Ortadoğu, güvenliğini nasıl yeniden şekillendiriyor? ABD’nin güvenlik şemsiyesi yeterli mi?

ABD vazgeçilmez bir güç olmaya devam edecek

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Ortadoğu, güvenliğini nasıl yeniden şekillendiriyor? ABD’nin güvenlik şemsiyesi yeterli mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Bilal Y. Saab

Ortadoğu yeni bir güvenlik dönemine giriyor. Onlarca yıl boyunca bölgesel düzen tanıdık bir sisteme dayandı. ABD, geniş bir koruma şemsiyesi sağlarken, İsrail niteliksel üstünlüğünü koruyor, İran nüfuzunu uzun menzilli silahlar ve vekil güçler aracılığıyla genişletiyor, diğer Arap ülkeleri ise askeri kapasitelerindeki eksiklikleri telafi etmek için Washington'a güveniyordu. Bu sistem tam olarak istikrarlı olmasa da büyük krizlerin yokluğunda ve hiç kimse ciddi bir şekilde alternatifini kurmaya girişmediği için ayakta kaldı.

Ancak bugün bu formül kademeli olarak çökmeye başladı. Hamas'ın 7 Ekim 2023'te İsrail'e düzenlediği saldırıdan bu yana bölgeyi kasıp kavuran savaşlar, bu çerçevenin sınırlarını gözler önüne serdi ve bölge ülkelerini güvenliklerinin dayandığı temelleri yeniden gözden geçirmeye itti. Bunun yerine geleneksel ittifakları, daha küçük koalisyonları, ikili savunma anlaşmalarını, ekonomik ortaklıkları, yerel askeri kapasiteleri ve eski düşmanlarla diplomasiyi bir araya getiren çok katmanlı bir güvenlik mimarisi şekilleniyor. Bu dönüşümün merkezinde ise bölge ülkelerinin güvenliklerini tamamen tek bir dış gücün ellerine teslim etme konusundaki giderek artan isteksizlikleri yatıyor.

ABD, Ortadoğu'daki hâkim dış askeri güç olmaya devam ediyor. Üs ağı, istihbarat yetenekleri, füze savunma sistemleri, deniz gücü varlığı ve lojistik erişimiyle boy ölçüşmek oldukça zordur. Körfez ülkeleri de Amerikan silahlarına ve Washington ile güvenlik iş birliğine büyük ölçüde bel bağlamaya devam ediyor.

Ancak bu bağımlılık artık güven ile eş anlamlı değil. İran'la yaşanan gerilim, Körfez ülkelerinin ABD’nin askeri pozisyonuyla yakından bağlantılı olmanın barındırdığı potansiyel risklere dair farkındalığını artırırken Amerikan güçlerine ev sahipliği yapan ülkelerin, bir çatışma peşinde olmasalar bile hedef haline gelebileceklerini gösterdi. Körfez başkentlerinin bir riskten korunma politikası izlediğini söylemek, bazen abartılsa da içinde bir doğruluk payı barındırıyor. Zira bu ülkelerin hepsi ABD ile ilişkilerini korumaya çalışıyor ve güvenlikleri konusunda diğer tüm ortaklardan daha çok hala ona güveniyorlar. Aynı zamanda da bu bağımlılığı, bölgesel ortaklıklarla ve Tahran ile uzlaşmaya ve gerilimi kontrol altına almaya dayalı bir politikayla destekliyorlar.

scdfvg
Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması'nın imzalanması sırasında sağdan sola doğru Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos 2026 (AFP)

Suudi Arabistan bu dönüşümün en net örneğini sunuyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Riyad, Washington ile ilişkilerini korurken seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Türkiye, Pakistan, Mısır ve diğer bölgesel güçlerle bağlarını derinleştirmeye paralel olarak, ABD desteğinin sürmesi konusunda da titiz davranmaya devam ediyor. Son Suudi-Türk-Pakistan savunma anlaşması, önemini Amerikan güvencesinin ötesine geçen yeni caydırıcılık katmanları eklemesinden alıyor. Bu düzenlemeler; siyasi ve askeri koordinasyonu, ortak tatbikatları, insansız hava araçları, elektronik harp, yapay zeka (AI) ve savunma sanayii alanlarındaki iş birliklerini kapsıyor. Olgunlaşması zaman alacak olsa da Riyad, Ankara ve İslamabad'ın daha güçlü savunma ve güvenlik bağları kurma kararlılığı ciddi ve inandırıcı görünüyor.

Bu gelişme bir ‘Ortadoğu NATO’su’nun doğuşuna işaret etmiyor. Çünkü bölge fazlasıyla bölünmüş durumda ve ülkelerinin tehdit algıları böyle bir düzenlemenin ortaya çıkmasına izin vermeyecek kadar farklılık gösteriyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Umman, Mısır, Türkiye ve Pakistan'ın her birinin İran'la, ABD ile ve birbirleriyle farklı ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle iş birliği seçici kalmaya devam edecek. Ülkeler bir alanda iş birliği yapıp diğerinde rekabet edebilir, aynı zamanda hasımlarıyla diyalog kanallarını açık tutabilir. Sonuç ise ortaklıkları çeşitlendirmeye ve bağımlılığı bunlar arasında dağıtmaya dayalı bir güvenlik yaklaşımıdır.

Abraham (İbrahim) Anlaşmaları, bazı Arap ülkelerinin ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında İsrail ile açıkça ilişki kurma konusundaki istekliliğini ortaya koydu.

Körfez ülkeleri ayrıca güvenliğin ekonomik dönüşümle yakından bağlantılı hale geldiğinin de farkında. Suudi Arabistan'ın 2030 Vizyonu, BAE'nin yatırım stratejisi, Katar'ın enerji sektöründeki rolü ve ekonomileri çeşitlendirmeye yönelik daha geniş çaplı Körfez çabalarının tümü istikrara dayanıyor. Limanlar, havalimanları, enerji tesisleri, finans merkezleri, turizm projeleri, veri merkezleri ve sanayi bölgeleri başlı başına stratejik varlıklar haline geldi. Bunların korunması savaş uçakları ve füze savunmalarından daha fazlasını gerektiriyor. Siber dayanıklılık, deniz güvenliği, istihbarat paylaşımı, insansız hava araçlarına karşı koyma kapasitesi ve ticaret yollarının güvenliğinin sağlanmasını zorunlu kılıyor.

Ekonomik entegrasyon da bölgesel güvenliği pekiştirebilir. Artan karşılıklı bağlılık, kritik boğazlara ve deniz koridorlarına olan bağımlılığı hafifletir, sermayeyi çeker, petrol dışı büyümeyi destekler ve herhangi bir istikrarsızlığın ekonomik maliyetini yükseltir. Ancak ekonomik entegrasyon güvenliğin temel gereksinimlerini değiştirmez. Daha güçlü bir caydırıcılık ve savunma ile desteklenen fiziksel koruma, bölgedeki her ülke için en yüksek öncelik ve temel bir gereksinim olmaya devam ediyor.

Buna paralel olarak bölgesel güçler, Amerikan rolünün gerilemesinin bıraktığı güvenlik boşluğunu doldurmaya çabalıyor. İsrail, güvenlik ortamını yeniden şekillendirmek ve bölgesel güç dengesini kendi lehine çevirmek için neredeyse tamamen askeri güce bel bağladı. Türkiye ise askeri hareket kabiliyetini, güçlü savunma sanayiini, stratejik coğrafi konumunu ve bölge genelindeki geniş siyasi nüfuzunu harmanlıyor. Pakistan, Arap Körfez ülkeleriyle olan köklü bağlarının yanı sıra denkleme önemli askeri kapasiteler katıyor. Geleneksel olarak bazı emsallerine kıyasla iç meselelere daha fazla odaklanan bir tutum sergileyen Mısır ise, krizlerin eşiğine dayanmasıyla bu ihtiyatlı yaklaşımını yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir. Demografik ve askeri ağırlığı, Süveyş Kanalı üzerindeki kontrolü ve Maşrık'ı Kuzey Afrika ile Kızıldeniz'e bağlayan kilit konumu sayesinde Mısır'ın rolü büyük önem taşımaya devam ediyor.

Bu ülkelerin rollerinin artması daha geniş bir gerçeği de ortaya koyuyor. Buna göre Gelecekteki güvenlik mimarisi sadece Körfez ile sınırlı kalmayacak ve Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz üzerinden Güney Asya'ya kadar uzanacaktır.

İran ise göz ardı edilemeyecek bir güç olmaya devam ediyor. Tahran'ın kolayca dışlanabileceği varsayımı üzerine sürdürülebilir bir bölgesel düzen inşa edilemez. Coğrafi konumu, nüfusu, füzeleri, askeri kapasitesi ve Irak, Lübnan, Yemen ve buraların ötesindeki nüfuzunun yanı sıra deniz trafiğini aksatma kapasitesi, bölgesel güç dengesinde ona kalıcı bir konum sağlıyor. Buradaki temel soru, İran'ın bu düzen içinde üstleneceği rolün niteliğiyle ilgili.

df
Riyad'da düzenlenen Dünya Savunma Fuarı sırasında Şahpar-3 muharip insansız hava aracı (İHA) maketinin önünde duran bir adam, 9 Şubat 2026 (AFP)

Körfez ülkeleri için bu, hassas ve zorlu bir denklemi zorunlu kılıyor. Nitekim İran'ın füzeleri, İHA, vekil güçleri ve deniz kapasiteleri gerçek tehditler oluşturuyor. İran ile kalıcı bir cepheleşme ise ağır bir ekonomik ve stratejik maliyet getirecektir. Bu nedenle caydırıcılık ve diplomasi, biri hava savunmalarını ve askeri ortaklıkları güçlendirmek diğeri Tahran ile iletişim kanallarını korumak olan birbirine paralel iki yolda ilerliyor.

İsrail ise farklı türden bir zorluk ortaya koyuyor. Abraham (İbrahim) Anlaşmaları, bazı Arap ülkelerinin ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında İsrail ile açıkça ilişki kurma konusundaki istekliliğini göstermişti. İsrail'in askeri ve teknolojik kapasiteleri de onu füze savunması, istihbarat, siber güvenlik ve ileri teknolojiler alanında önemli bir ortak haline getiriyor.

Ancak İsrail'in yürüttüğü savaşlar bu iş birliğinin siyasi sınırlarını da gözler önüne serdi. Arap hükümetleri, özellikle kamuoyunun Gazze ve Batı Şeria’da olup bitenlere karşı duyduğu derin hassasiyetin gölgesinde Filistin meselesini görmezden gelemez. Bu nedenle İsrail ile iş birliği seçici olmaya ve hassas hesaplara bağlı kalmaya devam edecektir. İsrail bölgesel güvenlik ağlarının bir parçası olabilir, ancak açıkça İran karşıtı bir ittifakın merkezine dönüşmesi uzak bir ihtimaldir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Zira Orta Doğu iki belirgin bloğa bölünmeye değil, iç içe geçmiş ağlardan oluşan bir sisteme doğru ilerliyor. Bu ağlardan biri ABD'yi Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupalı ortaklarla bağlayabilir. Bir diğeri Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır'ı bir araya getirebilir. Üçüncü bir ağ ise Körfez ülkelerini diplomatik ve ekonomik kanallar aracılığıyla İran'a bağlayabilir. Deniz güvenliği de Kızıldeniz ve hayati ticaret yolları etrafında başka bir katman eklerken terörle mücadele, siber savunma, yapay zeka ve savunma sanayilerindeki iş birliği de bunlara daha başka katmanlar ilave ediyor.

Bugün şekillenen Orta Doğu; güç merkezleri bakımından daha çoğulcu, daha fazla askerileşmiş, çıkarlar ve anlaşmalar mantığına daha fazla tabi ve ekonomik olarak birbirine daha sıkı bağlı olacaktır.

En zor görev ise bu geniş ortaklıklar ağını iş birliğine dayalı etkili bir güvenlik çerçevesine dönüştürmek olmaya devam ediyor. Çünkü Ortadoğu, başlıca güçlerin askeri krizleri, deniz güvenliğini, silahlanma kontrolünü, füzelerin yayılmasını ve güven artırıcı önlemleri düzenli olarak tartışabileceği kapsayıcı bir forumdan hala yoksun. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ne Kıyısı Olan Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi, ‘KİK Plus’ formatları ve çeşitli diplomatik forumlar da dahil olmak üzere mevcut çerçeveler yararlı roller üstlense de bunların hiçbiri kapsamlı bir mekanizma sağlamamaktadır. Bu nedenle, tamamen yeni bir kurum kurmaya çalışmaktansa mevcut yapıları güçlendirmek daha gerçekçi görünüyor.

Bölgesel düzenin geleceği, askeri güce bağlı olduğu kadar diplomasiye de bağlı olacaktır. Hava ve füze savunma sistemleri, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve askeri ortaklıkların tümü zafiyetleri sınırlama kapasitesine sahip olsa da siyasi anlaşmazlıkları çözemezler. Sürdürülebilir her sistemin hem saldırganlığa bir bedel ödetme hem de krizlerin tırmanarak savaşlara dönüşmesini engelleyen iletişim kanalları açma kapasitesine sahip olup caydırıcılık ve diyaloğu harmanlaması gerekir.

ngtn
Soldan sağa doğru Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Kahire'deki bir toplantı öncesinde fotoğraf çektirirken, 21 Haziran 2026 (AFP)

Ortadoğu, güvenliğini büyük ölçüde dış bir güce emanet eden bir sistemden, henüz tutarlı ve etkili bir alternatif inşa etmeyi başaramadan kademeli olarak uzaklaşıyor. Bu geçiş süreci yıllar alacak ve düzenli, sınırları net bir ittifaklar haritası ortaya çıkarması pek olası görünmüyor.

Bugün şekillenen Ortadoğu, güç merkezleri bakımından daha çoğulcu, daha fazla askerileşmiş, çıkarlar ve anlaşmalar mantığına daha fazla tabi ve ekonomik olarak birbirine daha sıkı bağlı olacaktır. Ülkeler; Pekin, Moskova, Ankara, İslamabad ve birbirleriyle olan ilişkilerini genişletmeye paralel olarak Washington'ı yakın tutmaya özen göstereceklerdir. Yerel savunma sanayilerini geliştirirken bir yandan da gelişmiş silahlar edinmeye devam edeceklerdir. Hasımlarıyla diyaloğu açık tutarken caydırıcılık kapasitelerini güçlendireceklerdir. Ayrıca ekonomik dayanıklılık, teknoloji, altyapı, enerji güvenliği ve bölgesel bağlantıyı giderek artan bir şekilde ulusal güvenliğin temel bileşenleri olarak ele alacaklardır.

Eski yapı ortadan kaybolmuyor, sadece daha merkeziyetsiz bir hale geliyor.

ABD, artık tek başına yeterli olmasa da vazgeçilmez bir güç olmaya devam edecek. Bölgesel güçler sorumluluktan daha büyük bir pay üstlenecek. Ayrıca daha küçük koalisyonlar, geleneksel ittifakların yerini almadan onları tamamlayacak. İran ve İsrail denklemin merkezinde kalmaya devam edecek, ancak hiçbiri bölgesel düzenin hatlarını belirlemede tek başına hareket edemeyecek. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri ise pasif bir güvenlik alıcısı konumundan, güvenliği şekillendiren ve düzenlemelerini tasarlayan bir katılımcı konumuna geçiyor.

*TRENDS Group bünyesinde ABD Kıdemli İcra Direktörü, Atlantik Konseyi Yerleşik Olmayan Kıdemli Araştırmacısı ve Chatham House Ortak Araştırmacısı.



Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de aralarında olduğu 8 ülkeden İsrail’e ortak tepki: Filistinlilerin zorla tehciri kabul edilemez

İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
TT

Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de aralarında olduğu 8 ülkeden İsrail’e ortak tepki: Filistinlilerin zorla tehciri kabul edilemez

İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)
İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’nın güneyindeki Nablus yakınlarında kuşatma altındaki Filistinlilerin evlerinin yakınında dört çeker araçlarıyla dolaşıyor (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Endonezya, Pakistan, Türkiye, Katar ve Mısır dışişleri bakanları, pazar günü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile Savunma Bakanı Israel Katz’ın Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin tehcir edilmesine ilişkin açıklamalarını sert bir şekilde kınadı. Bakanlar, açıklamalarda Filistinlileri topraklarından zorla çıkarmaya yönelik plan ve mekanizmaların gündeme getirilmesini de reddetti.

Bakanlar ortak açıklamada, söz konusu açıklama ve önerileri kışkırtıcı olarak nitelendirerek bunların uluslararası hukuk ve uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukukun temel ilkelerini açıkça ihlal ettiğini ve Filistin halkının meşru ve devredilemez haklarına doğrudan tehdit oluşturduğunu belirtti.

Açıklamada, Filistinlilerin tehcir edilmesini amaçlayan her türlü girişim ve planın kesin bir dille reddedildiği vurgulandı. Bu girişimlerin işgal altındaki Filistin toprakları içinde veya dışında olmasına ya da hangi ad ve gerekçeyle sunulmasına bakılmaksızın reddedildiği belirtilirken zorla tehcire yönelik çağrıların resmî politikaya veya Filistinlileri topraklarından koparmayı hedefleyen fiili uygulamalara dönüştürülmesinin ciddi sonuçlar doğuracağı uyarısında bulunuldu.

Bakanlar, bu tür adımların başta ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik kapsamlı planı olmak üzere uluslararası barış çabalarına doğrudan meydan okuma niteliği taşıdığını belirtti. Açıklamada, söz konusu planın zorla tehciri reddettiğine dikkat çekilerek bu tür girişimlerin bölgedeki istikrarın sağlanması ihtimalini zayıflatabileceği uyarısı yapıldı.

Ortak açıklamada, Gazze Şeridi’nin işgal altındaki Filistin topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulanırken Gazze ile Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’daki Filistin topraklarının bütünlüğünün korunması gerektiği ifade edildi.

Bakanlar, adil ve kalıcı bir barışa ulaşmanın tek yolunun iki devletli çözümün hayata geçirilmesi olduğunu belirtti. Bu kapsamda, ilgili uluslararası meşruiyet kararları doğrultusunda 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması gerektiğini vurguladı.

Bakanlar ayrıca uluslararası topluma ve özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sorumluluklarını yerine getirerek işgal altındaki Filistin topraklarında yeni bir demografik veya coğrafi gerçeklik dayatma girişimlerine karşı çıkma çağrısında bulundu.

Açıklamada, uluslararası hukuk kurallarına uyulmasının güvence altına alınması istenirken Filistin halkının kendi topraklarındaki varlığını ve direncini destekleme kararlılığı yinelendi. Ayrıca Filistin meselesini ortadan kaldırmaya veya Filistin halkının meşru haklarını zayıflatmaya yönelik her türlü girişimin reddedildiği belirtildi.


İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)

Michael Harari

İsrail’in Suriye’nin kuzeyine düzenlediği son saldırı, Kudüs ile Ankara arasındaki gerilimin ciddi şekilde tırmanmasına yol açtı. İki ülke arasındaki ilişkiler, son üç yılda belirgin biçimde kötüleşirken, derin görüş ayrılıklarının merkezinde, en azından Suriye’de Esed rejiminin devrilmesine kadar, Filistin meselesi ve Gazze savaşı yer aldı. Bugün ise Şam’daki yeni yönetimle birlikte Suriye, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın bir başka cephesine dönüşmüş durumda. Bu durum, ağustos ayının ortalarında İsrail’in düzenlediği saldırının da gösterdiği üzere, tarafları tehlikeli biçimde doğrudan bir çatışmaya yaklaştırabilir. İki ülkenin kasıtlı ya da istemeden doğrudan bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek için öncelikle her iki tarafın çıkarlarının ortaya konulması ve sınırlarının net biçimde belirlenmesi gerekiyor.

hjg
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 17 Nisan 2026’da Antalya’da düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’ndaki bir oturumda konuşma yapıyor. (Reuters)

İsrail, son dönemde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamalarına rağmen Türkiye ile doğrudan bir çatışma arayışında değil. Ancak olası bir İran senaryosuna karşı Suriye hava sahasında hareket serbestisini korumak istiyor. Bununla birlikte İsrail, Şera hükümetine yönelik derin şüphelerini sürdürüyor. Barrack da yakın zamanda verdiği bir röportajda bu kaygıları dikkat çekici bir ayrıntı düzeyi ve kayda değer bir tarafsızlıkla açıkladı.

İsrail ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun genişlemesini veya aşırı ölçüde kalıcı hale gelmesini engellemek istiyor. Daha somut ifadeyle İsrail, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki mevcut askeri varlığını genişletmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Tüm bu hesaplamaların arka planında ise 7 Ekim’in yarattığı sonuçlar ve sonrasında İsrail’de ortaya çıkan yeni zihniyet bulunuyor. Bu zihniyet, kontrol altına alma politikasına dayanan yaklaşımları sert ve zaman zaman aşırı bir biçimde reddediyor.

Türkiye ise İsrail’le doğrudan bir çatışma istemiyor. Ancak Ankara, İsrail’in bölgedeki çeşitli cephelerde yürüttüğü ve giderek ‘yoğunlaşan İsrail faaliyetleri’ olarak değerlendirdiği girişimlerden duyduğu endişeyi artırıyor ve bunları bölgede ‘İsrail hegemonyası’ kurma çabası olarak görüyor.

Ankara, özellikle Suriye’de Şera hükümetini, başta Kürt meselesi olmak üzere hayati çıkarlarını korumasına ve aynı zamanda Suriye’de ve ötesinde nüfuzunu genişletmesine yardımcı olacak stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu daha geniş hedefin son dönemdeki önemli örneklerinden birini oluşturuyor.

Suriye ise kendisini iki tarafın arasında sıkışmış halde buluyor. Bir yandan İsrail’in saldırısı siyasi açıdan Şam’ın işine geliyor. Saldırı, Şam’ın ‘İsrail’in saldırgan niyetleri’ ve Suriye’nin egemenliğinin ihlal edildiğine ilişkin söylemini güçlendirirken, İsrail’in faaliyetlerini sınırlandırması yönündeki uluslararası baskının artmasına da katkı sağlayabilir. Öte yandan Suriye’nin giderek tırmanan bir İsrail-Türkiye karşılaşmasının sahasına dönüşmesi, Şera’nın ülke üzerindeki kontrolünü pekiştirme ve ağır ekonomik sorunlarla mücadele etme çabalarını doğrudan zayıflatıyor. Bölgedeki pek çok dosyada olduğu gibi çözümün anahtarı Washington’da bulunuyor. ABD, yakın bölgesel ortakları olan İsrail ve Türkiye ile, siyasi açıdan büyük yatırım yaptığı Suriye hükümeti arasında denge kurmaya çalışırken, stratejik odağını İran üzerinde tutmak istiyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Barrack’ın son açıklamaları İsrail’i açıkça sorumlu tutan bir nitelik taşıdı. Barrack, ABD’nin Türkiye’nin İsrail tarafından hedef alınan havaalanında askeri varlık kurma yönündeki iddia edilen planlarına ilişkin İsrail istihbaratını incelediğini ve bu bilgilerin doğru olmadığı sonucuna vardığını söyledi. İsrail’de yaklaşan seçimlere yaptığı gönderme ise daha da dikkat çekiciydi. Başkan Trump bu açıklamalara doğrudan yanıt vermedi ve Barrack’ın tutumunu destekleyip desteklemeyeceği hâlâ belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, adil bir değerlendirme açısından Barrack’ın Ankara’ya olan açık yakınlığının da göz önünde bulundurulması gerekiyor.

scfv
Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde yayınlanan fotoğrafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya Diplomasi Forumu’nun beşinci oturumunun açılış töreninde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile tokalaştığı görülüyor. (AFP)

İsrail ile Türkiye’nin bugün Suriye’de birbirlerinin ‘kırmızı çizgilerini’ test ettiği görülüyor. Taraflar, Suriye hükümeti ve merkezi yönetimin ülkenin tamamında kontrolü yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde, kendi çıkarlarını koruma ve nüfuzlarını genişletme konusunda ne kadar ileri gidebileceklerini anlamaya çalışıyor.

Türkiye, Ankara ile yakın ilişkiler içinde olan, güçlü ve kararlı bir merkezi hükümetin Şam’da yönetimi elinde tutmasını ve kendisine Suriye’de geniş bir nüfuz alanı açmasını tercih ediyor. İsrail ise mevcut Suriye hükümetine ne ölçüde güvenebileceği konusunda henüz kesin bir karar vermiş değil. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun daha fazla genişlemesini veya kalıcı hale gelmesini açıkça istemiyor. Bununla birlikte iki tarafın ortak bir temel çıkarı bulunuyor: İran’ı Suriye’nin dışında tutmak. İlginç olan ise tarafların bu ortak paydanın öneminin henüz tam anlamıyla farkında görünmemesi.

Önümüzdeki haftalar, özellikle her iki taraftaki iç siyasi hesaplar nedeniyle kritik olacak. Bu durum, özellikle 27 Ekim’de yapılması planlanan İsrail seçimleri yaklaşırken daha da önem kazanıyor. Bu nedenle, aralarındaki gerilim ve düşmanlık giderek artan iki tarafın yanlış hesaplamalar yaparak daha büyük bir çatışmaya yol açmasını önlemek için ABD’nin daha kararlı biçimde devreye girmesi gerekiyor. Türkiye’nin 2015’te bir Rus uçağını düşürmesi ve Suriye hava savunmasının 2018’de Lazkiye üzerinde başka bir Rus uçağını düşürmesi, ilgili tarafların aslında tırmanmayı istemediği durumlarda bile krizlerin ne kadar hızlı biçimde daha geniş çaplı çatışmalara dönüşebileceğini hatırlatmalı.

Bu nedenle İsrail ile Türkiye’nin, kamuoyundan uzak ve üst düzey doğrudan bir iletişim kanalı açması gerekiyor. Böylece taraflar hayati çıkarlarını ortaya koyabilir ve bir şekilde kendi kırmızı çizgileri üzerinde müzakere yürütebilir. Böyle bir kanal, yanlış anlamaların ve bunların sonucunda hesaplanmamış bir çatışmanın ortaya çıkma ihtimalini azaltabilir. Ayrıca iki taraf üzerinde ABD baskısına acilen ihtiyaç var. ABD, bu aşamada özel ve acil bir sorumluluk taşıyor. Washington’ın rolü, İsrail ile Türkiye’nin her ikisinin de istemediği bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek açısından belirleyici.


İstanbul açıklarında Türk bayraklı iki ticaret gemisi çarpıştı

Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)
Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)
TT

İstanbul açıklarında Türk bayraklı iki ticaret gemisi çarpıştı

Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)
Arka planda vapur bulunan Türk bayrağı (Arşiv- Reuters)

İstanbul Valiliği bugün yaptığı açıklamada, Türk bayraklı iki ticari geminin İstanbul açıklarında, Marmara Denizi’nde çarpıştığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre olayın ardından sahil güvenlik botları ve helikopterler arama-kurtarma çalışmaları için bölgeye sevk edildi.Valilik,gemilerden birinde herhangi hasar tespit edilmezken, 10 kişilik mürettebata sahip Tuğberk İmamaoğlu gemisi ile iletişim kurulamadığını ve  geminin batmış olabileceğinin değerlendirildiğini belirtti.