Yeni Tunus Hükümetinin en gözde üyesi Yahudi asıllı Roni Trablusi

Yeni Tunus Hükümetinin en gözde üyesi Yahudi asıllı Roni Trablusi
TT

Yeni Tunus Hükümetinin en gözde üyesi Yahudi asıllı Roni Trablusi

Yeni Tunus Hükümetinin en gözde üyesi Yahudi asıllı Roni Trablusi

Tunus Meclisi’nin yaklaşık üçte ikisinin oyları ile seçilen Yusuf Şahid başkanlığındaki yeni Tunus hükümeti, Cumhurbaşkanı El-Baci Kaid Sibsi önünde yemin etti.
Ancak Meclis’teki sosyalist ve ulusalcı muhalefet, Turizm Bakanlığı’na Roni Trablusi’nin getirilmesi nedeniyle yeni hükümete karşı büyük bir kampanya başlattı. Çünkü Roni Trablusi; Fransa ile Kuzey Afrika ülkeleri arasında turizm ve hava taşımacılığı sektörlerinde yatırımları bulunan Yahudi asıllı bir Tunus- Fransa vatandaşı.
Tunus’un yeni turizm bakanı olan Trablusi, 1958 yılından bu yana bakan olan ilk Yahudi.
Cerbe adasında ikamet eden Tunus Yahudi azınlığının lideri olan, her yıl tüm dünyadan Yahudilerin hac amacıyla ziyaret ettikleri eski ve ünlü El-Gariba Sinagogu’nda düzenlenen törenleri yöneten Jozef Peres Trablusi’nin çocukları olarak Roni ve kardeşi Elie Trablusi’nin finans ve iş dünyasında sahip oldukları şöhret yaklaşık 25 yıla uzanıyor.
El-Gariba etkinliklerinin; türünün en önemli ve önde gelen kültürel ve dini etkinlik olduğuna ve her yıl dünyanın her yerinden binlerce Yahudinin bu amaçla Cerbe adasında bulunan bu eski sinagogu ziyaret ettiğine dikkat çekmeliyiz.
Trablusi’nin 2002’den bu yana oynadığı politik rol
Doksanlı yılların ortalarında Oslo ve Washington’da Filistin-İsrail Barış Antlaşması’nın imzalanması, Tunus makamlarının İsrail’deki Ben Gurion Uluslararası Havaalanı’ndan kalkan uçakların Cerbe-Cercis Uluslararası Havaalanına inmesine izin vermesi ile bu dini etkinliğe katılım zirveye ulaştı.
İsrail’den gelen ilk ziyaretçi topluluğunun büyük bir çoğunluğu Tunus ve Fas asıllı İsraillilerden oluşuyordu. Tunus asıllı ve o zamanlar İsrail’in Dışişleri Bakanı olan Silvan Şalom da kafiledeydi.
Jozef Trablusi’nin büyük oğlu Roni, 2002 yılının Nisan ayında El-Gariba Sinagogu’nu hedef alan intihar saldırısının ardından siyasi alanda öne çıkmaya başladı. Babası ile birlikte yerli ve uluslararası basına yaptıkları açıklamada, intihar saldırısının olumsuz etkilerini sınırlama çabalarında Tunus makamlarını desteklediklerini belirtmişlerdi. Bu saldırı; 20’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine ve çoğunluğu Alman turistlerin oluşturduğu onlarca kişinin yaralanmasına neden olmuştu.
Turizm alanındaki faaliyetleri
Terörist saldırının ardından kurulan tüm Tunuslu hükümetler, her yıl Mayıs ayında düzenlenen El-Gariba Sinagogu Hac sezonu boyunca başta Yahudi ya da İsrailli turistlerin kaldıkları oteller olmak üzere adada büyük güvenlik önlemleri almaya dikkat etti.
Roni ve kardeşi Elie Trablusi bu süre içerisinde, etkinliğin reklamını yapmak, dünyanın her yerinden Tunus-İsrail ve Fransa-İsrail gibi çifte vatandaşlığa sahip Yahudi turistleri cezbetmek için hükümet tarafından görevlendirilen turizm şirketlerinin başında yer aldılar. 60 yıldır Fransa’da daimi oturma izni bulunan ya da çifte vatandaşlık sahibi diğer Tunus Yahudilerinden olan Trablusi ve babası eski Tunus Cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali döneminden itibaren yoğun bir şekilde politik alanda boy göstermeye başlamışlardı.
Ayrıcalıklı İlişkiler
Dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus da; Roni, kardeşi Elie ve babasının eski Tunus rejimine yakın isimlerden olmaları ve eski rejimin önde gelen yetkililerinin birçoğu ile aralarında siyasi ilişkilerin ve çıkarların var olması.
Başta El-Garibe Sinagogu, Cerbe adası ve tarihi eserler olmak üzere ülkedeki Yahudilere ait dini anıtlarına düzenledileri ziyaretlerde her zaman Başbakan ve Turizm bakanına eşlik eden heyetin başında yer almışlardı.
Bu nedenle; Roni’nin yeni turizm bakanı seçilmesini memnuniyetle karşılayanların başında, Selahaddin Meavi ile El-Ticani Haddad gibi Zeynelabidin bin Ali döneminde Turizm bakanlığı yapmış dostları gelmekte.
Bu noktada; 2011 yılında Bin Ali rejiminin devrilmesinin ardından ülkenin yaşadığı güvenlik açığı ve siyasi kaos nedeniyle, hükümetin eski sinagoga düzenlenen yıllık ziyaretleri durdurmak zorunda kaldığına da işaret edelim.
2012-2013 yıllarında liderliğini Tunuslu Yahudilerin dini lideri Jozef Trablusi ve Tunus Yahudi lobisi lideri Gabrielle Kabla’nın çabalarıyla Sinagog ziyaretleri tekrar başlatılmıştı.
Tunus’taki Yahudi lobisini çoğunluğu Fransa çifte vatandaşlığı olan iş insanları, gazeteciler ve politikacılardan oluşuyor.
O günden itibaren Roni, başta 2012-2013 Nahda hükümeti Başbakanı Hamadi el-Cibali, Ali el-Ureydi ve bazı bakanlar olmak üzere İslamcı Nahda Hareketi partisinini siyasi liderleri ve Bin Ali’nin eski muhalifleri ile ilişkilerini genişletmişti.
Bu liderler arasında ayrıca Nahda Hareketi lideri Raşid el-Gannuşi’nin damadı ve eski Dışişleri Bakanı Dr. Refik Abdusselam ve liberal çizgideki “Demokratik Blok Partisi” liderlerinden İlyas Fahfah da yer almakta.
Trablusi’nin seçimlerde adaylığı
Roni Trablusi’nin siyasete olan ilgisi, 2011 yılında Fransa’da bağımsız bir listenin başkanlığını yapması ve Avrupa’daki Tunus göçmenlerinin temsilcisi olarak geçici Meclis üyeliğine adaylığını koyması ile başladı.
Trablusi, Nahda’nın zaferi ile sonuçlanan bu seçimlerde başarısız olduktan sonra başkent Tunus’un otellerinden birinde, Nahda Genel Sekreteri sıfatıyla Hammadi El-Cibali’nin düzenlediği ilk genel toplantıya katılan gurbetçi Tunuslu işadamlarının başında yer aldı.
Hammadi bu toplantıda başbakan seçildiğini açıklamış ve ekonomi, sosyal ve siyasi programını kamuoyu ile paylaşmıştı. Aynı şekilde Roni Trablusi; 2011 yılındaki “Aralık İntifadası”ndan önce Nahda’nın en önde gelen düşmanı iken Ekim 2013 seçimleri sonrasında iktidara gelmeleri ile Cibali ve arkadaşlarını güçlü bir şekilde desteklemekle dikkatleri üzerine çekenlerin arasında yer almıştı. Ardından ulusalcı ve İslamcı aktivistlerin tüm itirazlarına, radikal dini cemaatlerin tüm tehditlerine rağmen Roni Trablusi ve babası hükümetten, İsrail heyetinin katılımı ile El-Gariba Sinagogu ve Tunusta’ki diğer dini anıtlara düzenlenen yıllık ziyaretleri yeniden başlatma iznini almayı başardılar.
2014 hükümetine adaylığı
İki solcu muhalif Şükrü Beleyid ve Muhammed Brahmi’nin uğradıkları saldırı sonucu hayatlarını kaybetmelerinin ve Tunus’ta 2013 yazında yaşanan olaylar sonucunda Nahda ve ortaklarının kurmuş olduğu hükümetin devrilmesinin ardından bağımsız hükümetin başbakanı El-Mehdi Cuma, yaptığı açıklama ile Trablusi’yi Turizm Bakanlığı’na aday göstermişti. Ancak Cuma ve ekibi, Bin Ali rejimi ile gelişmiş ilişkileri ve Tunus ile Fransa pasaportunun yanında İsrail pasaportunu da taşıması nedeniyle Trablusi’yi hedef alan kampanyanın ardından geri adım atmak zorunda kaldı. Daha sonra Nahda ile dostluğunu sürdürmesine rağmen Roni Trablusi, 2014 seçimlerinda aday olmaktan kaçındı. Buna karşılık kardeşi Elie’nin adı, Nahda Hareketi’nin en güçlü rakibi olan ve o zamanlar mevcut Cumhurbaşkanı Baci Kaid Sibsi’nin liderliğini yaptığı Nida Tunus Partisi’ne ait listenin başında yer aldı.
İsrail vatandaşlığı tartışması
Roni Trablusi sadece Yahudi asıllı bir aileden olması nedeniyle değil aynı zamanda İsrail vatandaşlığına sahip olduğu için de eleştiriliyor. Ama eleştirilerin odağında hükümette Turizm Bakanlığı yapması ile başta El-Gariba Hac sezonu olmak üzere Tunus’taki Yahudi turist pazarını tekelinde bulunduran bir iş insanı olması yer alıyor.
Muhalifler, Trablusi’nin Fransa’da sahibi olduğu seyahat ve turizm şirketlerinin çıkarına hizmet edeceğinden tarafsız bir Turizm Bakanı olamayacağını vurguluyorlar.
Buna ek olarak bazı muhalifler Trablusi’nin Cerbe adasındaki en önemli otellerden birinin sahibi olduğu iddiasını dillendiriyor. Trablusi’nin tayin kararını eleştirenler arasında sol muhalefet, Sosyalist liderler ve mecliste 15 milletvekili bulunan “Ulusal Cephe” yer alıyor.
Ulusal Cephe resmi bildirisinde; Trablusi’nin bakanlığa getirilmesini, İsrail ve Batılı başkentlere hoş görünmek ve İsrail ile ilişkileri normalleştirmek için atılmış bir adım olarak niteledi. Dubai’de yaşayan büyük Tunuslu iş kadını ve medya patronu Buseyna Cebnun da buna benzer bir açıklamada bulunarak Roni Trablusi’nin yakın kadın akrabalarından birinin İsrail Savunma Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerinden biri ile evli olduğunu iddia etti.
Tartışma yaratan isimlerden Hukuk Meclisi üyesi Yasin El-Ayari de sahip olduğu söylenen turizm şirketleri nedeniyle yeni bakana karşı yürütülen kampanyaya katıldı.
Trablusi’nin Tunus’ta bir radyo kanalına yapmış olduğu ve İsrail vatandaşlığına sahip olduğu iddialarını yalanlayan kısa açıklamasına rağmen avukat, parlamenter, ulusalcı siyasi aktivistlerden oluşan bir grup ise başta Trablusi’nin atamasından sorumlu İdari mahkeme olmak üzere tüm ilgili mahkemelere başvuracaklarını açıkladı.
Aynı şekilde Arap milliyetçisi bazı dernekler, atama kararına karşı hem siyaset hem de medya alanında yurt çapında kampanyalar düzenleme ve kararın iptali için yargıya başvurmakta kararlı olduklarını deklare ettiler.
Gerçekten de bir grup avukat ve ulusalcı siyasi aktivist, hükümetin düşürülmesi ve birkaç ay önce Fransız bir televizyon kanalına ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararını destekleyen bir açıklama yaptığı ve Tunus ve İsrail arasında kapsamlı bir şekilde siyasi ilişkilerin normalleştirilmesi talebinde bulunduğu iddiasıyla Trablusi’nin azledilmesi talebi ile Tunus yargısına başvurdu.
Ama basın mensubu Ebu Bekir El-Sağir gibi Roni Trablusi’nin bazı dostları, yeni Bakan’ın başarılı olmasının nedeninin, laiklerden İslamcılara siyasi tarafların birçoğu ile kurmuş olduğu ilişkilere ve sahip olduğu aktif ve canlı kişiliğe bağlı olduğunu belirtiyorlar.
Eski Turizm Bakanı El-Ticani Haddad ise mahkeme kararı ile görevinden azledilmemek için Trablusi’nin geçici olarak şirketinin ya da şirketlerinin yönetiminden çekilebileceğini ifade etti.
Tunus hükümetinde Yahudiler
1962 Cerbe doğumlu Roni Trablusi’nin Tunus’da bakanlık görevi verilen ilk Yahudi olmadığına da hatırlatmalıyız. Yaklaşık 60 yıl önce de Tunus’ta Yahudi asıllı iki kişi Konut ve Donanım Bakanlığı ve Kamu İşleri Bakanlığı yapmışlardı. Birincisi; 1954 yılındaki Fransa’ya bağlı özerklik döneminde Tahir bin Ammar hükümetinde görev yapan Albert Besses’ti.
İkincisi ise Habib Burgiba’nın 1956 ve 1957 dönemlerinde kurduğu ilk hükümette bakanlık yapan Andre Baroş. Tunus’da Beyler yönetiminin sona ermesinin ardından 1957 yılının Temmuz ayında Burgiba’nın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Andre Baroş, 1958 baharına kadar hükümetteki yerini korumuştu.
Buna ek olarak; Burgiba Andre Baroş’a başkent Tunus’u mimari açıdan modernleştirme görevini de vermişti. Ama Beroş’un başında olduğu bakanlığın modernleştirme gerekçesi ile Tunus’un tarihi sınırlarını yıkması, ayrıca Tunus sahil şehirleri Sfaks, Bizerte, Susa ve Burgiba’nın memleketi Munastır’daki surları da yıkmayı planlaması nedeniyle Tunus içerisinde ve dışarısındaki tarihçilerin ve kültürden sorumlu yetkililerin protestoları nedeniyle Beroş’u görevinden uzaklaştırmıştır.
Roni Trablusi’ye dönecek olursak, acaba kendisi pragmatikliği, güler yüzlülüğü ve ilişkileri ile kendisini siyasette ve medyada bekleyen savaşı kazanabilecek mi yoksa hükümet bu konuda yine geri adım mı atacak?
Afrika’daki en eski Yahudi Sinagogu El-Garibe
Yunan, Roma gibi çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan, yüz ölçümü yaklaşık 500 kilometrekare olan Cerbe Adası'nda Afrika'nın en eski sinagogunun yanı sıra 366 cami ve mescit bulunuyor.
Garibe Sinagogu'nun Kudüs'ün M.Ö 597 ile 586 yılları arasında Babil Kralı II. Nebukadnezar tarafından iki kez işgale uğramasının ardından bazı Yahudi ailelerin göç etmesiyle kurulduğuna inanılıyor.
Müslümanlar ve Yahudiler tarafından çeşitli isimlerle anılan ada, "Camiler Adası", "Havra Adası", "Garibe Adası" diye de biliniyor. Çeşitli medeniyetlerin izlerini taşıyan adada, denizden gelecek tehlikelere karşı Müslümanlar tarafından yer altında inşa edilen mescitler ve tarihi kuleler bulunuyor.
Nüfusu yaklaşık 160 bin olan adanın çoğunluğunu Müslümanlar oluşturuyor. Cerbe'deki yerli halk Yahudi nüfusunun bin 500 civarında olduğunu belirtiyor.
Tunus’un Cerbe adasında yer alan (başkent Tunus’un 500 km güney doğusunda) El-Garibe Sinagogu, Afrika’nın en eski sinagogu ve dünyadaki en eski Yahudi mabetlerinden biri sayılmakta ve kuruluş tarihi 2500 yıl öncesine uzanmakta. Her yıl Mayıs ayında düzenlenen ve üç gün süren geleneksel Hac mevsiminde burada muhafaza edilen Tevrat’tan bereket ummak için binlerce Yahudi bu eski sinagogu ziyaret etmektedir. Kaynaklar; ada halkından olmayan yabancı bir kızın evini tamamen yakıp kül eden bir yangından hiçbir şekilde zarar görmeden kurtulması nedeniyle ada halkının bu kızı uğurlu ve kutsal kabul ettiğini ve bu görüşün sinagogun yabancı kadın anlamına gelen El-Garibe adının kökenini açıklayan görüşlerden biri olduğuna işaret etmekte.
Cerbe’nin en büyük kentlerinden Houmat El-Souk yakınlarında bulunan El-Hara El-Sagira köyünde yer alan sinagog, Arap-Doğulu mimari üslubu ile öne çıkmakta. Ayrıca sinagog birincisi daha çok beyaz ve mavi renklerin hakim olduğu, içerisinde ziyaretçilerin en önemli dini ritüelleri yerine getirdikleri dua evinin yer aldığı ve ibadet için tahsis edilen, diğeri ise ziyaret mevsiminde Tunus müziği ve halk ezgileri eşliğinde kutlamaların yapıldığı ve ziyafetlerin düzenlendiği iki binadan oluşmakta.
11 Nisan 2002 yılında sinagog, 21 kişinin (14 Alman ve iki Fransız turist ile beş Tunuslu) hayatını kaybettiği bir intihar saldırısına uğradı. Bu saldırı ile kutlamalara katılmak için 11 sinagoga ev sahipliği yapan Cerbe adasını ziyaret eden turistleri ve ziyaretçilerin sayısının büyük oranda geriledi. O günden itibaren Tunus makamları her yıl düzenlenen El-Gariba hac sezonunda üst düzey güvenlik önlemleri almaya başladı. Hatta 2011 yılında ülkenin yaşadığı güvenlik ve siyasi koşullar nedeniyle kutlamalar iptal edildi.
Bu noktada, Tunuslu Yahudilerin bir zamanlar Arap dünyasındaki en büyük azınlık gruplarından birini oluştururken Tunus’un 1956 yılındaki bağımsızlığının ardından sayıları 100 bine ulaşan bu grubun sayısı gerileyerek bugün iki binin altına düştü.
Günümüzde Tunuslu Yahudiler Cerbe adası, başkent Tunus ve diğer birkaç şehirde yaşamaktadırlar.



İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.