İran'ın nükleer programını yok etme zamanı geldi

John Bolton, The Independent Arabia için Trump'ın Tahran ile yaptığı görüşmeler ve bu görüşmeleri neden rejimi için bir can simidi olarak gördüğü hakkında yazdı

Trump, İran ile yeni bir nükleer anlaşmaya varmaya çalışıyor (Independent Arabia)
Trump, İran ile yeni bir nükleer anlaşmaya varmaya çalışıyor (Independent Arabia)
TT

İran'ın nükleer programını yok etme zamanı geldi

Trump, İran ile yeni bir nükleer anlaşmaya varmaya çalışıyor (Independent Arabia)
Trump, İran ile yeni bir nükleer anlaşmaya varmaya çalışıyor (Independent Arabia)

John Bolton

Donald Trump'ın İran ile nükleer programı hakkındaki müzakereleri yeniden başlatma niyetini öğrendiğinde en çok şaşıran kişi İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu oldu. İki liderin 7 Nisan'da Washington'da gerçekleştirdiği görüşmede Netanyahu, ABD'nin de muhtemel katılımıyla İran'ın nükleer ve füze programlarına yönelik olası bir saldırı planını tamamlayabileceğinden neredeyse emindi. Görüşmelerin gündeminde başta Trump'ın dost ve düşmanlarına karşı sürdürdüğü ticaret savaşı olmak üzere, elbette başka konular da vardı. Ancak İsrail için varoluşsal bir tehdit oluşturan İran nükleer tehdidi en öne çıkan ve acil konuydu.

 

Ancak Trump, basında çıkan çeşitli haberlere göre Netanyahu'yu geri çevirdi. ABD-İran arasında 12 ve 19 Nisan'da yapılan birinci ve ikinci görüşmelerden somut bir ilerleme sağlanamasa da iki taraf “teknik” görüşmelerin ardından 26 Nisan'da yeniden bir araya gelme konusunda anlaştılar. Burada Trump belki de beyzbolun en önemli kurallarından birini hatırlasa iyi olur; “bir oyuncu üç kez ıskalarsa oyundan çıkar.”

İran'ın nükleer silah elde etme yolundaki amansız çabaları ve bunun yarattığı ciddi tehditler, bu güce karşı önleyici bir saldırının gerekçesini Netanyahu ve birçok İsrailli ve Amerikalı için tartışmasız kılıyor. Bu nedenle İsrail, haklı olarak Trump'ın İran'ın nükleer programını yok etmesinin tamamen haklı bir adım olduğunu düşüneceğine inanıyordu.

Hiç kimse İsrail'in aceleci veya pervasız davrandığını söyleyemez. İran, otuz yıldır nükleer silaha sahip olma arayışında ve tehlike her geçen gün büyüyor. Mollaların bu yöndeki stratejik kararını hiçbir etken değiştirmedi ne diplomasi ne yaptırımlar, hatta ne de güç kullanımı tehdidi. İran hem nükleer hem de füze programında açık ve tehlikeli ilerlemeler kaydetti. Bu sebeple uzun zamandır beklenen askeri güç kullanımına ilişkin karar her zamankinden daha acil hale geldi.

Dış dünyanın İran'ın kapasitesi hakkında bildikleri kendi başına rahatsız edici olsa da daha da tehlikelisi, zayıf istihbarat ve uluslararası denetimsizlik nedeniyle bilmediklerimizdir. Tahran, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) çalışmalarını engellemeye devam ediyor ve müfettişlerinin, nükleer silah geliştirme konusunda önemli çabaların yürütüldüğü hassas askeri tesislere girişini engelliyor. Ayrıca, Kuzey Kore ile yakın iş birliği içinde olması sebebiyle İran'ın nükleer silaha sahip olma ihtimalinin düşünülenden daha yakın olması mümkün. Örneğin, 2007 yılında İsrail tarafından yerle bir edilen Suriye'deki Deyr ez-Zor nükleer tesisinin inşasına Kuzey Kore'nin yaptığı katkı da bunu doğruluyor. Pakistanlı nükleer bilimci Abdulkadir Han hem Tahran'a hem de Pyongyang'a uranyum zenginleştirme ve silah tasarımına ilişkin ön planlar sundu. Bu, İran'da keşfedilebilecek olanların, tesisleri Kuzey Kore'ye taşınmış ve yerin altında tespit edilmesi zor şekillerde gizlenmiş daha geniş bir programın sadece bir parçası olabileceği anlamına geliyor.

Bu nedenle İsrail'in sorusu, İran'ın nükleer programına saldırıp saldırmayacağı değil, ne zaman saldıracağı ve bunu tek başına mı, yoksa ABD'nin yardımıyla mı yapacağıdır. Stratejik açıdan Washington, İran'ın nükleer hedeflerine karşı askeri eylemde bulunmak için her türlü gerekçeye sahip. Bu programın tehdidi sadece İsrail'i değil, tüm dünyayı tehdit ediyor. Mollalar 30 yıldır İran'ı nükleer bir güce dönüştürmeye çalışıyorlar ve bunun başkaları için ne gibi sonuçlar doğuracağını umursamıyorlar. ABD bu tehdidi ortadan kaldıracak imkânlara sahip ve bu imkânları kullanmaya karar verirse tam bir siyasi ve ahlaki haklılığa da sahip olacaktır. Dolayısıyla İran tehdidinin etkisiz hale getirilmesinde İsrail'e destek vermek son derece mantıklıdır.

Ancak Trump belki de bu zor kararı verecek kararlılığa veya karaktere sahip değil. Haberler, yönetimi içinde İran'a karşı güç kullanımı konusunda bölünmeler olduğuna işaret ediyor. Çok nitelikli olmayan birçok üst düzey yetkili bu yaklaşıma karşı çıkıyor. Her ne kadar ortak bir ABD-İsrail saldırısı muhtemelen daha etkili olsa da Washington'un katılımı gereksiz, çünkü İsrail güçleri İran'ın nükleer programını yok edebilecek veya İran daha sonra bakım çalışmaları yürütse de uzun vadede kendisini büyük ölçüde felç edebilecek kapasitede. Eğer İsrail harekete geçmeye karar verirse, sadece İran'ın nükleer altyapısına kısmen zarar vermekle kalmamalı, onu tamamen yok etmelidir. Şu andan daha iyi bir zaman olmayabilir.

İster Amerikan desteğiyle ister onsuz gerçekleşsin, İsrail saldırıları sonrasında, Ayetullahların, asıl korktukları şey İran halkının tepkisidir. Zira Ortadoğu'daki nüfuzlarının çoğunu kaybettiler ve şimdi acilen terörist vekil ağlarını yeniden inşa etmeye çalışırken, aynı zamanda içeride de rejimi sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Suriye'de Esed'in devrilmesi, 7 Ekim'den bu yana Hizbullah, Hamas ve Husilerin üst üste aldığı darbelerle birleşince, İran'ın kendi içinde de bir gerginlik ve karşılıklı suçlama ortamı oluştu.

1979 devriminin temelleri her zamankinden daha zayıf. Nükleer programın yok edilmesi, İran içinde halkın öfkesini ateşleyecek kıvılcım olabilir ve halkın sonunda rejime karşı ayaklanmasına ve liderliğini devirmesine yol açabilir. Ayetullahlar İsrail saldırılarından ve uluslararası yaptırımlardan kaçınmak için çırpınıyorlar. Washington ile uzun süreli müzakerelere girmek onlara bir can simidi sunacaktır.

En tehlikeli devletin en ölümcül silaha sahip olma çabasına karşı duranlar için Margaret Thatcher'ın bir zamanlar tavsiye ettiği gibi, şimdi tereddüt etme zamanı değil. Tahran ile sonuçsuz müzakerelere son vermeli ve dünyayı nükleer bir İran'dan korumak için harekete geçmeliyiz.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İran savaşı, Güney Asya ekonomilerini Rusya’ya yakınlaştırdı

İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)
İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)
TT

İran savaşı, Güney Asya ekonomilerini Rusya’ya yakınlaştırdı

İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)
İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)

Enerji ve gübrede büyük ölçüde Ortadoğu'ya bağımlı Güneydoğu Asya ülkeleri, Hürmüz Boğazı'ndaki krizin yarattığı tedarik sıkıntısı sebebiyle oluşan açığı kapatmak için Rusya'ya yanaşıyor.

Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto, Moskova'da Rusya lideri Vladimir Putin'le görüşmesinin ardından 150 milyon varile kadar Rus ham petrolü ithal edeceklerini açıkladı.

ABD müttefiki Filipinler de 5 yıl aradan sonra geçen ay Rusya'dan ilk petrol sevkıyatını tamamladı.

Tayland, Rusya'dan gübre alımı için görüşmeleri sürdürürken, Vietnam da İran savaşı öncesinde Kremlin'le imzaladığı nükleer santral anlaşmasıyla ilgili çalışmaları hızlandırdı.

Enerji fiyatlarındaki yükseliş ve ABD'nin Rus petrolüne yönelik yaptırımları geçici olarak gevşetmesi, Moskova'ya milyarlarca dolarlık gelir sağladı.

Guardian'ın analizine göre bu gelişmeler, Batı'nın Rusya'yı uluslararası alanda izole etme çabalarının sınırlı kaldığı yönündeki Kremlin söylemini de güçlendirdi.

Bölge genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları, Rusya ve Putin yönetimi hakkındaki olumlu algının sürdüğünü ortaya koyuyor. 2024'te yayımlanan bir ankete göre Endonezya ve Vietnam'da katılımcıların yüzde 50'den fazlası Rusya'nın Ukrayna savaşını kazanmasını istiyor. Pew Research'ün geçen yılki araştırmasında da Endonezyalıların yüzde 64'ünün Rusya'ya olumlu baktığı, aynı oranın ABD için yüzde 48'de kaldığı ortaya konmuştu.

Singapur merkezli düşünce kuruluşu ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü'nden araştırmacı Ian Storey, bölgede Moskova'nın imajına dair şunları söylüyor:

Putin, Batı'ya karşı duran güçlü lider ve geleneksel değerlerin savunucusu olarak görülüyor. Bu maço imajı, bölgedeki birçok ülkede çoğunlukla karşılık buluyor.

Analist ayrıca Rusya'nın, Vietnam ve Laos gibi komünist yönetimlerle tarihsel bağlara sahip olduğunu hatırlatarak, Kremlin'in İsrail'e karşı Filistin'e verdiği destek nedeniyle Müslüman dünyada da olumlu algılandığı yorumunu yapıyor. Çeçen savaşları ve Sovyetlerin Afganistan işgali gibi geçmiş olayların ise "büyük ölçüde unutulduğunu" savunuyor.

Bununla birlikte uzmanlara göre Rusya'nın bölgedeki etkisini artırma kapasitesinin sınırları var. Moskova'nın özellikle Çin yönetimine artan bağımlılığı, Güney Çin Denizi'nde Pekin'le sorun yaşayan ülkeleri temkinli davranmaya itebilir.

Avrupa Birliği (AB) ise bölgedeki gelişmeleri endişeyle takip ediyor. AB Avrupa Birliği Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Brunei'de Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) dışişleri bakanlarıyla salı günü düzenlediği görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, bölge ülkelerine "büyük resmi görme" çağrısında bulundu.

Kallas, Rus petrolünün satın alınmasının Moskova'nın Ukrayna'daki savaşı sürdürmesine katkı sağlayacağını vurguladı.

Independent Türkçe, Guardian, Jakarta Globe, Channel News Asia


Kral III. Charles’a Epstein tepkisi: Mağdurlarla görüşmeliydin

Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)
Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)
TT

Kral III. Charles’a Epstein tepkisi: Mağdurlarla görüşmeliydin

Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)
Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)

Britanya monarşisinin başındaki Kral III. Charles'ın ABD ziyaretinde Jeffrey Epstein mağdurlarıyla görüşmemesi tepki çekti.

Epstein'in pedofili ağına karşı mücadelenin önde gelen isimlerinden Virginia Giuffre'nin kardeşi Sky Roberts, Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası'nın ortak yazarlarından Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Ro Khanna'nın düzenlediği etkinlikte şunları söyledi:

Mağdurlar burada Kongre üyeleriyle birlikte oturuyor, hâlâ seslerini duyurmak için mücadele ediyor, gerçek hesap verebilirlik için baskı yapıyorlar. Oysa bu sistemlerle bağlantılı birçok güçlü isim ulaşılamaz durumda ve mağdurlarla yüz yüze görüşmüyor. Kralın, mağdurların yanında olduğunu dünyaya duyurması için bu an uygun bir fırsattı.

Etkinliğe, Giufrre'nin yakınlarına ek olarak, Epstein mağdurları Sharlene Rochard ve Danielle Bensky'le insan hakları ve kadın hakları örgütlerinden temsilciler katıldı.

Demokrat siyasetçi Khanna, Kral III. Charles'a geçen ay gönderdiği mektupta, ABD ziyaretinde Epstein'in istismarına maruz kalan kişilerle görüşmesini talep etmişti.

Ancak Kral Charles ve Kraliçe Camilla'nın avukatı, böyle bir görüşmenin yapılmayacağını bildirmişti. Yanıt mektubunda Birleşik Krallık'ta "devam eden polis soruşturmalarına” atıfta bulunulmuş, Kral Charles'ın "kurbanlarla görüşemeyeceği veya soruşturma konusu olan meseleler hakkında doğrudan yorum yapamayacağı" ifade edilmişti.

Epstein dosyalarında adı geçen isimlerden biri de Kral III. Charles'ın kardeşi Andrew Mountbatten-Windsor. Virginia Giuffre, 2021'de ABD'de açtığı davada, 17 yaşındayken Andrew'la cinsel ilişkiye zorlandığını öne sürmüştü. Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi mensubu bu iddiaları reddetse de 2022'de Giuffre'yle uzlaşmaya da varmıştı.

Mountbatten-Windsor, Kraliyet Ailesi'ne zarar vermemek adına York Dükü dahil tüm unvanlarından feragat etmişti. Ancak geçen yılın son aylarında artan baskılar ve yeni açıklanan belgeler neticesinde Kral Charles tarafından "Prens" unvanı da elinden alınmıştı.

Giuffre'nin kardeşi Sky Roberts, ABD Başkanı Donald Trump'ın da Epstein'le ilgili süreçte şeffaf davranmadığını vurguladı. Trump, dosyalarda kendisine yöneltilen tüm iddiaları reddetmişti.

ABD Adalet Bakanlığı, Epstein davasına ait yaklaşık 6 milyon belgenin sadece 3,5 milyonunu kamuoyuyla paylaştı.

Epstein olayı nedir?

En küçüğü 14 yaşında olmak üzere 18 yaş altındaki onlarca kız çocuğuna cinsel istismarda bulunmak ve fuhuş ağı oluşturmak suçlamasıyla yargılanan Epstein, tutuklu olduğu New York Manhattan Metropolitan Merkez Hapishanesi'ndeki hücresinde 10 Ağustos 2019'da ölü bulunmuştu.

Açıklanan Epstein dava dosyalarında Andrew Mountbatten-Windsor ve Trump'ın yanı sıra eski ABD Başkanı Bill Clinton, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, aktör Kevin Spacey, şarkıcı Michael Jackson, illüzyonist David Copperfield, avukat Alan Dershowitz ve eski New Mexico Valisi Bill Richardson gibi ünlü isimler var.

FBI, ABD Adalet Bakanlığı'yla yaptığı inceleme sonucunda, ünlü isimlerden oluşan "müşteri listesi"nin tutulduğuna dair herhangi bir kanıta ulaşılamadığını duyurmuştu. 

İstihbarat ajansı ayrıca hükümet yetkilileri, ünlüler ve iş insanlarının suçlarını örtbas amacıyla öldürüldüğü öne sürülen Epstein'in hücresinde intihar ettiği sonucuna varıldığını açıklamıştı.

Independent Türkçe, CNN, Guardian


BAE’nin OPEC’ten ayrılması petrol piyasasını nasıl etkileyecek?

BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)
BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)
TT

BAE’nin OPEC’ten ayrılması petrol piyasasını nasıl etkileyecek?

BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)
BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)

Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ve OPEC+ üyeliğinden çekilme kararının yankıları sürüyor.

BAE yönetiminden dün yapılan açıklamada, Körfez devinin 1 Mayıs itibarıyla OPEC ve OPEC+ üyeliğini sonlandıracağı duyuruldu.

Reuters'ın analizinde, bu hamlenin OPEC'in küresel petrol arzı üzerindeki kontrolünü zayıflatacağına dikkat çekiliyor. Ayrıca BAE'yle OPEC'in fiili lideri Suudi Arabistan arasında "uçurumun derinleşebileceği" ifade ediliyor.

BAE Enerji Bakanı Süheyl Muhammed el Mazravi, ajansa açıklamasında, kararı almadan önce herhangi bir ülkeye danışmadıklarını belirterek şunları söyledi:

Bu bir politika kararıdır; üretim seviyesiyle ilgili mevcut ve gelecekteki politikalar dikkatle incelendikten sonra alınmıştır.

Analize göre BAE'nin gruptan ayrılması, 2018'de BMGK'deki konuşmasında OPEC'i petrol fiyatlarını şişirerek "dünyanın geri kalanını dolandırmakla" suçlayan ABD Başkanı Donald Trump için zafer anlamına geliyor.

İran savaşı nedeniyle Hürmüz Boğazı'nda yaşanan krizin çözülmesinin ardından BAE artık OPEC kotalarına tabi olmayacağı için üretimini artırma imkanı da bulabilir. Uzmanlara göre bu, piyasalar ve küresel ekonomi açısından olumlu bir gelişme.

Ancak Wall Street Journal'ın (WSJ) analizinde, BAE'nin kararının OPEC'in petrol piyasasını yönetme kapasitesine ciddi darbe vuracağına dikkat çekiliyor.

Danışmanlık şirketi Rystad Energy'den Jorge Leon, "Günde 4,8 milyon varil üretim kapasitesine sahip ve daha fazla üretim yapma hedefi güden bir üyeyi kaybetmek, grubun önemli bir aracı da kaybettiğini gösteriyor" diyor.

Uluslararası Enerji Ajansı'nın verilerine göre, BAE'nin üyelikten çıkmasıyla OPEC'in üretim kapasitesinin yüzde 13'ü ortadan kalkacak.

İran, savaşta İsrail'in yanı sıra ABD'nin müttefiki Körfez ülkelerine misilleme yapmıştı. İran ordusu, ABD-İsrail'in 28 Şubat'taki saldırılarıyla başlayan savaşta BAE'ye en az 2 bin 200 füze ve drone fırlattı.

Uzmanlar, savaşın BAE'nin OPEC'ten çıkışını hızlandırdığını ancak Abu Dabi yönetiminin bir süredir zaten örgütten uzaklaştığını belirtiyor.

Guardian'ın analizinde, BAE'nin hamlesinin "Suudi Arabistan'ın itibarını zedeleyebileceği ve ABD'nin bölgedeki konumunu güçlendirebileceği" yazılıyor. Riyad yönetiminin petrol fiyatları üzerindeki kontrolünün zayıflayabileceği ve BAE'nin, uzun süredir OPEC'i eleştiren Trump yönetimine yaklaşarak ABD'yle ilişkilerini kuvvetlendirebileceği ifade ediliyor.

Ayrıca İran savaşı karşısında Körfez ülkelerinin birlik olamamasının da BAE'nin kararında önemli rol oynadığı vurgulanıyor.

WSJ ve Financial Times'ın analizlerinde, BAE'nin hamlesinin "OPEC için sonun başlangıcı olduğu" yorumu da paylaşılıyor.

14 Eylül 1960'ta petrol üreticisi ülkelerin arz politikalarını koordine etmek amacıyla kurulan OPEC'te Suudi Arabistan ve BAE'ye ek olarak Cezayir, Kongo, Ekvator Ginesi, Gabon, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya ve Venezuela olmak üzere 12 üye yer alıyor.

2016'da yapılan anlaşmalarla daha esnek bir yapıya sahip OPEC+'ta Rusya ve Azerbaycan'ın yanı sıra 9 ülke daha var.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal, Financial Times, Guardian