ABD tarihinde Müslüman entelektüel bir köle: Ömer bin Said

ABD tarihinde Müslüman entelektüel bir köle: Ömer bin Said
TT

ABD tarihinde Müslüman entelektüel bir köle: Ömer bin Said

ABD tarihinde Müslüman entelektüel bir köle: Ömer bin Said

ABD’de köleler henüz okuma yazma bilmezken, içlerinden Afrikalı bir Müslüman anılarını Arapça kaleme alarak tarihe not düştü.
Köle iken “Morro” ya da “Moreau Amca” diye çağrılıyordu.
Ufak tefek, ağır işlere pek yatkın olmayan 60’lı yaşlarında asil bir adamdı ve neredeyse çeyrek asır boyunca kölelik yaptı. Çok az İngilizce biliyordu.
Asıl adı Ömer bin Said idi. 1807’de kaçırıldığında, Batı Afrika ülkesi Senegal’deki köyünde Müslüman bir âlim olarak yaşıyordu.

Kendi tabiriyle "kötü adamlar ordusu" tarafından alı konularak, 6 hafta boyunca kötü şartlardaki bir gemi seyahati ile ABD’nin Güney Karolina eyaletinin Charleston şehrine getirildi.  
İbn-i Said, köyünden zorla alınarak Yeni Dünyaya getirildiğinde 37 yaşındaydı.  
ABD’de sadece birkaç kölenin okuyup yazabildiği 1830’lu yıllarda, kendisi gibi olan kölelerden hayatta kalan tek kişi olduğu düşünülen bu adam, yaşadığı anılarını 1831 yılında 60lı yaşlarındayken Arapça olarak kaleme almaya başladı.  
Köyündeki pek çok insanın vahşice öldürüldüğünü ve kaçmaya çalışanların ağır şekilde cezalandırıldığı gibi konulara değinen İbn-i Said’in eseri, Amerika'daki Müslüman bir kölenin günlük yaşantısı, hayatı ve toplumdaki yerine dair az bilinen detayları da gün yüzüne çıkarıyor.
Anıların orijinali, İbn-i Said’in anadili olan Arapça dilinde yazılmış. Daha sonra ise İngilizce'ye çevrilmiş.
Belgenin Arapça yazılmış olması, İbn-i Said'in sahibi tarafından değiştirilmemiş olduğu anlamına geliyor ki bu da belgeyi daha kıymetli yapıyor.

“Bilgiyi aradım ve 25 yıl boyunca da aramaya devam ettim”
İbn-iSaid, günümüze kadar kalmayı başaran tek Müslüman-Amerikalı köle otobiyografisi olan eserine, Kur’an-ı Kerim’den, Allah’ın her şeye egemen olduğunu söyleyen 67. sure ile başlıyor.
Arapça harflerle demir pasından mürekkeple kâğıt üzerine yazılmış ve kahverengi bir kâğıt kapağı olan belgede sahiplerinin kendisine “iyi” davrandığını belirten İbn-i Said, Allah tarafından cezalandırılmaya karşı da insanları uyarıyor.
Eserde, “benim adım Ömer bin Said” diye yazan entelektüelin, adını korumuş olmasının kendi içinde bir zafer oluşturduğu ortada.
“Doğum yerim Fut Tur [günümüz Senegal sınırları içinde]. ... Bilgiyi aradım ve 25 yıl boyunca da bilgiyi aramaya devam ettim... [Derken oraya] büyük bir ordu geldi. Pek çok insanı öldürdüler. Beni aldılar ve büyük denizin kıyısına götürdüler. Hristiyan bir adama satıldım ve beni alan adam benimle birlikte yürüdü, büyük denizdeki büyük bir gemiye bindik.”
Eseri geçtiğimiz hafta satın alan ABD Kongre kütüphanesinin Afrika ve Orta Doğu Bölümü şefi Mary-Jane Deeb, bu olayın yaklaşık 1807 yılında gerçekleşmiş olabileceğini söylüyor. Deeb, İbn-i Said’in “felsefe, teoloji, astronomi” alanlarında 25 yıllık bir eğitim aldığını düşündüklerini de belirtti.
İbn-i Said’in eğitimini, “Kur’an’ı gönülden okuma, yazma ve öğrenmenin ötesine geçmiş birinden” beklenecek düzeyde olduğunu ifade eden Deeb, öğrenim dili olan Arapça’nın yanısıra bölgedeki yerel dillerden birini de konuşabildiğini söyledi.  
Kaçırıldıktan sonra, tarihçi Sylviane A. Diouf'a göre, şu anda Senegal’e ait olan Saint-Louis limanına, daha sonra da Güney Karolina’daki Charleston şehrine götürüldü. Muhtemelen, o yıl 385 Afrikalı'yı köle olarak Charleston'a teslim eden Saint-Louis'den yelken açan dört Amerikan köle gemisinden biriydi.
“Charleston adı verilen yere varana dek büyük Deniz’de bir buçuk ay kadar gittik. Ve beni sattılar. Zayıf ufak tefek kötü bir adamdı; Johnson adında imansız, Allah korkusu olmayan bir adam satın aldı” diye anlatıyor İbn-i Said.
Yaşadığı çağda da gazetelere konu oldu
Kaçarak Kuzey Carolina’ya giden İbn-i Said, Fayetville şehrinde yakalandıktan sonra orada hapse atıldı. Daha sonra çiftlik sahibi ve gelecekteki kongre üyesi olacak olan John Owen’a satıldı.  
İbn-i Said’in, hapishane duvarına Arapça yakarmalar yazarken yetkililerin dikkatini çektiği de anlatılmaktadır.
İbn-i Said geriye kalan ömrünü Owen ailesinin Kuzey Karolina eyaletinin Bladen şehrindeki Cape Fear River çiftliklerinde rahat bir şekilde geçirmişti.  
İbn-i Said’in saygınlığı ve çektiği çileler nedeniyle kendi yaşadığı çağda da insanların dikkatini çektiğini söyleyen Deeb, entelektüelin gazetelere konu olduğunu ve hatta “bilim insaları” tarafından ziyaret edildiğini belirtti.
İddiaya göre, İbn-i Said Hristiyanlığı bir derece kabul etmişti ve sahibinin kendisi için edindiği Kutsal Kitap’ın Arapçasını okuduğunu söylemişti.
Sahibi James Owen’dan ve kardeşi John’dan övgüyle söz eden İbn-i Said, “O, iyi bir insan, kendisi ne yerse ve ne giyerse aynısını yemem ve giymem için bana verir” dedi.
İbn-i Said’in bu belgeleri neden ya da kim için yazdığı ise henüz belli değil.  

Deeb, ABD’deki diğer Müslüman Köleler için olabileceğini söylüyor. ABD tarihindeki kölelerin yüzde 10 ile 15’inin Müslüman olduğu biliniyor.
İbn-i Said, “Ömer’den Şeyh Hunter’a” diyerek el yazmasının bir yerinde şöyle yazmıştır:
“Benden hayatımın hikâyesini yazmamı istedin. Büyük ölçüde konuşmayı ve özellikle de Araplarla konuşmayı unuttuğum için hayatımı yazamam”.
Şeyh Hunter’ın kim olduğu tam olarak bilinmemektedir. Bu bir ihtimal rahip Eli Hunter olabilir. Alryyes’e göre, Hunter bir grup siyahî insanı Afrika’ya geri göndermek için çalışan Amerikan Kolonileşme Cemiyeti mensubuydu.  
“Köleliği sürdüğü sırada bir köle tarafından yazılmış otobiyografi”
ABD’ye köle olarak getirilen İbn-i Said’e ait 1831 tarihli nadir el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından geçen hafta Derrick Beard isimli Müslüman bir koleksiyoncu’dan satın alınmıştı.
Geçtiğimiz Temmuz ayında 59 yaşında hayatını kaybeden Beard, eseri 20 yıl boyunca ülke çapında sergilemişti.
İnternete koyulan ve böylece tüm kamuoyunun erişimine açılan eser, daha önce Kuzey Carolina eyaletindeki Davidson Üniversitesi'nde muhafaza ediliyordu.
Kütüphaneden Deeb, “(Beard) bunu bizim almamız gerektiğine karar vermişti” dedi.
Deeb, Beard’in, “bunun (İbn-i Said’in eserinin) özel bir koleksiyoncuda kalmayıp tüm Amerikalıların ulaşabileceği bir yerde olması gerektiğine” inandığını söyledi.
Deeb sözlerine şöyle devam etti:
“Çok üzücü… Çok hastaydı… ‘bunu alıyor musunuz? Bunu alacak mısınız’ demişti. Biz satın aldıktan birkaç ay sonra vefat etti. Tek diyebileceğim, mutlu ölmüş olmalı. Çünkü elyazması, istediği gibi, kütüphaneye geldi.
Kur’an’daki tüm bölümler içinden bunu (67.sure) seçmiş. İslam’da her şey Allah’a aittir. Kimse gerçekten bir şeye sahip değildir… Bu ayetin seçilmiş olması son derece önemlidir. Diğer insanların sahip olma hakkına kökten bir eleştiridir bu. Bu, pek çok nedenlerden ötürü çok önemli. Öncelikle… bu köleliği sürdüğü sırada bir köle tarafından yazılmış olan bir otobiyografi. Özgür bir adam değil, köle olarak öldü.”
İbn-i Said, 1864’te 90’lı yaşlarındayken İç Savaş’ın ortasında kölelik henüz kaldırılmamışken ölmüştü.
Afrika’da yıllarca İslamî çalışmalar yapan İbn-i Said’in Arapça kaleme aldığı eserini ABD’de kendi sahibi de dahil, çok az kişi okuyabiliyordu.
Amerika’daki köleler arasında okuma yazmanın tehlikeli addedildiğini ve genellikle yasaklandığını belirten Deeb, İbn-i Said “daha açık yazabilirdi” dedi.  
Deeb, bilindiği kadarıyla bu belgenin, ABD’de esaret altındaki bir köle tarafından yazılan tek Arapça el yazması olduğunu da sözlerine ekledi.
Amerikanın kölecilik tarihine ışık tutacak
Kongre Kütüphanesi'nden yapılan açıklamada belgenin Afrika'nın 18. ve 19. yüzyıllarına ayrıca Amerika'nın kölecilik tarihine önemli ışık tuttuğu ve bu nedenle bu alanlarda yapılacak araştırmalar için paha biçilmez bir kaynak oluşturduğu belirtildi.
28 Mart 1996’da ABD’deki köleler hakkında bir kitap yazmakta olan Diouf,  İbn-i Said koleksiyonunun da içinde olduğu Afrikalı Amerikanlar hakkında basılı ve elyazması eserlerin satışa konduğu ilk özel müzayedeye katılmak üzere New York’taki Swann Galerilerine gitti.
Teklif vermek için gitmiş değildi. “Sadece el yazmalarını görmek istedim” dedi. Orada Beard ile tanıştı.
 “Onu tanımıyordum”, diyen Diouf, Beard’i, “son derece sosyal, daima gülümseyen, çabuk samimiyet kuran bir insan” olarak tanımladı.
Diouf aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatıyor:
“Kendisinin Müslüman olduğunu ve koleksiyonu almakla ilgilendiğini söyledi. İlginçti, çünkü tek teklif veren o idi. Başka hiç kimsenin eserle ilgilenmemesi bir tür şok oldu benim için. Çünkü insanların büyüleneceğini düşünmüştüm” dedi.
Diouf, kanser hastası olduğu belirtilen Beard’in, eserlerin ABD tarihinin bir parçası olduğu gerekçesiyle ülkede kalmasını istediğini belirtti.
Koleksiyonun 21.850 dolara satıldığını duyuran Swann galerisi, şu açıklamaya yer vermişti:
 “(Beard) bir Afrika-Amerikalı, bir Müslüman ve Afro-Amerikan sanat ve maddi kültür koleksiyoncusu olarak bu özel parçalar için derin bir sorumluluk hissediyordu. Bunları, onlar üstünden para kazanmak için almış değildi. Bu belge ve hikayeleri paylaşırken son derece hassastı. Eserin, Derrick’le her zaman nerede olduğunu ve ona özen göstereceğini ve paylaşacağını biliyorduk.”

El yazmasının 183 yıllık serüveni
El yazmaları 1836’da, Batı Afrika’dan gelmiş eski bir Müslüman köle olan “Yaşlı Paul” lakaplı Lahman Kebby’ye gönderildi.
Kebby bunları Amerikan Etnoloji Cemiyeti kurucu üyelerinden koleksiyoncu Theodore Dwight’a verdi.   
Dwight, Arapça el yazmaları, bunların tercümeleri, mektupları ve haberlerinin koleksiyonunu topluyordu.
Deeb’in dediğine göre anlatı ve koleksiyon çeşitli kişilerin eline geçti ve 20. yüzyılın büyük bir kısmında gözlerden uzak kaldı.
Gazeteci Jonathan Curiel’e göre koleksiyon, İslamî paralar koleksiyoncusu Howland Wood’un torunları tarafından İskenderiye’deki bir sandıkta bulundu.
Washington Post'dan Independent Türkçe
 



Marx’ın ilk ve tek romanı: Scorpion ve Felix

Almanya'nın Chemnitz kentindeki 13 metrelik Karl Marx Anıtı; arkadaki duvarda Komünist Manifesto'daki "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" cümlesi Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusça olmak üzere 4 dilde yazılı (Unsplash)
Almanya'nın Chemnitz kentindeki 13 metrelik Karl Marx Anıtı; arkadaki duvarda Komünist Manifesto'daki "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" cümlesi Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusça olmak üzere 4 dilde yazılı (Unsplash)
TT

Marx’ın ilk ve tek romanı: Scorpion ve Felix

Almanya'nın Chemnitz kentindeki 13 metrelik Karl Marx Anıtı; arkadaki duvarda Komünist Manifesto'daki "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" cümlesi Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusça olmak üzere 4 dilde yazılı (Unsplash)
Almanya'nın Chemnitz kentindeki 13 metrelik Karl Marx Anıtı; arkadaki duvarda Komünist Manifesto'daki "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" cümlesi Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusça olmak üzere 4 dilde yazılı (Unsplash)

Minerva’nın Baykuşu bu hafta “dünya işçisi” Karl Marx’ın ilk ve tek romanının peşinden giderek felsefe ve edebiyat dünyasında bir yolculuğa çıkıyor. 

Yayın dünyasına yeni adım atan Tetes Kitap’ın Türkiye’deki okurlarla buluşturduğu ilk eser, Marx’ın 19 yaşında kaleme aldığı romanı Scorpion ve Felix oldu. 

Selahattin Özpalabıyıklar’ın çevirdiği roman, Homeros’tan Kitab-ı Mukaddes’e, Ovidius’tan Shakespeare ve Goethe’ye kadar açık ya da örtük göndermelerle örülü; okurun yolunu kaybetmemesi çok zor. Neyse ki Özpalabıyıklar’ın titiz notları Scorpion ve Felix’in diğer felsefe ve edebiyat yapıtlarıyla ilişkisini kapsamlı şekilde haritalandırarak yardıma koşuyor. 

Marx’ın “Shandy’ci mizahı”

Marx’ın 19 yaşında yazdığı ve hiçbir zaman tamamlamadan babasına doğum günü hediyesi olarak verdiği bu “roman” üzerine nasıl düşünmeli? Kitabın başında yer verilen Duncan Large’ın makalesi, romanın Laurence Sterne’ün Tristram Shandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri’yle nasıl bir diyalog içinde yürüdüğünü farklı açılardan inceleyerek metni belirli bir çerçeveye oturtuyor. Scorpion ve Felix’teki “Shandy’ci mizahı” ve bunun Marx’ın düşüncesindeki izdüşümlerini ezber bozarak gösteriyor. 

Scorpion ve Felix’in üslubu ve parçalı yapısı, Marx’ın düşüncesinin her seferinde yoklayacağı sınırlara dair de bir önsezi sunuyor. Large, Marx’ın Mayıs 1842’de 24. doğum gününde Rheinische Zeitung’da imzasız olarak yayımlanan ilk yazısı Son Prusya Sansür Yönergesi’nden şu cümleleri hatırlatıyor:

Ben eğlenceliyim ama yasa bana ciddi yazmamı emrediyor. Cüretkarım ama yasa üslubumun mütevazı olmasını emrediyor.

Bir de tabii ki 18. Brumaire var. Burada Marx, Hegel'in tarihin tekrar ettiğine dair düşüncesini “düzelterek” işe başlar: Evet, tarihte her önemli figür ve olay iki kez karşımıza çıkar ama Hegel, bunun “ilkinde trajedi, ikincisindeyse komedi” olarak gerçekleştiğini söylemeyi unutmuştur. Aynı düşüncenin öncülü, Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı’sının giriş bölümünde de karşımıza çıkıyor: 

Dünya tarihinin son aşaması, onun komedisidir.

Large’ın gösterdiği gibi Scorpion ve Felix’in her fragmanında, Hegel’de “kavramın ciddiyetinin” üzerine inşa edildiği “prototiptik Cermen ciddiyetine” karşı edebiyatın ve mizahın silahlarını zehir gibi kullanan bir Marx’la karşılaşıyoruz. 

21. Bölüm’deki “filolojik yumurtlamalara” göre Scorpion’un terzilik yapan babası Merten’in adı Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars’tan geliyor. Babanın mesleğiyle adın etimolojik kökeni arasında bir bağlantıya işaret ediliyor:

Savaş tanrısının zanaatı da terzininki gibi kesmekten ibarettir, kolları ve bacakları keser ve yeryüzünün mutluluğunu parçalara böler.

Scorpion’un babası terzi yerine pekala Hegel’in heyulası gibi bir kasap da olabilirdi. Hegel, tarih felsefesi üzerine derslerinde tarihi “ulusların mutluluğunun, devletlerin bilgeliğinin ve kişilerin erdeminin kurban edildiği bir mezbaha” diye niteler. Merten’in oğlu Scorpion ise bir “akrep” olarak kurbanında “yaralar açan zehirli bir hayvan, iyi bir savaş alegorisi” diye betimleniyor. Sanki Marx’ın düşüncesinin de bir alegorisi. 

Fragmanter yazıda parça ve bütün ilişkisi

Başta sorduğumuz soruya tekrar dönelim: Bu ucu açık, kopuk ve parçalı kurmacayı nasıl okumalı? Scorpion ve Felix’te, Marx’ın felsefi mirasına eşlik eden ama çoğunlukla gölgede kalmış “edebi” bir yanını mı görüyoruz? Burada edebi, mizahi ve ironik olanı Marx’ın “ciddi” felsefi külliyatına bir eklentiye ya da teorinin kenar süsüne dönüştürmeden düşünmek mümkün mü? 

Scoripon ve Felix’in fragmanter yapısı üzerine düşünmek için Jena Romantikleri’nin açtığı yoldan ilerlemeyi deneyelim. Alman Romantizmi’nin kurucu metinleri ilk kez Athenaeum’da bir araya gelmişti. 1798, 1799 ve 1800’de olmak üzere sadece üç sayı yayımlanan bu dergi, Schlegel kardeşler, Novalis, Schleiermacher, Karoline Schelling ve Dorothea von Schlegel gibi isimleri bir araya getirmişti. Felsefe, edebiyat, din ve tarihin akıbeti en baştan ele alınıyordu, yeni bir düşüncenin ve kültürel-siyasi dönüşümün imkanları yoklanıyordu. Arayışın güzergahı şöyleydi: Bütünlüğü ve birliği fragmanın kopukluğunda toplamak, tam da bu bir araya getirme hareketinde kendi üzerine kapanmayan, ucu açık bir düşünceyi iç gerginliklerini koruyarak diri tutarken, fragmanı da kendi ayakları üzerinde durabilen bir özerkliğe kavuşturmak.

Jena Romantikleri, bu fragman anlayışını bir yazı ve düşünme tekniği olarak edebiyatın merkezine yerleştirir. Burada edebiyat artık kendi teorisini ürettiği gibi, eleştiri de kendi kurmacasını yaratır. Bir yandan da ironi, nükte, çok anlamlılık ve iç içe geçen anlatılarla katman katman örülen metinler felsefe, edebiyat ve eleştiri arasındaki sınırları aşındırır. Kant’ın yarattığı sarsıntının ardından burada felsefe ve edebiyat birbiri için hem soruya hem de soruna dönüşür. 

Scorpion ve Felix’in bu parçalı yapısıyla karşılaşan okur, metne bir yaklaşıp bir uzaklaşıyor; toplarken kendini sürekli tekrar dağılmanın eşiğine kadar taşıyan bölümler sıçramalarla birbirine bağlanıp birbirinden ayrılırken, her bir fragman kendi içinde derinleşerek açılıyor. Üst üste binen anlatılar, göndermeler ve aksak ritimler arasında hem kendiyle hem de başkasıyla konuşan sesler duyuyoruz.  

Hangi Marx?

20. yüzyılın müstesna yazar ve eleştirmenlerinden Maurice Blanchot, Fransa’daki Mayıs ‘68 ayaklanmalarında kurulan Öğrenci ve Yazarlar Eylem Komitesi’nin çıkardığı Komite adlı dergide aynı yıl “Marx’ı Okumak” (daha sonra “Marx’ın Üç Sözü” diye de yayımlandı) başlıklı kısa bir yazı kaleme almıştı. Burada Blanchot, Marx’ta “yan yana konumlanan” üç sözden, söyleme jestinden bahseder. İlk hatta Marx, Hegel’in diyalektiğinden geçen felsefi logos’la diyalog halindedir, ona yanıt verir. İkinci izlekteyse önerdiği “sürekli devrimle” bir çağrıyı, şiddeti ve kopuş kararını gösterir. Üçüncü söz de “bilimsel” boyutu, Marx’ın düşüncesinin sürekli revizyondan geçişini, vardığı noktada Kapital’in nihayetinde “bilim fikrini bile altüst eden bir teorik düşünme biçimini içermesiyle” ilgilidir. 

Edebiyatın her zaman birden fazla sesi var; Scorpion ve Felix’te hangi Marx’ı duyuyoruz? Romandan 8 yıl sonra kaleme aldığı Feuerbach Üzerine Tezler’in 11’incisini hatırlayalım:

Filozoflar bugüne kadar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindi, oysa mesele onu değiştirmektir.

Bu meşhur tez ağırlık olarak teori ve pratiğin açmazlarına ışık tutmak için kuram ve eylem arasındaki girift ilişkiyle ilgili çözümlemelere yol gösterecek bir şekilde ele alınıyor. Gelgelelim buraya başka bir kapıdan girersek Marx’ın farklı bir sesiyle, belki de Scorpion ve Felix’te mayalanmaya başlayan düşüncesinin izleriyle de karşılaşabiliriz. Felsefe işe her zaman dünyayı olumsuzlayarak, verili olan “değilleyerek” başladı. Düşünceyi dünyaya göre şekillendirmek yerine dünyayı kavramın hizmetine sunmak için olumsuzladığı her şeyi baştan aşağı biçimlendirmek istedi. 11. tez bir bakıma felsefenin bu kurucu jestine bir karşı hamle olarak okunamaz mı? Burada hem reddiye hem de talep var: Dünyayı kurama göre eğip bükmek yerine onu olduğu gibi, kendini tarihte ve tarih olarak açtığı haliyle düşünmek, yorumlamak ve buradan hareketle onu dönüştürmeye girişmek. 

Jena Romantikleri üzerinden fragmanın hem özerk ve kopuk hem de başka parçalarla bağlantılı ve açık yapısından yukarıda söz etmiştik. Scorpion ve Felix’in 39. fragmanı, bu iç gerginlikleri ortadan kaldırmadan işe koşuyor ve 11. tezden çıkardığımız reddiye ve talebin belki de Marx’ın düşüncesinde yan yana konumlandığı ilk anı gösteriyor. Bu bölümde Hıristiyan teolojisindeki teslis üzerine kurulu üçlü bir “değillemeyle” karşılaşıyoruz. “Yunanlı Helene’nin ya da Romalı Lucretia’nın değil Kutsal Üçleme’nin” kastedildiği vurgulanıyor: Baba da Oğul da Kutsal Ruh da bir “değillemeyi”, dünyaya ve hayata karşı “Hayır’ı” temsil ediyor.

Marx’ın da bir “Hayır’ı” vardı: İnsanın neyi nasıl yaşadığını anlamadan ve kendini gerçekleştirme ihtimalini bile düşünemeden başkasının zenginliği için yok olup gitmesini reddediyordu. Shakespeare’in Kral Lear’ındaki “Tanrıların gözünde muzip çocukların elindeki sinekler gibiyiz, bizi keyifleri için öldürüyorlar” sözü, bu kez dünyayı kullan at pazarına çevirenler için geliyordu. Scorpion ve Felix’in kahkahasından başlayıp Kapital ve ötesine uzanan yolculukta bu devrim düşüncesinin “Hayır’ı” her zaman hayata, dünyaya en büyük “Evet’le” geri dönüyordu, dönüyor, dönecek.

Devrimin bir anda toprağın altından fırlayıveren “ihtiyar köstebeği” de yolculuğuna Shakespeare’in Hamlet’iyle başlamış, Hegel’in tarih felsefesi derslerinden geçip Marx’ın 18. Brumaire'ine varmıştı. Şimdi nereye?

Independent Türkçe