Ulaştırma Bakanlığı: Avrasya Tüneli geçiş ücretlerinde artış yapılmadıhttps://turkish.aawsat.com/home/article/1570686/ula%C5%9Ft%C4%B1rma-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-avrasya-t%C3%BCneli-ge%C3%A7i%C5%9F-%C3%BCcretlerinde-art%C4%B1%C5%9F-yap%C4%B1lmad%C4%B1
Ulaştırma Bakanlığı: Avrasya Tüneli geçiş ücretlerinde artış yapılmadı
Ankara/AA
TT
TT
Ulaştırma Bakanlığı: Avrasya Tüneli geçiş ücretlerinde artış yapılmadı
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığından, Avrasya Tüneli geçiş ücretlerinde herhangi bir artış yapılmadığı bildirildi.
Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, İstanbul'un iki yakasını deniz altından tüp geçitle bağlayarak şehir trafiğine nefes aldıran Avrasya Tüneli geçiş ücretlerinde herhangi bir artış yapılmadığı aktarıldı.
Geçen yıl otomobiller için 23,30 lira, minibüsler için 34,90 lira olarak alınan geçiş ücretlerinin aynen devam ettiğine işaret edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:
"Avrasya Tüneli'nin internet sitesinde kısa süreliğine yer alan 'yeni ücret tablosu' siteye sehven konulmuş olup kısa sürede kaldırılmıştır. Avrasya Tüneli'nden yapılan geçiş ödemeleri halihazırda kullanılan OGS veya HGS hesabından yapılmaktadır. Geçiş ücretleri, son teknoloji ürünü tasarıma sahip serbest akış sistemi yardımıyla ödenmekte ve kullanıcılara kesintisiz yolculuk sağlayabilmek için gişelerde nakit veya kredi kartı ile ödeme seçeneği bulunmamaktadır." AVRASYA TÜNELİ'NDEN OTOMOBİL GEÇİŞ ÜCRETİ 32.20 TL OLDU
Dünya daha geniş kapsamlı bir savaşa mı sürükleniyor?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5252296-d%C3%BCnya-daha-geni%C5%9F-kapsaml%C4%B1-bir-sava%C5%9Fa-m%C4%B1-s%C3%BCr%C3%BCkleniyor
Dünya daha geniş kapsamlı bir savaşa mı sürükleniyor?
Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)
Christopher Phillips
Dünya bugün topyekun bir savaşın eşiğinde mi? İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıları bazı çevrelerde bu konuyla ilgili endişe yarattı. İngiliz The Telegraph gazetesi 7 Mart’ta, ‘İngiltere’nin Üçüncü Dünya Savaşı'na sürüklenme olasılığına’ dair uyaran bir manşet yayınladı. Öte yandan NATO'nun eski üst düzey komutan yardımcısı Richard Shirreff, bu çatışmanın ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın son kıvılcımı olabileceği’ uyarısında bulundu. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy de bir ay kadar önce, BBC'ye verdiği röportajda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i ‘Üçüncü Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlemekle’ suçladı.
1945 yılındaki son dünya savaşının sona ermesinden bu yana, analistlerin ‘dünya savaşından’ söz etmeleri alışılmış bir klişe haline geldi, fakat bu kez durum farklı mı? Ukrayna ve İran'daki savaşlar mağdurlar için trajik olmasına rağmen, önceki dünya savaşlarına kıyasla bu çatışmalara yönelik küresel müdahalenin kapsamı hala sınırlı kalmaya devam ediyor. Ancak, Richard Shirreff’in dünyanın bugün tanık olduğu olayların daha geniş çaplı bir savaşın kıvılcımını ateşleyebileceği yönündeki görüşü doğru olabilir mi? Peki, son dönemdeki küresel jeopolitik değişiklikler, bu çatışmaların ‘dünya savaşlarına’ dönüşme olasılığını artırmada bir rol oynadı mı?
Bir dünya savaşına doğru sürükleniş
İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde, iletişim ve sanayi kapasitelerinin yetersizliği nedeniyle dünya savaşları imkansızdı. Çin’deki Üç Krallık Savaşı, Asya’daki Moğol istilaları ya da Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları gibi belli bir bölgede yaşanan çatışmalar her ne kadar korkunç olursa olsun, ‘dünya çapında’ değildi.
Ancak lojistik ve endüstriyel kapasitelerin bu genişlemeyi mümkün kılmasıyla durum değişti. 1914-1918 yılları arasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı, ‘dünya savaşı’ olarak adlandırılan ilk savaş olsa da 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Avrupa kıtasında yaşanan örneğin, Yedi Yıl Savaşları ve Napolyon Savaşları gibi çatışmalar, Kuzey ve Güney Amerika, Hindistan ve Karayipler'i de kapsayacak şekilde genişledi ve küresel bir boyut kazandı. Bu çatışmalar, 70'ten fazla ülkenin savaşa katıldığı ve çoğu sivil olmak üzere 75 milyondan fazla kişinin hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı'nda kanlı zirveye ulaştı.
Gelişmiş teknolojinin yardımıyla savaşlar küresel bir boyut kazandı; ancak bu savaşların kapsamını genişleten temel etken, iki savaşan taraf arasındaki çatışmanın daha fazla tarafı içine çekmesine olanak tanıyan ittifaklardı.
Bu savaşların, gemilerin ve daha sonra uçakların dünyanın en ücra köşelerine ulaşmasını sağlayan gelişmiş teknolojinin yardımıyla küresel bir nitelik kazandığına şüphe yok. Ancak aynı zamanda söz konusu savaşların kapsamını genişleten temel etken, iki savaşan taraf arasındaki çatışmanın daha fazla tarafı içine çekmesine olanak tanıyan ittifaklardı. Örneğin, bu tür ittifaklar, 1756'da Fransa ile İngiltere arasındaki rekabetin Kuzey Amerika'daki kolonileriyle sınırlı kalmayıp, Londra'nın müttefiki Prusya’nın (bugünkü Almanya'nın doğu kesiminde kurulmuş Berlin merkezli Alman krallığı), Avrupa'da Paris'in müttefikleri olan Rusya ve Avusturya’ya karşı savaşlar yürüttüğünü gördük. Öte yandan, İngiliz komutasındaki Hint askerler, Hindistan'da Fransız komutasındaki Hint askerlerle savaştı. Ayrıca Avrupa’daki karmaşık ittifaklar ağının, 1914 yılında Bosna'da bir Avusturya düküne yapılan suikastın kıtada bir çatışmanın fitilini ateşlemesi ve 1939 yılında Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesi, tarihin en yıkıcı savaşının başlamasına neden oldu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet roket fırlatma rampaları 1941 (AFP)
Ancak 1945'te bu savaşın sona ermesinden bu yana, dünya liderleri bu tür yıkıcı küresel çatışmaları önlemek için bilinçli çabalar sarf ettiler. Nükleer silahlar yoluyla kesinleşecek karşılıklı yıkım korkusu, ABD ve Sovyetler Birliği'nin hâkim olduğu iki kutuplu bir siyasi sistemin ortaya çıkması ve Birleşmiş Milletlerin (BM) kurulması, bu çabaları güçlendirmede önemli rol oynayan temel faktörlerdi. Savaşlar tamamen ortadan kalkmadı ve çoğu korkunçtu, ancak çoğu belirli bölgelerle sınırlı kaldı. Yayıldıklarında da bu ilgili bölge içindeydi, küresel düzeyde değildi. Örneğin, 1962 yılında Washington ve Moskova, büyük zorluklarla Küba konusunda doğrudan bir çatışmayı önleyebildi. Bunun yerine süper güçler, Vietnam, Afganistan ve Angola gibi yerlerde, dünya çapındaki iç savaşlarda rakip tarafları destekleyerek vekalet savaşları yürütmeyi tercih etti.
Ukrayna'daki savaşın aksine İran ile olan çatışma, hedef alınan ülkenin sınırlarının ötesine çoktan yayıldı. Tahran'ın misillemesi, insansız hava araçları (İHA) ve füzeler kullanılarak Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer yerlere ulaştı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle dünya savaşları bir daha ortaya çıkmadı. ABD’nin ‘tek kutuplu’ hakimiyetiyle karakterize edilen 1991 sonrası dönemde, çoğu Washington'ın küresel egemenliğini dayatma arayışıyla kışkırttığı bir dizi savaş yaşandı. Ancak ABD’nin küresel hakem rolünü üstlenmesi, ona fiilen meydan okuyabilecek rakip bir ittifakın ortaya çıkmasını imkansızlaştırdı ve çatışmalar, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi yerel düzeyle sınırlı kaldı.
Çok kutuplu bir dünyada riskler artıyor mu?
Günümüzde çok kutuplu bir dünyaya geçiş tehlike çanlarını çaldırmalı. Çok kutupluluk, 1945'ten önce dünya savaşlarının patlak verdiği dönemde hâkim modeldi. Uluslararası ilişkiler uzmanları, çok kutupluluğun, çatışmayı tetikleyebilecek güç blokları arasında çok sayıda rekabetin varlığı nedeniyle, bu tür çatışmaların daha az olduğu ikili veya tek kutuplu sistemlere kıyasla, geniş çaplı çatışmaların çıkma olasılığını artırdığı görüşünde. Tüm bu endişelere rağmen, çok kutuplu dönemin henüz uluslararası ilişkiler uzmanlarının uyardığı ‘süper güçler’ çatışmasına tanık olmadığını belirtmekte fayda var.
İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Dragon destroyer gemisi, bölgedeki İngiliz savunmasına takviye sağlamak üzere Portsmouth Kraliyet Donanma Üssü'nden ayrılıp Doğu Akdeniz'e doğru yola çıktı, 10 Mart 2026 (AFP)
Ukrayna’daki Savaş, süresinin uzunluğuna ve şiddetine rağmen, şu ana kadar Soğuk Savaş döneminde görülen vekalet savaşlarına benziyor. Ukrayna’nın destekçileri olan ABD ve Avrupa güçleri, savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçındılar. Kiev'e para ve silah sağlamakla yetindiler. Bu tıpkı Washington’ın 1980’li yıllarda Afgan mücahitleri silahlandırmasına ya da Çin ve Sovyetler Birliği'nin Vietkong'u (Ulusal Kurtuluş Cephesi- NLF) silahlandırıp eğitmesine benziyor. Benzer şekilde, İran'a karşı savaş da şu ana kadar ABD'nin tek kutuplu hakimiyeti dönemindeki çatışmaları da andırıyor. ABD’nin 2000’li yıllarda Irak ve Afganistan'ı işgal ettiği, 1999 yılında Sırbistan'ı bombaladığı gibi, İran'a karşı başlattığı savaş da eşitliğin olmadığı bir çatışma oldu. ABD ve müttefiki İsrail, ezici bir askeri üstünlüğe sahipler ve süper güçlerden bir rakibe karşı değil, kendilerinden çok daha zayıf bir bölgesel güce hakimiyetini dayatmaya çalışıyorlar.
Ancak İran ile savaş, Ukrayna'daki savaşın aksine, hedef alınan ülkenin sınırlarının ötesine çoktan yayıldı. Tahran'ın misillemesi, İHA’lı ve füzeli saldırılarla Körfez ülkeleri ve diğer bölgesel hedeflere kadar uzandı. Hizbullah'a yönelik destek saldırıları ise İsrail'i Lübnan'ı çatışmanın merkezine yerleştiren geniş çaplı bir harekât başlatmaya itti. İran'ın müttefikleri olan Husiler, Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ve Hamas, bulundukları Yemen, Irak ve Filistin'i çatışmayı genişletmek için birer arena olarak görebilirler, ancak Ortadoğu ve dünya ekonomisi üzerindeki yıkıcı etkilerine rağmen, bu durum bir küresel çatışmaya dönüşmeyecektir. Çatışmanın bu düzeye ulaşması için küresel güçlerin müdahalesi gerekli olsa da böyle bir şey şu anda olası görünmüyor.
Eğer Trump İran'da ya da Putin Ukrayna'da başarılı olursa, onların ya da onlardan sonra geleceklerin başka yerlerde de aynı yönteme başvurma olasılığı artar mı?
İran hem Rusya hem de Çin ile yakın ilişkilere sahip olsa da 1756'da İngiltere ile Fransa'yı ya da 1914'te Avrupa güçlerini bir araya getiren ittifaklara benzer bir askeri ittifaka sahip değil. Rusya, Tahran ile İHA’ların kullanımı konusunda deneyimlerini paylaştı ama bu durum Ukrayna ve İran savaşlarını, örneğin, 1941'den sonra İkinci Dünya Savaşı'nın bir parçası haline gelen Çin-Japonya Savaşı'nda olduğu gibi, tek bir bağlantılı çatışmanın parçası haline getirmez. Hatta Başkan Donald Trump, Rus petrolünün pazara girişini kolaylaştırmak için Moskova'ya yönelik yaptırımları geçici olarak hafifletti; bu da İran ve Rusya'yı tek düşman olarak gören bir hükümetin davranışını yansıtmıyor.
Normların yıkılması
Şu anda Ukrayna’daki savaşın ya da İran’a karşı savaşın, genişleyip küresel çatışmalara dönüşebileceğini hayal etmek zor. En büyük tehlike, bu savaşların daha da tırmanabilecek yeni bir çatışma dönemine zemin hazırlaması olacaktır. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Putin ve Trump, savaşlarını başlatırken uluslararası teamülleri hiçe saydılar. İkisi de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki çoğu çatışmada olduğu gibi, BM’de haklarını savunmaya ya da uluslararası destek toplamaya çalışmadı. Her ikisi de eylemlerini meşrulaştırmak için gerekçeler bulsa da bu gerekçelere ikna olan çok az kişi var ve çoğu insan bunu süper güçlerin bir güç gösterisi olarak görüyor. Bu da diğer küresel güçlerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için onların izinden gitme olasılığını artırıyor.
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Umman Körfezi'nde, ABD'nin USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde bulunan F-18 tipi uçaklar, 15 Temmuz 2019 (Reuters)
Çin’in Tayvan’ı bir şekilde hedef almasını, Etiyopya'nın Eritre'ye baskı uygulamasını ya da Hindistan'ın Keşmir'de daha derin bir ilerleme kaydetmesini görebilir miyiz? Trump İran'da, Putin ise Ukrayna'da başarılı olursa, onların ya da onlardan sonra geleceklerin başka yerlerde de aynı yönteme başvurma olasılığı artar mı? Uluslararası ilişkiler araştırmacıları, çok kutuplu bir dünya sisteminde, hedeflerine ulaşmak için güç kullanmaya hazır aktörlerin sayısı arttıkça, çatışma çıkma olasılığının da arttığına işaret ediyor. Böyle bir ortamda, ülkeler gelecekte kendilerini savunmak için 1914 yılında görüldüğü gibi askeri ittifaklar kurmaya çalışacaklardır ki, İran şu anda böyle bir ittifaka sahip değil. Tüm bunlar, şu anda uzak görünse de gelecekte bir dünya savaşının patlak verme olasılığını artırıyor.
* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
ABD’deki bir jüri heyeti, Esed döneminden bir Suriyeli yetkiliyi işkence suçundan mahkûm ettihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5252289-abd%E2%80%99deki-bir-j%C3%BCri-heyeti-esed-d%C3%B6neminden-bir-suriyeli-yetkiliyi-i%C5%9Fkence-su%C3%A7undan
ABD’deki bir jüri heyeti, Esed döneminden bir Suriyeli yetkiliyi işkence suçundan mahkûm etti
Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı, Los Angeles’ta bir federal jüri heyetinin, eski Suriye hükümet yetkilisi ve Beşşar Esed döneminde Şam Merkez Hapishanesi’nin müdürü olan Semir Osman eş-Şeyh’i işkence suçlamasıyla mahkûm ettiğini açıkladı.
Bakanlık dün yayımladığı açıklamada, 73 yaşındaki eş-Şeyh’in bir işkenceyi planlama suçlaması ve Adra Hapishanesi’ndeki tutuklulara uygulanan işkenceye ilişkin üç ayrı suçtan mahkûm edildiğini duyurdu.
Resmî belgelerde eş-Şeyh’in 2005-2008 yılları arasında hapishanenin müdürü olduğu ve suçlamalar karşısında suçsuz olduğunu savunduğu belirtiliyor. Avukatları, karar karşısında ‘hayal kırıklığı’ yaşadıklarını belirterek, eş-Şeyh’in tüm itiraz ve temyiz yollarını kullanacağını açıkladı.
Adalet Bakanlığı, jüri heyetinin ayrıca eş-Şeyh’i Amerikan göçmenlik makamlarını yanıltmak, yeşil kart almak ve sahtecilik yoluyla Amerikan vatandaşlığı başvurusunda bulunmakla da suçladığını bildirdi.
Eş-Şeyh’e yönelik suçlamalar 2024 sonlarında yöneltilmişti. Savcılar, eş-Şeyh’in astlarına siyasi ve diğer tutuklulara ciddi fiziksel ve psikolojik acı çektirmeleri talimatını verdiğini, bazen kendisinin de bu eylemlere katıldığını ifade etti.
Bakanlık, işkencenin amacının halkı Esed rejimine karşı çıkmaktan caydırmak olduğunu belirtti.
Savcılar, güvenlik birimlerinde görev yapan eş-Şeyh’in, Esed’in üyesi olduğu Suriye Baas Partisi ile bağlantılı olduğunu ve 2011 yılında eski Devlet Başkanı tarafından Deyrizor Valisi olarak atandığını söyledi.
Adalet Bakanlığı, eş-Şeyh’in üç işkence suçundan ve bir işkenceyi planlama suçundan her biri için azami 20 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya olduğunu belirtti.
Ayrıca göçmenlik ve vatandaşlık sahtekârlığı suçları için her bir suçtan azami 10 yıl hapis cezası öngörülüyor. Eş-Şeyh, ABD’de tutuklu bulunuyor.
Suriye muhalefeti, 50 yılı aşkın süren Esed rejimini 2024 sonunda sonlandırmıştı. On yıldan uzun süren iç savaş, yüzbinlerce kişinin ölümüne ve mülteci krizine yol açarken şehirleri harabeye çevirmişti. Ardından Ahmed eş-Şera Cumhurbaşkanı olarak göreve gelmiş ve Batı ile ilişkileri geliştirmeye çalışmıştı.
Boğazlar savaşı ve petrol tankerleri: Kızıldeniz'de ilk kim diğerinin kapısını çalacak?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5252285-bo%C4%9Fazlar-sava%C5%9F%C4%B1-ve-petrol-tankerleri-k%C4%B1z%C4%B1ldenizde-ilk-kim-di%C4%9Ferinin-kap%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1-%C3%A7alacak
ABD Donanması denizcileri, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin güvertesinde seyreden 124. Hava Komuta ve Kontrol Filosu'ndan bir E-2D Hawkeye uçağına sinyaller gönderiyor, 28 Şubat 2026 (Reuters)
Boğazlar savaşı ve petrol tankerleri: Kızıldeniz'de ilk kim diğerinin kapısını çalacak?
ABD Donanması denizcileri, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin güvertesinde seyreden 124. Hava Komuta ve Kontrol Filosu'ndan bir E-2D Hawkeye uçağına sinyaller gönderiyor, 28 Şubat 2026 (Reuters)
Enver el-Ansi
Birçok soru işareti uyandıran bir zamanda ve yerde, ABD USS Gerald R. Ford uçak gemisini Kızıldeniz'e gönderiyor. İran Devrim Muhafızları bu hamleyi İran için bir tehdit olarak gördü ve yaptığı açıklamada, “Kızıldeniz'deki lojistik ve hizmet merkezleri bizim için hedeftir” dedi.
Bu, İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz ve Babül Mendeb boğazlarını kapatma veya seyrüseferleri aksatma ve küresel ekonomiye zarar verme tehditlerini kınayan ortak bir Körfez-İngiliz açıklamasıyla eş zamanlı olarak geldi.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve İngiltere dışişleri bakanlarının toplantısının ardından yayınlanan bildiride, “bölgesel hava sahasının, deniz yollarının ve seyrüsefer özgürlüğünün korunmasının, buna ilave olarak tedarik zincirlerinin, nakliye ve ticaret operasyonlarının güvenliğinin ve küresel enerji piyasalarının istikrarının sağlanmasının önemi” vurgulandı.
Bu bir hazırlık mı yoksa sadece bir güç gösterisi mi?
Burada dikkat çekici olan, ABD ve İngiltere'nin attığı adımlar ve İran'ın Kızıldeniz ve Babül Mendeb Boğazı ile ilgili tehditlerinin artık sadece birer açıklama olmaktan çıkıp, Hürmüz Boğazı ile ilgili şiddetlenen çatışmanın yanı sıra, Ortadoğu savaşının bu aşamasında, güney Kızıldeniz'de kimin diğerinin kapısını çalacağına bağlı olarak bir yakın çatışma ihtimaline dönüşmesidir.
Bu gelişmeler, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun İran’ın tehditlerinin “ölmekte olan bir kuşun son çırpınışı”ndan başka bir şey olmadığına dair kanaatleriyle çelişiyor.
İki gün önce, bir Körfez medya kuruluşu, “üst düzey bir İran askeri yetkilisinin” şu sözlerini aktardı: “Washington stratejik bir hata yaparsa, başka bir boğaz da Hürmüz Boğazı'na benzer bir durumda olacaktır.”
Bazıları, İran destekli Husi isyancılarının Tahran'ı desteklemek için girişecekleri yeni bir maceraya karşı koymanın, nükleer uçak gemisi USS Gerald Ford'un görev listesinde olabileceğine veya bunun en alt sıralarında yer aldığına inanıyor
Bahsi geçen yüksek rütbeli İranlı yetkili, bahsettiği “stratejik hatanın” ne olduğunu tam olarak belirtmedi. Ancak şüphesiz ki, Tahran ile ittifak halindeki Husi milislerinin fırlattığı füzelerin ve insansız hava araçlarının menzilinde bulunan Kızıldeniz'in güneyindeki Babül Mendeb Boğazı'nı kastediyordu. Kaldı ki Husi milis grubu, Yemen'in kuzeybatısındaki dağlık ve ova bölgelerindeki hava savunmalarının yanı sıra bu kapasitesini de yüksek alarma geçirdiğini tekrarlıyor.
Gerald Ford'un görevi
Askeri analistler ve strateji uzmanları, bu güçlü savaş platformunun görevinin muhtemelen iki ana kategoriye ayrılacağını düşünüyor. Birincisi, şu anda İran'a karşı devam eden askeri operasyonlarının geri kalanında, Arap Denizi yakınlarındaki Hint Okyanusu'nda konuşlandırılmış olan USS Abraham Lincoln uçak gemisi ile ABD Donanması'na göre yakında Akdeniz'e konuşlandırılması planlanan USS George H.W. Bush'a ek destek ve koruma sağlamaktır.
Yemen'in Sana şehrinde Filistinliler ve Lübnan Hizbullahı ile dayanışma mitinginde Husi destekçileri, Husi lideri Abdulmelik el-Husi ve eski Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın resimlerini taşıyor, 8 Kasım 2024 (Reuters)
İkincisi, bu analistlere ve uzmanlara göre bu adım, savaş sonrası aşamaya hazırlık olarak, İran'ın ötesine uzanabilecek ve genel olarak Ortadoğu bölgesindeki jeopolitik sahneyi yeniden inşa etmeyi ve düzenlemeyi içerebilecek başka bir sonraki görevin parçasıdır. Bu görev, İsrail'in Güney Lübnan'daki Hizbullah üslerine yönelik saldırısını da içeren büyük ölçekli hava harekatının sonuçları ile İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki Filistinli Hamas hareketine karşı yürüttüğü savaşın önceki sonuçları gölgesinde değerlendirilmelidir.
ABD Donanması, yapımı 12 yıl süren planlama ve çalışmanın ardından tamamlanan bu uçak gemisini “teknolojik bir harika” ve dünyanın en büyük yüzen savaş gemisi olarak tanımlıyor. Yaklaşık 333 metre uzunluğunda ve 40,8 metre genişliğinde olan geminin uçuş güvertesi yaklaşık 78 metre uzunluğunda. Tam yüklü haldeki ağırlığı yaklaşık 100 bin ton.
Bu arada, bazıları, İran destekli Husi isyancılarının Tahran'ı desteklemek için girişecekleri yeni bir maceraya karşı koymanın, nükleer uçak gemisi USS Gerald Ford'un görev listesinde olabileceğine veya bunun en alt sıralarında yer aldığına inanıyor.
Son iki yılda Husiler, sadece İsrail'den coğrafi uzaklıkları nedeniyle değil, aynı zamanda “manevra yapabilme” yetenekleri nedeniyle de İran ekseninin en “bağımsız” kolu haline geldi
Bu inanç, Husi milis lideri Abdulmelik el-Husi'nin perşembe akşamı yaptığı tehditle daha da güçleniyor. Husi, İran’a yönelik savaş sebebiyle örgütünün her an askeri müdahalede bulunabileceğini belirterek, “Parmaklarımız tetikte” dedi.
Örgüte bağlı el-Mesira uydu kanalında yayınlanan konuşmasında Husi lideri Abdulmelik Husi şunları söyledi: “Çeşitli faaliyetlerde aktif durumdayız ve gelişmeler gerektirdiği anda gerilimi artırma ve askeri müdahale konusunda parmaklarımız tetikte. Bu savaşı tüm ümmetin savaşı olarak görüyoruz.”
Yemenli ve Arap gözlemciler, Husilerin İran ve Lübnan'da yaşananlardan “henüz gereken dersi almadıklarını” ve şimdi Tahran'daki geçici liderlikten bu savaşa katılmak için yeşil ışık beklediklerini düşünüyorlar.
Husilerin katılımına dair senaryolar nelerdir?
Amerikan saldırı gücü USS Gerald Ford'un Kızıldeniz'e varmasıyla birlikte, Husilerin artık İran ve Lübnan'daki Hizbullah'tan sonra, hatta belki de Tahran'a bağlı Şii grupların Amerikan üslerini ve çıkarlarını hedef aldığı Irak'tan önce, ABD ve İsrail için ikinci hedef olacaklarının farkına varmış olmaları gerekiyor. Özellikle çatışma kurallarının bu kez değişmiş olması nedeniyle, bugünkü çatışmanın şüphesiz daha tehlikeli ve zorlu olacağı düşünülüyor.
Hareketin Yemen'in Sana şehrinde, “Halk Ordusu” seferberlik kampanyasının bir parçası olarak düzenlenen askeri geçit töreninde, bir Husi takipçisi Husi lideri Abdulmelik Husi'nin resmi bulunan bir ceket giyiyor, 7 Şubat 2024 (Reuters)
Ancak Husilerin, şu ana kadar harekete geçmemelerine rağmen, buna göz yumup, uluslararası deniz güvenliğini tehdit etmek için rahat bir üs olarak kullandıkları Kızıldeniz'in güvenliğini bir kez daha tehlikeye atma riskini göze alabilecekleri tahmin ediliyor. Yani, İran'a ait olan, İranlı ve Hizbullahlı uzmanların doğrudan gözetimi altında, kontrolü altındaki bölgelerde tutulan İran yapımı füze ve insansız hava aracı stokundan geride kalanları fırlatma riskini alabilirler.
Riskin sınırları ve doğası
Yemen'deki el-Muha Çalışmaları Merkezi'nin bir raporu, Husilerin son iki yılda, sadece İsrail'den coğrafi uzaklıkları nedeniyle değil, aynı zamanda “manevra yapabilme” yetenekleri nedeniyle de İran ekseninin en “bağımsız” kolu haline geldiğini vurguluyor. Ancak rapor, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney suikastının, “temsil ettiği stratejik pusulanın kaybı” anlamına geldiğini, bunun da Husilerin gelecekteki eylemlerini, örgütün hangi fraksiyonunun kritik anlarda etkili olduğuna bağlı olarak daha “rastgele” veya “intihar eğilimli” hale getirebileceğini düşünüyor.
Ancak bazıları Husi milisleri, savaşa dahil olma olasılığından şüphe duyuyor ve hatta İran ile Husiler arasındaki ilişkinin önemini küçümsüyor. Lübnanlı askeri ve silahlanma uzmanı Riyad Kahvaci, bu ilişkinin sadece “çıkar evliliği” olduğunu, yani Husilerin Yemen'deki kontrollerini pekiştirmek için İran'ın askeri ve lojistik desteğinden, uzmanlığından ve eğitiminden yararlandığını, ama şimdi Husilerin, savaşın İran'ın geleceği üzerindeki etkileri gölgesinde bu ilişkiyi yeniden değerlendiriyor olabileceğini düşünüyor.
Yemen ile ilgili birçok kişi, Husilerin Hamaney ve Devrim Muhafızları'nın evlat edindiği bir güç gibi görünmesi nedeniyle “İran ile Lübnan Hizbullahı arasındaki manevi ilişkinin Husilerle olduğundan daha güçlü olduğuna” inanmakta yanılıyor.
Uçak gemisi USS Gerald R. Ford ve saldırı grubu, İran ile “direniş ekseni” olarak bilinen ittifak içindeki son vekili Husi arasındaki bağı koparmak için Kızıldeniz'in çalkantılı sularına ulaştı
Husiler, Hizbullah'ın aksine, kontrol ettiği bölgelerin coğrafi olarak İsrail ile sınır komşusu olmaması nedeniyle İran'ın ajandasına hizmet etme konusunda bir dereceye kadar özgürlüğe sahip olmuş olabilir. Ancak manevi olarak, İran Dini Lideri ve askeri kolu olan İslam Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlılık konusunda Hizbullah’tan geride kalmıyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bunun için Husilerin Sana sokaklarında İran'ı desteklemek için düzenlediği tuhaf gösterileri hatırlamak yeterli; bu gösterilerde Humeyni, Hamaney, Kasım Süleymani (Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’nün eski komutanı) ve merhum Lübnan Hizbullahı lideri Hasan Nasrallah'ın portrelerinin yanında İran bayrakları da taşınmıştı.
Geçtiğimiz ağustos ayında Kızıldeniz'deki Hudeyde açıklarında Yemen'deki Husilerin saldırısına uğrayan Yunan petrol tankeri “Sunion”dan dumanlar yükseliyor, tanker alev aldıktan sonra bir Fransız fırkateyni mürettebatını kurtardı (AFP)
Yukarıda bahsedilen tüm verilerin nihai analizine göre “Gerald Ford” uçak gemisi ve ona eşlik eden saldırı grubu, Kızıldeniz'in çalkantılı sularına “piknik yapmaya” ya da sadece ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş sırasında olası bir Husi eylemini önlemeye gelmediler. Aksine, bu savaş sırasında veya sonrasında, İran ile “direniş ekseni” olarak bilinen ittifak içinde geride kalan son vekil gücü Husi arasındaki ilişkiyi koparmak gibi bir amaçları var.
Hem Washington hem de Tel Aviv, Husilerin 2023 sonlarından Ekim 2025'e kadar Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki uluslararası denizcilik yollarına ve İsrail'e karşı bir savaş yürüttüğünü şüphesiz hatırlıyorlar. Ayrıca, Husi kontrolündeki bölgeleri hedef alan tüm karşı saldırıların, güney Kızıldeniz bölgesi ve Babül Mendeb Boğazı'ndaki küresel barış ve güvenliğe yönelik tehditlerini ortadan kaldırmak için yeterli olmadığını ve olmayacağını da anlıyorlar. Bu tehdidi sona erdirmek için bir fırsatları olduğunu ve şimdi bu tehdit sonlandırılmazsa, gelecekte başka bir şans olmayabileceğini biliyorlar.
*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة