Fas: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -3-

Libya'dan Cezayir'e Tunus'tan Fas'a göç sorunu nasıl ortaya çıktı? Şarku'l Avsat'tan Afrika’dan Avrupa'ya göç dalgasına ilişkin araştırma dizimizin 3. Bölümü Fas ile devam ediyor.

Fas: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -3-
TT

Fas: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -3-

Fas: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -3-

Fas’ta Krallık donanmasına bağlı sahil güvenlik güçleri neredeyse her gün Nador, el-Huseyma, el-Funeydik ve Tanca şehirlerinin açıklarında çoğunluğunu Sahraaltı Afrika ülkelerinden gelenlerin oluşturduğu kaçak göçmen gruplarını denizde boğulmaktan kurtarıyor.
Buna rağmen basit teknelerle Avrupa’ya geçmeye çalışan yüzlerce umut yolcusu denizde hayatlarını kaybetmekte.
Geçen Eylül ayı boyunca sosyal medyada sıradışı görüntüler kamuoyuna yansıdı. Bizzat göçmenlerin telefonları ile çekilen bu videolar; yasadışı göçün nasıl gerçekleştiğini ve onlarca göçmenin kapasitesini aşacak şekilde küçücük teknelere nasıl doldurulduklarını gösteriyor.
Videolar “ölüm yolculuklarını” bir sır olmaktan çıkararak belgelemiş oldu. İnsanları sanki tehlikelerle dolu bir yolculukta değil de çok eğlenceli bir deniz gezisindeymişler gibi gösteren bu videolar, kamuoyunda soru işaretleri yarattı ve son 10 yıl içerisinde büyük oranda gerilemiş olan “ölüm tekneleri” olaylarını tekrar gündeme getirdi.
Şarku'l Avsat’ın bu konuda hazırladığı röportaj kapsamında başvurduğu Kuzey Afrika İnsan Hakları Gözlemevi Başkanı Muhammed bin İsa şu bilgileri verdi: "Sahraaltı Afrika ülkelerinden gelen ve Fas’a giriş yapabilmek için temel olarak Fas-Cezayir sınırını kullanan göçmenler için Fas, önemli bir geçiş ülkesidir. Fas, göç alanında insani boyuta dayalı bir politika benimsemesinden bu yana göçmen sayısında büyük bir artışa tanıklık etti. Fas bu politika aracılığıyla oturma izni verdiği onbinlerce göçmenin statüsünü belirlemeye çalışmaktadır. Ancak Afrikalı göçmen gruplarının yanı sıra  Ortadoğu ve Asya’dan bazı göçmen gruplarının da Fas’ı tercih etmeye başlaması ülkenin kuzey sınırlarında bir baskı yaratmaktadır”.
Göçmenler Avrupa’ya geçme fırsatını yakalayana kadar Fas'a komşu İspanya egemenliğindeki Sebte ve Melilla şehirlerine yakın Fas sahil kentlerini çevreleyen ormanları sığınak olarak kullanıyor ve burada aylarca insan hakları örgütlerinin trajik ve insanlık dışı olarak nitelediği koşullarda yaşıyorlar. Ayrıca Rabat ve Kazablanka gibi büyük şehirlerde de çok sayıda göçmen yaşıyor.
Sebte yakınlarındaki ormanlarda yaşayan farklı uyruklar arasında %50’lik oranla Senegalliler birinci sırada yer alırken, onları %22 ile Gineliler, %10’la Gambiyalılar ve yine %10’la Maliler ve %5 ile Fildişi Sahili’nden gelenler takip ediyor. Kamerunlular ise %3’lük bir oranla son sırada yer alıyorlar.
Ama bu ölüm yolculuklarına sadece Afrikalı göçmenler katılmıyor. Bilakis bu olgu; Akdeniz’in Avrupa kıyılarına ulaşmak isteyen Faslı gençlerin oluşturduğu kalabalık gruplar arasından çok yaygın. Son zamanlarda hızlı teknelere sahip olan uyuşturucu kaçakçılarının da yüksek meblağlar karşılığında göçmenleri karşı kıyıya nakletmeye başlamalarıyla büyük bir çoğunluğu 13 ila 30 yaşlarında olan ve Fas’ın farklı şehirlerinden gelen gençler arasında  da göç olgusu hızlı bir şekilde yayılıyor.
Göçmenleri iç bölgelere nakletme çabaları
Bu çerçevede Şarku'l Avsat’ın görüştüğü Fas İnsan Hakları Örgütü’nün Nador Sorumlusu Amr El-Naci şu bilgileri verdi:”2018 yılının haziran aylarının sonundan itibaren göçmenlerin nakledilmesi için yapılan çalışmalar; Tanca ve Tetuan şehirleri ile diğer kuzey bölgelerini kapsayacak şekilde genişletildi. Göçmen dernekleri ve gözlemcilere göre nakledilen göçmenlerin sayısı 6500’ü aştı”.
Diğer yandan İnsan Hakları Örgütü; göçmenlerin Avrupa’ya ulaşmalarını engellemek için bilhassa Afrika ülkelerine baskı yapmayı sürdüren ve bunun için gerekli şartları zorlaştıran Avrupa’nın güvenlik politikalarını da eleştirdi. Göçü; uluslararası insan hakları sözleşmeleri tarafından güvence altına alınan yasal bir hak olarak niteleyen İnsan Hakları Örgütü, insanların seyahat etme hakkının suç olarak görülmesinin mümkün olmadığını belirtti.
Geçen Temmuz ayından itibaren Fas makamları; yüzlerce Afrikalı göçmeni ülkenin kıyı bölgelerinden iç ve güney bölgelerine nakletmeye başladı. Güvenlik güçlerinden bir kaynağın verdiği bilgilere göre bu nakil işlemi temel olarak Fas’ta oturma iznine sahip olmayan Afrikalıları hedef aldı. Ama bu uygulamanın; Fas makamları tarafından kendilerine Kazablanka, Rabat ve Agadir şehirlerinde ikamet etmeleri için oturma izni verilen ama Avrupa’ya geçme fırsatını elde etmek için kıyı bölgesindeki şehirlere taşınan Afrikalıları da kapsadığını da sözlerine ekledi. Bu göçmenlerin büyük bir çoğunluğunun karşı kıyıya geçmek için belki de hiç gelmeyecek bir fırsatı beklerken Nador ve Tanca banliyölerinde kötü şartlar içinde yaşadıklarına işaret etti.
Son haftalarda Fas’tan İspanya’ya giden “ölüm tekneleri” vakalarının yeniden gündeme gelmesiyle İspanya makamları; geçmişte İspanya ve Fas arasında imzalanmış olan ve Fas aracılığıyla İspanya’ya ulaştıklarının kanıtlanması halinde yasadışı göçmenlerin iade edilmesiyle ilgili eski anlaşmayı yürürlüğe sokma kararı aldı.
İspanya’nın bu kararının arkasında yatan neden; geçen haziran ayından itibaren İspanya-Fas sınırında eşi benzeri görülmemiş bir şekilde Afrikalı göçmenlerin baskısının artmasıdır. Bu bağlamda; geçen hafta Uluslararası Göç Örgütü tarafından yayınlanan rapor; bu yılın başından itibaren Avrupa’ya deniz yoluyla ulaşan 104 bin göçmenden 51 bininin İspanya kıyılarından Avrupa’ya giriş yaptıkları bilgisini verdi. Bu rakam son 3 yılda İspanya kıyılarına ulaşan toplam göçmen sayısından bile daha yüksektir. Ama bu tehlikelerle dolu yolculuk sırasında onlarca kişi de hayatını kaybetti. Fas’taki Afrikalı İşçiler Sendikası’nın Başkanı Marcel Amieto’ya göre ölüm teknelerinin kurbanlarının sayısında görülen bu büyük artışın nedeni; temel olarak Afrikalı göçmenleri denizin arkasında kendilerini bir cennetin beklediğine inandırmakta başarılı olan ve “hayal satıcıları” olarak adlandırdığı kişilerin propagandası.
Fas Yolculuğunun Rotası ve Maliyeti
İnsan Hakları Örgütü’nün hazırladığı rapora göre göçmenlerin %55’i ülkeye Fas-Cezayir sınırından giriş yapmaktadır. Bu rota çok uzun ve göçmenlerin Fas’a ulaşmaları 1 ay ile 6 ay arasında bir süreye ulaşmaktadır. Örgütün konuştuğu göçmenlerden bazıları; yolculuklarının güvenli olmadığı, birçoklarının çöllerde hayatlarını kaybettiği ya da bölgede faaliyet gösteren çetelerin saldırılarına maruz kaldıkları ve göçmenlerin geçebilmek için  bu çetelere ödeme yapmak zorunda kaldığı yönünde anlatılanları doğruladı.
Buna ek olarak çok düşük ücretler karşılığında uzun saatler çalıştırılarak istismara maruz kaldıklarını da belirttiler. Göçmenlerin %35’i genellikle birkaç gün süren ve 1 haftayı geçmeyen rotayı kullanarak Moritanya-Fas sınırından ülkeye giriş yaparken sadece %10’u hava yolu aracılığıyla Fas’a giriş yapmakta.
Göçmenlerin %50’si ana vatanlarından Fas’a yaptıkları yolculuğun maliyetini 500 ila 1000 avro olarak belirlerken %30’u 500 avrodan az, %20’si ise 1000 avrodan fazla ödediklerini belirttiler.
Bu göçmenlerin yaşam koşulları ile ilgili ise rapor şu bilgilere yer verdi: %65’i işgal altındaki Sebte şehrini çevreleyen ormanlarda bulunan mağaralarda ya da bu ormanlarda kurdukları plastik çadırlarda yaşarken Sahraaltı Afrika ülkelerinden gelen göçmenlerin %25’i çoğunlukla Tanca ve Fnideq şehirlerinde toplu konutlarda, %10’u ise yalnız başlarına kiraladıkları konutlarda yaşamaktadır.
Göçmenlerin %65’i yollarına devam edip Avrupa’ya göç etmek istediklerini, %30’u bir iş sahibi ve daha iyi yaşam koşullarına sahip olmaları halinde kalıcı olarak Fas’ta ikamet etmeye hazır olduklarını belirtti. Göçmenlerin sadece %5’i kendilerine anavatanlarında bir iş kurmalarını sağlayacak mali destek sunulması halinde ülkelerine dönmek istediklerini ifade etti.
Yine aynı rapora göre; göçmenlerin %60’ı mevcut koşullarda Güney İspanya’ya ulaşmak için en iyi yolun “ölüm tekneleri” olduğunu düşünmekte. Çünkü şehrin etrafını saran tel örgüler, günlük kontrol devriyeleri aracılığıyla İspanya-Fas güvenlik güçleri tarafından yoğun bir şekilde kontrol edilmekte. Bu da göçmenlerin kara yoluyla tel örgüleri geçerek İspanya’ya sızmalarının önüne geçmekte. Aynı şekilde göçmenlerin geçmişte büyük gruplar halinde tel örgüleri aşma çabaları hem çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanmış hem de aralarında bazı kişilerin yaralanmasına neden oluyor.
Fas’ın geçici İçişleri Bakanı Nureddin Butayyib son yaptığı açıklamada; Fas’ın geçen eylül ayına kadar 68 bin yasadışı göç girişimini engellemeyi ve bu alanda faaliyet gösteren 122 suç şebekesini çökertmeyi başardığını ifade etti. Buna karşılık Fas İnsan Hakları Örgütü; Sahraaltı Afrika ülkelerinden gelen Afrikalıları hedef alan ve onları ülkenin kuzeyinden güneyine nakletme uygulamalarının sona erdirilmesi, Fas’ın jandarma rolünü oynamaktan vazgeçmesi, göçmenlerin temel haklarına saygılı ve uluslararası insan hakları standartları ile uyumlu bir göçmen yasası belirlenmesi çağrısında bulundu. Ama Fas makamları; bu göçmen grupların nakledilmesinin temel amacının kendilerini insan kaçakçılığı şebekelerinden korumak olduğunu ısrar etmektedir. Yine bu bağlamda; Fas resmi olarak Avrupa’nın göçmenleri karşılamak için barınma merkezleri kurma talebini de kesin bir şekilde reddetti. Fas; bu önerinin sorunu çözmek yerine daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına katkı sağlayacağına inanmaktadır. Bunun yerine Rabat, yasadışı göç dalgaları ile mücadele etmek için AB’den ek mali destek istedi.
Göçmenlerin yasadışı ve artan bir şekilde topraklarına akışını azaltmak için Fas, sınırlarda Afrikalı göçmenlere yönelik güvenlik önlemlerini arttırdı. Son olarak geçmişte vize uygulamadığı 3 Afrika ülkesi Kongo, Gine ve Mali vatandaşlarına Fas’a girebilmeleri için vize istemeye başladı. Şarkul Avsat’ın Afrikalı göçmenler arasında görüştüğü kaynaklar; Fas’a gelen Afrikalı göçmenlerin %70’ni karşılayan Uluslararası Beşinci Muhammed Havaalanı’nda bu uygulamanın yürürlüğe girdiğini onaylarken Fas- Moritanya sınırındaki El-Karkat sınır kapısından giriş yapanlardan vize istenmediğini  belirtti.
Şarku'l Avsat’a konuşan Layun şehrinde yaşayan Senegalliler Derneği’nin koordinatörü Ebu Bekir Nedyay şunları anlattı:” Afrikalıların Fas’a göçlerinin kendine has özellikleri bulunmaktadır. Çünkü Fas; Moritanya dışında tüm Batı Afrika ülkeleri vatandaşlarından vize talep etmektedir. Bu ülkelerin vatandaşlarının ülkeye giriş yaparken yasal pasaportlarını göstermeleri yeterlidir. Ama ülke içinde ikamet etme süreleri 3 ay ile sınırlı. Bu nedenle asıl sorun; Fas’a giriş yapan kişinin bir ziyaretçiden bir göçmene dönüştüğü ve pasaportunda belirlenmiş 3 aylık süre sona erse de Fas’ta kalmayı sürdürmeye karar verdiği zaman baş göstermekte. Çünkü o zaman yasal yollarla girdiği bir ülkede yasadışı bir şekilde yaşamaya başlamakta”.
Alman Konrad Adenauer Vakfı’nın Fas’ta göç ile ilgili hazırladığı çalışmaya göre, Fas’taki Afrikalı göçmenlerin büyük bir çoğunluğu yasadışı göçmenlere dönüşmeden önce ülkeye yasal bir şekilde giriş yapmakta. Yine aynı çalışmaya göre; Afrikalı göçmenlerin %12’si Fas’a yasadışı bir şekilde giriş yaparken hava yolunu kullanan %70’i  Kazablanka’daki Uluslararası Beşinci Muhammed havalimanından ülkeye giriş yapmakta. %22’si kara yoluyla özel araçlar ve otobüslerle giriş yaparken %7si yürüyerek giriş yapmakta.
Göçmenlerin %15’i 18 yaşın altında
Kuzey Afrika İnsan Hakları Gözlemevi’nin gerçekleştirdiği araştırma ise şu sonuçlara ulaştı:
Fas’ta bulunan göçmenlerin %15’i 18 yaş altında iken %40’ının yaş ortalaması 18 ila 25, %43’nün yaş ortalaması 26 ila 39 arasında değişmekte. Göçmenler arasında 40 yaş üstü olanların oranı ise sadece %2. Bu veriler; göç macerasına atılanların büyük bir kısmının gençlerden oluştuğunu gösteriyor. Göçmenlerin eğitim düzeyi ve ana vatanlarında yaptıkları meslekler ilgili ise araştırma verileri; %40’nın lise, %28’nin ilkokul, %10’nun üniversite, %7’sinin ortaokul diplomasına sahip olduklarını, eğitimsiz olanların oranının ise %15’e ulaştığını ortaya koyuyor. Aynı şekilde %70’nin bekar, %30’nun ise evli olduklarını öğreniyoruz.
Araştırmaya katılanların %45’i ana vatanlarında ticaretle uğraştıklarını, %20’si işsiz olduklarını, %25’i çiftçi, %10’u hizmet sektöründe çalıştıklarını belirtmiş. Afrikalı göçmenlere göç etme nedenleri sorulduğunda %75’i ülkelerindeki ekonomik nedenleri, %25’i ülkelerindeki güvenlik koşulları ve çatışmaları gerekçe göstermişler.
Pazartesi Mısır...
Libya: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -1-
Cezayir: Umut Kurbanlarının Ölüm Yolu -2-



Husilerin Haremeyn’i balistik füzelerle hedef almasına Körfez ve İslam dünyasından kınama

Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
TT

Husilerin Haremeyn’i balistik füzelerle hedef almasına Körfez ve İslam dünyasından kınama

Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)

Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almasına Körfez ülkeleri ve İslam dünyasından art arda kınama açıklamaları geldi. Açıklamalarda, İslam’ın kutsal mekânlarına yönelik saldırıların bu mekânların dokunulmazlığını ihlal ettiği ve sivillerin güvenliğini tehdit ettiği vurgulanırken, saldırıların durdurulması için uluslararası topluma kararlı tutum alma çağrısı yapıldı.

Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı. Mekke’nin bu saldırıların oluşturduğu risklere maruz bırakılmasının son derece tehlikeli bir eylem olduğunu ve bölgenin güvenliği ile istikrarını tehdit ettiğini belirten el-Budeyvi, Suudi Arabistan’ın güvenliğinin Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı. El-Budeyvi, Körfez ülkelerinin Suudi Arabistan’ın yanında tek bir saf hâlinde durduğunu ve ülkenin topraklarını korumak, vatandaşları ile ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak amacıyla aldığı tedbirleri desteklediğini ifade etti.

Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi Din İşleri Başkanı, aynı zamanda Mescid-i Haram İmamı ve Hatibi olan Şeyh Dr. Abdurrahman es-Südeys de Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almaya devam etmesini kınadı. Südeys, saldırıların tekrarlanmasının, Husilerin saldırgan tutumunu ve iki kutsal mescidin dokunulmazlığına ve Müslümanlar nezdindeki konumuna yönelik kayıtsızlığını ortaya koyduğunu belirtti.

Kutsal mekânların, sivillerin ve tesislerin hedef alınmasının dinen haram, insani açıdan ise kınanması gereken bir suç olduğunu vurgulayan Südeys, bu saldırıların uluslararası sözleşmelere ve teamüllere de aykırı olduğunu kaydetti. Südeys ayrıca, Suudi Arabistan’ın iki kutsal mescidi korumak, güvenliklerini sağlamak ve ziyaretçilerin emniyetini temin etmek için yürüttüğü çalışmaları takdir etti.

Dünya İslam Birliği de Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almasını sert bir dille kınadı. Birlik, saldırılar sırasında füzelerin bazı parçalarının ve hava savunma müdahaleleri sonucu oluşan şarapnellerin Mekke bölgesi ile Cidde, Taif ve Rabığ vilayetlerindeki bazı noktalara düştüğünü bildirdi.

Dünya İslam Birliği Genel Sekreteri ve Müslüman Âlimler Heyeti Başkanı Şeyh Dr. Muhammed bin Abdülkerim el-İsa, kutsal mekânların hedef alınmasının 2 milyardan fazla Müslümanın duygularını ciddi biçimde provoke ettiğini, dinî değerlere ve insani ilkelere aykırı olduğunu ifade etti. El-İsa, Suudi Arabistan’ın saldırıları caydırmak, kutsal mekânların dokunulmazlığını korumak ve sivillerin hayatını güvence altına almak amacıyla aldığı tedbirlere tam destek verdiklerini yineledi.

İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed de Husilerin Mekke ve Medine’nin yanı sıra Taif ve Cidde vilayetlerine yönelik saldırılarını kınadı. Saldırıların sürmesinin ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunan eş-Şeyh Ahmed, İslam ülkelerine Husileri caydırmak ve bu uygulamalara son vermek amacıyla ortak hareket etme ve kararlı bir tutum sergileme çağrısında bulundu.

Eş-Şeyh Ahmed, teşkilatın Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için aldığı tüm tedbirleri desteklediğini belirtti. İslam’ın kutsal mekânlarının dokunulmazlığının ihlal edilmesinin bütün İslam ümmetine yönelik bir saldırı anlamına geldiğini vurgulayan eş-Şeyh Ahmed, sorumluların hesap vermesini sağlamak için uluslararası toplumun acilen harekete geçmesi gerektiğini kaydetti.

Öte yandan, iki balistik füzenin hava savunma sistemleri tarafından engellenmesinin ardından füze parçalarının Mekke bölgesindeki Vadi el-Muğammas’a düştüğü, önleme operasyonları sırasında oluşan şarapnel parçalarının da Cidde, Taif ve Rabığ vilayetlerindeki bazı noktalara isabet ettiği bildirildi.


Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Uluslararası toplantı salonları ile Sudan semalarındaki yarış hız kazanıyor. Savaşı sona erdirecek bir yolun önünü açmak amacıyla ateşkes sağlamaya çalışan arabuluculuk girişimlerine karşılık, insansız hava araçları (İHA) bombardımanın kapsamını genişletiyor ve sivillerin ödediği bedeli ağırlaştırıyor.

ABD ve müttefikleri barış çabalarını birleştirmeye çalışırken, savaşın tarafları sahadaki mücadeleye bel bağlıyor. Bu sırada çatışmanın bölgesel ölçekte yayılabileceği yönündeki uyarılar da artıyor. Peki, hangi senaryo gerçeğe daha yakın: Diplomasinin sağlamayı başaracağı bir ateşkes mi, yoksa cepheleri genişleyen ve yeni yöntemlerle sürdürülen bir savaş mı?

21 Ekim’de Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu altıncı istişare toplantısı, kriz etrafındaki diplomatik seferberliğin boyutlarını gözler önüne serdi. Toplantıya Dörtlü ve Beşli mekanizmaların yanı sıra büyük güçler, komşu ülkeler ve barış girişimlerine destek veren taraflar katıldı. Toplantı sona erdi, ancak katılımcıların bu uzlaşıyı, savaşan tarafların ve onları destekleyenlerin tutumlarını değiştirecek somut adımlara dönüştürme kapasitesine ilişkin soru işaretleri varlığını koruyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, toplantının ardından X hesabından yaptığı paylaşımda ABD’nin mesajını özetledi. Boulos, “Sudan’daki savaş sona ermeli… Çatışmanın askerî bir çözümü yok” ifadelerini kullanırken, savaşın sürmesinin siviller üzerindeki yıkıcı maliyeti artıracağı ve bölgedeki istikrarsızlığın daha geniş alanlara yayılacağı uyarısında bulundu. Boulos, Washington’ın Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği’nden oluşan Beşli Mekanizma’nın, Sudanlıların sahiplenip yöneteceği kapsamlı ve güvenilir bir siyasi süreci kolaylaştırma çabalarına verdiği desteğin, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’dan oluşan Dörtlü Mekanizma bünyesinde yürüttüğü çalışmalarla tamamlandığını belirtti. Bu çalışmaların, kalıcı bir ateşkese zemin hazırlayacak insani bir ateşkes sağlanmasını amaçladığını kaydetti. Söz konusu yaklaşım, çatışmaların durdurulması ile siyasi çözüm arasında bağlantı kurma ve her iki sürecin birbirinden bağımsız ilerlemesini önleme çabasını ortaya koyuyor. Ancak arabulucuların ortak bir tutum belirlemesiyle savaşan taraflardan taahhütler alınması arasındaki büyük uçurumu da gözler önüne seriyor. Diplomatik yakınlaşma henüz uygulama takvimi ve denetim mekanizması içeren ilan edilmiş bir anlaşmaya dönüşmüş değil. Bu durum, sahada kesin sonuç alma arayışları ve silah akışının sürmesi karşısında daha da belirginleşiyor.

Cenevre’deki girişim, Paris, Londra ve Berlin’de düzenlenen konferansların yanı sıra New York’ta BM ve BM Güvenlik Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen toplantılar ile bölgesel istişareler de dahil olmak üzere birikimli çabaların devamı niteliğini taşıyor. Bu girişimlerin işlevleri insani seferberlikten tutumların eşgüdümüne ve diyaloğun kolaylaştırılmasına kadar farklılık gösterse de hepsi, çöküşü durdurma ve Sudan’ın birliğini koruyacak siyasi bir çözümün önünü açma hedefinde birleşiyor.

Saha önceliğini koruyor

Sahadaki diğer gelişmeler ise Sudan Ordu Komutanı Abdulfettah el-Burhan’ın açıklamalarının da gösterdiği üzere, askerî zafer elde etme hedefinin sürdüğünü ortaya koyuyor. Burhan, Vadi Halfa’da yaptığı son konuşmada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile müzakereyi reddettiğini yineleyerek, askerî operasyonların sürdürülmesi karşısında bu güçlerin silahsızlandırılması ve teslim olması şartını öne sürdü.

Sudan’ın BM Daimî Temsilcisi el-Haris İdris ise BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada barışı hükümeti açısından stratejik bir seçenek olarak nitelendirdi. Ancak ateşkesin başarılı olmasını, HDK’nin sivil tesisler ve halkın evleri üzerindeki kontrolünün sona erdirilmesine bağladı. Ayrıca paralı askerlerin ülkeden çıkarılmasını, HDK’ye silah ve finansman desteğinin kesilmesini istedi. İdris, bu düzenlemelerin ateşkesin yeniden silahlanmak amacıyla kullanılmasını ve ülkenin bölünmesini önlemeyi hedeflediğini belirtti. HDK’nin gerilimi azaltmaya yönelik önerileri desteklediğini açıklaması, bu önerileri uygulamaya hazır olduğunu kanıtlamaya yetmiyor. Nitekim daha önce de bu tür destek açıklamaları, askerî operasyonların sürmesiyle aynı döneme denk gelmişti. Bu nedenle bağlılığın ölçütü, güçlerin sahadaki davranışları, sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve denetlenebilir düzenlemelerin kabul edilmesi olacak. Taraflar arasındaki bu görüş ayrılığı, ateşkes girişimlerinin neden sonuçsuz kaldığını da anlamaya yardımcı oluyor. Temel anlaşmazlık, ateşkesin işlevine ilişkin: Ateşkes, siyasi bir çözümün ve karşılıklı tavizlerin başlangıcı mı olacak, yoksa taraflardan her biri bunu kendi kazanımlarını pekiştirmek ya da rakibini zayıflatmak için bir adım olarak mı kullanacak?

Nairobi Bildirisi güçlerinin önde gelen isimlerinden Vecdi Salih, mevcut askerî tırmanışın ve kentlere yönelik İHA saldırılarının yoğunlaşmasının, tarafların ateşkes öncesinde mevzilerini güçlendirme ve kontrol alanlarını genişletme çabasını yansıttığını belirtti. Salih’e göre taraflar, ateşkes düzenlemelerinin sahada fiilen mevcut olan askerî güç dengelerine dayanacağı varsayımıyla hareket ediyor. Bu taktiklerin ateşkesin kabul edilmesini geciktirebileceğini söyleyen Salih, her iki tarafın da askerî konumunu iyileştirene kadar gerilimin azaltılması ve çatışmaların durdurulması konusunda anlaşmayı ertelemeye çalıştığını ifade etti. Sahadaki güç dengelerinin istikrarsız olduğunu ve taraflardan birinin lehine değişebileceğini de sözlerine ekledi.

Salih, savaşın sona erdirilmesi ve sivillerin korunması açısından ateşkesin insani bir zorunluluk olduğunu vurguladı. Savaşa karşı çıkan sivil güçlerin, Nisan 2023’te çatışmaların başlamasından bu yana ateşkes çağrısı yaptığını hatırlatan Salih, bu güçlerin savaşı uzatmaya yönelik taktiklere bel bağlamadığını söyledi. Salih ayrıca, uluslararası çabaların, savaşan taraflar üzerinde baskı kurarak ateşkese ulaşılmasına katkıda bulunabileceği görüşünü dile getirdi.

Sumud İttifakı’nın önde gelen isimlerinden Şerif de askerî tırmanış ile insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak ve siyasi sürecin önünü açacak bir ateşkes için yürütülen bölgesel ve uluslararası girişimler arasında bağlantı kurdu. İHA saldırılarının yoğunlaştırılmasının, anlaşmaya varılmadan önce sahada yeni bir durum yaratmayı amaçladığını belirten Şerif, özellikle sivil bölgelerin ve insani yardım konvoylarının hedef alınması nedeniyle bu saldırıların sahadaki askerî durumu iyileştireceği görüşüne katılmadığını ifade etti. Uluslararası baskının yüksek bir seviyeye ulaştığını belirten Şerif, Sudan genelinde silah ambargosunun genişletilmesi ve İHA’ları da kapsaması konusundaki 60 günlük süreyi, bölgesel ve uluslararası güçler ile savaşın tarafları arasında yürütülen düzenlemeler ve istişarelerle ilişkilendirdi.

İHA’ların çizdiği coğrafya

Bu arada savaşın anlamı da değişiyor. Artık savaş yalnızca kontrolün el değiştirdiği kentlerle sınırlı değil; İHA’lar, bombardımanın çatışma hatlarından uzaktaki bölgelere taşınmasına imkân sağlıyor. AB’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Annette Weber, bu dönüşümü “İHA savaşı, çatışmanın coğrafyasını genişletiyor” sözleriyle tanımladı. Hartum, Kordofan, Darfur ve Abyei’de son dönemde düzenlenen saldırılar, çok sayıda can kaybına yol açan bu savaş yönteminin insani bedelini gözler önüne seriyor. Özellikle İHA’ların Güney Sudan sınırındaki hassas bölgelere ve Etiyopya ile Çad sınırlarına yakın diğer alanlara ulaşmasının ardından, savaşın bölgesel ölçekte yayılabileceğine ilişkin endişeler artıyor.

cdfrgt
Abyei’de bir kamyonun İHA’yla vurulması sonucu onlarca kişi hayatını kaybetti. (BM – Facebook)

BM Güvenlik Konseyi’ndeki görüşmeler, bu risklere ilişkin farkındalığın giderek arttığını ortaya koyarken, tehlikeleri kontrol altına alacak önlemler konusunda uzlaşmaya varmanın zorluğunu da gözler önüne seriyor. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, 16 Ekim’deki oturumda tırmanma ihtimalini silah akışının sürmesi ve savaşçıların silah altına alınmasıyla ilişkilendirdi. DiCarlo, çatışmanın iki tarafının da siyasi çözüm konusunda güvenilir bir bağlılık göstermediğini ve dış desteğin kendilerine güç kullanarak daha fazla kazanım elde etme imkânı sunduğuna inandığını belirtti.

Bu açıdan bakıldığında, ateşkes ihtimali yalnızca savaşan tarafların tutumlarının birbirine yaklaştırılmasına bağlı değil; aynı zamanda onlara savaşı sürdürme kapasitesi sağlayan aktörlerin etkilenmesini de gerektiriyor. Birleşik Krallık’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Kate Foster’ın da vurguladığı nokta buydu. Foster, İHA’ların kapasitesindeki artışı, bu araçların satın alınmasını, finansmanını, naklini ve bakımını üstlenen Sudan dışındaki ağlarla ilişkilendirdi.

Ancak bu yaklaşım, BM Güvenlik Konseyi içindeki görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya. ABD’nin BM Daimî Temsilcisi Jeffrey Bartos ile Fransa’nın BM Daimî Temsilcisi Jerome Bonnafont silah ambargosunun genişletilmesi çağrısında bulunurken Rusya, yaptırımların coğrafi kapsamının genişletilmesine karşı çıktı. Moskova, mevcut kısıtlamaların yeterli olduğunu ve kapsamın genişletilmesinin Sudan hükümetine zarar verebileceğini savundu. Böylece savaşı sona erdirme konusunda uzlaşmaya varmak, tarafları çatışmaları durdurmaya yöneltecek araçlar üzerinde anlaşmaktan daha kolay görünmeye devam ediyor.

Bu görüş ayrılığı, arabuluculuk çabalarını gerçek bir sınavla karşı karşıya bırakıyor: Arabulucular, ateşkesin uygulanabilirliğini güvence altına alabilecek ve savaşın sürdürülmesini daha maliyetli hâle getirecek bir baskı oluşturabilecek mi? Bu kısır döngünün kırılması, her iki tarafın ve destekçilerinin hesaplarını değiştirecek, yeni bir askerî harekâttan kazanım elde etme beklentisini ortadan kaldıracak bir baskıyı gerektiriyor. Aksi takdirde siviller ateşkesi beklerken bedel ödemeye devam edecek, İHA’lar ise sahadaki gerçekliği şekillendirmekte arabulucuların önüne geçecek.


Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnanlılar, ABD Başkanı Donald Trump’ın ara seçimlerin ardından İran’a “ağır bir darbe” indirme tehdidini hayata geçirmekte ısrar etmesi durumunda Hizbullah’ın nasıl bir tutum alacağını merak ediyor. Lübnan’daki örgütün bu kez İran’a destek vermeme taahhüdüne bağlı kalıp kalmayacağı, yoksa geçen mart ayında yaşananları tekrarlayarak yeniden çatışmaya müdahil olup olmayacağı tartışılıyor. Hizbullah, mart ayında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in İsrail tarafından öldürülmesine misilleme olarak İsrail’e altı roket fırlatmıştı. Örgüt, bu saldırıdan önce Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’ye çatışmaya müdahil olmayacağı yönünde güvence vermişti.

Hizbullah, İran’a destek amacıyla müdahale etmeyecek

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Hizbullah, savaş çıkması hâlinde bu kez İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağını Berri’ye yeniden bildirdi. Berri de bu bilgiyi Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a iletti.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade ise Beyrut’a gerçekleştirdiği son ziyaret sırasında, Şii ikilisinin siyasi çevresinde yer alan bir grup milletvekiline, ABD’nin Trump’ın tehdidini hayata geçirerek İran’a saldırması durumunda Tahran’ın Hizbullah’tan müdahale etmesini istemeyeceğini söyledi. Hatibzade, İran’ın saldırıya karşı koyabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirterek, “İran’ın hedeflerine ulaşmasını engellemek için hazırlık sürecinde önemli mesafe katettik” mesajını verdi.

Lübnanlı milletvekili kaynaklar, Hatibzade’nin Hizbullah ile İsrail arasındaki güç dengesizliği nedeniyle örgütten yardım istenmeyeceği konusunda net konuştuğunu belirtti. Kaynaklara göre Hatibzade, Hizbullah’ın çatışmaya katılmasının savaşın seyrini değiştirmeyeceği görüşünü dile getirdi.

Kaynaklar, Hatibzade’nin milletvekilleriyle görüşmesinde İran’ın Lübnan’daki hassas durumun farkında olduğunu ve Hizbullah’tan kendisini dengesi eşit olmayan bir çatışmanın içine sokmasını istemeyeceğini söylediğini belirtti. Bu yaklaşımda, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Cumhurbaşkanı Avn ile yaptığı telefon görüşmesinde ilettiği uyarının da etkili olduğu belirtildi. Avn, söz konusu uyarıyı Berri ve Başbakan Nevvaf Selam’a da aktarmıştı.

Kaynaklar, Hizbullah’ın bu kez çatışmaya katılması hâlinde kendi toplumsal tabanının tepkisini göğüslemekte zorlanabileceğine dikkat çekti. Örgütün bu nedenle Berri’nin arkasında konumlanma konusunda temkinli davrandığı ifade edildi.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın güneydeki güvenlik bölgesini genişleterek Güney Lübnan’dan Beyrut’un güney banliyölerine kadar uzanabilecek saldırılar düzenleme ve yaklaşık bir milyon Şii’yi yerinden etme tehdidinde bulunduğu hatırlatıldı. Hizbullah’ın ise yerinden edilenlere maddi yardım sağlayarak barınma ihtiyaçlarını karşılamaya ve üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalıştığı belirtildi.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).

Kaynaklar, Hizbullah’ın mart ayında İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olma kararını tekrarlaması durumunda Şii kamuoyunun sessiz kalmayacağını vurguladı. Örgütün bu adımı, Berri’ye verdiği sözü tutmaması nedeniyle geçen sefer de Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam karşısında Meclis Başkanı’nı zor durumda bırakmıştı.

Berri’ye, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın müdahale edilmeyeceği yönündeki güvencesi, Kasım’ın siyasi yardımcısı Hüseyin Halil ile Berri’nin siyasi yardımcısı Milletvekili Ali Hasan Halil arasındaki doğrudan iletişim üzerinden iletilmişti.

Savaşa katılım, Şii ikilisi arasında yeni bir krize yol açabilir

Kaynaklar, Kasım’ın müdahale etmeme taahhüdünü yerine getirmemesinin Şii ikilisi içinde bir güven krizine neden olduğunu ve bu krizin kamuoyuna yansıdığını belirtti.

Bu gelişme, Hizbullah içinde kararları kimin aldığına ilişkin soruları da gündeme getirdi. Özellikle İran Devrim Muhafızları’nın örgüt üzerindeki etkisi dikkate alındığında, nihai kararların Tahran tarafından verilip verilmediği tartışılmaya başlandı.

Kaynaklara göre Hizbullah yönetimi, roket saldırısıyla ilgisi olmadığını ilgili taraflara, özellikle Berri’ye bildirmişti. Ancak örgüt, İsrail’in misilleme yapmasını önlemek amacıyla Washington’un devreye girmesine imkân sağlayabilecek bir açıklama yayımlamaktan kaçındı.

Buna rağmen Berri, Hizbullah’ın askerî medya birimi tarafından yayımlanan ve Hamaney’in öldürülmesine misilleme olarak roketlerin fırlatılmasını üstlenen açıklama karşısında şaşkınlık yaşadı. Söz konusu gelişmenin ardından İsrail, işgal alanını Litani Nehri’nin güneyinden Nebi Şit Kalesi ve çevresindeki yerleşimlere kadar genişletti.

Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim bulunmuyor

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah ile ilişkilerinin eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah döneminde daha yakın olduğunu söylediğine dikkat çekti. Berri, Nasrallah ile doğrudan iletişim kurabildiğini ve Nasrallah’ın Lübnan sahası ile bölgedeki direniş eksenine ilişkin kaygılarını İran yönetimine aktararak karşılık bulmasını sağlayabildiğini belirtmişti.

Ancak Lübnan’da devam eden güvenlik sorunları ve İsrail’in Hizbullah’ın siyasi ve askerî kadrolarına yönelik suikastlarının artması nedeniyle Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim kurulamadığı ifade edildi. İki taraf arasındaki temaslar, yardımcıları arasındaki günlük görüşmelerle sınırlı kaldı.

Kaynaklar, bu durumun iki lider arasında anlaşmazlıkların önüne geçebilecek siyasi uyumun gelişmesini zorlaştırdığını belirtti. Berri ile Nasrallah arasındaki ilişkide ise bu tür bir uyumun daha güçlü olduğu kaydedildi.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)

Şii ikilisi arasında siyasi birlikte yaşama dönemi

Kaynaklara göre Şii ikilisinin iki lideri arasındaki ilişki, farklılıkların korunmasına dayalı bir tür siyasi birlikte yaşama çerçevesinde ilerliyor. Amaç, iki tarafın destekçileri arasında gerilim yaşanmasını önlemek. Bununla birlikte, geçmişte zaman zaman karşılıklı sürtüşmelerin yaşandığı da ifade edildi.

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah yönetimiyle ilişkileri hakkındaki açıklamalarının yalnızca iki tarafın destekçilerine değil, diğer siyasi aktörlere de mesaj niteliği taşıdığını belirtti. Berri’nin, diğer siyasi güçlerin Şii ikilisini tek bir parti gibi görerek onunla uzlaşmanın imkânsız olduğu yönünde hareket etmesi yerine, ortak bir zeminde buluşması gerektiğini savunduğu ifade edildi.

Berri’nin ziyaretçilerine, Lübnan’ın bugün iki düşmanla karşı karşıya olduğunu söylediği belirtildi: İsrail işgali ve mezhepçilik. Bu nedenle iç cephenin güçlendirilmesine, siyasi gerilimin önlenmesine ve Lübnanlılar arasındaki ayrılıkların derinleşmemesine öncelik verilmesi gerektiğini vurguladığı ifade edildi.

Berri’nin, İsrail işgaline karşı direnişin uzun sürebileceğini belirterek, bütün taraflara uzlaşma çağrısı yaptığı da kaydedildi. Ona göre ulusal birliğin güçlendirilmesi ve siyasi söylemde mezhepçi yaklaşımlardan uzak durulması gerekiyor.

Kaynaklar, Berri’nin hem söylem hem de uygulama bakımından Hizbullah’tan ayrıştığını belirtti. Berri’nin hükümetin devamlılığını desteklediği ve gerektiğinde iç barışı korumak için adım atmaktan kaçınmadığı ifade edildi. Bu yaklaşımın, hükümeti devirmek amacıyla sokak gösterilerinin kullanılmasına karşı çıkmasında ve Hizbullah’ı Cumhurbaşkanı Avn ile diyaloğa teşvik etmesinde görüldüğü kaydedildi.

Kaynaklara göre Berri, İsrail ile doğrudan müzakereleri desteklemese de Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam ile iletişim kurması bakımından Hizbullah’tan farklı bir çizgi izliyor. Berri’nin tehdit ve ihanet suçlamalarına dayalı siyasi yöntemleri reddettiği, Hizbullah’ın Ali Tahir tepelerinin Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştıracak şekilde boşaltılması çağrılarına karşılık vermemesini eleştirdiği belirtildi.

Berri’nin ayrıca Hizbullah’ın Gazze’ye ve İran’a destek amacıyla çatışmalara katılmasına karşı çıktığı, kendisine yakın bakanların silahların devletin tekelinde toplanmasını desteklediği ve Hizbullah’ın askerî ve güvenlik kanadının faaliyetlerinin yasaklanmasını savunduğu aktarıldı. Berri’ye yakın milletvekillerinin hükümete üçüncü kez güvenoyu verdiği, buna karşılık Hizbullah milletvekillerinin oturumu terk ettiği hatırlatıldı.

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)
Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle

Kaynaklar, diğer siyasi kanadın Berri ile yakınlaşmaya çalışmamasını da eleştirdi. Berri’nin, Hizbullah ile doğrudan temasın kesildiği bir dönemde olası bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için önemli bir aktör olduğu vurgulandı.

Arap ve yabancı temsilcilerin Beyrut ziyaretlerinde Berri ile görüşmekte ısrar etmesinin nedeni, onun Hizbullah adına sınırsız bir yetkiye sahip olması değil, Lübnan’ın siyasi yapısındaki konumu ve Şii siyasi dengelerindeki etkisi olarak açıklandı. Berri’nin özellikle Lübnan’ın öncelikli meselelerinde Hizbullah’tan farklı bir yaklaşım sergilediği ifade edildi.

Bu farklılaşmanın son örneklerinden biri olarak, Dahr el-Baydar’da ele geçirilen patlayıcıların soruşturma tamamlanana kadar Adalet Divanı’na sevk edilmesi meselesi gösterildi. Hükümet içinde gerilime neden olan bu konuda Berri ve milletvekillerinin, Hizbullah’ı gözeterek herhangi bir tutum almaktan kaçındığı belirtildi.

Geriye şu soru kalıyor: Hizbullah, İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmama taahhüdüne bağlı kalacak mı, yoksa İran Devrim Muhafızları’nın baskısıyla geçen mart ayındaki tutumunu tekrarlayacak mı?