yakın bir koordinasyon ve istişare çerçevesinde ortaya çıktığını belirtiyor. Independent Arabia’ya konuşan Osman, bu üçlü ittifakın ortak çıkarlar ile bu ülkelerin milli güvenliklerini tehdit eden mevcut ve gelecekteki sınama ve tehlikelerin idrak edilmesi temelinde inşa edildiğini ifade etti.

İttifakın taşıdığı, ‘bölge ülkelerinin, büyük Batılı güçlerin şemsiyesi dışında kendi içlerinden bölgesel bir güvenlik sistemi kurma kapasitesinde somutlaşan’ mesajın önemini vurgulayan Osman, Mısır'ın veya bir başka ülkenin bu ittifaka katılma meselesinin her ülkenin kendi hesaplarına, çıkarlarına ve bölgesel güvenlik ile onun belirleyicilerine dair kapsamlı vizyonuna tabi olduğunu açıkladı. Durumun ‘Kahire açısından, Mısır'ın Arap milli güvenliği kavramı ile bunun bölgesel güvenlikle olan kesişim ve temas düzeyiyle bağlantılı olduğunu’ sözlerine ekleyen Osman, Mısır'ın Arap Ortak Savunma Anlaşması'nın bir üyesi olduğunu ve Arap milli güvenliğini korumak amacıyla ortak bir Arap gücü oluşturulması teklifini sunma konusunda öncü bir rol üstlendiğini unutmamak gerektiğini vurguladı.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Masum Merzuk, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, 1950 tarihli Arap Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması’na atıfla “Prensip olarak, bölgedeki güç dengelerini değiştirmeye yönelik herhangi bir bölgesel birleşmenin övgüye değer ve gerekli bir adım olduğuna şüphe yoktur. Ancak istenen hedefe ulaşılması ve bölgede daha önce tamamlanamayan girişimlerin tekrarlanmasından kaçınılması için bunun bilimsel bir yöntem ve biçimde gerçekleştirilmesi gerekir” ifadelerini kullandı.

“Bölgede herhangi bir askeri ittifakın başarılı olması mümkün mü?" sorusunu soran Merzuk, kendi sorusuna “Evet, mümkün. Eğer ciddi bir adım atılır ve Ortadoğu'daki dengeyi ve güvenlik denklemlerini yeniden tesis etmek amacıyla bilimsel bir şekilde inşa edilirse bu gerekli bir durumdur. Böylece bölgeye hegemonyasını dayatmaya çalışan -kim olursa olsun- o güçlere karşı bir caydırıcılık oluşur” yanıtını verdi. Kahire'nin anlaşmanın imza töreninde bulunmamasının ‘ilgi çekici ve şaşırtıcı’ olduğunu vurgulayan Merzuk, kendi ifadesiyle ‘bölgede hegemonya ve tahakküm kurmaya çalışan tüm planlara karşı koymak amacıyla Ortadoğu'da hepimizin ihtiyaç duyduğu bir gücün inşasına ulaşmak için’ Mısır'ın ‘anlaşmanın taraflarıyla koordinasyon ile iş birliğini sürdürmesinin ve imkanlar dahilinde yardım sunmasının’ önemini vurguladı. Merzuk, Mısır’ın ‘bölgedeki istikrarsızlık ve bozgunculuk girişimlerine karşı duran ciddi herhangi bir bölgesel sistemde etkin bir taraf olmasını sağlayacak tecrübe, kapasite ve imkanlara’ sahip olduğuna dikkati çekti.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Hüseyin Heridi ise Kahire'yi İslamabad, Riyad ve Ankara'ya bağlayan seçkin ve iyi ilişkileri teyit ederek “Arap Birliği üyelerinden Mısır ve Suudi Arabistan, 1950 yılında imzalanan Arap Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması kapsamında savunma, güvenlik ve askeri bir çerçevede iş birliği yapıyor. Bu da teorik ve diplomatik açıdan iki ülkenin ortak bir savunma anlaşmasıyla birbirine bağlı olduğu anlamına geliyor” şeklinde konuştu. “Pakistan ve Türkiye'ye gelince; Mısır'ın bu ülkelerle askeri ve güvenlik iş birliği her biriyle ayrı ayrı yürütülüyor" diyen Heridi, bu iş birliğinin ülkelerin ortak çıkarlarını karşılayacak şekilde geliştiğine ve ilerlediğine dikkati çekti.

Kahire'nin bölgesel güvenlik ve caydırıcılığı pekiştirme yönündeki her türlü adım veya girişimi desteklediğini ifade eden Heridi, bölgedeki çeşitli etkin ülkelerin tehlike ve tehditleri kontrol altına almak, bölgedeki sorunları, krizleri ve çatışmaları barışçıl çözümlerle gidermek için çalıştığını ve kendi ifadesiyle bunun Mekke Anlaşması'nda yer alan hususlarla örtüştüğünü açıkladı.

Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılıp katılmama meselesinin ‘imzacı taraf ülkelerle arasındaki ilişkilerin doğasını etkilemeyeceğini’ savunan Heridi, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın ‘Ortadoğu tarihinde taraflarından birinin nükleer güç olduğu ilk resmi ortak savunma anlaşması’ olduğuna işaret ederek, bu durumun beraberinde özel anlamlar ve önemli mesajlar getirdiğine dikkati çekti.

Kahire Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Dr. Hasan Nafaa da Heridi'nin görüşüne katılarak şunları söyledi:

“Geleneksel olarak Mısır dış politikasında, Arap çerçevesi dışında savunma veya askeri ittifaklara meyletmeme şeklinde sabit bir çizgi var olagelmiştir."

Nafaa sözlerine şöyle devam etti:

“Bu durum, illa ki siyasi, askeri ve güvenlik koordinasyonunun bulunmadığı veya belirli bazı rollerin üstlenilmediği anlamına gelmez. Ancak bu, doğrudan askeri yükümlülükler ve sorumluluklar doğuran bir askeri ittifak boyutuna varmaz. Mısır, kendisiyle birlikte Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı bir araya getiren ve ABD/İsrail-İran Savaşı’nın gölgesinde oluşturulan uluslararası dörtlünün bir parçasıydı. Dolayısıyla, ilk olarak geçtiğimiz mart ayında İslamabad'da, ardından Türkiye ve Mısır'da gerçekleşen önceki istişarelere katıldı. Bu da dört ülke arasındaki koordinasyon ve iş birliğinin halen güçlü ve kesintisiz bir şekilde devam ettiği anlamına geliyor."

Nafaa son olarak, ‘belirli bir ülkeye karşı bir ittifaka dönüşmeksizin, bölgedeki genel gelişmelere yönelik olumlu yansımaları dolayısıyla bu dört güç arasındaki iletişim ve koordinasyonun sürdürülmesinin önemini’ vurguladı.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Müsteşarı Büyükelçi Raid Krimli sosyal medya üzerinden yaptığı bir paylaşımda, ‘anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok oluşturma girişimi olmadığını ve herhangi bir nükleer hedef ya da silahlanma yarışı ile de bağlantısı bulunmadığını’ ifade etti.

Bilindiği üzere geçtiğimiz birkaç ay içerisinde, her biri ABD’nin müttefikleri arasında yer alan Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır, bölgedeki meseleleri, özellikle de İran'a karşı yürütülen savaşı ele almak üzere bir grup oluşturmuştu. Daha sonra Türkiye, ‘R4’ adı verilen bu grubun somut mekanizmalar aracılığıyla ortaklığını güçlendirmeyi hedeflediğini duyurdu.

Öte yandan bazı kesimler, bu dört ülke arasındaki istişare ve koordinasyonun yoğunlaşmasının, bölgedeki krizlere ve çatışmalara olumlu yansıyacak geniş çaplı stratejik bir mutabakatla sonuçlanacağı değerlendirmesinde bulunuyor.



Ankara, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkileri ‘daha yüksek seviyelere’ taşımayı hedefliyor

Türkiye, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
Türkiye, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
TT

Ankara, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkileri ‘daha yüksek seviyelere’ taşımayı hedefliyor

Türkiye, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
Türkiye, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)

Suudi Arabistan-Türkiye ekonomik ilişkileri, ticaret hacmi ve geleneksel yatırım alışverişindeki büyümenin ötesine geçerek yenilenebilir enerji ve savunma sanayisinden turizm ve lojistik hizmetlerine kadar uzanan sektörlerde sermaye, uzmanlık ve teknolojinin bir araya geldiği uzun vadeli sanayi ve yatırım ortaklıklarının kurulacağı yeni bir aşamaya giriyor.

Bu dönüşüm, Suudi yatırımcıların fonlar ile birleşme ve satın alma işlemleri aracılığıyla Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisiyle öne çıkarken, Türk şirketleri de Suudi Arabistan’daki varlıklarını genişletmeye ve ülkenin Vizyon 2030 hedefleri ile büyük projelerinin sunduğu fırsatlardan yararlanmaya çalışıyor. Enerji ve savunma, iş birliğinin genişletilmesi açısından öne çıkan alanlar olurken, iki ülke ortak yatırım, teknoloji transferi ve sanayinin yerlileştirilmesine dayalı bir ekonomik ilişkiler modeli oluşturma yolunda ilerliyor. Bu durum, Suudi Arabistan-Türkiye ortaklığına ticaretteki dalgalanmalara daha az bağlı, daha sürdürülebilir bir boyut kazandırıyor.

Bu çerçevede, Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu, son yıllarda Türkiye’deki Suudi yatırımlarında dikkat çekici bir dönüşüm yaşandığını belirtti. Dağlıoğlu, yatırımcıların birleşme ve satın alma işlemleri ile Türk şirketlerinde hisse alımına ve fonlar üzerinden yatırım yapmaya ilgisinin arttığını, bunun yanı sıra Suudi sermayesinin bankacılık ve finansal hizmetler, imalat sanayisi, gayrimenkul ve aile şirketleri gibi sektörlerdeki varlığını sürdürdüğünü söyledi.

Dağlıoğlu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi tarafından İstanbul’da düzenlenen İstanbul İklim Finansmanı Zirvesi kapsamında gazetecilerle bir araya geldiği toplantıda Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Türk şirketlerinin de Suudi Arabistan pazarındaki varlıklarını genişlettiğini ifade etti. Türk şirketlerinin, Vizyon 2030 ile Krallık’ta yürütülen büyük projelerin sunduğu fırsatlardan özellikle imalat, hizmetler, sağlık, hastaneler ve lojistik sektörlerinde yararlandığını kaydetti.

Daha fazla güven

Son yıllarda Riyad ile Ankara arasındaki ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin iki ülkeden yatırımcılara daha fazla güven verdiğini ve ticaret ile yatırımların yükseliş eğilimine girmesine katkı sağladığını belirten Dağlıoğlu, iki ülke arasındaki ilişkilerin şirketlerin pazarlara giriş ve uzun vadeli yatırım kararlarında önemli bir gösterge oluşturduğunu ifade etti.

Dağlıoğlu, Türkiye’deki Suudi yatırımlarının gerçek hacminin resmi verilerde görülenden daha yüksek olabileceğine dikkat çekti. Bazı yatırımların uluslararası finans merkezlerinde kayıtlı fonlar ve şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi nedeniyle bunların her zaman doğrudan Suudi sermaye akışı olarak kaydedilmediğini belirtti.

FGBHJU
Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu (Şarku’l Avsat)

Dağlıoğlu, bu durumun Suudi yatırımcıların kullandığı araçların geliştiğini gösterdiğini belirterek, yatırımcıların şirketlerden hisse satın almak veya birleşme ve satın alma işlemlerini finanse etmek için fonlara ve uluslararası yatırım yapılarına daha fazla başvurmaya başladığını söyledi.

Yenilenebilir enerji

Dağlıoğlu, Suudi Arabistan merkezli Acwa Power şirketinin Türkiye’deki yenilenebilir enerji projelerine dahil olmasını, iki ülke arasındaki yatırım ilişkilerinin yönünü gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirdi. Bu alandaki iş birliğinin geniş fırsatlar barındırdığını belirten Dağlıoğlu, Türkiye’nin temiz enerji kapasitesini artırmaya ihtiyaç duyduğunu, Suudi şirketlerin ise büyük ölçekli projelerin geliştirilmesi, finansmanı ve işletilmesi konusunda ileri düzeyde deneyime sahip olduğunu ifade etti.

Dağlıoğlu, büyük kapasiteli yenilenebilir enerji üretim projelerini kapsayan yatırım taahhütlerinin bulunduğuna işaret ederek, Türkiye’nin Antalya’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’e ev sahipliği yapacağı dönemde, önümüzdeki süreçte bu alanda ilave adımların açıklanmasını beklediğini söyledi.

Enerji sektörünün iki ülke arasındaki ortaklığın başlıca eksenlerinden birine dönüşebileceğini belirten Dağlıoğlu, Suudi Arabistan’ın yenilenebilir enerji alanındaki uluslararası yatırımlarını genişletme yönündeki yaklaşımına ve Türkiye’nin enerji karmasında temiz kaynakların payını artırma hedeflerine dikkat çekti.

Savunma iş birliği

Öte yandan SAHA İstanbul Genel Sekreteri Muttalip Tütüncü, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki savunma iş birliğinin artık yalnızca ürün satışı veya ihracat anlaşmalarıyla sınırlı kalmadığını, teknoloji transferi, sanayinin yerlileştirilmesi ve ortak üretim kapasitelerinin geliştirilmesini kapsayan stratejik bir ortaklığa doğru ilerlediğini söyledi.

Tütüncü, Suudi Arabistan’ın savunma sanayisini yerlileştirme hedeflerinin, Türkiye’nin son yıllarda oluşturduğu sanayi ve teknoloji kapasitesiyle örtüştüğünü, bunun da iki tarafın şirket ve kurumları arasında daha geniş kapsamlı bir iş birliğinin önünü açtığını belirtti.

Suudi Arabistan’ın yalnızca savunma ekipmanları ve sistemleri satın almayı hedeflemediğini ifade eden Tütüncü, ülkenin askeri sanayide yerli içeriğin payını artırma hedefleri doğrultusunda teknik bilgiye, üretim, geliştirme ve bakım kapasitesine sahip olmayı amaçladığını kaydetti.

Tütüncü, “Türk şirketleri Suudi Arabistan pazarını yalnızca ürün ihraç edilecek bir pazar olarak değil, uzun vadeli stratejik bir ortak olarak görüyor” diyerek, gelecekteki iş birliğinin ortak üretim, teknoloji transferi, nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi ve yerel tedarik zincirlerinin oluşturulmasını kapsayabileceğini vurguladı.

İki ülke arasındaki savunma ilişkisini, Suudi Arabistan’ın finansman ve yatırım imkanları ile Türkiye’nin teknik ve sanayi tecrübesinden yararlanan bir ‘sanayi entegrasyonu’ olarak nitelendiren Tütüncü, bu modelin havacılık, insansız sistemler, elektronik ve ileri teknolojiler gibi alanlara da yayılabileceğini ifade etti.

İki ülke arasındaki insansız hava aracı (İHA) anlaşmalarının savunma iş birliği açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Tütüncü, bunun iş birliğinin sonu değil, Suudi Arabistan’da sanayi ve üretim kapasitelerinin geliştirilmesini de kapsayabilecek daha geniş bir dönemin başlangıcı olduğunu söyledi.

Turizm ve mevsimsel entegrasyon

Turizm sektöründe ise Dağlıoğlu, iki ülkenin mevsimsel entegrasyona dayalı bir model oluşturma fırsatına sahip olduğunu belirtti. Türkiye’nin yaz aylarında çok sayıda Suudi turisti ağırladığını ifade eden Dağlıoğlu, Türk şirket ve turizm işletmecilerinin ise Suudi Arabistan’daki kış turizm sezonundan ve Krallık’ta hayata geçirilen yeni turizm ve eğlence projelerinden yararlanabileceğini söyledi.

WDEFRGT
SAHA İstanbul Genel Sekreteri Muttalip Tütüncü (Şarku’l Avsat)

Türk konaklama, işletmecilik ve turizm hizmetleri şirketlerinin Türkiye’de talebin düştüğü dönemlerde deneyim ve personellerini Suudi Arabistan pazarına taşıyabileceğini belirten Dağlıoğlu, bunun Suudi Arabistan’daki projelerin ihtiyaçlarının karşılanmasına katkı sağlayacağını ve Türk şirketleri için yeni fırsatlar oluşturacağını kaydetti.

Dağlıoğlu, Riyad ile Ankara arasındaki iş birliğinin yalnızca hükümetler ve büyük şirketlerle sınırlı olmadığını, yatırımcıların, girişimcilerin ve küçük ve orta ölçekli şirketlerin de birbirleriyle bağlantı kurmasını ve iki ülke pazarlarına girişlerinin kolaylaştırılmasını kapsadığını vurguladı.

Daha fazla büyüme

İki Türk yetkili, önümüzdeki dönemde karşılıklı yatırımlarda daha yüksek bir büyüme yaşanmasının beklendiğini belirtti. Bu büyümenin, ilişkilerdeki iyileşme, Suudi Arabistan’daki projelerin kapsamının genişlemesi, Suudi yatırımcıların Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisi ve Ankara’nın sanayi, enerji ve teknoloji sektörlerini destekleyecek nitelikli yatırımları çekme hedefiyle desteklenmesi bekleniyor.

Bu süreç, Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin ticari ivmenin yeniden kazanıldığı bir aşamadan, ortak yatırım, teknoloji transferi ve kapasite entegrasyonuna dayanan daha derin ekonomik ve sanayi çıkarların oluşturulduğu bir döneme geçtiğini gösteriyor. Böylece iki ülke arasındaki ilişkiler, geleneksel ticaretteki dalgalanmaların ötesine geçen, uzun vadeli bir nitelik kazanıyor.


Davutoğlu, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla ifade verdi

Türkiye Eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2021 yılına ait eleştirileri nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla ifade verdi. (Davutoğlu’nun X hesabı)
Türkiye Eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2021 yılına ait eleştirileri nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla ifade verdi. (Davutoğlu’nun X hesabı)
TT

Davutoğlu, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla ifade verdi

Türkiye Eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2021 yılına ait eleştirileri nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla ifade verdi. (Davutoğlu’nun X hesabı)
Türkiye Eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2021 yılına ait eleştirileri nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla ifade verdi. (Davutoğlu’nun X hesabı)

Türkiye Eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği suçlamasıyla hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ifade verdi.

Davutoğlu, yaklaşık bir saat süren ifadesinin ardından yaptığı kısa açıklamada, “Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilktir. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir başbakan, yalnızca görüşünü ifade ettiği ve eleştirilerde bulunduğu için şüpheli sıfatıyla savcılığa çağrılıyor” ifadelerini kullandı.

Davutoğlu, gazetecilerin sorularını “Türkiye’nin itibarını korumak” gerekçesiyle yanıtlamadı. “Yargıya saygı duyuyorum; bu nedenle benden istenen ifadeyi verdim” diye konuştu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, geçen perşembe günü Davutoğlu hakkında, 2021 yılına ait ve sosyal medya platformlarında yayımlanan bir video nedeniyle soruşturma başlatmıştı. Davutoğlu, videoda Erdoğan’ın adını doğrudan anmadan Cumhurbaşkanı’nı eleştirmişti.

“Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçunun cezası 1 yıldan 4 yıla kadar hapis. Suçun alenen işlenmesi halinde ise ceza altıda bir oranında artırılıyor.


Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de aralarında olduğu 8 ülkeden İsrail’e ortak tepki: Filistinlilerin zorla tehciri kabul edilemez

İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
TT

Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de aralarında olduğu 8 ülkeden İsrail’e ortak tepki: Filistinlilerin zorla tehciri kabul edilemez

İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Endonezya, Pakistan, Türkiye, Katar ve Mısır dışişleri bakanları, pazar günü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile Savunma Bakanı Israel Katz’ın Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin tehcir edilmesine ilişkin açıklamalarını sert bir şekilde kınadı. Bakanlar, açıklamalarda Filistinlileri topraklarından zorla çıkarmaya yönelik plan ve mekanizmaların gündeme getirilmesini de reddetti.

Bakanlar ortak açıklamada, söz konusu açıklama ve önerileri kışkırtıcı olarak nitelendirerek bunların uluslararası hukuk ve uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukukun temel ilkelerini açıkça ihlal ettiğini ve Filistin halkının meşru ve devredilemez haklarına doğrudan tehdit oluşturduğunu belirtti.

Açıklamada, Filistinlilerin tehcir edilmesini amaçlayan her türlü girişim ve planın kesin bir dille reddedildiği vurgulandı. Bu girişimlerin işgal altındaki Filistin toprakları içinde veya dışında olmasına ya da hangi ad ve gerekçeyle sunulmasına bakılmaksızın reddedildiği belirtilirken zorla tehcire yönelik çağrıların resmî politikaya veya Filistinlileri topraklarından koparmayı hedefleyen fiili uygulamalara dönüştürülmesinin ciddi sonuçlar doğuracağı uyarısında bulunuldu.

Bakanlar, bu tür adımların başta ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik kapsamlı planı olmak üzere uluslararası barış çabalarına doğrudan meydan okuma niteliği taşıdığını belirtti. Açıklamada, söz konusu planın zorla tehciri reddettiğine dikkat çekilerek bu tür girişimlerin bölgedeki istikrarın sağlanması ihtimalini zayıflatabileceği uyarısı yapıldı.

Ortak açıklamada, Gazze Şeridi’nin işgal altındaki Filistin topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulanırken Gazze ile Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’daki Filistin topraklarının bütünlüğünün korunması gerektiği ifade edildi.

Bakanlar, adil ve kalıcı bir barışa ulaşmanın tek yolunun iki devletli çözümün hayata geçirilmesi olduğunu belirtti. Bu kapsamda, ilgili uluslararası meşruiyet kararları doğrultusunda 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması gerektiğini vurguladı.

Bakanlar ayrıca uluslararası topluma ve özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sorumluluklarını yerine getirerek işgal altındaki Filistin topraklarında yeni bir demografik veya coğrafi gerçeklik dayatma girişimlerine karşı çıkma çağrısında bulundu.

Açıklamada, uluslararası hukuk kurallarına uyulmasının güvence altına alınması istenirken Filistin halkının kendi topraklarındaki varlığını ve direncini destekleme kararlılığı yinelendi. Ayrıca Filistin meselesini ortadan kaldırmaya veya Filistin halkının meşru haklarını zayıflatmaya yönelik her türlü girişimin reddedildiği belirtildi.