Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu

Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu
TT

Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu

Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu

İsrail’in 1967 Savaşı’nda Mısır hedeflerini neredeyse nükleer silahla bombalayacağına dair sır perdesinin düştüğü bir zamanda biri İsrailli diğeri Amerikalı iki araştırmacı dün bazı belgeler yayınladı. Söz konusu belgeler sunduğu detaylarla İsrail’in nükleer programının başlamasının ardından ABD’nin eski Başkanı John Kennedy ve yönetimi ile 60’lı yıllarda birbiri sıra İsrail’de başbakanlık yapan David Ben Gurion ve Levi Eşkol arasında yaşanan sert siyasi çatışmanın boyutuna ve şiddetine ilk kez ışık tutuyor.
Araştırmacılardan biri, nükleer silahsızlanma konusunda uzman olan İsrailli Prof. Avner Cohen, diğeri de George Washington Üniversitesi’nde Ulusal Güvenlik Arşivi Nükleer Dokümantasyon Projesi Müdürü ABD’li araştırmacı William Burr. İkilinin geçtiğimiz günlerde yayınladığı 50 gizli belge, iki ülke liderleri arasındaki karşılıklı mektupları, 1964 yılında ABD’li müfettişlerin İsrail’in Dimona Nükleer Reaktörü’ne yönelik ziyaretini belgeleyen protokolleri, Washington yönetimindeki yetkililerin İsrail hükümetinin başkanı konusunda nasıl bir tutum sergileneceğine dair hazırlanan notları; Amerikan istihbaratının reaktörde tam olarak neler yapıldığı ve nükleer silah yapımına uygunluğu, özellikle de bir plütonyum izolasyon tesisi içerip içermediğine dair değerlendirmeleri içeriyor.
Belgelerden birine göre sağcı hükümetlerden birinde bakanlık yapan ve yukarıda belirtilen gizli mektuplaşmalardan haberdar olan İsrailli Surik Nükleer Merkezi Bilimsel Direktörü Prof. Yuval Ne’eman, iki araştırmacı, Cohen ve Barr’a 25 yıl önce İsraillilerin söz konusu dönemki duruma bir ‘kriz’ olarak baktıklarını ortaya koydu. Eşkol ve etrafındakilerin Kennedy’nin ‘İsrail’e gerçek uyarı gönderen biri’ olduğunu düşündüklerini iletmiş olduğunu gözler önüne seriyor. Ne’eman ayrıca aralarında General Dan Tolkowsky’nin de bulunduğu bir kısım İsrailli yetkilinin, Kennedy’nin paraşütçü güçlere Dimona’ya inme emri vermesinden “gerçekten korktuklarına” işaret etmiş.
Bilindiği üzere İsrail, Fransa’nın desteğiyle 1958 yılında nükleer bir reaktör kurdu. ABD bunu ortaya çıkararak özellikle iki araştırmacının ‘Ortadoğu’da nükleer silahsızlanma konusunda en duyarlı olan ve İsrail’in nükleer bir silah yapmasını engelleme konusunda elinden gelen çabayı gösteren ABD Başkanı’ diye tarif ettiği Kennedy’nin yönetimdeyken bundan duyduğu şiddetli öfkeyi dile getirdi. Ancak Ben Gurion ve ardından Eşkol, Dimona nükleer projesinin tamamlanması konusunda ısrarcı oldu. Onlara göre İsrail’in nükleer gücü, ‘İsrail’in yüzleştiği varoluş tehditlerine karşı bir sigorta poliçesi’ niteliğindeydi. Kennedy ile Ben Gurion ve Eşkol arasında 1963 yılında kaleme alınan mektuplar, iki tarafın kararlılığını yansıtıyor. Ayrıca İsrail’in ısrarının ve istediğini elde edene kadar uyguladığı diplomatik hilenin boyutunu da gözler önüne seriyor.
Belgeler, ABD’nin Dimona’daki reaktörü 1960 yılının sonunda, Başkan Dwight Eisenhower döneminde keşfettiğine işaret ediyor. O dönemde ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), ‘Dimona’daki reaktörün inşa amaçlarından en az birinin silah yapmak için plütonyum üretmek olduğunu belirtiyor. Arap dünyası, İsrail’in nükleer güçle silahlandığını doğrularsa bu mesele ‘şaşkınlık’ ile karşılanacak. Yapılan değerlendirme söz konusu projeyi destekliyor gibi göründükleri için ABD ve Fransa’ya doğrudan suçlama yöneltileceği’ yönünde.
Kennedy seçildiğinde, Ocak 1961’de, Eisenhower kendisine İsrail ve Hindistan’ın nükleer silah geliştirmek istediğini iletti. Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı Christian Herter ise yakın zamanda, iki sene içerisinde 90 kilogram plütonyum üretebilecek olan Dimona reaktörünün, nükleer bir bomba üretmek için de yeterli seviyede olduğunun ortaya çıkarıldığını söyledi. Kennedy, Dimona’ya iki müfettiş gönderdi. Göreve geldiği ilk zamandan itibaren Kennedy, iki ülke arasındaki atmosferin düzeltilmesi ve bir zirve buluşmasının şartı olarak Ben Gurion’dan ABD’li iki müfettişin Dimona’ya girişine izin verilmesini talep etti. Ancak Ben Gurion, Tel Aviv’de ‘Lavon Skandalı’ veya ‘Utanç Verici İş’ olarak bilinen ve Mısır’da bir Yahudi casusluk ağının keşfedilmesine ilişkin meseleyi bahane göstererek konudan kaçtı. Daha sonra da İsrail hükümeti feshedildi.
Ben Gurion, 1961’in nisan ayında bir sonraki hükümetini kurduktan sonra İsrail, ABD yönetimine iki müfettişin Dimona ziyaretini onayladığını bildirdi.
Dimona Nükleer Reaktörü Müdürü Emmanuel Pratt, iki Amerikalı müfettişe projenin hedefinde barış dönemlerinde elektrik üretmek için nükleer reaktörleri yapımı ve işletiminde gerçek bir tecrübe biriktirmek olduğunu iddia etti. ABD’ye ait olan belgeler, iki müfettişin ‘işin kendilerinden gizlenmediği ve reaktörlerin boyutu ve içeriğinin daha önce tarif edildiği gibi olmasından dolayı memnun kaldıklarına’ işaret ediyor. Bundan sonra 1961 yılı mayıs ayının sonunda Kennedy ile Ben Gurion arasında New York’ta görüşme hazırlıkları yapıldı.
İki araştırmacı sundukları raporda, Ben Gurion’un görüşmede Kennedy’ye yaptığı açıklamanın Dimona müdürlüğünün Amerikalı iki müfettişe karşı dile getirdiği iddialara benzer olduğunu, yani Ben Gurion’un hedeflerinin barışçıl ve enerji üretimi ile sınırlı olduğunu iddia ederek bu reaktörün iç yüzünü sakladığını ortaya koyuyor. Bununla birlikte Ben Gurion, Kennedy’ye aynı zamanda “Şu ana kadar reaktörün tek amacı barışçıldı. Ama bakalım, Ortadoğu’da neler olacak? Bu bizimle ilgili değil” dedi. Söz konusu görüşme, Washington’ın İsrail’in nükleer niyetlerine dair şüphelerini gidermedi. Bu nedenle ‘birkaç ay boyunca tekrarlanan taleplerden’ sonra Eylül 1962’de iki Amerikalı müfettişin reaktöre bir ziyaret daha gerçekleştirmesi talep edildi. İkinci ziyaret sadece 45 dakika sürdü. Yakın zamanda ortaya çıkarılan belgeler, bu iki müfettişin ziyaretin kısa sürmesinden şikâyetçi olduklarına işaret ediyor. Belgeler aynı zamanda ziyaretin ardından Ölü Deniz’e kadar iki müfettişe eşlik edildiğini ve dönüş yolunda ‘ev sahipleri tarafından kendilerine Dimona Nükleer Reaktörü’nün yakınlarından geçtiklerinin, bir ziyaret ayarlanarak müdürle görüşebileceklerinin söylendiğini’ belirtiyor. İki müfettiş, Dimona müdürünün reaktörde olmaması nedeniyle baş mühendis ile görüştü. Bu ziyaret 40 dakika sürdü. İki müfettiş, dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Phillips Talbot’a gönderilen raporda reaktöre iki misafir sıfatıyla mı ev sahibi olan bilim adamlarının meslektaşları olarak mı yoksa iki müfettiş namıyla mı gittiklerinden emin olamadıklarını yazıyor. Müfettişler, ‘tesisin tamamını görmek için yeterli zaman sağlanmamış ve hiç girmedikleri birçok bina kalmış olsa da tesisin araştırma yapısını tespit edebildiklerini’ de belirtiyor.
Söz konusu ziyaretin ardından Washington’da şüphe devam etti. Amerikan istihbaratının üst düzey bir yetkilisi, “birinci ve ikinci araştırma raporları arasında uygunsuzluk olduğunu’ dile getirdi. Bu şüphelere rağmen ABD Dışişleri Bakanlığı, müfettişlerin olumlu çıkarımlarını birçok ülkeye gönderdi. Amerikalı görevliler, Dimona reaktörüne yönelik ikinci ziyareti, ‘aşağılayıcı’ olarak nitelendirerek ABD’nin reaktörü yeniden gözden geçirmesini ve altı ayda bir müfettişlerin ziyaret etmesini talep etti.
CIA yetkilisi Sherman Kent, yazdığı belgelerden birinde, “İsrail’in komşularına yönelik politikası daha da şiddetlenecek. Arapları korkutmak için nükleer gücünün oluşturduğu psikolojik faydaları kullanmaya çalışacak” ifadelerine yer verdi. İsrail’in nükleer bir silah edinmesinin tehlikeli sonuçları konusunda uyardı. Belgelerden biri, Beyaz Saray tarafından dışişleri, savunma ve istihbarat bakanlıklarına ‘Ortadoğu’daki nükleer güçleri’ araştırmaları yönünde talimat verildiğine işaret ediyor. Konuya ilişkin bir belge, Kennedy’nin İsrail’in nükleer programına dair istihbarat raporlarının eksik olduğuna dair bir kanaat beslediğini ortaya koyuyor. Nitekim Kennedy, ‘İsrail’in nükleer programı ve aynı şekilde İsrail veya Araplara ait diğer gelişmiş silah programları konusundaki istihbarat raporlarının iyileştirilmesi için olası bir adım atılmasını’ talep etti.
ABD, söz konusu dönemde, nisan ayı başında, İsrail’den iki Amerikalı müfettişin her altı ayda bir Dimona’ya ziyaret gerçekleştirmesine dair talebini iletti. Ben Gurion, bu talebe cevap vermekten kaçındı. Daha sonra Mısır, Suriye ve Irak’ın Filistin’i kurtarmak için askeri bir iş birliği yaptığına ilişkin duyuruyu amaçları doğrultusunda kullandı. Ben Gurion, ABD’nin talebine verdiği yanıtında Arapların bu duyurusunun İsrail’in nükleer bir silah edinme çabasını haklı çıkardığına dikkat çekti. Ayrıca Kennedy ile gizli bir görüşme talebinde bulundu. Ancak İsrail Dışişleri yetkilileri bunu makul olmayan bir talep olarak değerlendirdi.
Ben Gurion, Arap iş birliğinin ilanının ardından Kennedy’ye yazdığı mektubunda şu ifadeleri kullandı:
“Hitler’in 40 yıl önceki duyurusunu hatırlıyorum. Onun hedeflerinden biri, Yahudi halkını hepten ortadan kaldırmaktı. Avrupa ve ABD’deki aydın dünya, bunu dikkate almayarak bu ilanı küçümsedi. Sonucu ise insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir kıyım oldu.”
Kennedy, Ben Gurion’a kısa bir mektupla karşılık verdi. Mektubunda Ben Gurion’un İsrail’e yönelik varoluşsal bir tehdidin varlığı konusundaki abartısına işaret eden Kennedy “Biz Arap dünyasındaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz” dedi. Araştırmacılara göre Kennedy, İsrail’in nükleer bir silah geliştirmesinden endişeliydi. Üstelik “İlan edilmeyen bir görüşme gerçekleştirmemiz mümkün değil” ifadelerini kullanarak Ben Gurion’un gizli bir ziyarette bulunma talebini de reddetmişti.
Ben Gurion’un İsrail’in nükleer programının detaylarına dair Amerikalılara bilgi vermeme konusundaki ısrarı karşısında araştırmacılara göre Washington’ın ‘boğazına bir diken’ saplandı. Taraflar arasındaki çatışma şiddetlendi ve Kennedy, 5 Haziran’da Ben Gurion’a bir mektup gönderdi. Araştırmacıların tabiriyle bu mektup, “bir uyarı” mahiyetindeydi. Nitekim mektupta, “Amerikan yönetimi, Dimona projesinin durumu hakkında sağlam bilgilere erişemezse Washington’ın İsrail’e destek sözü büyük oranda tehlikeye girebilir” ifadelerine yer verildi.
Ama bu mektup muhatabına ulaşmadı. Zira mektubun gönderildiği sabah Ben Gurion, hükümet başkanlığı görevinden istifa etti. Ben Gurion bunun sürpriz istifasının sebebi hakkında ‘kişisel sebeplerden’ kaynaklandığı dışında açıklama yapmadı. Ancak 10 gün sonra Kennedy’nin mektubu Ben Gurion’un İsrail hükümet başkanlığındaki halefi Levi Eşkol’a ulaştı. Eşkol, ABD yönetimi ile olan ilişkileri ‘gerçek bir krize girdi’ olarak tarif etmişti. Ardından Eşkol, İsrail gazetelerinin editörleri ile bir araya gelerek onlardan Dimona hakkında yayın yapmamalarını istedi. Sözü edilen iki araştırmacı, Eşkol’ün Kennedy’nin yaptığı uyarı karşısında şaşırdığını, istişare için daha fazla zaman istediğini ve ABD’nin Tel Aviv Büyükelçisi’ne Kennedy’nin mektubunun sürpriz boyutunu ilettiğini söylüyor. Eşkol, iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesini umduğunu ve ‘İsrail’in ulusal güvenliğinin gereklerini yerine getirerek egemenlik haklarını koruyacağını’ kaydetti.
Yeni ortaya çıkarılan belgeler, Eşkol’ün ABD Büyükelçisi’ne şu soruyu sorduğunu gözler önüne seriyor:
“Uzak gelecekte Ortadoğu’daki gelişmeler bizi nükleer bir silah geliştirmeye mecbur ederse Washington, İsrail’in ABD ile ‘ön görüşme’ teklifine nasıl yanıt verecek?”
ABD Büyükelçisi buna, ülkesinin Ortadoğu’ya nükleer bir silah sokmanın ‘oldukça tehlikeli’ olacağı yönünde bir tavır benimsediği karşılığını verdi.
Altı hafta süren görüşmelerden sonra Eşkol, Kennedy’ye yazdığı cevap mektubunu ABD Büyükelçisi’ne teslim ederek Ben Gurion’un Dinamo Nükleer Reaktörü’nün barışçıl olduğu şeklindeki iddiasını yineledi. Ayrıca iki taraf arasındaki iyi ilişkileri göz önünde bulundurarak iki Amerikalı yetkilinin reaktörü düzenli olarak ziyaret etmesine izin vermeye karar verdiğini ekledi.
İlk ziyaretin tarihi olarak 1963 yılının sonu belirlendi ve o zamana kadar ‘Fransız grubunun reaktörü kendilerine ulaştıracağı ve aktifleştirilmeden önce kapsamlı fiziksel ölçümlere tabi tutulacağı’ bildirildi. Bununla birlikte Eşkol, ABD’li iki yetkilinin ilk ziyaretinin reaktörün işletilmeye başlamasından önce gerçekleşeceğini vurguladı.
Ziyaretlerin sıklığı meselesi ise aydınlatılmadı. Kennedy, buna bir mektupla karşılık vererek iki Amerikalı müfettişin ziyaretlerinin ‘düzenli’ olacağının altını çizdi. Müfettişlerin Dinamo Nükleer Reaktörü’ne yönelik ziyareti 1964 yılının başında gerçekleşti. İsrailliler müfettişlere reaktörün birkaç hafta önce çalışmaya başladığını iletti. Ancak bu yalan bir bildirimdi. Nitekim araştırmacılar, ilerleyen zamanlarda reaktörün, Kennedy yönetiminin de tahmin ettiği gibi 1963 yılının ortasında faaliyete geçtiğinin anlaşıldığını söylüyor. Taraflar, ABD müfettişlerinin ziyaretini gizli tuttu ve bir seneyi aşkın bir süre boyunca gazetelere sızdırılması engellendi.
İki araştırmacı, Kennedy’nin İsrail’in nükleer programını bölgesel değil de uluslararası ölçütlerle ele aldığına işaret ediyor. Ancak ABD’nin Dinamo Nükleer Reaktörü’nü denetlemesine rağmen bu, İsrail’i nükleer silahlar üretmekten ve bu silahları Ortadoğu’ya sokmaktan alıkoymadı.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.