Libya: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -1-

Libya'dan Cezayir'e Tunus'tan Fas'a göç sorunu nasıl ortaya çıktı? Şarku'l Avsat'tan Afrika’dan Avrupa'ya göç dalgasına ilişkin yazı dizisi...

Libya'dan Cezayir'e Tunus'tan Fas'a göç sorunu nasıl ortaya çıktı? Şarku'l Avsat'tan Afrika’dan Avrupa'ya göç dalgasına ilişkin yazı dizisi...
Libya'dan Cezayir'e Tunus'tan Fas'a göç sorunu nasıl ortaya çıktı? Şarku'l Avsat'tan Afrika’dan Avrupa'ya göç dalgasına ilişkin yazı dizisi...
TT

Libya: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -1-

Libya'dan Cezayir'e Tunus'tan Fas'a göç sorunu nasıl ortaya çıktı? Şarku'l Avsat'tan Afrika’dan Avrupa'ya göç dalgasına ilişkin yazı dizisi...
Libya'dan Cezayir'e Tunus'tan Fas'a göç sorunu nasıl ortaya çıktı? Şarku'l Avsat'tan Afrika’dan Avrupa'ya göç dalgasına ilişkin yazı dizisi...

Afrikalı göçmenler neredeyse her gün dikenli tellerden gizlice geçmeye çalışırken ya da yoksulluk, işsizlik ve yaşadıkları değersiz hayattan kaçmak için tek çare olarak  gördükleri Batı kıyılarına ulaşma umuduyla ölüm teknelerinde denizleri aşmaya çalışırken boğularak hayatlarını kaybetmekte.
Sadece birkaç gün önce başta Uluslararası Göç Örgütü olmak üzere bu alandaki uzman örgütler; bu vahşetten sorumlu olanlara açık bir şekilde gönderme yapmadan göç olgusunun çok tehlikeli boyutlara ulaştığı ve tehlike çanlarının çalmaya başladığı uyarısında bulunmuştu. Ama göç meselelerinde uzman bazı kişiler; Afrikalı göçmenlerin Akdeniz’de karşı karşıya kaldıkları korkunç vahşetlerden birinci derecede sorumlu olanların insan kaçakçılığı yapan çeteler ile görevi göçmenleri korumak olan ama bunu yapmayan bazı hükümetler olduğunu belirttiler.
Bu göçmenlerin belirsizliğe doğru yolculukları Kamerun, Nijer, Senegal ve diğer Afrika ülkelerinden başlamakta ve çoğu zaman bu yolculuk; karadan, uzun, yorucu ve tehliklerle dolu bir yolculuk olmakta.
Bu göçmenlerin bazen mallarına el koyan, onlara şiddet uygulayan ve kimi zamanda öldüren çetelerin eline düşerken bazen de ellerinde kalan tüm mallarını ve azıklarını alan insan kaçakçıları tarafından açlıktan ve susuzluktan ölmeleri için çölün ortasında ölüme terk edilmekteler.
Çok az bir kısmı Fas, Tunus, Libya ya da Cezayir’e ulaşmayı başarırken, ulaşabilenlerin de kaderi çoğu zaman köleliğe yakın sert şartlar altında zorla çalıştırılmak oluyor.
Asgari yaşam şartlarını bile karşılamayan çok düşük ücretler karşılığında inşaat, tarım ve zor işlerde çalıştırılarak sömürülen umut kurbanları...
Sonunda gerekli parayı biriktirmeyi başarıp Avrupa’ya gidecek olan “ölüm teknelerinden” birinde yerlerini aldıklarında ise bir dolandırma ve aldatmacanın kurbanı olduklarını keşfederler ama ve iş işten geçmiştir. Zira botu kullanan kişi paralarını aldıktan onları aynı ülke sınırları içerisinde fakat farklı bir deniz kıyısına çıkarmıştır.
Şarku'l Avsat, Tunus, Fas, Cezayir, Libya ve Mısır’da bu göçmenlerin yaşadıkları yerleri dolaşarak  yaşam koşullarını, günlük sıkıntılarını, ülkelerinden kaçma nedenlerini araştırdı ve yasadışı göç alanında uzman ve yetkili kişilerle görüşerek sizler için bu röportajı hazırladı.
Libya'nın ölüm yolu
Geçen hafta ortalarında Misrata kenti kıyılarının karşısında Libya sahil güvenlik güçlerinin baskın yaptığı “Nevin” gemisinde bulunan göçmenlerin içinde bulundukları kötü insani koşullar; Libya’ya akan göçmen dalgasının doğası hakkında tartışmalara kapı araladı. Aynı şekilde “vaadedilen Avrupa cennetine” ulaşma umuduyla Afrika ve Asya ülkelerinden gelen binlerce göçmenin takip ettiği rotalar hakkındaki soruların dozunu arttırdı.
Panama bandrollü Nevin gemisinde bulunan ve güvenlik güçleri tarafından zorla gemiden indirilen 79 göçmen ile yapılan görüşmelerin sonuçları; gemide yaşadıkları “çok zor” insani koşulları ve Libya’ya girebilmek için yaşadıkları zorlukları açığa çıkardı.
Libya makamları tarafından ülkelerine iade edilmeyi bekleyen göçmenler halihazırda Mısrata’nın Kerarim bölgesindeki barınma merkezinde tutulmakta.  Arap-Avrupa Stratejik Araştırmalar Akademisi’nde danışmanlık yapan Mahmud Ali   Tuveyr, kendisiyle röportaj yapan Şarku'l Avsat’a bu durumu şu şekilde niteledi:”Tek kazananın kaçakçı çetelerinin olduğu bir ölüm yolculuğu”.
Cenzur kentindeki barınma merkezinde tutulanlardan biri olan Somali vatandaşı Tervici Ahmed:”Arkamda çok büyük bir aile bıraktım. Libya’ya çalışmak ve Avrupa’ya göç edebilmek için gerekli parayı biriktirmek amacıyla geldim” diye konuştu. Libya sınırından geçebilmek için aracılara çok büyük miktarda bir ödeme yaptığını da vurguladı.
Güvenlik güçleri tarafından yapılan sorgusunda Tervaci şunu da ekledi: "Sahile ulaşmamda yardımcı olmaları için başka aracılara ise yaklaşık 10 bin Libya dinarı ödedim. Ama daha oraya varamadan yanımdaki 10 kişi ile birlikte yakalandık”.
Geneli Somali vatandaşı ve farklı uyruklardan göçmenlerin hikayesi, Yasadışı Göçmen Şubeleri Müdürü Albay Abdusselam Alyavan tarafından da doğrulandı.
Şarku'l Avsat’a konuşan Albay şunları söyledi:”Afrika boynuzundaki zor yaşam koşulları nedeniyle binlerce kişi, Avrupa’da bulunduğuna inandıkları cenneti aramak için ülkelerini terk etmektedir. Ama ne yazık ki bunun yerine kaçakçılık çetelerinin kurbanı olmaktadırlar. Libya olarak bu arkası kesilmeyen göç dalgalarından çok büyük zarar görmekteyiz”.
Uluslararası Göç Örgütü; sona ermekte olan 2018 yılının başından itibaren denizden İtalya kıyılarına ulaşan göçmenlerin sayısının 22.541’i aştığını açıkladı. Ama aynı zamanda güvenli olmayan ve taşıyabileceğinden çok daha fazla yüklenen plastik botların batması nedeniyle çok sayıda göçmen de boğularak hayatını kaybetti. Yine Uluslararası Göç Örgütü, geçen yılın aynı döneminde Akdeniz’de botlarının batması nedeniyle boğularak hayatını kaybeden göçmen sayısı 2786 iken bu yıl aynı dönemde 1277 kişinin Akdeniz’de boğulduğunu açıkladı.
Kaçakçıların cennet vaadiyle kandırılan binlerce göçmeni Libya sınırlarından geçirmek için yedi tane rota kullanıldığını anlatan El-Tuveyr sözlerini şöyle sürdürdü:”Libya’yı ulaşmak için yola çıkan yasadışı göç dalgaları Afrika, Doğu Asya ve bazı Kuzey Afrika ülkelerinden yola çıkmaktadır. Bazıları yasal yolları ve sınır noktalarını kullanarak yasal bir şekilde Libya topraklarına giriş yapmaktadır. Ama Libya’ya ulaşır ulaşmaz deniz yoluyla Avrupa’ya geçmek için bu işi yapan kişilerle iletişime geçmeye çalışmaktadırlar”.
Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlı güvenlik güçleri geçen hafta, Libya’daki BM misyonunun Nevin gemisindeki göçmenler ile yürüttüğü müzakarelerin başarısız olmasının ardından gemiyi boşaltmak  ve Sudan, Güney Sudan, Somali, Pakistan, Bangladeş ve Etiyopya’dan gelen 79 göçmeni gemiden indirebilmek için plastik mermi kullanmak zorunda kaldı. Gemiden indirilen göçmenler daha sonra göçmenler, ülkelerine iade edilene kadar kalacakları Misrata’daki barınma merkezinde yerleştirildiler.
Bu 79 göçmenin yanı sıra Libya sahilleri yakınlarında botları battığı için boğulmak üzere olan çok sayıda göçmeni kurtaran Nevin gemisi bu göçmenleri Misrata limanına taşıdı. Gemi limana ulaştığında göçmenlerden 17’si gönüllü bir şekilde gemiden inmeyi kabul ederken geri kalan 92 kişi gemiyi terk etmeyi reddetti.
Şarku'l Avsat’a bu göçmenlerden bazılarının farklı nedenlerden dolayı uzun yıllar Libya hapishanelerinde kaldıkları bilgisini veren güvenlik güçlerinden bir kaynak "Ülkelerinde yaşadıkları kötü insani şartlar bu göçmenleri hayatlarını tehlikeye atma pahasına Avrupa’ya göç etmeye, insan kaçakçıları ile anlaşıp onlara büyük meblağlar ödemek zorunda bırakmaktadır” dedi.
Basına açıklama yapma yetkisi olmadığı için adının açıklanmasını istemeyen aynı kaynak şunu da ekledi: "Bu göçmenleri sorguladığımızda ülkelerindeki insani şartların gerçekten çok zor olduğunu keşfediyoruz. Göçmenlerin geçiş güzergahında bulunan Libya ise bu krizin bir tarafı değil bilakis kurbanıdır".
Buna ek olarak kaynak; insan kaçakçıları tarafından ülkeye sokulan göçmenlerin birçoğunun inşaat ve tarım işlerinde çalıştığını, Avrupa’ya göç etmeleri için gerekli parayı biriktirdiklerinde ise işi bıraktıklarını belirtti. Ardından konuşmasını şu şekilde sürdürdü "Akdeniz’de birçoklarının boğulmuş cesetlerine ulaşıyoruz. Hayatta kalanları ise barınma merkezlerine gönderiyoruz. Kaçmayı başaranlar ise şanslarını yeniden denemek için bu kez farklı bir şebekeyle anlaşmaya çalışmaktadır”.
Arap-Avrupa Stratejik Araştırmalar Danışmanı El-Tuveyr ise:”Bazı göçmenler çölde geçen ve birkaç aşamadan oluşan bir yolculuğun ardından  Libya’ya ulaşmaktadır. Bu göçmen gruplarının içerisinde hayal ettikleri daha iyi bir yaşam için hayatlarını tehlikeye atmaktan kaçınmayan gençler büyük bir oran oluşturmaktadır. Sınırdaki göçmen grupları çoğunlukla insan kaçakçılarının geniş çöllerde kurmuş oldukları merkezlerde toplanmaktadır”.
Tuveyr; göçmenlerin toplanma yerleri hakkında Libya Genel Savcılığı’nın son günlerde yürüttüğü soruşturma sonucunda bu yerlerin başkent Trablus’un güneyindeki El-Şuveyrif ve Beni Velid bölgelerinde bulunduğu bilgisine ulaşıldığına da işaret etti.
Tuveyr; Şarkul Avsat’a verdiği röportajı şu sözlerle bitirdi: "Bu göçmenlerin toplanma yerleri; güvenlik güçlerinin kontrolü altında olmayan ve izole şehirler ve beldeler ile sınırlıdır. Bu da kaçakçı çetelerinin bu şehirleri ele geçirmelerine ve istedikleri gibi hareket edebilmelerine olanak sağlamaktadır”.
BM’den uzman bir grubun hazırladığı son rapor ise Libya ordusuna bağlı ve Libya-Sudan sınırında insan kaçakçılığı ile mücadelede görevli “Barış Yolları” tugayını göçmenlerin yasadışı bir şekilde ülkeye sokulmalarına göz yummakla suçlamıştı.
BM’ye bağlı uzman grubun hazırladığı ve Güvenlik Konseyi Başkanı’na sunduğu raporda şu ifadeler de yer aldı:” Barış Yolları Tugayı; sınırı geçmek isteyen her kamyondan 10 bin Libya dinarı almaktadır. Bunun karşılığında ise Sudan sınırından ülkeye giriş yapan göçmen gruplarına koruma sağlamaktadır. Buna ek olarak tugay, göçmenlerden tehdit ve şantajla daha fazla para almak için onları zorla alıkoymaktadır”.
BM raporunda; Kufra şehrinde "Yasadışı Göçmenleri Barındırma Merkezi" Başkanı Muhammed Abdüllatif’in şu sözlerine de yer verdi: "Kaçakçı çeteleri Çad ve Sudan’dan geçerek göçmen kafilelerini Libya’ya ulaştırmak için aralarında Avrupa ve Mısır’ın da yer aldığı yedi ayrı rota kullanmaktadır”. Muhammed Abdüllatif ayrıca şuna da dikkat çekti:”Göçmen kafilelerinin Kufra, Tazirbu ve Beni Velid’den güvenli bir şekilde geçebilmeleri için koruma sağlayan silahlı milis güçler de kaçakçılık şebekeleri içerisinde etkin bir taraf sayılmaktadır”.
 Barınma Merkezi’nin Müdürü son olarak şunu belirtiyor: "Günlük olarak 800 ila 100 göçmen yaklaşık 5 bin dolar ödemektedir. Yasadışı göç; Libya’da kaosu arttıran nedenlerin başında gelmektedir.”
Avrupa hayaline ulaşmak için ölüm tekneleriyle denize açılan çocuklarının ardından gözyaşı döken aileler...
Yarın Cezayir...
Cezayir: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu-2-
Fas: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu-3-



Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Tek bir haftada üç önemli tarih: İsrail’deki seçimler, Süveyş Savaşı’nın yetmişinci yıl dönümü ve ABD’deki ara seçimler.

Aralarında bir savaşın yıl dönümü bulunan iki sandık. Esas mesele takvimlerin yakınlığı değil, anlamların kesişimi. Savaşları ‘varoluşsal’ gören bir devletteki seçimler. Savaşlara karar verme, onları bitirme veya durdurma kudretine sahip bir imparatorluktaki seçimler. Ve ilk kurşunu sıkanın son sözü söylemeyebileceğini gözler önüne seren bir savaşın yıl dönümü.

27 Ekim’de İsrail, 7 Ekim saldırıları ile Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar uzanan yansımalarının üzerinden geçen üç yılın ardından sandık başına gidiyor. Askeri haritalar değişti, liderler suikasta uğradı, tesisler yerle bir edildi. Ancak yeni bölgesel düzenin kelimeleri henüz yazılmış değil.

Seçim kampanyasında Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını ve füze cephaneliğini yok etmenin de ötesine geçti. Tahran’daki kuşatılmış rejimi değiştirmenin, İran tehdidini ortadan kaldırmanın yolu olduğunu söyledi. Ancak hedef ile uygulama arasında katedilmesi gereken mesafeler var. İran ağır darbeler aldı. Rejimdeki isimlerin yüzleri değişti; liderliğini yeniden düzenledi, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) konumunu güçlendirdi, bölgesel kozlarını kullanmaya devam etti ve yaptırımlarla köşeye sıkışıp daha da hırçınlaştı. Yemen, Lübnan ve Irak’taki kanıtlar çok açık.

Yeni bir raunt, önceki rauntların başaramadığını başarabilecek mi? Amerikan raporları, ara seçimlerden sonra İran’a karşı yeni saldırılar düzenlemek amacıyla hazırlanan ortak askeri planlardan söz etti. Sahadaki hareketlilik ile diplomatik girişimler adeta yarışıyor.

İşte tam bu noktada ikinci tarih devreye giriyor: 29 Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Cemal Abdunnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın denetimini geri almak da dahil olmak üzere farklı hedeflerle Süveyş Savaşı’na girdi. Ordular ilerledi, ancak ABD Başkanı Dwight Eisenhower savaşın durdurulmasını dayattı. Abdunnasır devrilmedi; aksine daha da hırslı hale geldi. Savaş, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşünü ve Amerikan nüfuzunun yükselişini gözler önüne serdi.

Daha önce bu köşede Süveyş ile Hürmüz arasındaki kesişme noktalarına değinmiştim. Ancak Süveyş’in bugünkü yıl dönümü; coğrafya, ittifaklar ve güç dengeleriyle ilgili başka çelişkileri de akla getiriyor. Mısır’ın ulusal güvenliği hâlâ Süveyş Kanalı ile mi sınırlı, yoksa komşu ülkelere, Kızıldeniz’e ve Babu’l Mendeb’e kadar uzanıyor mu? Washington, müttefiki İsrail’in yeni bir savaşa doğru atılmasını durduracak mı, yoksa buna ortak mı olacak? Çin ile Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın krizinden yararlanan Washington gibi, ABD’nin Ortadoğu savaşlarıyla meşgul olmasını kendi nüfuzunu yıpratmak için bir fırsat olarak mı görüyor?

Trump bir Eisenhower değil ve Kongre haritasını gözlüyor; Netanyahu da David Ben-Gurion değil ve Knesset haritasını bekliyor. Yetmiş yıl önce Avrupalı güçlerin nüfuzunu devralan ABD ile bugün müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyen ABD aynı ABD değil. Birkaç gün önce Tom Barrack, bu dönüşümün ipuçlarını sundu. Geleneksel güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün gözden geçirildiğinden bahsetti; bölge ülkelerini kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaya ve yeni ittifaklar kurmaya çağırdı. Ayrıca Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’deki Amerikan müdahalelerinin ve rejim değiştirme çabalarının başarısızlıklarını hatırlattı.

Çelişki şu ki; Trump’ın temsilcisi rejim değiştirme deneyimlerinin başarısızlığından bahsederken, Netanyahu İran rejimini değiştirmekten söz ediyor. Bir başka çelişki ise ABD müttefiklerinden kendi ayakları üzerinde durmalarını isterken, askeri kararlarının ve İsrail ile olan ilişkisinin onların güvenliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaya devam etmesi ve Başkanlarının kararları, tweetleri ve ani dönüşleriyle onları şaşırtması.

İşte tam bu noktada üçüncü tarihin önemi ortaya çıkıyor: 3 Kasım. ABD’deki ara seçimler, Kongre’deki güç dengelerini yeniden dağıtabilir ve Trump’ın görev süresinin geri kalanında politikalarını uygulama yeteneğini etkileyebilir. Dış politikanın sadece Kongre seçimlerinin sonuçlarına bağlı kalmadığı doğru; ancak savaş, müzakere, güçler dengesi ve siyasi bölünmelere dair hesaplamalar iç politikadan doğrudan etkilenir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’deki seçimlerin arasında Ortadoğu ülkeleri kendilerini çelişkili ihtimallerin karşısında buluyor: İran’la yeni bir savaş ya da bir uzlaşma; eski ittifakların sürmesi ya da yeniden şekillenmesi; ve müttefiklerin güvenlik yükünü taşıma isteğindeki azalmaya tezat oluşturan bir Amerikan askeri varlığı ile sonuçlarının bedelini ödeyen ortaklarla koordinasyon kurulmadan yürütülen savaşlar.

1956’da Süveyş, uluslararası ağırlık merkezinin Avrupa’dan ABD’ye kaydığını gözler önüne seren bir an olmuştu. Yetmiş yıl sonra ise Washington’ın mirasını devralmaya hazır tek bir güç görünmüyor. Amerika en güçlüsü, Çin ilerliyor, Rusya maceralara giriyor ve bölge ülkeleri yeni bölgesel ittifaklar dokuyarak büyük güçler arasındaki karar alma marjlarını genişletmeye çalışıyor.

Üç tarih ve yetmiş yıl. Seçim süreçleri ve askeri hazırlıklar. Süveyş Savaşı’nda son sözü ilk kurşunu sıkan söylememişti. İsrail ve ABD’deki sandıklar, İran’a yönelik deniz ablukası sandığı, savaş hazırlıkları ve uzlaşma girişimleri arasında; bu kez sonsözü kim yazacak?


Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı

Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı
TT

Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı

Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi günü ara seçimlerde oyunu kullandı. Trump, Georgia’da düzenlenen bir seçim mitinginde konuşma yapmadan önce Florida’daki tüm Cumhuriyetçi adaylara oy verdiğini söyledi.

Donald Trump ve First Lady Melania Trump, oylarını kullanmak üzere West Palm Beach’teki Palm Beach County Seçim Denetleme Kurulu ofisine birlikte geldi. Başkan, sabah saatlerini yakındaki golf sahasında geçirmişti.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Trump, oyunu kullandıktan sonra gazetecilerin seçmenler açısından öne çıkan konulardan biri olan yolsuzluk hakkındaki sorularını yanıtlarken, yolsuzluğun Demokratların kontrolündeki bölgelerde ve şehirlerde yaşandığını söyledi.

ergvr
ABD Başkanı Donald Trump ve First Lady Melania, ABD'nin Florida eyaletinde 2026 ara seçimleri için oylarını kullandı. (Reuters)

West Palm Beach’te, Mar-a-Lago’daki ikametgâhının yakınında bulunan oy kullanma merkezinde konuşan Trump, “Gerçek yolsuzluğa bakmalısınız. Bu, Demokratların yolsuzluğu” dedi.

2020 başkanlık seçimlerindeki yenilgisini kabul etmeyi uzun süre reddeden ve seçimlerde geniş çaplı usulsüzlük yapıldığına ilişkin hiçbir temeli olmayan iddialar ortaya atan Cumhuriyetçi milyarder, cumartesi günü bu konuda yeni suçlamalarda bulundu. Trump, Demokratların çoğunlukta olduğu Los Angeles kentinde geçersiz oy pusulalarının bulunduğunu öne sürdü.

Genellikle Beyaz Saray’ı elinde bulunduran parti açısından olumsuz sonuçlanan ara seçimlere 10 gün kala Trump, kamuoyu yoklamalarında oy oranlarının gerilemesiyle karşı karşıya. Anketler, Trump’ın Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu, hatta Senato’daki kontrolü bile kaybedebileceğine işaret ediyor.

Kongrede çoğunluğu sağlayamaması durumunda 80 yaşındaki Trump, görev süresinin son iki yılında yasama programını hayata geçirmek için manevra alanı bulmakta zorlanacak.

Trump ayrıca, Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana kendisinin ve yakın çevresinin aile holding şirketi aracılığıyla gerçekleştirdiği ticari anlaşmaları mercek altına almak istediklerini açıklayan Demokratların çok sayıda kongre soruşturmasıyla da karşı karşıya kalabilir.


Beklenen saldırı dalgası İran savaşını sona erdirebilir mi?

Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)
Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)
TT

Beklenen saldırı dalgası İran savaşını sona erdirebilir mi?

Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)
Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)

ABD’nin İran’a yönelik geniş çaplı saldırıları yeniden başlatmaya hazırlandığı görülüyor. Ancak uzmanlara göre taraflardan herhangi birinin yıkıcı savaşı askerî yollarla kesin bir sonuca ulaştırması pek olası değil.

ABD ve İran güçleri, ticari gemilere yönelik saldırıların öne çıktığı bir çatışma düzenine yerleşmiş durumda. ABD, İran limanlarına abluka uygulamaya çalışırken, İran İslam Cumhuriyeti ise stratejik öneme sahip Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi hedefliyor.

İki ülke de eylül ayının başından bu yana kara hedeflerine yönelik büyük çaplı saldırılar düzenlemedi. Ancak bu durum yakında değişebilir.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Brookings Enstitüsü Dış Politika Programı Direktörü Susan Maloney ajansa yaptığı açıklamada, “Şu anda ara seçimlerin hemen ardından saldırıların düzenlenebileceğini düşünüyorum” dedi. Maloney, 3 Kasım’da yapılacak ABD ara seçimlerine işaret etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 28 Şubat sabahı Mar-a-Lago’da, CIA Direktörü John Ratcliffe, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles ile birlikte İran’a yönelik “Destansı Öfke” operasyonunun başlangıcını takip ediyor. (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 28 Şubat sabahı Mar-a-Lago’da, CIA Direktörü John Ratcliffe, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles ile birlikte İran’a yönelik “Destansı Öfke” operasyonunun başlangıcını takip ediyor. (AP)

Maloney, Ortadoğu’ya ek ABD askerî birlikleri ve teçhizatının sevk edilmesi, bölgedeki Amerikalılara yönelik uyarılar ve İsrail ordusunda alarm seviyesinin yükseltilmesi gibi olası saldırılara işaret eden gelişmelere dikkat çekti.

Maloney, Trump’ın “ara seçimlerden önce saldırı düzenlemeyeceğini açıkça ilan ettiğini” belirterek, böyle bir adımın seçim sandığında kendisine avantaj sağlamayacağını ifade etti.

ABD’nin İran’a karşı İsrail’le birlikte yürüttüğü savaş, özellikle akaryakıt fiyatlarını ciddi ölçüde artırması nedeniyle ABD kamuoyunda büyük ölçüde destek görmüyor. Savaşın, kritik öneme sahip ara seçimlerde Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’ye yük getirmesi bekleniyor.

Maloney, mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını belirterek, ABD ablukasının “İranlılara daha fazla zarar verdiğini”, ancak Washington’ıun da çok sayıda deniz unsurunu ablukayı sürdürmekle meşgul ettiğini belirtti.

Trump cuma günü yaptığı açıklamada, Tahran’la bir anlaşmaya varılamaması hâlinde, şubat ayının sonlarında başlatılan İran’a yönelik ABD operasyonuna atıfla, “Destansı Öfke kapsamında küçük çaplı bir operasyon daha düzenleyebiliriz” dedi. Trump, bunun ne zaman gerçekleşebileceğine ilişkin bir tarih vermedi.

Öngörmek imkânsız

Ortadoğu Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Jason Campbell, yeni saldırıların yakın olabileceğine ya da ABD’nin, İran veya Yemen’deki müttefiki Husiler tarafından düzenlenebilecek saldırıları beklediğine ilişkin “kesinlikle güncel işaretler bulunduğunu” söyledi.

Campbell, USS Theodore Roosevelt uçak gemisinin Ortadoğu’ya konuşlandırılmasının planlandığını belirtti. Bu adımın, bölgedeki uçak gemisi taarruz gruplarının sayısını geçici olarak üçe çıkarabileceğini kaydetti. Ayrıca yeni bir ABD Deniz Piyadeleri seferî birliğinin bölgeye gönderilmesi kararına dikkat çekti.

Campbell, İsrail savaş uçaklarının yakın zamanda İran’a yönelik önceki saldırıları andıran bir “güç gösterisi” gerçekleştirdiğini de belirtti. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile görüştüğünü hatırlattı.

Ancak Campbell, “Burada zamanlamayı öngörmek imkânsız” dedi. Söz konusu adımların, yalnızca İran’ı müzakere masasına geri dönmeye zorlamak amacıyla atılıyor olması hâlinde, bunların kapsamının oldukça geniş olduğuna dikkat çekti.

Campbell’a göre Trump’ın seçenekleri, çatışmanın başlangıcına kıyasla daralmış durumda. Bölgedeki ABD üslerinin uğradığı hasar, olası bir kara harekâtını daha da zorlaştırıyor.

Tahran sokaklarından birinde sergilenen İran füzeleri. (Reuters)
Tahran sokaklarından birinde sergilenen İran füzeleri. (Reuters)

Campbell, “Bu aşamada, böyle bir operasyonun gerektireceği binlerce, hatta bazı senaryolarda on binlerce askerin güvenli biçimde toplanabileceği bir yer yok” değerlendirmesinde bulundu.

Maloney ise İran’daki geleneksel askerî hedeflerin büyük bölümünün önceki saldırılarda ciddi ölçüde zayıflatıldığını söyledi. Bu nedenle yeni bir saldırı dalgasının, sivil altyapıya ve İran halkını doğrudan etkileyen hedeflere yönelik daha fazla saldırıyı içerebileceğini belirtti.

Ancak Maloney’ye göre bu tür saldırıların veya başka herhangi bir askerî müdahalenin savaşı kesin bir sonuca ulaştırması beklenmiyor.

Maloney, “En başından beri bu, taraflardan herhangi birinin gerilimi daha da artırmasıyla sona erdirilemeyecek bir savaştı” dedi.

Campbell da bu görüşe katılarak, “Savaşın ilk 50 günündekilere benzer yeni İran saldırılarının, İran yönetimi açısından stratejik dengeyi nasıl değiştirebileceğini göremiyorum” ifadelerini kullandı.

Campbell, İran’ın büyük çaplı fiziksel hasara katlanmaya istekli olduğunu gösterdiğini belirterek, “Hedeflerin önemli bir bölümünü karma kullanımlı temel altyapıyı, hatta doğrudan sivil altyapıyı kapsayacak şekilde değiştirmek bile bu durumu kayda değer ölçüde değiştirmeyecektir” değerlendirmesinde bulundu.