​Şarm El-Şeyh zirvesinde Filistin vurgusu

Fotoğraf (epa)
Fotoğraf (epa)
TT

​Şarm El-Şeyh zirvesinde Filistin vurgusu

Fotoğraf (epa)
Fotoğraf (epa)

Mısır'ın Şarm El-Şeyh şehrinde gerçekleştirilen ilk Arap-Avrupa Zirvesi dün sona erdi. İki tarafın görüştüğü en önemli konulardan birisi Filistin meselesiydi. Hem Arap tarafı hem Avrupa tarafı, 1967'den sonra ortaya çıkan sorunlar için "iki devletli çözüme" bağlı kalınması gerektiğini vurguladı. 
Mısır'ın Şarm el-Şeyh şehrinde düzenlenen ilk Arap-Avrupa Zirvesi’nde göç sorunu ve Filistin meselesi ön plana çıkarken, enerji ve ticaret alanında işbirliği, zirvenin bir diğer gündem maddesiydi.
17 farklı noktaya değinilen sonuç bildirisinde ise anlaşmazlık yaşandı. Suudi Arabistan, ‘Arap coğrafyasında bazı komşu ülkelerin bölgesel müdahalesinin kınanmamasından’ endişe duyduğunu belirtti. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn'in bu konuda aynı fikirde olduğunu kaydederek, "Avrupa tarafının uygun bulmaması nedeniyle bölgesel müdahale konusunun bildiride yer almadığını" ifade etti.
Liderler, Arap Birliği ve Avrupa Birliği ülkelerinin dünya nüfusunun yüzde 12'sine tekabül ettiği belirtti. Liderler, işbirliği yapılması halinde tüm dünyada istikrar ve refahın artacağından şüphe duyulmadığını kaydederek, meşru kanunlar çerçevesinde her türlü işbirliğinin yapılabileceğini açıkladı. 
Katılımcılar, insancıl hukuk da dâhil olmak üzere uluslararası hukuka uygun olarak bölgesel krizlerin siyasi çözümlerine ulaşmanın, bölge halklarının talep ettiği ve hak ettiği barış ve refahı yakalamanın anahtarı olduğunun altını çizdi.
Filistin meselesi
Zirve, Kudüs oturumuyla sona ererken oturumda, "Ortadoğu'da ortak barış süreci, Kudüs'ün durumu ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasadışı İsrail yerleşim yerleri" ele alındı. Zirvede, tarafların Birleşmiş Milletler kararları uyarınca iki devletli bir çözüm konusunda hemfikir oldukları vurgulandı. 1967'de başlayan işgali sona erdirmenin ve Doğu Kudüs'le ilgili statü meselelerine nihai noktayı koymanın tek yolunun, BM kararları uyarınca iki taraf arasında müzakere sağlanarak İsrailliler ile Filistinliler arasında adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek gerçekçi yol olduğu ifade edildi. 
Arap ve Avrupalı liderler, Kudüs'teki tarihi ve kutsal yerlerin korunması konusundaki hassasiyetlerini dile getirerek, Birleşmiş Milletler Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı’nın (UNRWA) bu hususta vazgeçilmez bir rolü olduğunu hatırlattı. UNRWA'nın görevini yerine getirebilmesi için politik ve finansal olarak desteklenmesi gerektiğinin altını çizen liderler, insani, siyasi, güvenlik ve ekonomik krizle karşı karşıya olan Gazze Şeridi'nde çözüme ulaşmak için bir şeyler yapılması gerektiğini vurguladı.
Sonuç bildirisinde, "Suriye, Libya ve Yemen'deki son gelişmeler ve ilgili BM kararları ışığında uzlaşma ve siyasi çözüm konusunda yapıcı, ciddi ve derin müzakereler" yapıldığı ifade edildi. Söz konusu ülkelerin birliği, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı için BM liderliğindeki çabalar hatırlatılarak, BM'nin Suriye ve Yemen özel temsilcileri ile Libya'daki BM Özel Temsilcisi'nin bölge için yoğun bir şekilde çalıştıklarının altı çizildi. 
Suriye, Yemen ve Libya’daki durumu
Sonuç bildirisinde yer alan Suriye maddesinde ise "Arap-Avrupa zirvesi, Suriye'de çözümün, 2012 Cenevre Deklarasyonu ve ilgili Güvenlik Konseyi kararlarına, özellikle de BM'nin 2254 sayılı kararına uygun olarak gerçek bir siyasi geçiş gerektirdiği sonucuna vardı" ifadeleri yer aldı. Tüm terör eylemlerini ve Suriye halkına karşı yapılan insan hakları ihlallerini kınayan liderler, sorumluların cezalandırılması gerektiğini vurguladı. "Arap-Avrupa liderleri olarak ‘Suriye'ye yönelik çözüm, somut ilerlemeye uygun olarak geliştirilmeli ve barışçıl bir siyasi çözüm ile mümkün hale getirilmeli’ görüşündeyiz" ifadesi de bildiride yer aldı.
Libya meselesi hakkında ise Arap ve Avrupalı katılımcılar, BM'nin 2015 yılındaki Libya'ya yönelik siyasi anlaşmasının uygulanması için ortak tavır sergileyeceklerini belirterek, tüm Libyalılara çağrıda bulundu. Liderler çağrısında, ülkedeki demokratik geçişi başarılı bir şekilde sonuçlandırmak için gerginliği artıracak eylemlerden kaçınmaya ve BM'nin çabalarına destek vermelerini talep etti. Bildiride "Güvenliği ve istikrarı baltalayan eylemlerden kaçının" diye çağrı yapan liderler, "BM Libya Özel Temsilcisi’nin eylem planını destekleyin" ifadelerine yer verdi.
Yemen’deki durumla ilgili Stockholm Anlaşmasına da değinilen sonuç bildirisinde, anlaşmadan duyulan memnuniyet dile getirilerek, “BMGK’nın 2216, 2451 ve 2452 sayılı kanunları uyarınca Hudeyde’deki insani dramdan duyulan endişe ortamından bölgenin kurtularak taraflar, halkın yararına kapsamlı ve kalıcı bir siyasi çözüme davet edildi. Tüm tarafların yapıcı olarak çözüme katkı sunması gerektiği ifade edilen bildiride, milyonlarca Yemenlinin ihtiyaç duyduğu insani duruma bir an önce kavuşması gerektiği belirtildi.
Ekonomik durum
Arap-Avrupa ülkeleri arasında ekonomik işbirliğine de yer verilen bildiride, iki taraf arasındaki ekonomik işbirliğini güçlendirmenin, yatırımın ve sürdürülebilir kalkınmaya dayalı güçlü bir ortaklığın kurulmasının önemine vurgu yapıldı. Tarafların, özellikle güvenlik, bilim, araştırma, teknoloji, turizm dâhil olmak üzere ticaret ve enerji alanlarında, pozitif bir işbirliğini geliştirme sözü verilerek, balıkçılık, tarım ve ortak ilgi alanlarının tümü hakkında halkların ihtiyaçlarına karşılık vererek refah ve kalkınma oranlarını yükseltmeyi ve işsizlik oranını azaltmayı hedefledikleri ifade edildi.
Zirvenin sonuç bildirisi, sadece Arap Birliği ve Avrupa Birliği arasındaki ikili ilişkileri ele almakla yetinmedi, bunun yanı sıra “Uluslararası toplum ile küresel zorlukları çözmek için hukuka dayalı bir eylem planı” garantörlüğüne de yer verildi. Bu bağlamda, “2030 sürdürülebilir kalkınma gündemine” bağlı kalarak, Arap Birliği, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği ile işbirliğinin genişletileceği ifade edildi.
Zirvenin sonuç bildirisinde Arap ve Avrupalı liderler, sürdürülebilir kalkınma gündemine olan bağlılığı ve Valetta İlkeleri'nin göçmenlik, uluslararası hukuk bağlamında mültecilerin korunması ve desteklenmesi ile uluslararası insan haklarının tüm yönlerine saygı gibi hedeflere ulaşmak için ortak çaba sergileyeceklerinin altını çizdi. Liderlerin nefret, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlüğü teşvikin her türlüsünü kınadığını belirtilen bildiride, "Düzensiz göç, insan kaçakçılığı ve İklim Değişikliği ile mücadele (Paris Anlaşması) kapsamında elimizden geleni yapacağız" denildi.
Terörle mücadele
Sonuç bildirisinde yer alan maddeler arasında terörle mücadele de vardı. Katılımcı liderler, terörizm ve aşırıcılık da dâhil olmak üzere uluslararası ve bölgesel barış ile güvenliğe yönelik tehditler, yasadışı silahlarla ve organize suçlarla istikrarı baltalayanlar, silahlanma ve kaçakçılık ile ilgili endişe duyduklarını aktardı. Liderler, “Uluslararası insan hakları, barış, güvenlik, ekonomi ve sosyal kalkınmayı güçlendirmek amacıyla birlikte çalışmak üzere mutabık kaldık. Katılımcı ülkeler arasında özellikle terörle mücadelede koordine içinde çalışarak sınırımızda tehdit oluşturan yabancı teröristleri engellemek için mali, siyasi, lojistik ve askeri destek verme konusunda anlaştık” ifadelerine yer verdi.
Katılımcılar ayrıca, kültürel ve dini hoşgörüsüzlük ve aşırıcılıkla mücadele konusuna da değinerek, din veya inançlara karşı şiddete teşvik etmeye yol açan olumsuz yargıları, etiketleme, ayrımcılıktan kaçınmaları ve sosyal paylaşım sitelerinde aşırılığı ve nefreti teşvikten kaçınılması gerektiği vurgusu yaptı.



BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
TT

BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)

Sudan'daki bağımsız uluslararası araştırma misyonu dün, geçen ekim ayında "Hızlı Destek Kuvvetleri"nin (HDK) eline geçmesinden bu yana birçok vahşete tanık olan Sudan'ın el Faşir kentinde "soykırım eylemlerinin" meydana gelmesini kınadı.

Birleşmiş Milletler misyonu, Sudan'ın batı Darfur bölgesindeki bu şehirde HDK'nin sistematik eylemlerinden çıkarılabilecek tek makul sonucun soykırım niyeti olduğu sonucuna varan bir rapor yayınladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ABD Hazine Bakanlığı, el Faşir'deki suistimalleri nedeniyle üç HDK komutanına yaptırım uyguladı. Bakanlık, bu kişilerin HDK'nin şehri ele geçirmesinden önce 18 ay süren el Faşir kuşatmasında yer aldığını belirtti.


Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.