Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor

Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor
TT

Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor

Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor

Şarkul Avsat gazetesi Muhammed bin Raşid’in 50 yıllk yaşamından ve Dubai’yi Beyrut’a dönüştürme hayalinden bahsettiği “Hikayem” adlı kitabından bölümler yayınlıyor.
BAE Başbakanı ve Devlet Başkanı Yardımcısı Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid Al Maktum’un “Hikayem: 50 yılda 50 öykü” adını taşıyan yeni kitabı bugün (Pazartesi) günü piyasaya çıktı. Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid bu kitabında 50 yıllık yaşamına, işine, sorumluluklarına, anılarına, deneyimlerine ve hatıralarına değiniyor.
Şarkul Avsat’ın piyasaya çıkmadan önce bazı bölümlerini yayınladığı kitabında Muhammed bin Raşid; eski Irak cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile gerçekleştirdiği bilinmeyen temaslara da değiniyor. 2003 yılındaki ABD işgalinden önce Saddam Hüseyin ile gerçekleştirdiği bu temaslar sırasında Saddam’a yönetimden çekilmesi halinde “İkinci şehriniz olan Dubai’ye taşının” teklifinde bulunduğunu ancak Saddam’ın, “Ben kendimi değil Irak’ı kurtarmak istiyorum” diyerek bunu reddettiği bilgisine yer veriyor.
1990 yılında Kuveyt’in Irak tarafından işgal edilmesinin yansımaları ile ilgili olarak: “ Bütün bölgeyi değiştiren bir dönüm noktasıydı” yorumunda bulunuyor.
Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi’nin Trablus’u ikinci bir Dubai’ye dönüştürme konusunda kendisinden yardım istediğini belirtirek: “Kaddafi değişiklik istemedi, değişimi diledi” ifadesini kullanıyor.
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile iktidara gelmesi öncesindeki ve sonrasındaki ilişkisini de anlatan Muhammed bin Raşid, Suriye’de krizin başlamasından sonra: “ Esed’in ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izlerken farklı bir dünyada yaşamaya başladığını” belirtiyor.
Mişari Zeydi  yazdı: Raşid Al Maktum’un 50 Arap hikâyesi
Kitabında Beyrut anılarına da yer veren Şeyh Muhammed bin Raşid Beyrut’tan şu tutkulu sözlerle bahsediyor: “Küçüklüğümde beni kendisine hayran bıraktı, gençliğimde ise büyüledi. Ama büyüdüğümde kaderine çok üzülmüştüm.”
Dubai Emiri kitabında ayrıca Lübnan’ın ‘farklı oyuncuların farklı hesaplarını görmek için kullandıkları bir alan olduğu’ değerlendirmesini yapıyor. BAE’de bugün piyasaya çıkan kitabın bölümlerinden yaptığımız diğer alıntılar ise şöyle:
Beyrut
Beyrut’la ilk kez tanıştığımda küçük yaşlardaydım. O zamana kadar Dubai çöllerinden, çamurdan yapılma evlerinden, topraklı yollarından ve hurma dallarından inşa edilmiş pazarlarından başka bir yer görmemiştim. Beyrut’a yaptığım bu ilk ziyaretimde kardeşlerim ile birlikteydim. Çünkü hep birlikte Londra’ya gidecektik ve bunun için Beyrut’tan geçmemiz gerekiyordu. Beyrut, o küçücük yaşımda bile beni kendisine hayran bırakmıştı. Gençliğimde beni büyüleyen Beyrut daha sonra kaderiyle beni üzmüştü.
Altmışlı yıllarda; temiz caddeleri, güzel sokakları ve modern pazarlarıyla Beyrut benim ilham kaynağım olmuştu. Beyrut’u gördüğüm anda bir gün Dubai’yi Beyrut’a dönüştürmek fikri benim en büyük hayalim oldu.
Ama ne yazık ki çok geçmeden Lübnan’ın etnik ve mezhepsel temellere göre bölüşümü ve paylaşımı tamamlandı. Bu gerçekleştikten sonra Lübnan hiçbir zaman eskisi gibi olamadı ve aynı şekilde eski Beyrut’tan da eser kalmadı.
İki anı
Hayatım boyunca Beyrut’u birçok kez ziyaret ettim. Beyrut’la aramda bir sevgi bağı ve güzel bir ilişki vardır. Fakat BAE Savunma Bakanı olarak görev yaptığım sırada Beyrut’la ilgili sahip olduğum iki anım hayatımda bilhassa büyük bir öneme ve yere sahiptir.
Birinci anım; 13 Nisan 1975’te başlayan ve 15 yıl süren, 150 bin kişinin hayatını kaybetmesine, 300 binden fazla kişinin yaralanmasına ve 25 milyar doları aşan ekonomik kayıplara neden olan iç savaş dönemine aittir.
Savaşın başlamasının üzerinden sadece birkaç ay geçmişti. Ama bu kısa sürede çatışmaların kapsamı genişleyerek bütün Beyrut’a yayılmıştı. Sivil hedefler sürekli bir şekilde bombalanıyordu. Farklı etnik ve mezhepsel grupların her biri şehrin bir bölümünü kontrol ediyordu . Bu durum, sonun başlangıcını temsil ediyordu.
BAE Devlet Başkanı Zayid’in Lübnanlı tarafların müzakere masasına oturmaları için harcadığı yoğun çabalar sürekli başarısız oluyordu. Bu süreçte Dubai Emiri olan babamla birlikte ben de kendisine yardımcı olmaya çalışıyordum. Ancak ardı ardına yaşadığımız başarısızlıklar bizleri ümitsizliğe sevk ediyordu.  Tam ümitsizliğe teslim olacağımız sırada Arap ülkeleri, bu güzel ülkenin yıkımını engellemek için kapsamlı bir müdahalede bulunma kararı alarak harekete geçtiler.  
1976 yılının haziran ayında  Suriye ordusunun müdahalesi ile Lübnan iç savaşı köklü bir dönüşüme tanıklık  etti. Bu süreçte; Lübnan ulusal hareketleri Suriye ordusuna büyük kayıplar verdirdi.
Lübnan’ın tamamında ateşkesi sağlamak ve çatışmaları durdurmak için Riyad’da düzenlenen Arap Zirvesi ile 1976 yılının ekim ayında bu kez Kahire’de gerçekleştirilen ikinci Arap Zirvesi’ni heyecana kapılmadan sakin bir şekilde takip ettim. İki zirvede de alınan ortak kararlara ve güvencelere rağmen bunların geçici çözümlerin ötesine geçemediğini fark etmiştim. Sorunun köklerini oluşturan nedenlerin hala yüzeyin altında her an patlamaya hazır bir şekilde beklediğini biliyordum.
Riyad ve Kahire zirveleri kararlarına binaen görevi ateşkesi sağlamak, çatışmaları durdurmak ve ülkede barışı sağlamak olan bir ‘Caydırcı Arap Gücü’ oluşturuldu. BAE güçlerinin bu ortak güce katılması ile BAE Savunma Bakanı olarak ben de sürece dahil olmuş oldum.
O günler benim için çok zordu. Beyrut’ta görev yapacak askerlerimizi hazırlamak, azimlerini arttırmak ve onları gayrete getirmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Onlara Beyrut’a savaşmaya değil barışı sağlamak, belirli etnik grupların çıkarlarına hizmet etmeye değil, dost ve kardeş bir halkı kurtarmak için gittiğimizi anlattım.
1976 yılının sonunda 30 bin kişiden oluşan bir ‘Caydırıcı Arap Gücü’ oluşturabildik. Bu ortak güce dahil olmam bana resmi farklı açılardan görebilme fırsatı verdi.
Hiçbir söz savaşın korkunçluğunu ifade edemez. Savaşlardaki kişisel deneyimlere dayanarak tek söyleyebileceğim, savaşın hiçbir zaman çözüm olmadığıdır.
Ariel Şaron, Sabra ve Şetilla katliamı
Sevgili Beyrut ile ikinci anım ise ne yazık ki çok daha tarajik bir olayla bağlantılıdır. Bu anım; toprakları Filistin Kurtuluş Örgütü, Suriye ve İsrail arasında bir savaş alanına dönüşen Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edildiği 1982 yılına uzanmaktadır. O yılın haziran ayında dönemin İsrail Savunma Bakanı olan Ariel Şaron’un komuta ettiği İsrail ordularının Lübnan’ı  işgal etmesi beklenen bir adımdı. Ama uzun süre devam eden bu işgalin arkasında bu kadar büyük bir vahşet ve katliam bırakacağı  tahmin edilmiyordu.
2 aydan uzun süren direniş ve çatışmalardan sonra nihayet taraflar arasında ateşkes sağlanabilmişti. Uluslararası güçlerin koruması altında FKÖ Beyrut’tan çekilerek Tunus’a yöneldi. Filistinli liderlere kamplardaki sivillerin güvenliğinin korunacağı konusunda garanti verildi. FKÖ savaşçıları yaklaşık 2 hafta içinde deniz yoluyla Beyrut’tan tahliye edildiler. Fransız güçlerinin limana kadar kendisine eşlik ettiği merhum Filistin lideri Yaser Arafat ise en son ayrılanlar arasındaydı. 9 Eylül 1982 tarihinde ise tüm uluslararası güçler Beyrut’tan çekildi. Uluslararası güçlerin çekilmesinin hemen ertesinde İsrail işgal ordusu komutanı Şaron, Beyrut’taki Filistinli mülteci kampları içerisinde hala ‘200 teröristin’ bulunduğuna yönelik bir açıklama yaptı. Filistinli savaşçıların Beyrut’tan çekilmesinden bir gün sonra yani 15 Eylül 1982’de İsrail ordusu Beyrut’tun batı bölümünü işgal etti. Lübnanlı ile Filistinli sivillerin yaşadığı Sabra ve Şetilla kamplarını ablukaya aldı.
16 -18 Eylül 1982’de gerçekleşen Sabra ve Şetilla katliamı tam 40 saat süren korkunç bir katliamdı. İsrail ordusunun koruması altında Lübnanlı Ketaib Partisi’ne bağlı milislerin gerçekleştirdiği bu katliamda; çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlı kimselerden oluşan çok sayıda silahsız sivil hayatını kaybetti. İşkencelere maruz kaldı ya da tecavüze uğradı.
Hayatım boyunca bir insanın bir insanı nasıl öldürebildiğini, dünyamızda bunların nasıl yaşanabildiğini hiçbir zaman anlamadım. Bölgedeki tüm taraflar ile temas halindeydim ve bu katliama hazırlık yapıldığını biliyordum. Ancak haberlerde başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere kurbanların fotoğrafları yayınlandığında çabalarımızın hiçbir sonuç vermediğini anladım.
Bu katliamın ardından Başkomutanımız Zayid bin El-Nehyan’ın direktifleri ile bizzat BAE girişiminin başına getirildim. Körfez bölgesinin daha önce şahit olmadığı kadar büyük bir operasyon kapsamında BAE ordusuna ait ‘S130’ uçakları tonlarca insani yardım malzemeleri ile doldurularak Lübnan’a gönderildi.
O gün, bende büyük yaralar açan o görüntüler hala hafızamdaki yerlerini canlı bir şekilde korumaktadır.
Lübnan ne yazık ki halen birçok oyuncunun oynattığı bir piyon olmayı sürdürmektedir. Lübnanlı gençler, bölgesel ihtilafların bedelini ödemeye devam etmektedir. Lübnan, hala hiç bitmeyen ihtilafların çözümü ve tasfiye edilmesi için kullanılan bir saha konumundadır.
Kardeş İşgali
2 Ağustos 1990 tarihinde gerçekleşen Kuveyt işgalinin haberini aldığımda şok olmuştum. Bana haberi veren memura tam 3 kez bunun doğru olup olmadığını sorduğumu hatırlıyorum. Bu haberi büyük kardeşim Mektum’a da ilettikten sonra tüm güvenlik ve askeri güçlerimizi alarma geçirdim. Ardından Devlet Başkanımız Şeyh Zayid ile görüştüm. Şeyh Zayid bir yandan Saddam’ın bunu nasıl yapabildiğini sorgulayarak üzüntüsünü, diğer yandan acaba bir sonraki adımının ne olacağını sorgulayarak öfkesini dile getiriyordu.
Doğrusu Saddam’ın komşu, kardeş ve bağımsız bir ülkeyi, tarih boyunca hep kendisini destekleyen Kuveyt’i işgal edeceğini hiçbirimiz tahmin etmiyorduk. Bu nedenle Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi herkesi şaşkınlığa uğratmıştı. Saddam’ın bu adımı bütün bölgeyi değiştiren bir dönüm noktasıydı.
Bu süreçte Kuveytli kardeşlerimizden binlercesini ülkemizde ağırladık. Onlara kalabilecekleri yerler tahsis ettik. Yine birçok vatandaşımız kardeşlerini ağırlamak için evlerini açtılar.
Çöl Fırtınası Harekatı
Kuveyt’i  kurtarmak için 16 Ocak 1991 tarihinde ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun başlattığı Çöl Fırtınası Harekatı ile bu kez limanlarımız müttefik güçlerin gemilerine ev sahipliği yaptı. Bu amaçla askeri havalimanları inşa ettik. Ordular için özel limanlar ve depolar tahsis ettik. Bölgenin en büyük ve donanımlı limanı olduğu için de Cebel Ali limanımız; en çok koalisyon gemisinin demirlediği liman oldu.
Askeri güçlerimiz de Kuveyt’in kurtarılması operasyonunda koalisyon güçlerine aktif katkıda bulunmaktan kaçınmadı. Operasyonlar devam ettiği sürece BAE’nin Savunma Bakanı olarak ben de Çöl Fırtınası Harekatı’nın operasyon merkezini birkaç kez ziyaret ettim. 900 binden fazla askerden oluşan Uluslararası Koalisyona komuta eden ABD’li General Norman Schwarzkopf ile her görüşmemde en çok vurguladığım ve üzerinde durduğum nokta; sivil kayıpları azaltacak yöntemler bulmaktı. Çünkü bu savaşı ne Kuveyt halkı ne de Irak halkı başlatmıştı. Bilakis aptalca bir davranıştı ve bu aptallığın bedelini sivillere ödetmemek konusunda kararlıydım.
Başarılı bir askeri operasyonun ardından Saddam, Kuveyt’ten çekilmek zorunda kaldı. BAE güçleri de Kuveyt’e giren ilk Arap güçleri arasında yer alma şerefine nail oldu. Bu bağlamda; savaş bundan çok daha uzun sürseydi bile BAE olarak Kuveyt’in kurtarılması ve tekrar bağımsızlığına kavuşması  için kanımızı ve canımızı sonuna kadar feda etmeye hazır olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Çöl Harekatı Operasyonu Irak güçlerinin aşağılayıcı bir şekilde çekilmesiyle sona erdi. Ama bu bölgemiz için bir son değildi. Bilakis bölgenin büyük devletlerinin yıkıldığı ve azametli ordularının dağıldığı yeni bir dönemin başlangıcıydı. Irak’ın Kuveyt’i işgali tüm bölgenin çehresini değiştiren büyük bir tarihi hataydı.
Savaşın kazananı yoktur
Irak ve İran arasında yaşanan ve  yaklaşık 1 milyon insanın canını alan yıpratıcı savaşın sona erdiği o tarihi günü hala hatırlıyorum. Ancak savaş öyle geldiği gibi kolayca gitmez ve sona erse de yaşandığı yerde etkileri uzun yıllar devam eder ve arkasında bıraktığı yük öyle kolay kolay hafiflemez. İşte savaş sona erdikten sonra Irak’ı ziyaret ettiğimde de bunu gördüm.
Irak’a gerçekleştirdiğim ve o dönem gücünün ve gururunun zirvesinde olan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’le görüştüğüm bu ziyaretin ardından yaşananları hala hatırlıyorum. Bu ziyaretin ardından Saddam, BAE Devlet Başkanı Zayid’e hakkımda şunu söylemiş: “Batı eğilimli ve biz Araplara kötü davranıyor.”
Bunun üzerine adeti gereği çıkarlarımızı etkileyebilecek hiçbir sorunun çözümsüz bırakılmasını tasvip etmeyen merhum Şeyh Zayid, benden bir kez daha Saddam’ı ziyaret etmemi istedi.
Saddam’dan İran’ı destekleme suçlaması
Ziyaret kapsamında düzenlenen toplantılardan birinde nihayet Saddam’la baş başa kalabildim ve aramızda karşılıklı nezakete dayalı bir sohbet başladı. Ardından Saddam bana hiç beklemediğim ve beni şaşırtan önemli bir suçlama yöneltti: “Elimde farklı yollarla İran’ı desteklediğine dair bir rapor var” dedi ve önüme söz konusu raporu koydu.
Bunun üzerine kendisine şu karşılığı verdim: “ Bana suçlamalar yöneltmek istiyorsanız raporlara ihtiyacınız yok. İşte karşınızdayım. Ne istiyorsanız sorabilirsiniz.  Eğer İran’a yardım ettiğim sözünüzle silah yardımı yaptığımı kastediyorsanız, bunun doğru olmadığını kanıtlamaya hazırım. Ama eğer gıda yardımlarını kastediyorsanız, bunun doğru olduğunu inkar etmeyeceğim. Bunun için o rapora ihtiyacınız yoktur. Çünkü bu gıda yardımlarını taşıyan gemilerimiz Irak’a da gelecektir. Dolayısıyla halklara yardım etme amacını taşıyan bu  insani yardım konvoylarını  engellemem mümkün değildir.”
Bu cüretkar sözlerim karşısında yüzünde şaşkınlık belirtileri görüldü. Çünkü sadece duymak istediği şeylerin kendisine söylenilmesine alışıktı. Belki de zihninde benim hakkımda çizmiş olduğu zayıf portreden farklı olduğumu görmek onu şaşırtmıştı. Aramızda yaşanan bu yüzleşmenin ardından dost olduk.
Ardından Kuveyt Irak tarafından işgal edilince aramızdaki iletişim köprüsü de yıkıldı. Lakin siyasette ne yaşanırsa yaşasın hiçbir zaman kapınızı tamamen kapatmalısınız. Böylece en azından kriz dönemlerinde iletişime geçebilmek için az da olsa açık bir kapı bulabilirsiniz.
1991 yılının şubat ayında Kuveyt’in kurtarılmasının ardından kazananı ve yenileni ile tüm Körfez bölgesi yaralıydı. Herkes acılarını gömmeye ve yıkılanları onarmaya çalışıyordu.
Irak, savaşlardan yorulmuştu ama yenilgiye uğrayarak çekilmeye zorlanan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin yine de hep tetikteydi.
Bilhassa bölgeye yönelik bakış açılarını ve önceliklerini değiştiren 11 Eylül 2001 olaylarından sonra 2003 yılında ABD’liler bir kez daha Ortadoğu’ya döndüler ve bölgede belirlemiş oldukları vizyona uygun bir model inşa etmek istediler.
Bush’u Irak’ı işgal etmemesi için ikna etmeye çalıştık
Irak’ı işgal etmenin ABD Başkanı oğul George Bush’un hedefleri arasında olduğunu biliyorduk. Kendisini Irak’ı işgal etmemesi için ikna etmeye çalıştık. Kendisinden savaşta harcayacağı milyar dolarları ve çabaları Irak halkına yardım etmek, okullar, hastaneler ve yollar inşa etmek için kullanmasını talep ettim. Ama ne söylersem söyleyeyim güç kullanmakta kararlı olduğunu anladım.
“Saddam’dan ne istiyorsunuz?”
Yine de durumu kurtarmak ve gerekenleri yapmak için Amerikalılardan bizlere bir fırsat daha vermelerini istedim. Ardından onlara şu soruyu yönelttim: “Saddam’dan ne istiyorsunuz?” Bölgenin savaşın eşiğinde olduğunu hissediyordum ve bölge halklarının bir kez daha savaşın acılarını tatmamaları için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırdım. Amerikalılar bana Uluslararası Atom Kurumu müfettişlerinin kitle imha silahları olup olmadığını araştırmak için Irak’a girmelerine izin verilmesini istediklerini belirttiler.
Savaşın genelde bölge için ve özelde Irak açısından yıkıcı sonuçları olacağını biliyordum. Bunun için Irak’la müzakareleri Arap bir liderin yürütmesi konusunda Amerikalıları ikna etmeye çalıştım. Saddam’la aynı kültüre, benzer adetlere, geleneklere sahip olduğumuzu dolayısıyla Saddam’ın ve onun gibilerin nasıl düşündüğünü çok iyi bildiğimizi anlattım.
“Hayatının büyük bir bölümünü savaşlarda harcayan birisine nasihat etti”
Bunun ardından Saddam’ı ziyaret etmeye kararı verdim. Uçakla Bahreyn’e gittim oradan da gemiyle Basra’ya yöneldim. Saddam’ın gizli görüşmelerini yürütmek için kullandığı yerlerden birinde bir araya geldik ve meseleyi bütün yönleriyle ele aldık. Bazı noktalarda kendisi ile uzlaşırken bazılarında –ki bunlar daha çoktu- uzlaşamadık. Hayatının büyük bir bölümünü savaşlarda harcayan birisine nasihat ettiğimi bilerek ona savaşı ve neden olabileceği felaketleri hatırlattım. ABD’lilere karşı koymasının mümkün olmadığını, beklenen saldırıyı engellemek için bir şeyler yapmazsa Irak’ın her şeyini kaybedeceğinin açıkça ortada olduğunu anlattım. Onunla mantık ve rasyonaliteye dayanan bir konuşma yapmaya çalıştım.
“Dubai sizin ikinci şehrinizdir”
Fısıldayarak ona; “Eğer Irak’ı kurtarmak için yönetimi bırakmanız ve Irak’ı terk etmeniz gerekiyorsa bunu hemen yapın. Dubai sizin ikinci şehrinizdir. İstediğiniz zaman ve seve seve sizi ağırlamaya hazırdır” dedim. Bu sözlerim üzerine Saddam bana baktı ve: “Ama ben kendimi kurtarmaktan değil Irak’ı kurtarmaktan bahsediyorum” dedi. Bu sözleri onun gözümdeki değerini daha da arttırdı.
“Saddam mekanı her terk ettiğinde herkesi bir korku sarıyordu”
Açık sözlülüğün ve gerginliğin hakim olduğu bu görüşme yaklaşık 5 saat sürdü. Bu süre içerisinde Saddam protokol kurallarını çiğneyerek tam 4 kez odadan çıktı. Odaya her döndüğünde ise konuşmamıza kaldığımız yerden devam etmeden önce bizlere tadını hala hatırladığım Arap kahvesinden getirilmesini istiyordu. Saddam mekanı her terk ettiğinde başta Irak devlet başkanının özel sekreteri olan Abdulhammud olmak üzere toplantıda hazır bulanan herkesi bir korku sarıyordu. Ben de bunu atlatabilmek için Allah’a dua ediyordum. Saddam Hüseyin; birçok kişinin kendisini öldürmek istediğini bildiği için aynı mekanda uzun süre kalmazdı. Düşmanlarının yerini  öğrenip bulunduğu konuma hava saldırısı düzenlemelerinden korkardı. Bu nedenle Saddam bulunduğumuz mekanı her terk ettiğinde düşmanlarının kendisinin hala içeride bulunduğunu zannedip bir hava saldırısı düzenlemesinden korkuyorduk.  
“Arabamın kapısını açarak  beni uğurladı”
Toplantı sona erdikten sonra Saddam Hüseyin bana arabama kadar eşlik etti. Arabamın kapısını açarak  beni uğurladı. Duyduğuma göre bunu daha önce hiç kimseye yapmamıştı. Irak’tan Amman’a yöneldim ve ardından uçakla ülkeme döndüm. 2003 yılının Mart ayının başlarında ve Irak’ın işgal edilmesinden hemen önce Mısır’ın Şerm El-Şeyh kentinde düzenlenen Arap Zirvesi’nde Şeyh Zayid, yaşanacakların önüne geçmek için son bir çabayla Saddam’dan bu kez Abu Dabi’ye taşınmasını talep etti. Ama iş iten geçmişti ve ABD çoktan savaşı başlatma kararı almıştı.
İngiltere’nin eşlik ettiği ABD güçlü ordularıyla bölgeye geldi ve Irak, bir kez daha kan gölünde boğuldu.
Saddam hesaplarında yanılmıştı. Korku, dehşet ve baskının en iyi yönetim şekli olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle ve etrafındaki herkes kendisinden korktuğu için hiç kimse kendisine ordusunun gerçek gücünü söylemeye cesaret edemedi.
Beşşar Esed ve Suriye
Doksanlı yılların sonunda Beşşar Esed’in gerçekleştirdiği Dubai ziyaretini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar babası Hafız Esed hala yönetimdeydi. Ama belki de son günlerini yaşıyordu ve Beşşar’ın yönetime geçmesi an meselesiydi. Onu daha iyi tanımak için kendisini çevreleyen korumaların ve maiyetindeki kişilerin gözünden uzak kendisi ile daha çok vakit geçirmek istedim. Kendisine eşlik eden bu heyetin içerisinde Beşşar’ın dostu olan ve dönemin Savunma Bakanı Mustafa Talas’ın oğlu Menaf Talas’da bulunuyordu.
Adamlarından heyeti taşıyan arabaya eşlik etmelerini isteyerek Beşşar’ın bizzat benim kullandığım arabaya binmesini sağladım. Birlikte dünyanın her yerinden ziyaretçilerin alışveriş yapmak için geldikleri Dubai’deki en büyük alışveriş merkezlerinden birine gittik. Arabadan indik ve alışveriş merkezi içinde dolaşmaya başladık.
Bu gezimiz sırasında hiç kimse bizi rahatsız etmeden teknolojinin geleceği ve kalkınmadaki rolü hakkında konuştuk. O dönemde Beşşar, Suriye Bilim ve Bilgisayar Topluluğu’nun başkanıydı. Ülkesine hizmet edecek şekilde teknolojiye yatırım yapmak konusunda çok heyecanlıydı ve bana Suriye’de bazı değişimler gerçekleştirmekte kararlı olduğunu ifade etmişti. Dubai’nin kalkınma modelini çok beğendiğini belirtmişti. Bu görüşme sırasında aramızda güzel bir ilişkinin temellerinin atıldığını hissetmiştim.
Birkaç yıl sonra Dubai’yi bir kez daha ziyaret etti . Ama bu kez Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’di. Suriye’de yönetimi ve hükümeti geliştirmek konusunda çok istekliydi ve bunun için bana: Dubai hükümeti, şehri nasıl yönetiyor? şeklinde bir soru yöneltmişti.
Dubai’nin kalkınma modelinden ve dışa ne kadar açık olduğundan uzun uzun bahsettim. Özel sektör düşüncesine yakın bir hükümet düşüncesini benimsediğimizi anlattım. Hizmet sunma konusunda, mükemmellikte, parayı verimli bir şekilde harcamakta, kadrolarımızı geliştirmekte ve liderler inşa etmekte  özel sektör zihniyetini benimsediğimizi ve hükümetimizi buna dayanarak yönettiğimizi anlattım. Arap dünyasının örnek alacağı bir rol model inşa etmeyi umduğumuzu ama aynı zamanda diğer Arap ve küresel deneyimlerden de ders almaktan ve yararlanmaktan geri kalmadığımızı belirttim. Beşşar; Dubai’nin gerçekleştirdiği bu başarıdan çok etkilendiğini ifade ederek bunu Suriye’de tekrarlamak konusunda kararlı olduğunu vurguladı. Gerçekten de Beşşar Esed yönetime geldiği ilk yıllarda Suriye ekonomisinde birtakım açılımlarda bulundu. Yabancı bankaların Suriye’de faaliyet göstermeleri önündeki engelleri kaldırdı. Vatandaşlarına yabancı para birimleri ile kişisel hesap açma izni verdi. Yabancı yatırımcılara Suriye’de yatırım yapma çağrısında bulundu. Hatta benim de Suriye’de emlak yatırımları fırsatlarını araştırmaları için oraya bir heyet gönderdiğimi ve bu heyetin bana güzel fikirlerle döndüğünü hatırlıyorum. Sonra ne olduysa Beşşar Esed; ülkesindeki her şeyi yakıp yıkan, binlerce yıllık tarihini yerle bir eden bir ölüm ve yıkım fırtınasının Suriye’yi kasıp kavurmasını ve halkının yıkım ve kan gölünde boğulmasını izlerken bambaşka bir dünyada yaşamaya başladı.
Libya lideri Muammer Kaddafi: Afrika’da bir Dubai inşa etmek istiyorum
Bir gün Libya lideri Muammer Kaddafi’nin beni arayarak, Libya’da Afrika kıtasının ekonomik başkenti olacak yeni bir Dubai inşa etmek istediğini söylediğini hatırlıyorum.
ABD’nin 2003 yılında Saddam Hüseyin’in sahip olduğunu iddia ettiği kitle imha silahlarını aramak için Irak’ı işgal etmesinin ardından Libya lideri Muammer Kaddafi tüm dünyayı şaşırtan bir girişimde bulundu. Libya’nın bir nükleer programa sahip olduğunu itiraf eden Kaddafi; nükleer silahlar ve kitle imha silahları geliştirilmesine yol açabilecek programlarda kullanılabilecek tüm araç ile teçhizatların yasaklanmasını talep etti. Libya’nın bilimsel gelişme ve teknik kalkınma için herkese yardım etmeye hazır olduğunu ve tüm liderlere dost elini uzattığını deklare etti.
Dostluk için el uzattığı liderler arasında ben de bulunuyordum. Dünyaya açılmak konusunda samimi olduğunu göstermek için Libya’da yeni bir Dubai inşa etmekte kendisine  yardımcı olmam talebinde bulundu. Ben de o zamanlar yönetim ofisi başkanım olan Muhammed El Karkavi’yi Libya’ya gönderdim. El Karkavi’nin bu ziyaret sonrasında bana sunduğu rapora göre; Libya’ya vardıktan birkaç gün sonra Kaddafi’nin adamları tarafından Trablusta’ki ikamet yeri olan Bab El Aziziyye’ye götürülmüş. Biraz bekledikten sonra büyük bir odaya alınmış. İçeri girdiğinde Kaddafi’yi bir masada oturmuş deneyimsizliğini ortaya koyan gösterişli hareketlerle internette gezinir bir halde bulmuş.
“Karkavi’nin raporunu okuduktan sonra Libya’ya gittim”
Kaddafi El Karkavi’ye şunları söylemiş: “Dubai Emiri Şeyh Muhammed’in başardıklarından çok etkilendim. Afrika’ya Dubai benzeri gelişmiş bir ekonomik başkent kazandırmak istiyorum.” Kaddafi’nin tarih hakkında hiçbir bilgisi olmadığı izlenimi edinen El Karkavi; Kaddafi’nin kendisine çevresindeki kişilerin ya korkudan ya da bilerek –ki ben birinci olasılığı tercih ediyorum- kendisinden doğruları sakladığını söylemiş. Hiçbir anlamı olmayan bu uzun konuşma sırasında El Karkavi’ye hiçbir ülkeyi ve lideri beğenmediğini söylemiş. Asabice bir şekilde konuşuyormuş ve hiçbir şekilde kendisi ile tartışmak ya da karşı çıkmak mümkün değilmiş. Sözleri hiçbir şekilde gerçek  bir liderin sözlerine benzemeyecek kadar saçmaymış.
Muhammed El Karkavi’nin bu raporunu okuduğumda Libya’yı bizzat kendim ziyaret etmeye karar verdim ve uçağımla Trablus’a gittim. Trablus, tarihin merkezinde yer alan güzel bir şehirdi...
İlk gün şehrin eski bölümlerini gezdik. Burası insana gerçekten de hüzün veriyordu. İnsanın bu kadar zengin bir ülkenin nasıl bu kadar yoksul olabileceğini anlaması mümkün değil. Her yerde kanalizasyon atıkları vardı ve çöpler oraya buraya yığılmıştı. Kaynakların sınırlı ve su kaynaklarının az olduğu, insanların elektriksiz yaşadığı ellili yıllarda bile Dubai çok daha iyi bir durumdaydı. Ardından Sirte şehrinde kurulu olan çadırında Kaddafi’yi ziyaret ettim. Bir önceki buluşmamızda olduğu gibi görüşme boyunca neredeyse sadece kendisi konuştu.
O günün akşamında ise Trablus’un kalabalık meydanlarından birini gezmek istedik. Ama orada bizi bir sürpriz bekliyordu. Birileri meydandaki kalabalığa orada olduğumuzu haber vermişti. Bunun üzerine kalabalıklar durdurulamaz bir sel gibi arabamızın etrafını çevirdi. Sıcak ve samimi bir şekilde ziyaretimizden duydukları memnuniyeti ifade ediyorlardı. Ama  ileriye atılmaya çalışan bu kalabalık nedeniyle arabamız dengesini kaybetmeye başladı. Çok geçmeden binmiş olduğumuz arabanın neredeyse yerden yükseldiğini hissetim. Aşırı coşku ve heyecandan, samimi duygulardan kaynaklanıyor olsa da bu taşkınlık bizi korkutmaya başlamıştı. Onlarla konuşmaya çalıştım ama yüksek ses nedeniyle onlara sesimi duyuramadım. Nihayet korumalarımız bizleri kurtarmak için kalabalığa şiddetli bir şekilde müdahalede bulunmak ve uzaklaştırmak zorunda kaldı. Oysa bu şekilde müdahalede bulunmalarını hiç istememiştim.
Daha sonra Kaddafi bana Trablus’un kuzey doğusunda yer alan ve Yunan dönemine ait bazı tarihi eserlere ev sahipliği yapan Cebel El Ahdar bölgesini göstermek istedi. Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi ile Kaddafi’nin yakın adamlarından biri olan ve geçmişte iç güvenlik ve ordu istihbarat başkanlığı görevinde bulunan, acımasızlığı ve sertliğiyle bilinen Abdullah El-Sinusi ile uçağa bindik.
El-Sinusi’nin uçak korkusu
Uçak havalanıp yol almaya başladığında El-Sinusi bizlere dönerek yıllardır ilk defa uçağa bindiğini söyledi. Ona neden bunca yıldır uçağa binmediğini sorduğumda bana, her zaman hedef alınan bir kişilik olduğunu ve bindiği uçağın saldırıya uğramasından korktuğunu söyledi. Bu sözlerin ardından aramıza bir sessizlik çöktü ve sanırım herkes bizimle paylaşılan bu ilk deneyimin kötü bir şekilde sonuçlanmamasını umuyordu.         
“Seyfülislam babasından daha bilgili”
Bu yolculuk sırasında Seyfülislam’la yaptığım konuşmada bana babasından daha bilgili ve  açık gözüktü. Seyfülislam bana; Babamın takip ettiği ekonomik model hakkında çok düşündüm. Bu model ne sosyalist veya komünist ne de kapitalist ” dedikten sonra  sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Halka topraklarını iade etmemiz ve dünyaya daha fazla açılmamız gerektiği konusunda babamla çok konuştum.”
Ziyaretimiz sona erse de Libya halkı kalbimizdeki yerini her zaman korudu. Ona yardım etmek istedik ama işler yolunda gitmedi. Bir müddet sonra boş bir halkanın içinde dönüp durduğumuzu, işe yolsuzlukların karışmaya başladığını ve Kaddafi’nin reklam kampanyasında bir propaganda malzemesine dönüşmek üzere olduğumuzu fark edince, bu yeni proje ile ilgili yürüttüğümüz müzakerelerden çekildik.
Kaddafi değişiklik istemedi, değişimi diledi. Kaddafi değişim istemiyordu. Ama değişim için gerekli olan söylevler ve sözler değil, harekete geçmek ve başarmaktır.



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.