Afrika kökenli uluslararası ilişkiler için yeni bir mühendislik olarak Putin'in dış politikası

Afrika yeni paradigmanın aynası görevi görüyor

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'dan oluşan BRICS ülkelerinin zirveye telekonferans yöntemiyle katıldığı sırada, 21 Kasım 2023 (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'dan oluşan BRICS ülkelerinin zirveye telekonferans yöntemiyle katıldığı sırada, 21 Kasım 2023 (AFP)
TT

Afrika kökenli uluslararası ilişkiler için yeni bir mühendislik olarak Putin'in dış politikası

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'dan oluşan BRICS ülkelerinin zirveye telekonferans yöntemiyle katıldığı sırada, 21 Kasım 2023 (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'dan oluşan BRICS ülkelerinin zirveye telekonferans yöntemiyle katıldığı sırada, 21 Kasım 2023 (AFP)

Sergey Eledinov

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Valday Uluslararası Tartışma Kulübü'nün 22. Yıllık Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, Rusya dış politikası için uluslararası topluma, egemenlik, çok kutupluluk ve Batı küreselleşmesinin reddi ilkelerine odaklanan pragmatik bir medeniyet kavramına dayanan yeni bir ideolojik çerçeve duyurdu.

Afrika, bu jeopolitik yapıda yalnızca siyasi bir hedef değil, bu doktrini uygulamak ve test etmek için gerçek bir arena olma özelliği taşıyor.

Afrika kıtası, zengin tarihi ile yeni ideoloji için verimli bir zemin sunuyor. Çeşitli kültürler, gelenekler ve siyasi ifade biçimleri arasında, Valday Uluslararası Tartışma Kulübü’nün ilkeleri somut bir deneysel boyut kazanmaya başlıyor.

Mevcut uluslararası durum hakkında konuşan Başkan Vladimir Putin, tek kutupluluk döneminin geri dönülmez bir şekilde sona erdiğini vurguladı.

Putin, dünyanın artık hegemonya mantığıyla değil, etkileşim ve güç merkezlerinin çoğalması mantığıyla yönetildiğini, bunun da insanlığın olgunluğunu ve büyük dönüşümlerini yansıtan doğal bir süreç olduğunu belirtti.

Putin, ‘çok kutupluluk’ teriminin arkasında, daha derin ve esnek bir ifade olan ‘çok merkezlilik’ terimini ortaya attı. 1990'lı yılların sonları ile 2000'li yılların başlarında ortaya çıkan kutupluluk kavramı, birkaç ‘güç kutbu’ arasında göreceli bir denge kurulmasını ifade ediyor. Esasen bu kavram, Batı'nın küresel düzeyde değerleri, standartları ve meşruiyet ölçütlerini tanımlama konusundaki kolektif tekelini reddetmeye dayanıyor.

‘Çok kutupluluk’ terimi ise, bu reddi aşarak yeni bir dünya vizyonu inşa eden eksiksiz bir ideolojidir. Çok kutupluluk, devletlerin ittifaklarını ve dış politikalarını seçme özgürlüğünü yansıtırken, bölgesel bloklar, ekonomik entegrasyon ve savunma girişimleri gibi çeşitli çekim merkezleri oluşturur. Çok kutupluluk, hiyerarşik olmayan, çeşitliliğe açık ve tek tip standartlardan uzak, yatay bir iş birliği sisteminin oluşumuna dayanır. Bu ağdaki her birim, gücü siyaset, kaynaklar veya entelektüel vizyona dayalı olsun, bağımsız bir etki merkezi olarak işlev görür.

Moskova bu bağlamda ne Afrika’ya kendi modelini dayatmaya çalışıyor ne de uzaktan destek sağlamakla yetiniyor. Daha ziyade karşılıklı etkileşim yoluyla egemenliğin çatışma aracı olmaktan ziyade koordinasyon için etkili bir araç haline nasıl gelebileceğini öğreniyor.

Çok kutupluluk ve çok merkezlilik, Afrika bağlamına yabancı ifadeler değil. Afrika kıtası bu vizyonu bağımsızlık sonrası dönemden bu yana, yeni ortaya çıkan devletlerin hayatta kalması ve siyasi varlığını güçlendirmesi için gerçekçi bir strateji çerçevesinde içgüdüsel olarak benimsedi. Eski Gana Cumhurbaşkanı Kwame Nkrumah'ın savunduğu ‘Afrika sosyalizmi’ ve Eski Kenya Devlet Başkanı Jomo Kenyatta'nın desteklediği ‘Afrika kapitalizmi’, bu yaklaşımı farklı entelektüel çerçeveler içinde formüle etmeye yönelik ilk girişimlerdi. Eski Gine Devlet Başkanı Ahmed Sekou Touré, Fransa ile bağlarını koparıp komşu devletler arasında federal bir birlik kurarak bu girişimleri somutlaştırdı. Tüm bunlar iş birliğine dayalı egemenliğin erken bir modeli ve çok merkezciliğin erken bir somutlaşması olarak değerlendirilebilir.

Moskova, ne Afrika’ya kendi modelini dayatmaya çalışıyor ne de uzaktan destek sağlamakla yetiniyor. Daha ziyade karşılıklı etkileşim yoluyla egemenliğin çatışma aracı olmaktan ziyade koordinasyon için etkili bir araç haline nasıl gelebileceğini öğreniyor.

Senegal Cumhurbaşkanı Abdoulaye Wade, 2000’li yılların başlarında, uluslararası ortaklıkları çeşitlendirerek ekonomik alanda bu yolu yeniden canlandırdı. Dakar Limanı’ndaki konteyner terminalini işletme imtiyazının Fransa merkezli Bolloré şirketinden Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) şirketi DP World'e devredilmesi, onlarca yıllık bağımlılığı sona erdiren ve çok sayıda güç merkezi arasında rekabetin önünü açan bir dönüm noktası oldu.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin'in Afrika ekonomisine girişi, çok taraflılığı daha da ileriye taşıdı. Pekin, 2000’li yılların başlarında Batı'nın tekelini kıran ilk dış güç olarak, pratik çok kutupluluk çağını başlattı. Çin bu dönüşümün ekonomik başlatıcısı olsa da Rusya onun siyasi mimarı olmaya çalışıyor. İki güç kutbu olarak Çin ve Rusya’nın Afrika kıtasındaki ortaklığına, Çin'in pragmatizmi ile Rusya'nın egemenliğini birleştiren tamamlayıcı bir boyut kazandırarak, Afrika'nın kalbinde çok kutupluluk ve çok merkezlilik kavramlarını açıkça somutlaştırıyor.

Çok sayıda uluslararası merkez ve kurum

Çok kutupluluk, mevcut uluslararası kurumlara karşı çıkmaktan kaynaklanmıyor, aksine bu kurumları, bağımsızlığın izolasyon olarak değil, eşit şartlarda ve karşılıklı çıkarlar temelinde müzakere etme yeteneği olarak anlaşıldığı yeni bir iş birliğine dayalı egemenlik mantığına entegre etmeyi amaçlıyor.

Rusya Devlet Başkanı Putin, Birleşmiş Milletler'in (BM) mevcut tek küresel yapı olduğunu vurgulayarak, bu yapının zayıflatılmasının tam bir kaosa yol açacağı uyarısında bulundu. Bu açıklama, Afrika kıtasındaki ülkelerin uzun süredir BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) adil temsil talep etmesi temelinde özel bir önem taşıyor. Söz konusu ülkeler, göçten gıda güvenliğine kadar küresel krizlerin en ağır yükünü kendilerinin üstlendiğini savunuyorlar.

Sahel Devletleri İttifakı (AES) ülkeleri geçtiğimiz eylül ayında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden (UCM) çekildiklerini ve yetkilerini ‘Sahel İnsan Hakları Mahkemesi’ne devrettiklerini açıkladılar. Bu karar, koalisyonun kurulmasının doğal bir uzantısıydı. AES’in kurulmasının ardından, bölgesel bir blok olarak Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) tarafsızlığını yitirip Batı'nın elinde bir araç haline gelince AES ülkeleri, ECOWAS’tan da çekildi.

Senegal Başbakanı Ousmane Sonko, 8 Ekim 2025'te ‘Senegal'e Yatırım Forumu’nda Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) ülkenin kalkınma yollarını ve modellerini belirleme yetkisine sahip olmadığını açıkladı.

AES’in UCM’den çekilmesi, Rusya’nın etkisiyle medyada geniş çapta tanıtılıyorsa, Sonko'nun açıklamaları, egemenlik ve eşitlik temelinde uluslararası kurumlarla ilişkileri yeniden şekillendiren, acil hesaplamaların ötesinde yeni bir Afrika kimliği vizyonuna uzanan daha geniş bir Afrika eğilimini ifade ediyor. Sonko’nun açıklamaları, Afrika’nın küresel sistemdeki yerine ilişkin yeni bir stratejik vizyon için acil meselelerin ötesine geçen bir çerçevede, egemenlik ve eşitlik temelinde uluslararası kurumlarla ilişkilerin yeniden tanımlanmasına yönelik daha geniş bir Afrika eğilimini yansıtıyor.

Yeni ideolojinin en yüksek değeri ve temel unsuru olarak egemenlik

Valday Uluslararası Tartışma Kulübü'nün 22. Yıllık Toplantısı, egemenliği sadece bir siyasi ilke olarak değil, yeni dünya düzeninin özünü ve bir devlet için en yüksek siyasi olgunluk biçimini somutlaştıran ahlaki ve medeniyet kategorisi olarak sunuyor. Putin, burada yaptığı konuşmada, egemenliğin halkların kendileri olabilme, kendi kararlarını verebilme ve bu kararların sorumluluğunu üstlenebilme yeteneğinin bir ölçüsü olduğunu söyleyerek bunu açıkça ifade etti.

Afrika bağlamında egemenlik, soyut bir teorik kavram değil, siyaset, hukuk, ekonomi ve kültür alanlarında kendi kaderini tayin etme hakkından yoksun olan resmi bağımsızlık yapısına karşı mücadelenin özünü temsil eden, yaşanmış ve somut bir deneyimdir. Putin, egemenliği, Batı'nın birleşme mantığına karşı, uluslararası ilişkilerde haysiyet ve adaletin bir ölçüsü olarak sunmuyor. Herkesi tek bir standarda tabi tutmanın düzen yaratmadığını, aksine diktatörlük getirdiğini vurgulayan Putin, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistemin dayandığı temelleri yeniden gözden geçirme çağrısında bulundu.

Bu görüş kapsamında egemenlik, ihraç edilebilir bir kaynak, takas edilebilir bir hizmet ve siyasi ve ekonomik olarak yatırılabilir bir değer olarak görülen daha geniş bir projenin parçası. Moskova, ortaklarına güvenlik ve askeri kurumların reformu, ekipman temini, altyapı projelerinin uygulanması ve katılımcı nitelikteki enerji girişimleri dahil olmak üzere kapsamlı egemenlik desteği sunuyor.

Moskova, Afrika'yı uluslararası sistemin sadece bir uzantısı olarak değil, temel bir ayağı olarak görüyor.

Rusya, Afrika’da bu modeli iki ilkeyle pekiştiriyor. Bunlardan birincisi müdahale etmeden yardım, ikincisi bağımlılık olmadan iş birliği. Bu ilkeler, kıtadaki ülkelerle olan ortaklığına hegemonyaya değil, eşitliğe dayalı pragmatik bir karakter kazandırıyor. Putin, bağımsızlıklarından ödün vermeden iş birliği yapabilen ülkeler, egemenliklerini artırmak ve bunu kalkınma ve siyasi bilgelik için bir kaldıraç haline getirecek gerekli araçlara sahip olacağı için egemenliğin ittifaklarla bağdaşmaz olmadığını, aksine ittifaklar sayesinde güçlendiğini vurguladı.

Bu mantık, AES’in deneyiminde açıkça görülüyor. 2023 yılının eylül ayında Burkina Faso, Mali ve Nijer, acil dış tehditler karşısında Liptako-Gourma Sözleşmesi’ni imzalayarak yeni bir bölgesel ittifak kurdu. AES geçtiğimiz yıl ekim ayında, kolektif egemenliğin gelişmiş özelliklerine sahip bir konfederasyona dönüştü.

BMGK’nın 22 Ocak 2025 tarihinde Afrika'da terörle mücadele konulu toplantısı sırasında, Rusya'nın BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Vassily Nebenzia, Moskova'nın AES içinde bir ortak güç kurulmasını memnuniyetle karşıladığını ve bunu terörist tehditlere karşı çabaları koordine etmek için gerekli bir adım olarak gördüğünü ifade etti.

AES, 8 Ekim 2025'te birleşik parlamentonun kurulduğunu duyurdu. Parlamentonun önümüzdeki ayında çalışmalarına başlaması bekleniyor.

Barışın garantörü olarak silahlı egemenlik

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin konuşmasında, “Dünya düzeni sloganlarla değil, devletlerin çıkarlarını bağımsız olarak savunma becerisiyle korunur” ifadelerini kullandı. Putin, bu açıklamasıyla, barışın sözlerle değil, güçle sağlanacağı fikrine açık bir meşruiyet kazandırdı.

yju
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa'nın 18 Ekim 2024'te Moskova'da düzenlenen BRICS İş Forumu'nda katılımcılara hitap ettiği konuşmasını dinlerken (AFP)

Egemenlik artık sadece resmi bir hak değil, bir tür sorumluluk ve iktidarın bir işlevi haline geldi. Onu koruma yeteneği ortadan kalktığında, anlamını yitirir ve gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan boş bir beyan haline gelir.

Bu fikir, Thomas Sankara, Kwame Nkrumah ve Muammer Kaddafi'nin konuşmalarında ve yazılarında sıkça rastlanan bir tema olsa da her biri bunu kendi tarzında ve kendine özgü tarihsel bağlamında ifade etti. Ancak, paylaştıkları ilke oldukça açık. O da devletin kendini savunma kapasitesi olmadığı sürece egemenlik anlamsızdır ilkesi.

Afrika bağlamında, bu fikir açıkça yankı buluyor. ‘Disiplinli dünya’ sloganı altında şekillenen Batı modelleri, yalnızca daha fazla kriz ve kırılganlığa yol açtı. Öte yandan Rusya, ‘silahlı egemenlik’ terimine dayanan farklı bir vizyon sunuyor. Zira Rusya’nın vizyonuna göre güvenlik yurt dışından ithal edilmez, devletin kendisini korumasını sağlayan ulusal bir çabanın sonucu olarak içeriden oluşturulur.

Silah temin edilmesi, askeri birliklerin gönderilmesi, ordu ve güvenlik güçlerini eğitmek için danışman ve eğitmen sağlanması ve istihbarat alanında teknik destek, egemenliğin korunması için gerekli ulusal altyapının sağlamlaştırılmasına katkıda bulunan temel unsurlar arasında yer alıyor.

Küresel düzen sloganlarla değil, devletlerin çıkarlarını bağımsız bir şekilde savunabilme yetenekleriyle ayakta tutulur.

Valday Uluslararası Tartışma Kulübü vizyonu, güç temelli bir sistem ilkesiyle sınırlı kalmayıp, ordunun etkili bir ulusal kurum ve siyasi eğitim ve ulusal bilinç oluşturma aracı olarak statüsünü de geri kazandırıyor.

Afrika egemenliğinin en önemli sembollerinden Thomas Sankara, “Siyasi bilinci olmayan bir asker potansiyel bir suçludur” der.

Moskova, güvenlik kurumlarını ulusal uyum ve siyasi kalkınmayı sağlamak için bir araç olarak gören farklı bir model sunuyor. Bu modelde egemenlik, statik bir kavram olmaktan çıkıp dinamik ve sürekli değişen bir kavram haline gelirken bağımsızlık ve onun pekiştirilmesi fikri etrafında şekillenen bir toplumsal mobilizasyon süreci ortaya çıkıyor.

Orta Afrika Cumhuriyeti'nde, silahlı kuvvetler ve güvenlik kurumları, memurları gelecekteki sivil kadrolar olarak yetiştirerek hükümet kurumlarının yeniden inşasına katkıda bulunuyorlar. AES ülkelerinde, askeri yapılar devletin yeniden inşasının çekirdeği ve siyasi olgunluğu yansıtan yeni bir kimliğin taşıyıcıları haline geliyor.

Rusya, savaş ihraç etmediğini, aksine ordunun rolünü şiddet aracı olarak değil, devlet inşasının bir direği olarak gören yeni bir siyasi vizyon sunduğunu ısrarla vurguluyor.

Bir güç biçimi olarak açılım

Putin'in Valday Uluslararası Tartışma Kulübü’nün 22. Yıllık Toplantısı’ndaki konuşması çok önemli bir noktaya değindi. Rusya'nın ABD’ye uranyum ihracatı devam ediyor ve hatta 800 milyon doları aştı.

Bu sadece bir istatistik değil, ulusal çıkar ve egemenliğin çelişkili kavramlar olarak değil, birbirini karşılıklı olarak destekleyen ve güçlendiren kavramlar olarak görüldüğü egemen pragmatizm mantığını benimseyen yeni bir aşamanın başlangıcının ideolojik bir işaretidir.

Rusya, kaynakların bir hakimiyet veya zorlama aracı değil, rasyonel bir arada yaşama yoluyla dayanıklılığı artıran karşılıklı destek için bir araç olduğunu gösteriyor.

Afrika bağlamında bu mantık belirgin bir yankı buluyor, zira Rusya şunlara işaret ediyor:

  • Batı'nın baskısı altında bile, karşılıklı yarar ve stratejik sürdürülebilirlik temelinde ilişkiler kurulabilir.
  • Afrika'nın sadece bir hammadde kaynağı olarak görülmemelidir.

Bu durum Afrika bağlamında açıkça görülüyor, zira Moskova Afrika'yı bir ‘zenginlik deposu’ olarak değil, kaynakların sömürü aracı olarak değil, teknoloji, lojistik, enerji ve eğitim alanlarında ortak kalkınmanın temeli olarak yatırıldığı yeni bir iş birliği modeli için bir alan olarak görüyor.

Valday Uluslararası Tartışma Kulübü’nün 22. Yıllık Toplantısı yalnızca siyasi açıklamalar için bir platform değil, Rusya'nın ideolojik olgunluk aşamasına geçişinin bir göstergesiydi. Putin’in konuşmasında ilk kez ortaya atılan merkezi çoğulculuk kavramı, yeni dönemin küresel dili haline gelmek üzere.

Afrika bu çerçevede Rusya’nın dış politikasının bir yansıması olarak değil, küresel sistemin kendisinin dönüşümünün, yani bağımlılıktan özerkliğe, dışsal dayatmalardan kalkınmayı yönlendiren ve geleceği şekillendiren içsel bir mantığa geçişin somut bir örneği olarak öne çıkıyor.

Valday Uluslararası Tartışma Kulübü’nün mantığına göre Afrika, küresel politikada marjinal bir aktör değil, aksine öncü ve modern dünyanın anlamını yeniden tanımlayan yeni bir merkez. Kıtanın, çok kutupluluğun somut bir şekilde şekillendiği bir alan haline gelmesi beklenirken, çok sayıda merkezin varlığı bu dönüşümün somut bir kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.



Warsh'ın ilk Fed toplantılarında parasal sıkılaştırma sinyalleri ABD tahvil getirileri yükseltti

New York Borsası'nda çalışan borsa simsarları (AP)
New York Borsası'nda çalışan borsa simsarları (AP)
TT

Warsh'ın ilk Fed toplantılarında parasal sıkılaştırma sinyalleri ABD tahvil getirileri yükseltti

New York Borsası'nda çalışan borsa simsarları (AP)
New York Borsası'nda çalışan borsa simsarları (AP)

ABD tahvil getirileri dün ABD Merkez Bankası (Fed) açıklamalarının ardından yükseldi. Fed yetkililerinin bir kısmının yıl bitmeden faiz artırımı yapılabileceğine işaret etmesi üzerine yatırımcılar para politikasına ilişkin beklentilerini yeniden değerlendirdi.

Fed’in açıklamaları, politika yapıcıların federal fon faiz oranının bu yıl ve önümüzdeki iki yıl boyunca birkaç ay öncesine kıyasla daha yüksek seviyelerde kalacağını öngördüğünü ortaya koydu. Yüksek faiz oranları enflasyonun dizginlenmesine katkı sağlarken ekonomik aktiviteyi yavaşlatabilir ve finansal varlıkların fiyatları üzerinde baskı oluşturabilir.

Konut kredisi ile hane halkı ve şirket borçlanma maliyetleri için belirleyici bir gösterge niteliği taşıyan ABD’nin 10 yıllık tahvil getirisi, salı günkü kapanışta yüzde 4,43 olan seviyesinden yüzde 4,45'e yükseldi. Para politikası beklentileriyle daha yakından ilişkili olan 2 yıllık tahvil getirisi ise yüzde 4,05'ten yüzde 4,14'e çıktı.

Bu artış, Fed'in ‘nokta grafiğinin’ 18 yetkiliden 9'unun yıl sonundan önce en az bir faiz artışı beklediğini göstermesinin ardından gerçekleşti. Yeni Fed Başkanı Kevin Warsh'ın yönetiminde düzenlenen ilk toplantıda ise hiçbir üye beklenti açıklaması yapmadı.

Küresel tahvil piyasalarındaki yükselen getiriler, yatırımcılar arasında enflasyonist baskıların süreceğine ve bunun ekonomik yavaşlamaya yol açarak farklı varlık sınıflarının değerlemelerini olumsuz etkileyeceğine dair endişeleri artırıyor.


İran savaşının sona ermesi Mısır’daki enflasyonu hafifletecek mi?

Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)
TT

İran savaşının sona ermesi Mısır’daki enflasyonu hafifletecek mi?

Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin bir bölümünün genel görünümü (Reuters)

İran savaşının sona ermesiyle eş zamanlı olarak ABD dolarının Mısır cüneyhi karşısında kayda değer ölçüde gerilemesi, Mısırlıların zihninde bu gelişmenin bölgedeki krizlerin tetiklediği hayat pahalılığı üzerinde etkili olup olmayacağına dair soruları ve belki de umutları yeniden gündeme taşıdı.

Mısır’da dün bankacılık işlemlerinin son saatlerinde dolar kuru çok sayıda bankada 50 Mısır lirasının altına gerileyerek 49,8 liraya düştü. Böylece dolar, mart ayından bu yana ilk kez bu seviyenin altına inmiş oldu.

Hayat pahalılığından yakınan çok sayıdaki Mısırlıdan biri de Kahire’nin doğusunda özel bir şirkette muhasebeci olarak çalışan Muhammed Kasım. Kasım, “Dolar her düştüğünde fiyatların da gerilemesini bekliyoruz ancak bu gerçekleşmiyor. Bir ürünün fiyatı yükseldiğinde bir daha asla düşmüyor” dedi.

Kasım, her gün evinden iş yerine ulaşım masraflarını karşılamak zorunda olduğunu, ayrıca eğitim çağında iki çocuğu bulunduğunu belirtti. Hayat pahalılığının nedenlerinin ortadan kalkmasıyla birlikte fiyatların da gerilemesini umut ettiğini söyleyen Kasım, “Savaş sona erdiğine ve enerji fiyatları dünya genelinde düştüğüne göre artık zamları haklı gösterecek bir neden kalmadı. Tüccarların ve satıcıların fiyat artışlarını gerekçelendirmek için öne sürdüğü Hürmüz Boğazı’nın kapanması riski de ortadan kalktı” ifadelerini kullandı.

Gelecekteki etkisi

Ancak ekonomist Mustafa Bedra farklı düşünüyor. Bedra, “İran savaşı sırasında yaşanan her günün geleceğe uzanan etkileri olacak” değerlendirmesinde bulundu.

Şarku’l Avsat’a konuşan Bedra, “Savaşın bir ay sürmesi halinde etkilerinin üç ila altı ay boyunca devam edeceğini öngörüyordum. Şimdi ise savaşın süresi neredeyse yüz günü aştı. Dolayısıyla etkilerinin kısa sürede ortadan kalkmasını beklemek gerçekçi değil” dedi. Ekonomik koşulları etkileyen unsurların büyük ölçüde değişmediğini belirten Bedra, “Petrol varil fiyatlarının etkisi, Hürmüz Boğazı’ndaki kapanmalar nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar ve enflasyondaki yükseliş gibi faktörler hâlâ geçerliliğini koruyor. Benim görüşüme göre fiyatlarda hissedilir bir düşüşün görülmesi için en az altı aylık bir süreye ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

cvcsv
Mısırlılar, dolar kurundaki düşüşün ardından fiyatların düşmesini umuyor. (Şarku’l Avsat)

Bedra, Mısır’dan çıkan dolaylı yabancı yatırımların etkisine de değinerek, bu sermayenin yeniden ülkeye dönmesinin ve döviz kurunun tekrar 47 Mısır cüneyhi seviyesine gerilemesinin 3 ila 6 ay sürebileceğini söyledi. Bunun ise mevcut ekonomik koşulların değişmemesine ve bölgede yeniden bir savaşın patlak vermemesine bağlı olduğunu vurguladı.

Bedra, “Gemiler yeniden Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye başladı. Petrol varil fiyatları da savaşın sona erdiğine ilişkin medya haberlerinin etkisiyle düşüş eğilimine girdi. Ancak ortada henüz nihai ve kalıcı bir anlaşma bulunmuyor” dedi.

Şubat ayının sonunda başlayan İran savaşıyla birlikte dolar kuru Mısır’da 55 cüneyhin üzerine çıkarak rekor seviyelere ulaşmıştı. Savaş öncesinde dolar yaklaşık 47 cüneyh seviyesinde işlem görüyordu.

Bedra, “Savaş tamamen sona erer ve bölge yeniden istikrara kavuşursa bunun fiyatlara yansımasını görmek için önümüzde yaklaşık altı aylık bir süreç bulunuyor. Petrolün varil fiyatı yeniden 60-70 dolar bandına gerilediğinde hükümetten benzin ve motorin fiyatlarında indirime gitmesini talep etmeye başlayabiliriz. Ancak şu an petrol hâlâ 80 dolar civarında seyrediyor. Dolayısıyla olayların önüne geçip hükümetten hemen fiyat indirimi istemek gerçekçi değil” şeklinde konuştu.

‘İstikrar için bir fırsat’

Kahire’nin doğusunda özel bir şirkette çalışan 20’li yaşlardaki Hacer Mahmud ise fiyatlardaki sürekli artışın önüne geçecek kararlı adımlar atılması gerektiğini düşünüyor. Mahmud, savaşın sona ermesini ‘özellikle bölgede yeniden sükûnetin sağlanacağına dair beklentiler ışığında piyasaların istikrar kazanması için büyük bir fırsat’ olarak değerlendiriyor.

Kişisel ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra ailesine de her ay maddi destek sağlamayı hedeflediğini belirten Mahmud, fiyatların istikrara kavuşmasını ve gerilemesini umut ettiğini söyledi. Mahmud, “Birçok ekonomi uzmanı önümüzdeki dönemde doların 47 Mısır cüneyhine kadar gerileyebileceğini dile getirdi” dedi.

Bankacılık uzmanı Seher ed-Damati ise petrol fiyatlarındaki düşüşe dikkat çekerek bunun hayat pahalılığını artıran temel etkenlerden biri olduğunu söyledi. Şarku’l Avsat’a konuşan Damati, “Karşı karşıya olduğumuz durum ithal enflasyondu. Mısır’ın savaş öncesinde 60 dolara ithal ettiği bir ürünün maliyeti İran savaşı sırasında 100 doların üzerine çıktı. Buna nakliye ve sigorta giderleri de eklendi. Şimdi ise fiyatlar geriliyor ve bu tek başına bile son derece önemli bir gelişme” ifadelerini kullandı.

Mısır’da aylık enflasyon oranı mayıs ayında yüzde 1,6 olarak kaydedilirken, bu oran nisanda yüzde 1,1 seviyesindeydi. Yıllık enflasyon ise mayıs ayında yaklaşık yüzde 13,8 olarak gerçekleşti.

Damati, “Hazine bonolarına yatırım yapan yatırımcılar güçlü şekilde geri döndü. Bu durum ülkeye döviz girişini artırdı. Ayrıca Çin ile yapılan yuan bazlı para takası anlaşması da katkı sağladı. Bunun yanında Mısır, arz ve talebe göre şekillenen esnek döviz kuru sistemini uyguluyor. Piyasadaki döviz arzının artması doğal olarak fiyatların düşmesine zemin hazırlıyor” değerlendirmesinde bulundu.

vcdfc
Kahire’deki bir döviz bürosu (AFP)

Sözlerine devam eden Damati, “Eğer jeopolitik koşullar mevcut haliyle devam ederse fiyatların düşeceğini düşünüyorum; ancak savaş yeniden başlarsa her şey başa döner” dedi.

Mısır Merkez Bankası, geçen hafta yaptığı açıklamada ülkenin net döviz rezervlerinin mayıs ayında 53,134 milyar dolara yükseldiğini bildirdi. Nisan ayında bu rakam 53,009 milyar dolar seviyesindeydi. Böylece rezervlerde 125 milyon dolarlık bir artış kaydedildi.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı, ülkede döviz piyasasında istikrarı sağlamak amacıyla döviz ticareti yapanlara yönelik operasyonlarını sürdürdüğünü açıkladı. Bakanlık, çarşamba günü 24 saat içinde 8 milyon Mısır cüneyhini aşan değerlerde yabancı para ticaretiyle ilgili bazı dosyaların ele geçirildiğini duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın bakanlığın resmî Facebook sayfasındaki verilerden yaptığı derlemeye göre, iç güvenlik birimleri pazar gününden salıya kadar geçen üç günlük süreçte yaklaşık 15 milyon Mısır cüneyhi değerinde döviz işlemiyle ilgili vaka tespit etti.


Suudi Arabistan ve Rusya: ‘Petrol varilinin’ ötesine geçen ve küresel ekonomik dengeyi kuran stratejik ortaklık

Suudi Arabistan ve Rusya: ‘Petrol varilinin’ ötesine geçen ve küresel ekonomik dengeyi kuran stratejik ortaklık
TT

Suudi Arabistan ve Rusya: ‘Petrol varilinin’ ötesine geçen ve küresel ekonomik dengeyi kuran stratejik ortaklık

Suudi Arabistan ve Rusya: ‘Petrol varilinin’ ötesine geçen ve küresel ekonomik dengeyi kuran stratejik ortaklık

Suudi Arabistan ile Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler, enerji piyasalarındaki geleneksel iş birliği çerçevesini aşarak yatırım, teknoloji, sanayi ve uzay alanlarını da kapsayan çok boyutlu bir ortaklığa doğru ilerleyen stratejik bir dönüşüm sürecine girdi. Bu gelişme, iki ülke arasında artan koordinasyonun küresel ekonomi dengeleri içindeki etkisini güçlendirirken, son derece dalgalı bir jeopolitik ortamda enerji piyasalarına daha fazla istikrar kazandırıyor.

İkili ilişkilerdeki bu ivme, Suudi Arabistan’ın St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda ana onur konuğu olarak öne çıktığı bir döneme denk geldi. Bu durum, Riyad’ın büyük uluslararası ekonomik etkinliklerdeki güçlü varlığını ortaya koyarken, aynı zamanda Riyad ile Moskova arasındaki karşılıklı güven düzeyini de teyit etti. Forum, yatırım, teknoloji ve sanayi alanlarında iş birliğini daha da genişletecek çok sayıda anlaşma ve mutabakat zaptının imzalanmasına zemin hazırlayarak, ortaklığın daha stratejik bir seviyeye taşınmasına katkı sağladı.

Ekonomi uzmanlarına göre Suudi-Rus ortaklığı artık yalnızca iki ülke arasındaki sınırlı bir ilişki olmaktan çıkmış durumda. Bu ortaklık, özellikle enerji piyasalarında sağladığı istikrar ve ekonomik çeşitlendirme çabalarına verdiği destekle, uluslararası ekonomik sistemde dengeleyici bir unsur haline geldi. Bu durum, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 hedefleriyle uyumlu şekilde petrol dışı sektörlerin payını artırma ve bilgi transferini yerelleştirme hedeflerine de katkı sunuyor.

Bu bağlamda, Suudi Arabistan Şura Meclisi üyesi Fadl bin Saad el-Buaynin, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın son yıllarda ekonomik ilişkilerini denge ve farklı küresel ekonomik güçlere açıklık ilkeleri temelinde yeniden şekillendirdiğini belirtti. El-Buaynin, Rusya’nın enerji piyasalarındaki ağırlığı nedeniyle önemli bir ortak olduğunu, bu nedenle Moskova ile iş birliğinin güçlendirilmesinin iki ülkenin çıkarlarına hizmet eden ve küresel piyasa istikrarını artıran stratejik bir tercih olduğunu ifade etti.

El-Buaynin, Riyad ile Moskova arasındaki koordinasyonun gerek ikili düzeyde gerekse OPEC+ ittifakı çerçevesinde petrol piyasalarında belirgin bir denge sağladığını ve jeopolitik gerilimlerin yol açtığı sert dalgalanmaları azalttığını vurguladı. Bu iş birliği modelinin yalnızca enerji sektöründe değil, daha geniş ekonomik ve kalkınma alanlarında da etkinliğini kanıtladığını söyledi.

Son dönemde St. Petersburg Ekonomi Forumu kapsamında üzerinde uzlaşılan başlıca iş birliği alanlarının ekonomi, enerji, gıda güvenliği, savunma sanayii ve teknoloji olduğunu belirten el-Buaynin, ayrıca iki ülke arasında seyahat ve hareketliliğin kolaylaştırılmasına yönelik önemli anlaşmaların da hayata geçirildiğini kaydetti.

Madencilik, teknoloji ve uzay alanlarının ikili iş birliğinde temel sütunlar olduğuna dikkat çeken el-Buaynin, bu alanların her iki taraf için de stratejik önem taşıdığını ifade etti. Madencilik sektörünün Suudi Arabistan’da en gelecek vaat eden alanlardan biri olduğunu ve ekonomik çeşitlendirme hedefleri kapsamında öncelik taşıdığını belirterek, bu alanın Rusya ile ortak çalışma için önemli bir kesişim noktası oluşturduğunu söyledi. Ayrıca yapay zekâ, dijital dönüşüm ve uzay teknolojileri gibi teknik iş birliği alanlarının da Vizyon 2030 çerçevesinde yüksek değerli geleceğin sektörleri arasında yer aldığını vurguladı.

El-Buaynin, anlaşmalar aşamasından uygulama sürecine geçişin önemine dikkat çekerek, bu mutabakatların hayata geçirilmesindeki kararlılığın somut ekonomik etkiler yaratacağını ve önümüzdeki dönemde iş birliğine daha fazla ivme kazandıracağını, bunun da iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendireceğini ifade etti.

Nitelikli ikili iş birliği

Suudi Arabistan’ın güneyindeki Cizan’da bulunan eş-Şuruk Ekonomik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Abdurrahman Başen, Suudi Arabistan ile Rusya arasında ikili iş birliğinin mümkün olan en üst seviyeye çıkarılmasına yönelik giderek artan bir eğilim bulunduğunu belirterek, bunun nitelikli bir ekonomi ve sanayi entegrasyonu için sağlam bir zemin oluşturduğunu ifade etti. Başen, bu sürecin aynı zamanda bölgede ve Avrupa’da yaşanan jeopolitik zorluklara karşı ortak bir yol haritası oluşturduğunu, bunun da bölgesel ve küresel düzeyde daha fazla ekonomik istikrarın korunmasına katkı sağladığını söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Başen, Riyad ile Moskova arasındaki ilişkilerin son dönemde çeşitli alanlarda hızlanan bir ivme kazandığını, bunun da geçmiş yıllarda imzalanan bir dizi anlaşmanın devamı niteliğinde olduğunu ifade etti. Ayrıca iki ülke arasındaki OPEC+ ittifakı çerçevesindeki düzenli koordinasyonun, küresel enerji piyasalarının istikrarına katkı sunduğunu, özellikle ABD-İran savaşı gibi jeopolitik gerilimlerin etkilerinin hissedildiği bir dönemde bu iş birliğinin öneminin arttığını belirtti. Başen, teknoloji, sanayi, uzay ve uydu teknolojileri alanlarında da iş birliğine yönelik eğilimin güçlendiğini vurguladı.

 cfvcfv
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, Rusya Başbakan Yardımcısı Alexander Novak ile birlikte St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda (St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu)

Başen’e göre, Vizyon 2030 kapsamında yer alan birçok program, Rusya ile kurulan ortaklıklarla geniş bir uyum ve entegrasyon imkânı buldu. İkili iş birliğinin artık uzun vadeli stratejik bir çizgiye oturduğunu belirten Başen, bunun hem siyasi hem ekonomik boyut taşıdığını ve hızla değişen jeopolitik koşullar içinde yeni bir gerçeklik oluşturduğunu söyledi. Bu sürecin ekonomik çeşitlendirme ve siyasi istikrar açısından daha geniş bir alan açtığını da ifade etti.

Ayrıca Başen, Suudi-Rus Ortak Hükümet Komitesi’nin bugüne kadar toplam değeri 70 milyar doları aşan 70’ten fazla ortak projenin hayata geçirilmesine katkı sağladığını belirtti. St. Petersburg Ekonomi Forumu kapsamında iki ülke arasında imzalanan 13 anlaşma ve mutabakat zaptının, ekonomik çeşitliliği artırma, ortak yatırımları genişletme ve ileri teknoloji transferini yerelleştirme yönünde net bir iradeyi ortaya koyduğunu ifade etti. Başen, bu gelişmelerin iki ülkenin küresel ve bölgesel düzeyde daha güçlü bir konum elde etmesine yardımcı olacağını ve siyasi istikrarı destekleyen daha dengeli uluslararası ilişkilerin inşasına katkı sağlayacağını söyledi.

Riyad ve Moskova ekonomik istikrarı sağlıyor

Suudi Arabistan Ticaret Odaları Federasyonu eski başkanı Mühendis Abdullah el-Mebti, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan ile Rusya arasında piyasadaki arz-talep dengesini düzenlemek amacıyla üretimin artırılması veya azaltılmasına ilişkin ortak kararlar üzerinden tam ve sürekli bir koordinasyon bulunduğunu, bunun hem üreticilerin hem de tüketicilerin çıkarına uygun adil fiyatların oluşmasını sağladığını ifade etti. El-Mebti, bu iş birliğinin öneminin, iki ülkenin dünyanın en büyük petrol üreticileri ve ihracatçıları arasında yer almasından kaynaklandığını belirtti. Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 kapsamında ekonomik çeşitlendirme, yatırım çekme ve teknoloji transferini yerelleştirme hedeflerinin, Rusya’yı Krallık için uluslararası ilişkilerde dengeli bir yapı kurma çabasında hayati bir ortak haline getirdiğini söyledi.

El-Mebti ayrıca, Suudi-Rus uyumunun petrol fiyatlarında çöküşü ya da ‘kontrolsüz yükselişleri’ önleyen bir güvenlik şemsiyesi oluşturduğunu, iki ülkenin birlikte hareket etmesinin küresel ekonomik durgunluğu engelleyerek enerji arzının güvenli biçimde sürmesini sağladığını ifade etti. Bu koordinasyonun yalnızca enerjiyle sınırlı kalmadığını, küresel ekonomik istikrarı hedefleyen çeşitli ekonomik anlaşmalar yoluyla daha geniş bir çerçeveye yayıldığını da sözlerine ekledi.

Madencilik, teknoloji ve uzay

El-Mebti, madencilik, teknoloji ve uzay alanlarının bugün Suudi-Rus iş birliğinin geleceğini şekillendiren temel sütunlar haline geldiğini belirterek, iki ülkenin ekonomik çeşitlendirmeyi güçlendirmeyi amaçlayan ortak yatırım anlaşmalarını hayata geçirmek için yoğun bir şekilde çalıştığını ifade etti. Bu süreçte bilgi transferine yönelik mutabakatların uygulanması ve iki taraf arasında tedarik zincirlerinin esnekliğinin artırılması da eş zamanlı olarak ilerliyor.

Madencilik sektörüne ilişkin olarak el-Mebti, Rusya’nın özellikle jeolojik etüt ve maden arama faaliyetlerindeki tarihi birikimi ve ileri düzey tecrübesi sayesinde Suudi Arabistan için geniş fırsatlar sunduğunu söyledi. Moskova ile kurulacak ortaklığın, Krallık’taki maden kaynaklarının değerlendirilmesine önemli katkı sağlayacağını ve nadir metaller alanında ortak yatırım imkânlarını genişleteceğini vurguladı. Suudi Arabistan’ın sunduğu büyük ölçekli yatırım fırsatlarının, büyük Rus madencilik şirketleri için de önemli bir çekim merkezi haline geldiğini ifade etti.

Teknoloji alanında ise son gelişmelerin iki ülke arasında özellikle yapay zekâ ve dijital dönüşüm teknolojilerinin entegrasyonuna odaklanan umut verici iş birliği fırsatları oluşturduğunu belirtti. Bu iş birliğinin, Suudi Arabistan’da sanayi ve madencilik sektörlerinin operasyonel verimliliğini ve rekabet gücünü artırmayı hedeflediğini söyledi. Bu bağlamda el-Mebti, Suudi Arabistan Kamu Yatırım Fonu (PIF) ile Rusya Doğrudan Yatırım Fonu arasındaki stratejik ortaklığın önemine dikkat çekerek, bu yapının ileri teknoloji alanlarına yatırım yapmak ve bu teknolojileri yerelleştirmek amacıyla oluşturulmuş özel yatırım fonları aracılığıyla somutlaştığını ifade etti.

Uzay sektörüne ilişkin olarak da el-Mebti, iki ülke arasındaki tarihi iş birliğinin yeni bir aşamaya geçtiğini belirterek, uzay araştırmalarına yönelik imzalanan anlaşmaların ortak çalışmanın yeni bir çerçevesini oluşturduğunu söyledi. Bu kapsamda Rusya Federal Uzay Ajansı (Roscosmos) ile yürütülen koordinasyonun sürdüğünü, Suudi personelin uzay görevleri için eğitildiğini ve uydu navigasyon sistemlerinin geliştirilmesi ve işletilmesinde teknik ortaklığın devam ettiğini kaydetti.

Yatırımlar ve ticaret

El-Mebti, Riyad ile Moskova arasındaki mevcut ticaret hacminin yaklaşık 4 milyar dolar seviyesinde olduğunu belirterek, Suudi Arabistan’ın önümüzdeki yıllarda Rusya’dan doğrudan yatırımlar kapsamında yaklaşık 1,5 milyar dolarlık bir sermaye çekmesinin beklendiğini ifade etti. El-Mebti, iki ülkenin bu rakamları yeni ortak projeler aracılığıyla sürekli bir büyüme eğilimine taşımayı hedeflediğini, Suudi-Rus İş Konseyi’nin ise ikili ticaret hacmini önümüzdeki yıllarda 12 milyar dolara çıkarma yönünde stratejik bir hedef belirlediğini söyledi.

El-Mebti değerlendirmesinin sonunda, Riyad ile Moskova arasındaki güçlü iş birliğinin küresel ekonomi ve enerji piyasalarının istikrarı açısından vazgeçilmez bir temel oluşturduğunu vurguladı. Bu koordinasyonun arz ve talep dengesini hassas biçimde koruduğunu belirten el-Mebti, ortaklığın genişletilmesinin gıda güvenliğini güçlendirdiğini, teknoloji ve tarım gibi kritik sektörlerde yatırımların çeşitlenmesine katkı sağladığını ifade etti. Ayrıca bu sürecin, jeopolitik dalgalanmaların iki ülkenin ekonomik büyümesine etkisini azalttığını söyledi. El-Mebti, bu iş birliğinin önemini üç ana başlıkta özetleyerek; bunların ‘enerji piyasalarında istikrarın sağlanması, gıda güvenliğinin güçlendirilmesi ve petrol dışı yatırımların belirgin şekilde artırılması’ olduğunu kaydetti.

Köklü bir ortaklık

Suudi ekonomist Dr. İbrahim el-Ömer de yaptığı açıklamada, “Riyad ile Moskova arasındaki ortaklık, petrolden öte küresel ekonomik istikrara uzanan bir çerçeveye sahip. Suudi-Rus ilişkisi artık yalnızca petrol variline bağımlı değil, ancak petrol hâlâ bu ilişkinin omurgasını oluşturmakta” ifadelerini kullandı.

El-Ömer, bu ortaklığın operasyonel boyutuna ilişkin değerlendirmesinde, Suudi Arabistan ve Rusya’nın OPEC+ ittifakının iki temel sütunu olarak sekizli grup kararlarını yönlendirdiğini belirtti. 2025 yılı içinde alınan kararlarla üretim kotalarının günlük yaklaşık 3 milyon varil artırıldığını, bunun küresel talebin yaklaşık yüzde 3’üne denk geldiğini ifade eden el-Ömer, bu artışların kademeli, kontrollü ve gerektiğinde durdurulabilir ya da tersine çevrilebilir nitelikte olduğunu söyledi.

Son dönemdeki krizlere de değinen el-Ömer, ABD-İran savaşı sırasında gerilimin arttığını ve mayıs ayında Hürmüz Boğazı’ndaki tedarik akışlarının bozulduğunu hatırlatarak, üzerinde uzlaşılan üretim artışlarının büyük kısmının Suudi Arabistan ve Rusya tarafından karşılandığını belirtti. Buna göre iki ülke arasındaki koordinasyonun, piyasa dalgalanmalarını sınırlayan, enflasyon baskılarını azaltan ve enerjiye bağımlı ekonomileri jeopolitik şoklardan koruyan bir güvenlik mekanizması işlevi gördüğünü ifade etti.

El-Ömer’e göre bu iş birliğinde ağırlık merkezi giderek klasik emtia ticaretinden sanayi, teknoloji transferi ve bilgi paylaşımına kaymakta. El-Ömer, enerji sektörünün -geleneksel, yenilenebilir ve nükleer tüm boyutlarıyla- halen ön planda olduğunu ancak artık sanayi, madencilik, dijital ekonomi, yapay zekâ ve uzay bilimleri gibi alanlara geniş bir alan açtığını söyledi. Bu çerçevede, Suudi Arabistan Sanayi ve Maden Kaynakları Bakanı’nın Rusya ziyaretinde, 50 bin kilometrekarelik bir alanda maden arama fırsatlarının ele alındığını, ayrıca 1 milyar dolarlık ortak teknoloji platformu kurulması ve Rusya’nın uzay alanındaki tecrübesinden yararlanılarak ortak uzay iş birliğinin geliştirilmesinin gündeme geldiğini aktardı.

El-Ömer, bu gelişmelerin, Suudi-Rus Ortak Hükümet Komitesi tarafından yürütülen kurumsal bir sürecin sonucu olduğunu, komitenin son olarak geçen yıl aralık ayında Riyad’da dokuzuncu toplantısını gerçekleştirdiğini belirtti. İki ülke arasında 70’ten fazla ortak projenin toplam değerinin 70 milyar doları aştığını, petrol dışı ticaret hacminin ise 2016’da 1,84 milyar riyalden (yaklaşık 490,6 milyon dolar) 2024’te 12,5 milyar riyale (yaklaşık 3,3 milyar dolar) yükseldiğini ifade etti. Ayrıca St. Petersburg Ekonomi Forumu kapsamında imzalanan 13 yeni anlaşmanın da bu ivmeyi desteklediğini söyledi.

Değerlendirmesinin sonunda el-Ömer, Riyad ile Moskova arasındaki stratejik iş birliğinin artık yalnızca iki ülkeyi ilgilendiren ikili bir mesele olmaktan çıktığını, küresel sistemde dengeleyici bir unsur haline geldiğini vurguladı. Bu ortaklığın Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 hedeflerine katkı sunduğunu, petrol dışı sektörlerin payını artırdığını ve bilgi ekonomisinin yerelleştirilmesini desteklediğini belirterek, bunun yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte ekonomik istikrara katkı sağlayan bir yapı oluşturduğunu ifade etti.