İsrail ve Katar'ın Gazze'ye akıttığı para

İsrail ve Katar'ın Gazze'ye akıttığı para
TT

İsrail ve Katar'ın Gazze'ye akıttığı para

İsrail ve Katar'ın Gazze'ye akıttığı para

İsrail’in Katarlı yetkiliye paranın çantalarda nakit halinde girişine izin vermesinin ardından dün Gazze Şeridi’nde resmi daire çalışanları maaşlarını almak için uzun kuyruklar oluşturdu. Bu esnada Tel Aviv’de sahne arkasında gizli anlaşmaların yürütüldüğüne dair haberler yayıldı. Hamas hareketi ile uzun vadeli bir ateşkese yönelikolmasa da durulmak için bir düzenlemenin söz konusu olduğu açıklandı. Şartları ise İsraillilerin 2014'teki savaştan hemen sonra yaptığı anlaşmaya oldukça benziyor. Tek eksik yanı Filistin yönetiminin katılımı.

Reuters haber ajansı, Katar’ın 15 milyon dolarlık bağış yapmasıyla dün Gazze Şeridi’nde memur maaşlarının ödenmeye başladığını ve bu sayede Hamas’a yönelik halk baskısının azaltıldığını belirtti. Ajans ayrıca İsrail’in şu duyurusunu aktardı:

“Bu paralar, hiçbir şekilde Gazze Şeridi’ni yöneten Hareket’e gitmeyecek. Filistin lideri Mahmud Abbas, Gazze Şeridi’ne özel bütçeleri azaltmış ve on binlerce memurun maddi durumunun bozulmasına sebep olmuştu. Aynı şekilde bu durum, Gazze-İsrail sınırında altı aydan beri devam eden ve Şerid’in kuşatıldığı kanlı gösterilerin fitilini ateşledi. Üstelik sınır ötesinde aralıklarla karşılıklı bombardıman da yapılmaktadır.”

Reuters, Filistinli kaynakların da şu açıklamasına yer verdi:

“Önceki gün Gazze’ye ulaşan Katar yardımının ilk taksiti olan 90 milyon dolar, İsrail’in onayıyla önümüzdeki altı ay içerisinde Şerid’e ulaştırılacak. İsrail daha önce Katar’ın yalnızca yakıt veya onaylanan şehir imarı projelerinde kullanılmak üzere para vermesini onaylamıştı. Söz konusu yardıma adres gösterilmesinin sebebi ise bağışın 10 yıl içerisinde İsrail ile üç savaşa giren Hamas’a daha fazla mali yardım ulaşmasından duyduğu endişedir.”

Gazze’deki bir posta dairesinin önünde, yani memurların maaşlarını almak için sıraya girdiğiyerde duran trafik polisi Vali Ebu Asi, “Çocuklarıma ilaç ve yemek götürmek için bir gün bile param olmadı. Bugün onlara ilaç, yemek ve elbise götüreceğim” açıklamasında bulundu.

Reuters, Hamas’ın Gazze Şeridi sakinlerinden vergi topladığına ve yöneticilerinin söylediğine göre daha önce İran da dâhil olmak üzere başka ülkelerden para alındığına dikkat çekti. Dün Gazze’deki 12 posta dairesinde memurlara maaşlarının verilmesi sürecini izlemek için Katar’dan da gözlemciler geldi. Ödemelerin bugün de devam edeceği bildirildi.

Maaşını almak için gelenlerin memura kimlik kartındaki fotoğrafı vermesi ve hesap raporuna parmak basması gerekiyor. Katar haber ajansı (QNA) konu hakkında “Katar’ın bağışından 27 bin memur yararlanacak. Diğerlerinin maaşları ise yerel gelirlerden sağlanacak” duyurusunda bulundu.

Reuters’ın bir Hamas'Tan aktardığı açıklamalarda şu ifadeler yer aldı:

“Polis memurları, maaşlarını diğer sivil memurlar kapsamında alacak. Hamas, 2007 yılından bu yana 40 binden fazla kişinin atamasını gerçekleştirdi. Ancak bunların çoğu Katar bağışından yararlanacak memurların yer aldığı listede gözükmüyor.”

Alman haber ajansı (DPA), Katar'ın Gazze’nin Yeniden İmarı Komisyonu Başkanı Muhammed İmadi’nin dün Gazze’nin doğusunda gazetecilere şunları söylediğini aktardı:

“Gazze Şeridi’ndeki elektrik sorununa çözüm bulmak üzere İsraillilerle anlaştık. Bu anlaşmaya Gazze Şeridi'ndeki durumu aşamalı bir şekilde iyileştirmek için uygulanacak bir dizi anlaşma çerçevesinde varıldı. Hamas’ın 2007 yılından sonra Gazze Şeridi’nde atadığı sivil memurların maaşlarının ödemesi başlatıldı. Katar, Hamas’a bağlı 27 bin sivil memura mali yardım ödemelerini denetliyor. Diğerlerinin maaşları ise yerel gelirlerden ödenecek.”

Gazze’de Hamas’ın idaresindeki Maliye Bakanlığı, memurların maaşlarının yüzde 60’ının ödenmeye başladığını ve bunun altı ay süreceğini duyurdu. Sayıları 40 bini bulan Hamas çalışanları, son birkaç yıldır aylık maaşlarının yüzde 40’ını alabiliyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun güvenlik kabinesinin bir üyesi, dün yaşananları önemsiz olarak niteledi. Tel Aviv’deki 102 FM radyo kanalına yaptığı açıklamada “Bu paralar Hamas faaliyetlerine değil, düzenli bir şekilde sivil memurlara verilecek” açıklamasında bulunan Çevre Bakanı Zeev Elkin ise Abbas’ı diğer cephelerdeki başarısızlığından ötürü Gazze’yi tutuşturmak için maaş ödemelerini durdurmakla suçladı.

Filistin Kurtuluş Örgütü Yürütme Kurulu Üyesi Vasıl Ebu Yusuf ise Reuters’a verdiği demeçte bu adımı eleştirerek “Katar veya diğerleri üzerinden yapılan bu tür düzenlemeler Filistin'de ayrışmanın yoğunlaşarak artmasına sebep oluyor” dedi.

Tel Aviv’de dün, İsrail’in her ay 15 milyon dolar olmak üzere altı aylık taksit halinde toplamda 90 milyon doların verilmesini onayladığı; bunun 2007 yılındaki devrimden bu yana Gazze Şeridi’ne hükmeden Hamas hükümetinin çalışanlarının maaşlarının ödenmesi konusunda öne sürdüğü şarta bir cevap niteliğinde olduğu ifade edildi. Nitekim Filistin yönetiminin kendi idaresi altında değil de Hamas memuru oldukları gerekçesiyle maaşları ödemeyi reddettiği biliniyor. Katar’ın Gazze yetkilisi Muhammed İmadi, parayı Gazze Şeridi’ne her birinde 3 milyon dolar bulunan beş çanta ile getirerek bölgenin kuzeyindeki Beyt Hanun kasabasının yakınlarındaki İsrail Erez Geçidi’nden geçirdi. Paralar, kapılarını dün özel olarak bu iş için açan posta dairesine emanet edildi. Bazı memurlar, dolarla aldıkları maaşları ile basın mensuplarının kameralarına poz verdi.

Bunun ardından Tel Aviv’deki bir askeri kaynak, İsrail’in bu adımı Şerit sınırında sakinliği gerçekleştirmek üzere yapılan bir anlaşma çerçevesinde attığını ve bu anlaşmanın da Hamas’ın önce Büyük Dönüş Yürüyüşleri eşliğindeki şiddeti ardından tüm eylemleri durdurma sözünü yerine getirmesini hedeflediğini söyledi. Sözlerinin devamında şu ifadeleri kullandı:

“İsrail’e göre bu anlaşma Hamas ile olan durumu Tel Aviv'in ‘Koruyucu Hat' olarak adlandırdığı 2014'teki operasyonunun 51'inci gününe, durduğu noktaya geri götürüyor. Şimdiki durum, ateşkes için Hamas ile yapılan ancak imzalanmayan bir anlaşmanın sonucudur. Sözleşmeler, Şerid’in yeniden imarı ve Filistin Yönetimi’nin Gazze idaresine geri dönmesi için üç aşamada uygulanacak 8 madde içeriyor. Bu sekiz madde, 2014’ün ağustos ayında İsrail, Mısır ve Hamas arasında gerçekleştirilen sözleşme belgesinde de yer alıyor. Tek farkla ki bu sefer BM Temsilcisi Nickolay Mladenov, Katar ve Avrupa ülkeleri de dâhil oldu.

İbrani Yediot Aharonot gazetesinin askeri alan editörü Alex Fishman’a göre İsrail, Gazze Şeridi ile savaşmaktan bir fayda elde edemeyeceğini anladı. Bu durum, geçen 27 Ekim günü açık bir şekilde ortaya çıktı. Nitekim Gazze Şeridi'nden İsrailli kasabalara doğru 37 füze atışı gerçekleştikten sonra durulma konusunda müzakereler yürüten İsrailli ekip, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Tel Aviv’deki Güvenlik Bakanlığı konutundaki ofisinde toplandı. Ekip içerisinde Netanyahu'nun yanı sıra Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Meir Ben Şabat ve Şin Bet Başkanı Nadav Argaman da yer alıyordu. Güvenlik Bakanlığı’nın karşılıklı tüm mektupların bilgisine sahip ve İsrail’in Gazze Şeridi’ne karşı politikasında gerçek karar mekanizması olan bu ekip içerisinde daimi bir temsilciliği bulunmuyor. Söz konusu toplantıda Ben Şabat ve Argaman, Gazze'ye karşı savaş yürütülmemesi önerisinde bulundu. Bu toplantıya Güvenlik Bakanı Avigdor Liberman ile Genelkurmay Başkanı Gadi Eizenkot da katıldı. Eizenkot, “Hamas, savaş istemiyor. Savaş başlatılması için bir sebep yok” görüşü ile ifade ettiği tutumunda kararlı dururken Liberman’a göre savaş başlatılılarak Gazze'ye ağır bir darbe vurulmalı. Liberman’ı Güvenlik İşleri için Küçültülmüş Bakanlar Kurulu (Kabinet) üyesi olan bakanlar da destekledi. Ancak Netanyahu, Kabinet’in toplanmasını reddederek güvenlik güçlerinin Filistinlilerin ölümüne sebep olmayacak şekilde binaları bombalamasını uygun gördü.

Yine Fishman’a göre ateşkese doğru ilk adım geçtiğimiz cuma günü atıldı. Nitekim Hamas, verdiği sözü yerine getirerek çite yönelik şiddetin düzeyini azalttı. Buna karşılık İsrail de balıkçılık av alanını 9 mil genişletti. Aynı şekilde yakıt sağlandı, Katar parasının girişine izin verildi, Şerid’e günde ortalama 16 saat elektrik sağlandı ve malların sokulması için Kerem Ebu Salim geçidi açık bırakıldı. Mısır da Filistinlilerin giriş çıkışı için Refah Kapısı'nı açtı. Ardından İsrail, Filistin yönetiminin itirazlarına rağmen Katar parasının girişini onayladı. Mısır, Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi’nin özel temsilcisi olan İstihbarat Bakanı Abbas Kamil aracılığıyla bu müzakereleri kararlılıkla yönetti. Kamil’in beraberinde Ahmed Abdulhalık başta olmak üzere bir dizi istihbarat subayı da bulunuyordu. Abdulhalık, Gazze Şeridi ile İsrail arasında mekik dokumuş, Argaman ve Ben Şabat ile toplantı yaparak Mısır’ın mesajlarını taşımış ve ikisi ile konuyu tartışmıştı.

Fishman, Abdulhalık’ın İsrail ile Şerit’teki Hamas lideri Yahya Sinvar arasındaki mektup alışverişini yöneten kişi olduğunu ortaya çıkardı. Zira kendisi önemli bir durum olduğunda Şerid’e, Ramallah’a ve Tel Aviv’e yöneliyor; müzakereler konusunda gerçek anlamda bir gelişme olduğunda da Sinvar, Hamas’ın askeri kolunun komutanı Muhammed Dayf ve siyasi büro başkanı İsmail Haniye ile durum değerlendirmesi yaptıktan sonra Kahire’ye gidiyor. Kahire’ye her gidişinde Sinvar’a Hamas’ın “anlaşılan böylesi her buluşmanın ardından İranlıları haberdar etmek üzere Tahran’a giden” yurt dışındaki lideri Salih Aruri de eşlik ediyor.

Fishman, İsrail hükümeti yetkililerinden naklettiğine göre Mısır, kendi çıkarına hizmet etmek adına Hamas ve yönetim arasındaki uzlaşma ve durulma için çok çaba harcıyor. Niyeti, Hamas’ı Sina’daki DEAŞ ve Müslüman Kardeşler’den ayırmak. Nitekim Gazze’deki bir sonraki savaşın sonucunda Hamas savaşçılarının Sina’ya kaçarak DEAŞ’a katılmasından endişe ediliyor.

İsrailli kaynaklara göre Mısır’ın planı üç aşamadan oluşuyor. İlk aşama, daimi ateşkes. İkinci aşama Gazze Şeridi’nin yeniden yapılandırılması. Üçüncü aşama da Filistin yönetiminin Gazze’ye geri getirilmesi. Birinci ve ikinci aşama arasında önemli bir aşama daha gerekiyor ki o da Hamas tarafından rehin alınan iki İsrail askeri, Hadar Goldin ve Oron Şaul'un cesetlerinin iadesi. Sürecin devamının bu aşamanın sorunsuz bir biçimde gerçekleştirilmesine bağlı olduğu belirtiliyor.



İsrail’in Washington Büyükelçisi, oğlunun Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralandığını açıkladı

İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
TT

İsrail’in Washington Büyükelçisi, oğlunun Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralandığını açıkladı

İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)

İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter, dün işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralanan askerin oğlu olduğunu açıkladı

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Leiter, X platformundan yaptığı açıklamada, “Neria’nın bir mucizeye ihtiyacı var. Neria, ağabeyi Moşe Yedidya Leiter’i kaybetmesinin ardından yedek kuvvetlerde görev yapmaya devam etti” ifadelerini kullandı. Moşe Yedidya Leiter, Kasım 2023’te Gazze Şeridi’ndeki çatışmalar sırasında hayatını kaybetmişti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da X üzerinden yaptığı açıklamada, “Eşim Sara ve ben, bütün İsrail halkıyla birlikte bir mucizenin gerçekleşmesi için dua ediyoruz” dedi.

İsrail polisi, dün işgal altındaki Batı Şeria’daki askeri kontrol noktasında düzenlenen araçlı saldırıda bir İsrail askerinin yaralandığını ve saldırıyı gerçekleştiren kişinin İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü duyurdu.

İsrail polisi, saldırganın Ramallah kentinin batısındaki Beyt Horon yerleşimi yakınlarında içinde bir kadın polis ile bir askerin bulunduğu araca otomobiliyle çarptığını bildirdi. AFP’nin haberine göre polis açıklamasında, “Bunun sonucunda asker yaralandı ve şu anda tıbbi tedavi görüyor. Saldırgan ise güçlerin açtığı ateş sonucu öldürüldü” denildi.

İsrail’in MDA ambulans servisi, ekiplerinin durumu ağır olan bir erkeği hastaneye kaldırdığını açıkladı.

 İsrail kurtarma ekipleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)
 İsrail kurtarma ekipleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)

Filistin Sağlık Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, “Makamların bize, 29 yaşındaki Mahmud Muhammed Mahmud Süleyman’ın Ramallah’ın batısındaki Beyt Ur et-Tahta köyü yakınlarında işgal güçlerinin açtığı ateş sonucu hayatını kaybettiğini ve cenazesinin alıkonulduğunu bildirdiğini” belirtti.

İsrail’in 1967’den bu yana işgali altındaki Batı Şeria’da, Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nde savaşın başlamasından eri şiddet olayları arttı.

Geçtiğimiz pazar günü Ramallah yakınlarında bir İsrailli yerleşimci silahla öldürüldü. İsrail ordusu, saldırıyı gerçekleştirdiğinden şüphelenilen kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Aynı gün ordu, Cenin yakınlarında askerlerine araçla çarpmaya çalışan bir Filistinlinin öldürüldüğünü duyurdu.

 İsrail güvenlik güçleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)
İsrail güvenlik güçleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)

AFP’nin Filistin yönetimi verilerinden aktardığına göre Gazze savaşının başlamasından bu yana aralarında silahlı kişilerin de bulunduğu en az bin 111 Filistinli İsrail askerleri veya yerleşimciler tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti.

Buna karşılık İsrail’in resmi verilerine göre Filistinliler tarafından düzenlenen saldırılarda veya İsrail güçleriyle yaşanan çatışmalarda, aralarında siviller ve askerlerin bulunduğu en az 49 İsrailli hayatını kaybetti.


11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
TT

11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)

Bazı günler yalnızca tarihe geçmez, tarihin akışını da değiştirir. 11 Eylül 2001, dünyanın hafızasına “dünyayı sarsan gün” olarak kazındı. O sabah ekranlara yansıyan görüntüler, ilk anda milyonlarca insanın gerçek olduğuna inanmakta zorlandığı bir kâbusa dönüştü. Sivil uçakların New York ve Washington’daki güç sembollerine çarparak patlaması, yalnızca binlerce insanın hayatını değil, Amerika’nın, Orta Doğu’nun ve dünyanın gidişatını da değiştirdi. Aradan çeyrek asır geçse de 11 Eylül’ün bıraktığı izler hâlâ silinmiş değil.

El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in başlattığı o saldırı Afganistan’daki Taliban rejimi ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasına yol açtı: Afganistan bugün yeniden Taliban’ın görece daha düşük profilli yönetimi altında yaşamını sürdürürken Ortadoğu, ABD ordusunun Irak’taki Baas rejimini devirmesinin yol açtığı bölgesel dengelerdeki bozulmanın bedelini hâlâ ödüyor. Her iki rejimin devrilmesi, bugün ABD ile askeri bir çatışmanın içinde bulunan İran’ın istemeden aldığı büyük bir hediyeydi.

xgbh
11 Eylül’den haftalar sonra Bush ile Salih’in görüşmesi (AFP)

Dünya, Amerika’nın kendi topraklarında saldırıya uğramasına alışık değildi. 7 Aralık 1941’de Japonya, Hawaii’deki Amerikan üssü Pearl Harbor’a saldırmış, Washington ertesi gün Japonya’ya savaş ilan ederek karşılık vermişti. Sonrası ise biliniyor.

Meşhur 11 Eylül saldırılarında Usame bin Ladin savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı ve George W. Bush yönetimi, terörün merkezleri olarak gördüğü hedeflere karşı savaşı başlattı.

Başkan George W. Bush liderliğindeki yaralı Amerika’nın, Usame bin Ladin’i barındırmakta ısrar eden ve kendisinden bu kişiden uzaklaşması ya da onu teslim etmesi yönündeki çağrıları dikkate almayan Molla Ömer rejimini devirmeye karar vermesi şaşırtıcı değildi.

Ancak asıl büyük karşılık Ortadoğu’da yaşandı. Bölge, 2003 yılında Bağdat’taki Firdevs Meydanı’nda Amerikan zırhlı araçlarının Saddam Hüseyin’in heykelini devirdiğine tanıklık etti. Ortadoğu daha sonra Saddam’ın boynuna geçirilen idam ilmiğini de görecekti. Bu görüntü, iki kişiyi endişelendirdi: Biri Muammer Kaddafi, diğeri Ali Abdullah Salih.

xcvfbghj
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat (Arşiv)

Usame bin Ladin, New York ve Washington’a saldıran ekibin üyelerinin çoğunun Suudi Arabistanlı olmasını özellikle tercih etmişti. Amacı Washington ile Riyad arasında kriz ve kopuş yaratmaktı. İstediği gerçekleşmedi ancak yaşananlar İslam dünyasının tamamı için büyük bir sınav oluşturdu.

Amerika’da terörün köklerinin kazınması çağrıları yükseldi. Saldırılar, Amerika ve Batı’nın çok sayıda ülkeyle ilişkilerini sarsarken Batılı hükümetlerin Arap ve Müslüman topluluklarla ilişkilerini de etkiledi. Özellikle göç dalgalarının giderek büyümesiyle birlikte bu gerilim daha da arttı. Bugün ise Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişine tanıklık ediyoruz.

O gün Yaser Arafat Gazze’de bulunuyordu. Batı Şeria ve Gazze’de saldırıları kutlamak ve Amerika’nın İsrail yanlısı tutumuna duyulan nefreti göstermek amacıyla şeker dağıtan bazı Filistinlilere yönelik görüntü ve haberlere odaklanılmasından rahatsız oldu. Arafat, ilerleyen yaşına rağmen New York ve Washington’da yaralananlara kan bağışlamakta ısrar etti ve Gazze’deki hastanelerden birine gitti. Bazıları Arafat’ın saldırıların ilk saatlerinde, eylemin gerçekleştirilmesine Filistinlilerin de katılmış olabileceğinden endişe ettiğini söylüyor.

cgthnh
Muammer Kaddafi (Arşiv – Reuters)

Muammer Kaddafi de endişeye kapıldı. Ancak ilk saatlerde o ve Saddam Hüseyin saldırının Amerika’yı zayıflatacağı yanılgısına kapılmıştı.

Kaddafi, Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalgam’dan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’dan Bush’a Libya’nın ilişkileri normalleştirmeye ve Amerika ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu iletmesini istemesini talep etti. Buteflika, Libya’nın bu tutumunu Bush’a aktardı. Ancak Amerikan başkanı konuğuna şu mesajı verdi: “Kaddafi’ye söyle, nükleer programının cephaneliğinden derhal vazgeçsin. Aksi halde biz gidip onu yok ederiz.”

Amerika’daki gerilimin boyutunu anlamaya çalışan Şalgam, Trablus’ta yapılan bir toplantıda Amerika’nın Afganistan’ı, Irak’ı ve Libya’yı işgal edeceğini söyledi. Libya lideri Bush’un iradesine boyun eğmekte tereddüt etmedi.

cvfbgnhj
Bin Ladin, Sudan'da bulunduğu yıllarda Beşir ile birlikte

Amerika, Irak’a saldırırken Saddam rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Irak rejimi ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğunu öne sürdü. Ancak özellikle Saddam ile Bin Ladin’in kişilikleri arasındaki büyük farklılık ve dayandıkları ideolojik sözlüklerin birbirinden tamamen uzak olması nedeniyle pek çok kişi bu ilişkinin varlığına inanmadı.

Yaygın kanaat, bu ilişkinin uydurma olduğu yönündeydi. Gerçekte böyle bir ilişki kurulmamıştı. Ancak Saddam, 1990’larda, özellikle Usame bin Ladin’in Sudan’da bulunduğu dönemde büyük bir hata yaptı. Suriye’deki Müslüman Kardeşler’den bir kişiyi Sudan’da Bin Ladin ile görüşmesi için gönderdi. Ancak El-Kaide lideri “kâfir Baas rejimi” ile iş birliği yapmaya ilgi göstermedi.

Irak rejimi Bin Ladin ile temas kurma girişimini tekrarladı ve istihbarat yetkilisi Faruk Hicazi’yi gönderdi. Sudanlı İslamcı lider Dr. Hasan Turabi’nin arabuluculuğuyla Hicazi ile Bin Ladin arasında bir görüşme ayarlandı. Üç saatten fazla süren görüşmenin ardından Hicazi Irak’a döndü ve Saddam’a Bin Ladin meselesinden vazgeçmesini önerdi. Bin Ladin’in Irak topraklarında kendisine ait bağımsız kamplar kurulmasını talep ettiği öne sürülüyordu.

Irak rejimi Bin Ladin ile iş birliği yapma fikrini böylece rafa kaldırdı. Ancak Amerikan istihbaratı, iki taraf arasındaki belirsiz temaslara ilişkin bazı izleri Irak’ın işgalini gerekçelendirmek için kullandı.

Amerika, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerini devirdi ve El-Kaide’nin önde gelen isimlerini hedef alan uzun soluklu bir takip operasyonu başlattı. 2 Mayıs 2011’de Pakistan’ın Abbottabad kentinde saklanan Usame bin Ladin, Amerikan askerlerinin ikamet ettiği yere baskın düzenlemesiyle yakalandı. Amerika, New York ve Washington saldırılarının planlayıcısından intikam alarak cesedini denize attı.

Usame bin Ladin ortadan kayboldu ancak El-Kaide’nin bıraktığı izler Ortadoğu ülkelerine ağır bir bedel ödetti.


Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
TT

Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)

Refik Huri

Kendini güçlükle tanıyan eski Ortadoğu'da, yeni Ortadoğu başlığı altında hazırlanan senaryolar az sayıda değil. Her senaryo mantar gibi karanlıkta doğuyor ve büyük bir olay, kendisini doğuran başka bir büyük olayı kopyaladığında ışıkta ölüme yaklaşıyor, böylece diğer senaryoların yanında sıralanıyor ve hiçbiri tamamlanmıyor.

Defter uzun. Oslo Anlaşması sonrası, Camp David Barışı ve Vadi Araba Anlaşması basımından İran'daki İslam Devrimi sonrası ve İmam Humeyni'nin “devrimi ihraç etme” iddiası basımına kadar. Keza Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Amerikan tek kutupluluğunun dünyanın zirvesine yükselişi sonrası basımından, “Arap Baharı” devrimleri ve Çin'in yükselişi, Rusya'nın rolünü yeniden kazanmasıyla çok kutupluluğun geri dönüşü sonrası basımına kadar. Bugünkü yeni basım ise “Büyük İsrail”, “Büyük İran” ve “Yeni Osmanlıcılık Türkiyesi” hayallerinin ortasında, İran'a karşı yürütülen ABD-İsrail savaşı sonrasını kapsıyor.

Herkes stratejilerin çatışmasının sonucuna boyun eğmeye mahkumdur, çünkü Başkan Donald Trump, sonuna kadar tek bir karta odaklanmadan bütün kartları aynı anda oynuyor. Robert Keohane ve Joseph Nye'nin “Uzun Amerikan Yüzyılının Sonu” kitabında söyledikleri gibi, anlaşma uğruna savaş, savaş gerektiren barış, “çekme ve itme” olmaksızın güç yoluyla hakimiyet kartlarını oynuyor. Bütünleşik bir stratejisi ya da çıkış stratejisi olmadan İran'la savaş halinde ve bugün yardımcılarından savaş öncesinde ve savaş sırasında görmezden geldiği bir şeyi yapmalarını istiyor: İran'a karşı savaşın “ertesi günü” için bir strateji hazırlamak. Genel hatlarından bu stratejinin aşamalı çalışmak olduğu görülüyor.

İlk önce, 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı ile Gazze, Lübnan ve İran'daki savaşların ardından yaşanan karışıklıkların sona erdirilmesi aşaması geliyor. Bunu Trump'ın Gazze Şeridi'ndeki planının hayata geçirilmesi, Suriye ile İsrail arasında güvenlik anlaşmasına varılması, Lübnan ile İsrail arasında üçlü çerçeve anlaşmasının hayata geçirilmesi, İsrail ile Arap ülkeleri arasında İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi, ABD'nin bölgedeki müttefikleri arasında İran'ı kontrol altında tutacak bölgesel bir güvenlik sisteminin inşa edilmesi aşamaları takip ediyor. Ancak Amerikalı strateji uzmanı Anthony Cordesman'a göre “savaş sonrası savaş, savaştan daha zordur.” Trump'ın “ertesi gün” stratejisi de kaçışı olmayan dört meydan okumayla karşı karşıya ve sorunlarına çözüm bulmak da kolay değil.

İlk meydan okuma denklemdeki “eksik” Filistin rakamıdır. Filistin devletini içermeyen herhangi bir bölgesel güvenlik sistemi bir güvenlik sistemi değil, çatışma ve savaşların reçetesidir.

İkincisi ise İsrail'in oyundaki “aşırı” rolüdür. Büyük İsrail’i inşa eden bölgesel bir süper güç gibi davranan ülke, Gazze ve Batı Şeria'da genişlemekte, Güney Lübnan ve Güney Suriye'de “tampon bölge” kurmakta ısrar ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre sınırları içinde kendisini güvende görmeyen ve bunun için ilave Arap toprakları işgal etmesi gerektiğini düşünen İsrail, İbrahim Anlaşmaları’ndaki ortaklarına güvenlikleri konusunda nasıl güvence verebilir? İsrail'in ulusal güvenlik stratejisi yalnızca somut tehditlerle yüzleşmeyi değil aynı zamanda herhangi bir Arap gücünün askeri yeteneklerini geliştirmesini önlemek için önleyici savaşlar yürütmeyi gerektiriyorsa, bölgesel güvenlik sistemine nasıl güvenilebilir?

Üçüncü meydan okuma, İran savaşının bir sonuca ulaşamadan durması ve hesaplanmamış bir savaşın ertesi günü için senaryo çizme çabasının beyhudeliğidir. Ya Tahran zafer kazandığını ilan edip, Arap dünyasının tek sahnesi olduğu bölgesel projesini hegemonya, güç ve şantajın ötesine geçen bir çerçevede tamamlamakta ısrar ederse? Peki, ya denklem savaşlara yabancı bir denklemse, yani ABD İran'ı vururken, Tahran da Körfez ülkeleri ve Ürdün'ü vuruyorsa?

Dördüncüsü, ABD'de ekonomik savaş ve ablukanın yanı sıra İran savaşı ve bu savaşta bugüne kadar yaşananlar ile ilgili tartışmalardır. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü'nde Dış ve Savunma Politikaları Çalışmaları Direktörü meslektaşımız Corey Schack, Foreign Affairs tarafından yayınlanan bir makalede “Trump'ın hatası”ndan ve ilk çizgileri General Colin Powell tarafından çizilen Savunma Bakanı Caspar Weinberger'in savaş yürütme ilkesini göz ardı etmesinden bahsediyor. George Washington Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve küresel sorunlar profesörü Mark Lynch, aynı dergide yayınlanan makalesinde “Amerikan Ortadoğusu'nun bittiğini” söylüyor ve “1991'den bu yana başarılı olan bölgesel sistemin, ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının kurbanı haline geldiğini” belirtiyor.

Hiçbir şey Devrim Muhafızları'ndaki radikallerin Amerikan kuvvetlerine ve Körfez ülkelerine geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemeyi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın ABD'ye “oyunun kuralları değişti” demeyi düşünmesini engellemiyor. Elbette Trump ve Netanyahu’nun İran'ın sonunun yaklaştığını ve İran savaşının ardından yeni bir Ortadoğu'nun başlayacağını düşünmelerini de engellemiyor. Ancak gerçek şu ki bölge, tamamlanmamış savaşlar, çatışan stratejiler ve çözümü olmayan krizlerden muzdarip. Stratejilerin çatışmasındaki her yeni Ortadoğu, bizi eski Ortadoğu'ya, onun eksikliklerine ve felaketlerine geri götürüyor. Kimse hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyor; eski mi yeni mi?