Arap Ekonomi zirvesi Lübnan’a pahalıya mal oldu

Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Kuveyt Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah Halid el-Hamad el-Sabah’ı karşıladı
Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Kuveyt Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah Halid el-Hamad el-Sabah’ı karşıladı
TT

Arap Ekonomi zirvesi Lübnan’a pahalıya mal oldu

Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Kuveyt Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah Halid el-Hamad el-Sabah’ı karşıladı
Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Kuveyt Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah Halid el-Hamad el-Sabah’ı karşıladı

Beyrut'ta gerçekleştirilecek olan Arap Ekonomi ve Sosyal Kalkınma Zirvesi, aylar öncesinde zirveye yönelik hazırlıklara başlayan Lübnan'ın beklentilerini karşılamadı.
Çoğunlukla bakanlar düzeyinde gerçekleştirilecek olan zirve, zirveye katılacaklarını bildiren bazı liderlerin özür beyan ederek katılmaktan vazgeçmelerinin ardından Lübnan için bir hayal kırıklığı oldu.Zirveye sadece Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani ve Moritanya Devlet Başkanı Muhammed Veled Abdulaziz ve Lübnan Devlet Başkanı Michel Avn devlet başkanı düzeyinde katılıyor.
Zirve’ye Libya krizi darbe vurdu
Katılımcılar, Libya’nın zirveye davet edilmesine karşı çıkılmasının ve (Şii) Emel Hareketi mensuplarının Libya bayraklarını yakmasının ardından Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ile Meclis Başkanı Nebih Berri arasında meydana gelen anlaşmazlıktan sonra zirveye katılmayacaklarına dair özür beyan ettiler.
Suriye’nin zirveye davet edilip edilmemesi ve hükümetin kurulmasına ilişkin önemli anlaşmazlıkların olduğu bir zamanda yaşanan bu durum, Lübnan’ın başarılı bir şekilde gerçekleştirmeyi hedeflediği zirveye ilişkin umutlarının sonu oldu.
Sonuç olarak manevi ve siyasi bakımdan yaşanan kayıpların yanı sıra ülke liderlerinin karşılanması için harcanan 10 milyon dolar kadar bir maddi kayıp yaşandı.
Milletvekili Nicholas Nahas, konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamada “Zirvenin başlamadan sona erdiği” değerlendirmesinde bulunurken, (Maruni Hristiyan) Ketaib Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selim el-Sayeg ve Information International Şirketi'nde araştırmacı olan Muhammed Şemseddin zirveden önce yaşananların Lübnan'daki rejimin kırılganlığını yansıttığını dile getirdiler.
Nahas, ülkede halkının Şii Hizbullah-Emel ikilisinin herhangi bir karar üzerindeki etkisini teyit ettiğine dikkat çekerken, Şemseddin ise temsil düzeyinin çalışma programını ve kararları etkilemeyeceğini ve asıl sorunun Lübnan’ın zirveye ilişkin abartılı beklentilerine ve büyük miktarda para harcamasına bağlı olduğunu iddia ediyor.
Şarku’l Avsat’a konuşan Şemseddin, “Lübnan, abartılı tahminler ile birlikte basında bir başarı elde etmek gibi gerçekçi olmayan şeylere bel bağladı. Neticede çoğu Arap liderinin zirveye katılmamaya karar vermesinin ardından gerek siyasi olarak ve gerekse de maddi bakımdan ciddi kayıplar verdi” ifadelerini kullandı.
Lübnan’ın temel sorunu “Başarısız Devlet”
Buna karşılık Şarku’l Avsat’a konuşan Sayeg ise şu açıklamalarda bulundu:

“Bazılarının küstahça tutumlarına ve zirvenin başarılı olduğuna dair ifadelere rağmen ortaya çıkan resim, Lübnan’ın Arap kucağını kaybetme yolunda olduğunu gösteriyor.  Bu herhangi bir politik eylemden çok daha tehlikelidir. Arap dünyasının kendi sorunlarına çözüm bulma sürecinde olduğu bir zamanda Lübnan, yeni hükümeti kuramaması ve zayıf diplomatik performansı ile başarısız bir devlet portresi çiziyor. Asgari düzeyde olan Arap katılımı, Lübnan'ın aşağı seviyelerde bir devlet olduğunu teyit etti.”
Sayeg liderlerin zirveye katılmaması meselesine herkesin farklı şekilde yaklaşabileceğini dile getirirken, Arap Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Husam Zeki, düşük katılım düzeyi ile neticeler ve kararlar arasında bir ayrım yapılması gerektiğini söyledi. Meselelerin bütün Arap ülkelerini ilgilendirdiğini ve bundan dolayı ehemmiyetini yitirmediğini vurgulayan Zeki, “Başbakan veya herhangi bir bakanın başkanlığında zirveye katılan heyet, devleti temsil eder. Katılım ve kararların kabulü ise ilgili devlet için bağlayıcıdır” ifadelerini kullandı.
Libya’nın davet edilmesi ile birlikte Suriye Esed rejiminin davet edilip edilmeyeceğine ilişkin yaşanan anlaşmazlık hakkında açıklamalarda bulunan Sayeg, “Yasadışı silahlar ile güçlenme mantığıyla ve özellikle İran eksenine bağlılık aracılığıyla son zamanlarda yaşananlar, Şam’ın hala Beyrut’ta ağırlığının olduğunu teyit ediyor ve Lübnan’da Suriye rejiminin rızası olmadan hiçbir işin yapılamadığını gösteriyor” dedi.
Şemseddin, ekonomik zirve ile Lübnan’ın çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilen Paris CEDAR ve Roma Konferansları arasında herhangi bir bağlantı olmadığını düşündüğünü belirtirken Sayeg, zirve öncesi ve sırasında yaşananların pratiğe olumsuz yansımaları olabileceğini dile getirdi.
Ayrıca Sayeg, bu konferansların Lübnan’a mesajının “Size yardım edecek bir devlet var” mesajı olduğunu söyledi. Dolayısıyla devlete ve kurumlarına duyulan güven kaybolduğu takdirde sermaye sahipleri için bir yol açılamayacağını ifade eden Sayeg, söz konusu kimselerin bulunması durumunda bile mevcut ekonomik ve finansal durum altında bir çözüme ulaşmanın garantisinin olmadığını belirtti.
Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta pazar günü yapılacak olan Arap Ekonomi ve Sosyal Kalkınma Zirvesine bazı Arap ülkeleri katılmıyor. Zirvede Suriye'nin geleceği ve İran'ın bölgedeki etkisi, Yemen ve İran'daki savaşın ele alınacağı belirtildi.
Lübnan'ın Başkenti Beyrut'ta yarın başlayacak olan Arap Ekonomi ve Sosyal Kalkınma zirvesine daha önce katılacaklarını açıklayan bazı devlet başkanları zirveye katılmaktan vazgeçtiklerini duyurdular.
Kuveyt'in zirveye katılmayacağı, Mısır'ın ise zirveye başbakanlık seviyesinde katılacağı kaydedildi. Filistin Devlet Başkanı Abbas ise o tarihte New York'ta olacağını belirtti.
Zirveye katılmama kararı alan Arap ülkelerinin, İran'ın Lübnan'daki müttefiki Hizbullah ve Esed rejimini destekleyenlere bir mesaj olarak algılandığı ifade ediliyor.
Geçen yıl Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir, Esed rejiminin 15 Mart 2011’den beri Suriye’de barışçıl muhalif gösterilere yönelik katliamlar yapması ve sürecin Ağustos 2011’de iç savaşa dönüşmesinden bu yana Şam'ı ziyaret eden ilk Arap lider oldu. Sonraki haftalarda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn Şam'da Büyükelçilik açtı.
Şam'la ilişkilerini kesmeyen Irak’taki İran yanlısı yönetim de Esed rejiminin Arap Birliği'ne yeniden katılmasını destekliyor.
Suudi Arabistan ise Esed rejimiyle ilişkilerini normalleştireceği ve tekrar Şam’da Büyükelçilik açacağı iddialarını yalanladı.
Mısır da Suriye'nin BM siyasi sürecinden siyasi meselelerini çözmeden Arap Birliği'ne alınmasına karşı çıkıyor.
Lübnan’daki İran yanlısı siyasi cephe de, Arap Ekonomik ve Kalkınma Zirvesi'ni Suriye'nin Arap Birliği'ne yenide alınması için bir fırsat olarak görüyor. Hizbullah’ın müttefiği (Maruni Hristiyan) Özgür Yurtsever Hareketi Genel Başkanı ve Dışişleri Bakanı Cibran Basil cuma günü Arap ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısında, Suriye'nin Birliğe yeniden kabul edilmesi için Arap Birliği'ne seslendi ve "Arap ülkesini bu forumun dışında tutmak tarihi bir utançtır" dedi.
Basil konuşmasını şöyle sürdürdü "Suriye'nin bu konferansta olmaması büyük bir kayıp. Suriye'yi terörizmin kollarına atmaktansa onu kollarımıza almalıyız. Onu Birliğe almak için izin beklememeliyiz Dış emirlerle onun üyeliğini askıya almamz tarihi bir hata olur."
Arap Ekonomi ve Sosyal Kalkınma Zirvesinin organizatörleri AESD, 7 Arap ülke liderinin ilk defa bu zirveye katılacağını, daha önce zirveye katılacaklarını açıklayan Somali, liderlerinin zirveye katılmayacağını söyledi.
Zirvede, Suriye ve Yemen'deki savaş, İsrail'in BM Güvenlik Konseyi'ndeki rolünün görüşüleceği belirtildi.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.