Zaoui:Yurttaşlık bilincinin zayıflığı nefret söylemi üretiyor

Amin Zaoui
Amin Zaoui
TT

Zaoui:Yurttaşlık bilincinin zayıflığı nefret söylemi üretiyor

Amin Zaoui
Amin Zaoui

Amin Zaoui Cezayirli bir roman yazarı ve akademisyen. Halihazırda Vahran Üniversitesi’nde profesör olan Zoui, bir dönem başkent Cezayir’deki Ulusal Kütüphane Müdürlüğü'nü de yürütmüştü. Birçok edebiyat ödülü kazanan  Zoui’nin uluslararası toplantı ve buluşmalarda edebi olarak önemli bir varlığı da bulunuyor. Hem Arapça hem de Fransızca bir çok romanı yayınlanan Zoui, son olarak Arapça “Samimi Dostlar” romanını yayınladı.
Cahiziyye Kültür Merkezi’ndeki Roman Derneği’nde son romanı “Samimi Dostlar” için yapılan tanıtım vesilesiyle kendisi ile konuştuk ve ortaya bu röportaj çıktı:
-Son romanınız “Samimi Dostlar”ın kahramanları Müslüman Rüşdi, Hristiyan Augustin ve Yahudi Levi, ve üçü de Cezayir Bağımsızlık savaşına katılıyor. Bu bir birlikte yaşama çağrısı mı ve neden sonu acı bitiyor?
Evet, “Samimi Dostlar” romanı, bir yanıyla inançları, ırkları ve dilleri ne olursa olsun herkese yetecek kadar bir geniş vatanda yani Cezayir’de birlikte yaşamaya ve hoşgörüye bir çağrıdır.  Diğer yanı ile de resmi tarihe karşı çıkan bir romandır. Romanda geçen olaylar Cezayir tarihinin İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminden başlayarak bağımsızlığa kadar olan dönemde geçmektedir. Yani Bağmsızlık Savaşı’nın öncesi ve sonrasındaki döneme aittir. Roman, okura Cezayir toplumundan örnekler sunmaktadır. Örneğin Peder Deval dini bir kişiliktir. Ama roman boyunca onun nasıl devrimin bir destekçisine dönüştüğünü, devrim sırasında kendisine  Muhammed Deval adının verilmesini, Cezayir’de yaşayan bütün bu hristiyanların nasıl sömürge Cezayir’de haksızlığa ve sömüreye karşı olan aydınlanmacı hareketin ve devrimin bir parçası oldukları anlatılmaktadır. Buna karşılık; yine Hristiyan olan Vahran’ın Belediye Başkanı Gabriel Lambert tam karşıt bir örneği yani faşist ve radikal bir Hristiyanı temsil etmekte.
Bu 2 kişilik üzerinden Cezayir toplumu içerisindeki Hristiyanlar arasındaki iki karşıt bakış açısına yer vermeye çalıştım. Romanın bir diğer kişisi ise bir Yahudi olan Levi Zmorman en-Nakava’dır. Nakava ailesi Tilimsan’ın büyük ailelerinden biridir ve dedeleri Devin, Tilimsan şehrinin büyük hahamı ve “el-Andijan”lardan biridir. Bu ad; Cezayir’de 1870 yılında yürürlüğe giren yasaya göre sadece Yahudi ve Müslümanlar için kullanılırdı. Avrupalılar için ise kullanılmazdı. Romanın üçüncü kahramanı ise müslüman Avolay Rüşdi’dir. Bu üç kişi Vahran’daki bir askeri kışlada karşılaşıyorlar ve dost ya da kardeş gibi yaşıyorlar.
Dönemin Vahran toplumunu ve o günlerde yaşanan olayları, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ve Cezayir Devrimi’nin arifesinde Cezayir’i ve bilhassa romanın olaylarının geçtiği Vahran’ın nasıl göründüğnü anlamak için tarih ve sosyoloji ile ilgili birçok kitap okudum. Bu okumalarımın beni, Cezayir toplumunun geçmişte dinler, ırklar ve dillerden oluşan bir karışım olduğu sonuca götürdüğünü söyleyebilirim.Romanımda, Cezayir tarihine yeni bir bakış açısı getirmek için de elimden geldiğince Cezayir toplumunu oluşturan bütün bu renkleri temsil eden kişilere yer vermeye çalıştım.
- “Bacak Bacak Üstüne” adlı bir başka romanınız da devrim ve mücahitlerin tarihine ışık tutuyordu. Sizce edebiyatın tarih, edebiyatçının da tarihçi gibi olması mümkün müdür?
Evet romanlarda tarihi yazarlar. Ama tarihi olayları; şu yılda bu savaş yaşandı ya da bu yılda mücahitler kazandı gibi kronolojik ve sıkıcı bir şekilde değil de çok daha zevkli ve edebi bir üslupla anlatırlar. Romanlar; okuyucuya belirli bir zaman dilimini edebi ve eğlenceli bir şekilde anlatarak tarihi yazarlar. Ben de tarihi düzeltmek için tam olarak bu metodu kullanıyorum . “Samimi Dostlar”  adlı roman projemin de amacı budur. Vahran’da bir asker kışlasında 3 kişi bir araya geliyor, her birinin kendi özel hayatı var, her birinin babası, annesi, dedesi, sokağı, kendi özel hatıraları ve kültürel kaynakları var. Ama bir asker kışlası üçünü de bir araya getiriyor ve burada günlük yaşamlarını sanki kardeş, arkadaş ve samimi dostlar gibi geçiriyorlar. Çünkü romanın vermek istediği -ki bu benimdir de- mesaj; vatan dinden, vatandaşlık ibadetten önce gelir. Neden? Çünkü vatan bütün dinleri, inançları, inançsızlıkları bir araya getirendir. Vatandaşlık kültürüne sahip olduğumuzda dinimizi ve başkalarının dinini koruruz. Vatandaşlık kültürüne sahip olmadığımızda ise nefret kültürünü üretiriz, birbirimize benim dinim bana senin dinin ise sana deriz ve düşmanlık ile dışlama başlar. Roman; temel bir meseleyi yani vatan her şeyden önce gelir, vatan herkesin yaşadığı alandır, ten rengimiz, inancımız ve dilimiz farklı olsa da hepimizi koruyandır meselesini savunmaktadır. Bir müslüman, yahudi ve hristiyan bu kışla da karşılaşıyorlar ve sonra devrim başlıyor. Onlar da hep birlikte devrime katılıyorlar. Çüünkü aralarında ortak bir dava var. Vatanı, bağımsızlığı, onuru, adaleti ve Cezayir’i savunmak. Tüm kalpleri ile inanarak devrime katılıyorlar. Çünkü devrimin bir dini yoktur. Din her zaman arka plandadır çünkü vatan olmazsa din de olmaz. Vatan insani bir değerdir. Bu nedenle Levi en-Nakava (Yahudi) devrim sırasında şehit düştüğünde devrimin diğer şehitleri gibi görülür.
Ama ne yazık ki bağımsızlıktan sonra şehitlerin naaşları onlar için hazırlanan şehitliğe taşındığında sorun bir kez daha gün yüzüne çıkar. Levi El-Nakava’nın şehitler mezarlığına defnedilmesine izin verilmez. Çünkü devrim perdesi ile örtülmüş olan din tekrar gün yüzüne çıkmaya ve din üzerindeki perdenin altından yavaşça baş göstermeye başlamıştır. Ardından “Kutsal Şiddet” bağımsız Cezayir’de yetmişli, seksenli ve doksanlı yıllarda bir kez daha esir alır
-Cezayir’in resmi tarihi anlatısına karşı mısınız?
Evet, karşıyım hatta kınıyorum. Bu nedenle; Samimi Dostlar romanının resmi tarihe karşı olmasını istedim. Bugün bilhassa romanlar aracılığıyla tarihi okuyan gençlere; gerçeği geri vermemiz ve Cezayir devriminin tarihinin renkli ve karmaşık gerçeklerini onlara geri getirmemiz gerektiğini söylemek istedim. Cezayir’in tarihi şimdi bizlere okutulan tarih değildir. Bu tarih yalanlar ve iftiralar ile doludur. Oysa Cezayir tarihi bundan çok daha derindir. Bana göre romanlar, edebiyat aracılığıyla bunları cesaretle ifade etmelidirler. Çünkü roman, tarih yazımı değil bir zevktir.
Roman; yazım, dil, yapı ve şiirsellik düzeyinde dengeli bir metindir. Ama ben aynı zamanda bu metnin kültürel ve içeriksel boyutunu da yorumluyorum.
-Başlangıçta Arapça yazıyordunuz daha sonra Fransızca da yazmaya başladınız, peki roman yazımında daha çok tercih ettiğiniz dil hangisi? Kimileri Fransızca yazma nedeninizin Fransa’da tanınmak olduğunu söylüyorlar, buna ne diyorsunuz?
Şahsen Arapça ya da Fransızca yazsam da okuruma ihanet etmediğimi düşünüyorum. Çünkü Arapça yazdığım konular ve sorunlar Fransızca yazdıklarım ile aynı, Arapçada ele aldığım dertler ve hüzünler ile Fransızca da ele aldıklarım arasında hiçbir fark bulunmuyor. Ben iki kişi değilim. Bu nedenle iki dildeki yazılarımda iç içe geçmektedir. Hatta Fransızca metinlerde yer alan bazı kişiler Arapça yazdığım metinde yer alan kişilerin bir devamı ya da uzantısı olabiliyor. Ben, Arapça ya da Fransızca yazsam da sonuç olarak hepsi de roman projeme hizmet etmektedir
-Peki bu roman projenizin özellikleri nelerdir?
Roman projem, şunlara dayanmaktadır: Birincisi kadını savunmaktır. Kadının haklarını, özgürlüğünü, toplum içinde varlığını, siyasi varlığını, ekonomik varlığını, kültür ve bilim alanındaki varlığını savunmaktır.
İkinci nokta; din, dindarlık, kutsallar, kutsal şiddettir. Bu konular en çok üzerinde düşündüğüm konulardandır. Çünkü günümüzde din, siyasi  alanda kullanılan bir sermayeye dönüştü.
Üçüncü nokta ise tarihtir. Tarih, geçmişe yayılmış özümüz ve tarih ile ilişkimizi çok düşünüyorum. Bence geçmişimizin bizim için bir yük ya da önümüzde süreklediğimiz ve bizi yavaşlatan bir ağırlığa dönüşmemelidir. Bilakis sadece ilerlemek için dönüp ona baktığımız bir şey olmalıdır. Bu proje de benim için önemli olan bir diğer konu da çoğulculuğu, kültürel çoğulculuğu, dini çoğulculuğu, ırk ve insani çoğulculuğu savunmaktır. Bana göre tek tip toplumlar ölü ve başarısız toplumlardır. İçinde farklılığı ve çeşitliliği barındıran toplumlar ise gelişme, ilerleme gücüne ve potansiyeline sahip toplumlardır.
-Din hakkında söyledikleriniz ve romanlarınızda din ile ilgili görüşleriniz ile dini bir araç gibi kullananlara karşı olduğunuzu belirtiyorsunuz. Ama bazı okurlar bunu sizin dine karşı olduğunuz şeklinde anlıyorlar. Bildiğiniz gibi İslamofobi karşı yakada yani Avrupa’da çok yaygın.
Kitaplarım 13 dünya diline çevrildi. Çünkü bana göre kitaplarımın hayatı insanlaştırmak gibi açık ve net bir projesi bulunuyor. Dine gelince, ben iki şeyi birbirinden ayırıyorum. Yani din ile dindarlığı ve beni aslı rahatsız eden şey “dindarlık”tır. Din ise kişisel bir meseledir. Dinimin ne olduğunu umursamıyorum. Aynı şekilde hristiyan, müslüman, yahudi, budist ya da dinsiz olsun karşımdakinin hangi dinden olduğu  ile de ilgilenmiyorum. Benim için önemli olan; insanın çevresi ve içinde yaşadığı ortam ile ilişkisi ile vatadaşlığın değerini ne kadar bildiğidir. Savunduğum vatandaşlık felsefesi tek ilgi alanımdır. Dindar olmak ya da öğle ezanı okunduğunda otoyolun ortasında arabayı durdurup namaz kılmaya gelince ben bunu din olarak kabul etmiyorum. Benim için bu dindarlıktır. Bizi öldüren, hakkımızda kötü bir algı oluşmasını sağlayan da bu olgular ve uygulamalardır. Çünkü günümüzde din bir politikaya ve  şekilciliğe dönüştü. Dolayısıyla bu uygulamalar insanı maneviyattan ve aslında korku, sorgulama, felsefe, şüphe olan gerçek dinden uzaklaştırmaktadır. Dini  bütün bu büyük değerlerden uzaklaştırarak içini boşaltmaktadır. Kısacası sakal bırakmak ve tesbih taşımak din değildir. Bugün geldiğimiz durum gerçekten de çok garip. Dün televizyon da hem de canlı yayında hocanın biri, içine cin girdiğini söylenen birisinin içinden cin çıkarıyordu. Gerçekten de çok garip değil mi? Sözde cinle konuşup seni kovuyorum, seni Kuran’la yakacağım gibi şeyler söylüyordu. Bu kadar mı düştük, hem de din adına? Bu uygulamaların durması ve kınanması gerekir. Bence bu aydınların görevidir. Bizim görevimiz bu tür uygulamaları kınamaktır. Çünkü bu uygulamalar çocuklarımızı, yeni nesli bozmaktadır. Ben bu tür bir dindarlığı, saçmalığı ve dinin bu şekilde sömürülmesini kınıyorum. Kuran’ı Kerim; dini ve kendisini kötüleyen bir şekilde televizyon ekranlarına değil kalplerimize ve dillerimize yerleşmelidir. Ama ne yazık ki bu sorun; İslam dünyamızın birçok ülkesinde mevcuttur ve durum gün geçtikçe daha tehlikeli bir hale gelmektedir.
-Yetmişli yılların edebiyatında sol ideoloji baskındı. Örneğin Tahar Ouettar ve Rachid Boudjedra gibi edebiyatçılar da bunu görebiliriz. Seksenli ve doksanlı yıllarda ise farklı konular ele alınmaya başladı. Sizce bu ideolojilerin yıkıldığı ve edebiyatın onlardan vazgeçtiği anlamına mı gelmektedir?
Yazmada ideolojilere güvenirseniz bu,yaratıcı yazımda kaybetmeye mahkumsunuz demektir. Ancak adalet ve özgürlük gibi değerleri savunmak insanı başkadır. Çünkü bu insanı savunmaktır. Yazmak; güzelliği, özgürlüğü, adaleti, sosyal adaleti, kişisel özgürlüğü savunmaktır. Bana göre genel olarak yazmanın amacı da budur. Doğal olarak yetmişli yıllarda  baskın olan ideoloji solcu ya da sosyalist düşünceydi. Dolayısıyla siyasi düzeyde bu ideolojinin baskın olması yazıyı da etkilemiş ve onu estetik olan her lşeyden uzaklaştırmıştır. Şahsen yetmişli yıllarda bile sürünün dışında olmayı seçtiğimi belirtmeliyim. O dönemde adaleti sosyalist bir ideoloji olarak değil de bir değer olarak savunduğum için beni bir burjuva veya liberal olarak görürlerdi.



Aksiyon klasiğinin devamında rota değişti: Yönetmen koltuğu boşaldı

Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
TT

Aksiyon klasiğinin devamında rota değişti: Yönetmen koltuğu boşaldı

Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)

1990'ların aksiyon klasiği Yüz Yüze'nin (Face/Off) devam filmi için yönetmen koltuğu boş kaldı. 

Collider'ın haberine göre, daha önce hem senaristliği hem de yönetmenliği üstleneceği açıklanan Adam Wingard, Paramount Pictures'ın devam projesinden ayrıldı.

Hollywood Reporter ayrılığın iki tarafın karşılıklı anlaşmasıyla gerçekleştiğini yazıyor. Böylece Face/Off 2, yönetmensiz kaldı ve stüdyo, John Travolta ve Nicolas Cage'li kült filmin devamı için farklı isimlerden yeni fikirler dinlemeye başladı.

2019'da yapımcı Neal Moritz'in bir yeniden çevrim üzerinde çalıştığı haberi gündeme gelmiş, Paramount da senaryoyu yazması için Oren Uziel'i görevlendirmişti. 2021'deyse stüdyo, Wingard'ı yönetmen olarak projeye dahil etmişti. Ayrıca Wingard'ın senaryoyu Simon Barrett'la birlikte kaleme aldığı duyurulmuştu.

Wingard'ın sıradaki filmi, A24 imzalı gerilim Onslaught. Yapımın oyuncu kadrosunda Adria Arjona, Dan Stevens, Drew Starkey ve Rebecca Hall yer alıyor. 43 yaşındaki Wingard, Misafir (The Guest), Katliam Gecesi (You're Next) ve Godzilla ve Kong: Yeni İmparatorluk'la (Godzilla x Kong: The New Empire) tanınıyor.

John Woo'nun yönettiği 1997 yapımı Yüz Yüze, deneysel bir prosedürle yüzlerini ve kimliklerini değiştiren bir FBI ajanıyla bir teröristin hikayesini anlatıyordu. Paramount'un Haziran 1997'de vizyona soktuğu film, dünya genelinde 240 milyon doların üzerinde hasılat elde etmiş ve ses efektleri kurgusu dalında Oscar adaylığı kazanmıştı.

Wingard, 2024'te Hollywood Reporter'a verdiği röportajda, Face/Off 2 için geldiği noktadan duyduğu heyecanı dile getirmişti.

"Face/Off meselesine çok girmek istemiyorum ama evet, bence senaryo gerçekten acayip iyi" demişti: 

Okuduğunuzda 'Vay anasını!' diyorsunuz. Bu, hayal bile edemeyeceğim kadar sahici bir devam filmi.

Independent Türkçe, Collider, Hollywood Reporter


Yeni seri katil filmi "sıfır" puanla sınıfta kaldı

Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
TT

Yeni seri katil filmi "sıfır" puanla sınıfta kaldı

Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)

Yeni korku filmi Psycho Killer, Rotten Tomatoes'da adeta yerden yere vuruluyor.

Yedi (Seven), The Killer ve Hayalet Süvari'yle (Sleepy Hollow) tanınan Andrew Kevin Walker'ın yazdığı yeni seri katil filmi, ABD'de 20 Şubat'ta sinemalarda gösterime girdi. Barbarian yıldızı Georgina Campbell'ın başrolünde yer aldığı filmin oyuncu kadrosunda Grace Dove, Malcolm McDowell ve Logan Miller da var. 

Gavin Polone'un yönettiği Psycho Killer, eşinin vahşice öldürülmesinin ardından bir polis memurunun failin peşine düşmesini anlatıyor.

Eleştirmenlerin yorumları şu ana kadar istisnasız biçimde olumsuz: Film, Rotten Tomatoes'da nadir görülen şekilde yüzde sıfır puanda kaldı.

Rotten Tomatoes, Psycho Killer için yeterli sayıda doğrulanmış kullanıcı yorumu toplayınca izleyici puanı da açıklandı. Sinemaseverler eleştirmenlere kıyasla biraz daha yumuşak davranmış olsa da genel hava hâlâ olumsuz. Yeni yorumlar geldikçe tablo değişebilir ancak filmin izleyici skoru şimdilik yüzde 33'te kalmış görünüyor.

Olumsuz yorumlarda öne çıkan eleştiriler benzer: Oyunculuk ve senaryo en çok yerilen noktalar olurken, bazı izleyiciler özel efektlerden duydukları hayal kırıklığını da dile getirdi. Ayrıca film çoğu kişi tarafından "sıkıcı" bulundu.

Epic Film Guys, X'te "Psycho Killer sıkıcı, yavan bir keşmekeş" diye yazdı: 

Zayıf performanslar, sıradan karakterler ve dağınık hikaye, etkisiz ölüm sahneleriyle birleşince insanı tatmin etmiyor. En büyük kozunuz Malcolm McDowell'sa, ortada bir sorun vardır.

Midnight Movie Talk'tan Erick Weber ise daha sert konuştu: 

Akıl almaz derecede berbat. Gördüğüm en aptal senaryolardan biri. Fragmanla film arasındaki fark yüzünden izleyici 20th Century Studios'u dava etmeli.

AllAboutMovies de filmi "ortalamanın altında" ve "sebepsiz yere yavaş" diye niteledi; Campbell içinse "iyi olan tek şey oydu" yorumunu yaptı.

Fresh Fiction TV'den Courtney Howard da benzer bir çizgideydi: 

Son derece sıkıcı, dağınık bir film. Tembel, ilkel ve akıl karıştıran yaratıcı tercihlerle dolu. Georgina Campbell'a gerçekten yazık etmişler.

Filmin bütçesinin 10 milyon doların altında olduğu belirtiliyor. Bu nedenle gişede zamanla makul bir hasılata ulaşıp az da olsa kâra geçmesi ihtimal dahilinde. Kısacası düşük bütçe umut verse de gelen tepkiler filmin işinin kolay olmayacağını söylüyor.

Psycho Killer'ın Türkiye'deki vizyon tarihi şimdilik belirsiz.

Independent Türkçe, ScreenRant, GamesRadar


Politik tartışmadan kaçan Berlinale'de ödül gecesi taşları yerinden oynattı

Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
TT

Politik tartışmadan kaçan Berlinale'de ödül gecesi taşları yerinden oynattı

Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)

76. Berlin Uluslararası Film Festivali (Berlinale) etkinlik boyunca siyasi tartışmalardan kaçındığı gerekçesiyle art arda eleştiriler alsa da jürinin tercihleri ve kazananların konuşmaları bu eksikliği önemli ölçüde telafi etti.

Festivalin büyük ödülü Altın Ayı, hükümetin hedefi haline gelen bir Türk ailesini izleyen, İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar'a gitti. Hollywood Reporter'ın aktardığına göre ödülü takdim eden Jüri Başkanı Wim Wenders, filmi "totalitarizmin siyasal diliyle sinemanın empatik dili arasındaki karşıtlığı" anlatan bir yapım diye niteledi.

Ödülünü alırken Çatak, siyasi bir konuşma hazırladığını ancak bunu paylaşmamayı seçtiğini söyledi: 

Çok sayıda zeki insan çok sayıda akıllıca şey söyledi ve ben sahneyi bu filmi birlikte yaptığım harika insanlara bırakmak istiyorum. Bu ödülün asıl kahramanları onlar.

Yine de filmindeki bir sahnenin "Berlin'de geçen son birkaç günü hatırlattığını" belirterek şunu ekledi: 

Sinemacılar sinemacılara karşı, sanatçılar yaratıcı insanlara karşı... Ama biz düşman değiliz. Biz müttefikiz. Asıl tehdit aramızda değil. Asıl tehdit otokratlar. Aşırı sağ partiler. Zamanımızın nihilistleri; iktidara gelip yaşam biçimimizi yok etmeye çalışanlar.

İkincilik ödülü olan Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü ise Emin Alper'in Kurtuluş filmine gitti. Alper konuşmasında, hapisteki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da dahil olmak üzere cezaevindeki bazı muhalif isimlerle dayanışma içinde olduğunu belirtti.

Alper ayrıca "zorbalık altında acı çeken İran halkı" ve "en korkunç koşullar altında yaşayan ve ölen Gazze'deki Filistinliler" için de sesini yükseltti.

Chronicles from the Siege'le GWFF En İyi İlk Uzun Metraj Film Ödülü'nü kazanan yönetmen Abdallah Alkhatib, sahneye kefiyeyle çıktı. Yapımcı Taqiyeddine Issaad ise Filistin bayrağı taşıyordu.

Alkhatib, "Berlinale'ye katılmak konusunda tek bir nedenle çok büyük baskı altındaydım" dedi: 

Burada durup 'Filistin özgür olacak' demek için.

Filistinli sinemacı sözlerini şöyle sürdürdü: 

Ve bir gün Gazze'nin tam ortasında, Filistin'in diğer şehirlerinin tam ortasında büyük bir film festivali düzenleyeceğiz. Festivalimiz kuşatma altında yaşayanlarla, işgal altında yaşayanlarla ve dünyanın dört bir yanında diktatörlükler altında yaşayanlarla dayanışma içinde olacak. Sinemadan önce siyasetten konuşacağız. Sanattan önce direnişten, görevden önce özgürlükten, kültürden önce insandan söz edeceğiz. O uzun zamandır beklenen gün geliyor.

Alkhatib sözlerine "Uzun zamandır beklenen gün geliyor ve insanlar ne olduğunu sorduğunda onlara, 'Filistin hatırlıyor' deyin. Bizimle birlikte duran herkesi hatırlayacağız ve bize, onurlu bir yaşam sürme hakkımıza karşı çıkan ve sessiz kalmayı seçen herkesi hatırlayacağız" diyerek devam etti. 

37 yaşındaki yönetmen sözlerini şöyle sürdürdü:

Bazı insanlar bana, şimdi söylemek üzere olduklarımı söylemeden önce dikkatli olmam gerektiğini söyleyerek Almanya'da bir mülteci olduğumu hatırlattı. Çok fazla kırmızı çizgi var ama umurumda değil. Benim umurumda olan halkım, Filistin. O yüzden son sözüm Alman hükümetine: İsrail'in Gazze'deki soykırımında ortaksınız. Bu gerçeği anlayacak kadar zeki olduğunuza inanıyorum ama umursamamayı seçiyorsunuz. Filistin özgür olsun; şimdi, dünyanın sonuna kadar.

Kısa Film Altın Ayı ödülü Marie-Rose Osta'nın Someday, a Child'a (Yawman ma walad) verildi. Osta'nın konuşması seyirciden alkış ve tezahüratlarla bölündü.

Osta, "Burada ikiye bölünmüş halde duruyorum" dedi: 

Bir yanımda yönetmen olan tarafım var; hayatımı değiştirecek bu sevimli, güzel ayıyı alıyor olmaktan inanılmaz etkilenmiş durumdayım. Öte yandan içimdeki insan. Lübnanlı bir kadın, bir tanık... Ve hikayemi sizinle paylaşmak zorundayım.

Osta, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Bir çocuk hakkında film yaptım. Süper güçleri var; uykusundan onu uyandıran rahatsız edici sesleri yüzünden iki İsrail savaş uçağını düşürüyor. Bu sinema. Ama gerçek hayatta Filistin'in her yerindeki ve benim Lübnan'ımdaki çocukların, onları İsrail bombalarından koruyacak süper güçleri yok. Ateşkes, hem Gazze'de hem Lübnan'da İsrail tarafından ihlal ediliyor. Hiçbir çocuğun bir soykırımdan sağ çıkmak için süper güçlere ihtiyacı olmamalı. Bu ödülün bir anlamı varsa o da Lübnanlı ve Filistinli çocukların pazarlık konusu olmayacağıdır.

Berlinale'nin yeni başkanı Tricia Tuttle, hem festivalde ifade özgürlüğünün yerini savunan hem de basın toplantılarında siyasi soru sorulmasına mesafeli duran uzun bir açıklama kaleme almıştı. Buna karşılık, 80'den fazla sinemacı festivalin Gazze'deki soykırıma karşı sessizliğini kınayan bir açık mektuba imza atmıştı.

Wim Wenders, Altın Ayı'yı Çatak'a takdim etmeden önce Tuttle'ı överek "Bir fırtınayı birlikte atlattık" dedi. Tuttle ise töreni şu sözlerle kapattı: 

Bu akşam bu sahne, Berlinale'nin kendisi gibiydi. Burası hiçbir zaman sessizliğin yeri olmadı. Burası sanatçıların konuştuğu bir yer; bazen rahatsız eden ya da tartışmalı bulunan biçimlerde konuşurlar ama o alanı açık tutmamız önemli. Konuşmazsak ne olur, kim bilebilir?

12-22 Şubat'ta Berlin'de düzenlenen festival, açılış gecesinde jüri başkanı Wim Wenders'in Gazze'yle ilgili verdiği yanıtın ardından siyasi tartışmaların gölgesinde kalmıştı.

Wenders, "Sinemacılar olarak siyasetin dışında kalmalıyız" sözleriyle eleştirilerin hedefi haline gelmişti.

Independent Türkçe, IndieWire, Hollywood Reporter, Variety