Avrupa, Ortadoğu’da tansiyonun yükseleceğine dair uyarılarda bulunuyor

Mike Pompeo dün Brüksel'deki Avrupa Birliği (AB) merkezine vardığı sırada (AFP)
Mike Pompeo dün Brüksel'deki Avrupa Birliği (AB) merkezine vardığı sırada (AFP)
TT

Avrupa, Ortadoğu’da tansiyonun yükseleceğine dair uyarılarda bulunuyor

Mike Pompeo dün Brüksel'deki Avrupa Birliği (AB) merkezine vardığı sırada (AFP)
Mike Pompeo dün Brüksel'deki Avrupa Birliği (AB) merkezine vardığı sırada (AFP)

Almanya, Fransa, İngiltere Dışişleri Bakanları ve Avrupa Birliği (AB) Dış Politika Sorumlusu, Tahran’ın nükleer taahhütlerini dondurmaya karar vermesinin ardından nükleer anlaşmanın devamlılığının nasıl sağlanabileceğini tartışarak, ‘anlaşmanın desteklenmesi ve bölgede muhtemel bir savaş uyarısı’ hususlarında fikir birliğine ulaştı. Buna karşılık ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Brüksel'de birkaç saat kalarak, gerek mevkidaşlarına gerekse de NATO'ya İran tehditlerinin niteliği hakkında bilgi verdi.
İngiltere Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt, görüşmelerden kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, Körfez bölgesindeki istenmeyen bir çatışma çıkabileceği hususunda uyarıda bulundu. AFP’nin aktardığına göre Hunt, kasıtlı olmayan bir gerilim sebebiyle bir çatışmanın patlak vermesinden duyduğu endişeyi dile getirdi. Ayrıca Hunt, İran’ın nükleer silah geliştirmeye itilmesinin riskleri konusundaki endişelerini dile getirerek, İran’ın bu tür silahlara sahip olması durumunda bölgede başlayabilecek bir nükleer silahlanma yarışının tehlikeleri konusunda uyardı.
Hunt, en önemli şeyin ‘İran’ın nükleer silahlanma yoluna geri dönmemesini sağlamak’ olduğuna işaret ederek, İran’ın nükleer bir güç olması halinde komşularının da nükleer güç olmayı isteyeceğini söyledi. Herkesin diğer tarafın ne düşündüğünü anlayabilmesi için itidal çağrısında bulunan Hunt, dünyanın en az istikrarlı bölgesinde atılacak böyle bir adımın büyük bir yanlış olacağını belirtti.
İran'dan 60 gün şartı
Geçen hafta Tahran, uranyum zenginleştirme stokunu devretmesini gerektiren nükleer anlaşmanın bir kısmını dondurduğunu açıkladı. Bu adım, ABD Başkanı Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesinden ve Tahran’ı ekonomik çöküşün eşiğine getiren sert yaptırımlar uygulamasından bir yıl sonra geldi. Nükleer anlaşmaya katılan Avrupalı taraflar, geçen hafta yaptıkları açıklamada, nükleer anlaşmayı sürdürmek istediklerini dile getirdiler, fakat bankacılık ve petrol yaptırımlarına ilişkin taleplerin karşılanması için Tahran tarafından tanınan 60 günlük mühleti reddettiler. Tahran, söz konusu taleplerin 60 gün içinde karşılanmaması durumunda yüksek oranlarda nükleer zenginleşmeye geri döneceğini açıklamıştı.
Tek yol diyalog
Öte yandan, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, anlaşmazlıkların üstesinden gelinmesinin ve bölgedeki tansiyonun yükselmesinin engellenmesinin tek yolunun diyalogdan geçtiğini söyledi.
“Siyasi irademizle ve elimizden geldiğince desteklemeye devam edeceğiz” ifadesini kullanan Mogherini, denetimlere bağlılıklarını sürdürdüklerine işaret ederek, ilgili anlaşmanın gerek bölgesel gerekse de uluslararası düzeyde silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin temel bir unsur olduğunu dile getirdi. Pompeo’nun ziyaretine ilişkin habere sıcak bakan Mogherini, bu haberin kendisine son anlarda verildiğini belirterek, “Pompeo’yu her zaman memnuniyetle karşılarız. Ancak şu anda belirli bir plan yok” ifadelerini kullandı. Buna karşılık Reuters tarafından aktarılan bir haberde, diplomatların Pompeo ile gerçekleştirilecek toplantının kesin zamanı ve ayrıntıları hakkında henüz netliğin olmadığını belirttikleri kaydedildi.
"Kimse İran’ın nükleer bir silah elde etmesini istemiyor"
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, “Bu anlaşmanın güvenliğimiz için gerekli olduğu konusunda hemfikiriz. Kimse İran’ın nükleer bir silah elde etmesini istemiyor” açıklamasında bulundu. Alman haber ajansına göre, ABD'li mevkidaşı Mike Pompeo ile bir araya geldiği sırada İran ile yaşanabilecek bir savaş hususunda uyarıda bulunan Maas, bölgedeki gerilimler konusundaki endişelerini açıkça dile getirdi.
Maas, Brüksel'deki AB Dışişleri Bakanları toplantısının oturum arasında Pompeo'nun Brüksel'e yönelmesinin ardındaki sebeple ilgili bir soruya cevap vermedi. Sadece Umman Körfezi'ndeki ticari gemilere karşı yapılan sabotaj operasyonlarına atıfta bulunarak, Pompeo’nun Avrupalı mevkidaşlarıyla bir diyalog arayışı içerisinde olmasının iyi olduğunu söyledi. Ayrıca Maas, İran ile gerçekleştirilen toplantıda, üç ülke tarafından ABD’nin yaptırımlarının üstesinden gelinmesine ilişkin oluşturulan mali mekanizmanın etkinleştirilmesine odaklanıldığını açıkladı.
"İran'la olan meşru ticareti sürdürmek için çabalıyoruz"
Benzer bir bağlamda açıklamalarda bulunan Alman Hükümet Sözcüsü SteffenSeibert, “Almanya, İran ile olan ticari kanalını sürdürmek için çalışıyor. Ortaklarımızla birlikte -özellikle bir ödeme kanalı oluşturarak- İran'la olan meşru ticareti sürdürmek için çabalıyoruz” ifadelerini kullandı.
"Psikolojik bir savaş"
ABD Başkanı Donald Trump, nükleer anlaşmadan çekildikten sonra İran’ın petrol ihracatını sıfırlamaya yönelik adımlar atarak ülkeyi dünya sahnesinden azletmeye çalışıyor ve nükleer ve füze programlarına son vermesi için ekonomik baskıyı artırıyor.
İran, bu stratejinin ‘psikolojik bir savaş’ anlamına geldiğini söylüyor. Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Emir Ali Hacızade, İran’ın ABD’nin düşmanca hareketlerine karşılık vereceğini söyledi. Washington ise kendi adına Tahran'ı ‘yakın zamanda bir saldırı planlamakla’ suçlarken, İran’la artan gerilim üzerine USS Abraham Lincoln uçak gemisi ve bir bombardıman görev gücüne ek olarak ‘USS Arlington’ savaş gemisini ve Patriot hava savunma bataryasını Ortadoğu’ya gönderdi.
"İran'a uygun dilde cevap  vermeye  hazırız"
Pompeo dün CNBC'ye verdiği röportajda, ABD askerlerinin bölgede konuşlandırılmasının, olası İran saldırılarına ilişkin istihbarat raporlarına cevap olarak, gerektirdiği takdirde bu saldırılara cevap vermek amacıyla yapıldığını söyledi. Hedeflerinin herhangi bir şekilde savaş çıkarmak olmadığını dile getiren Pompero, “İran, Irak’ta, Afganistan’da, Yemen’de veya Ortadoğu’daki herhangi bir yerde ABD’nin çıkarlarını hedef almaya karar verirse, kendisine uygun şekilde yanıt vermeye hazırız” dedi.
ABD'nin İran Özel Temsilcisi Brian Hook, dün yaptığı açıklamada, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun NATO yetkililerine İran tehditlerine ilişkin bilgi verdiğini belirtti. İran’ın büyüyen bir tehdit olduğunu dile getiren Hook, Pompeo’nun Brüksel ziyaretinin oldukça uygun bir zamanda gerçekleştirildiğini söyledi. İran’ın tehditlere odaklanarak kötü bir seçim yaptığını kaydeden Hook, İran’ın tehditler yerine diyaloğa odaklanması gerektiğini kaydetti.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus, Pompeo'nun programındaki gelişmeye ilişkin yazılı açıklama yaptı. Pompeo'nun 14 Mayıs'ta Soçi'de Rusya Devlet Başkanı Putin ve Rus mevkidaşıcSergeyLavrov ile görüşmeden önce Brüksel'e uğrayacağını belirten Ortagus, şunları kaydetti:
“Bakan Pompeo, Brüksel'de İran İslam Cumhuriyeti'nin son tehdit edici eylemlerini ve açıklamalarını görüşmek üzere Avrupa müttefiklerimizle bir araya gelecek. Bakan Pompeo, Orta Doğu ve dünyadaki ortak çıkarlarımızın güvenliğini sağlamak için müttefiklerimiz ve ortaklarımızla yakın iş birliği yapmaya devam edecektir.”
ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin açıklamasına göre Pompeo, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'la görüşmek üzere Salı günü Soçi’ye seyahat edecek.



Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
TT

Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)

Sergey Eldinov

Üç yıldır, Kızıldeniz'in batı kıyısında, gözlerden uzak ve kayda değer bir ilgi görmeyen bir iç savaş sürüyor. Kendisini çevreleyen bu sessizlik tesadüfi değildi; aksine, bölgedeki çoğu ülkenin ve büyük jeopolitik güçlerin başkentlerinin çıkarlarına hizmet etmek için kasıtlı olarak sürdürüldü ve pekiştirildi. Ancak, dünyanın genelinin bu sessizliğin sonuçlarına katlanması mümkün değil.

23 Eylül'de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Mekelle, Aksum ve Şire havaalanlarını ele geçirdi. Reuters'e göre, Amhara bölgesinde de kendisine bağlı güçler, 2020 ile 2022 yılları arasında kendisine karşı federal hükümetin yanında yer alan Fano milisleriyle birlikte savaşıyor. Çatışmalar Afar bölgesine de yayıldı. Uzun bir süre göz ardı edildikten sonra, savaş CNN, Foreign Policy ve Uluslararası Kriz Grubu'nun dikkatini çekmeye başladı, ancak sadece haberlerde yer alması, hak ettiği ilgiyi gördüğü anlamına gelmiyor.

Başkentin kontrolü için yürütülen bir savaş

Çoğu medya kuruluşu onları hâlâ “Tigray isyancıları” olarak adlandırıyor. 20 Eylül'de, Amhara'daki Fano Ulusal Hareketi'nin Lideri Zemene Kassie, “Etiyopya Halklarının Hayatta Kalma İttifakı”nın kurulduğunu duyurdu. İttifak, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi, Fano ve Oromo Kurtuluş Ordusu da dahil olmak üzere yedi taraftan oluşuyor. İttifak, Etiyopya'nın on iki bölgesinden altısında desteğe sahip olduğunu söylüyor. Amacı ise, ülkenin artık çöküşün eşiğinde olduğu varsayımına dayanarak, Başbakan Abiy Ahmed ile Refah Partisi'ni devirmek ve geçici bir yönetim kurmak.

Özünde yaşananlar, Addis Ababa'nın kontrolü etrafında dönen bir iç savaştır.

yu7k
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin bölgedeki havaalanlarını ele geçirmesinin ardından kuzey Etiyopya'da gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte, TPLF üyeleri Mekelle'deki ana yolda yürüyor, 23 Eylül 2026 (AFP)

Çevredeki ayrılıkçı isyanlar genellikle iç meseleler olarak görülür, ancak birleşik bir muhalefet ülke çapında bir savaş yürüttüğünde, hükümetin meşruiyeti güçlü bir şekilde sorgulanmaya başlar. Ancak, çatışmayı bölgesel bir anlaşmazlık olarak tanımlamak, basitçe bu soruyu gizlemeyi başarır. İttifakın kendisi de kırılgan; TPLF ve Fano, 2020 ve 2022 yılları arasında birbirleriyle savaştılar. Yine de bu kez, üç büyük silahlı güç ilk defa tek bir kampta birleşiyor.

Savaştan önceki savaş

2020 ve 2022 yılları arasında kaç kişinin öldüğünü kimse tam olarak söyleyemez. O dönemde Afrika Birliği tarafından arabulucu olarak görevlendirilen Olusegun Obasanjo, ölü sayısını yaklaşık 600 bin olarak tahmin etti. Afrika Birliği’nin yakın zamanda tekrar arabuluculuk yapmasını istediği kişi de o. Ghent Üniversitesi'nden bir ekip ise, yalnızca Tigray'da 162 bin ila 378 bin sivilin öldüğünü tahmin ederken, Etiyopyalı yetkililer can kayıplarının 100 binden az olduğundan bahsetti.

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor, dışarıda ise bölgesel bir güç inşa etmeye çalışıyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır

Ancak en çarpıcı rakam çok daha küçük. Kasım 2020 ile Ocak 2023 arasında, çatışmaları izleyen bir kuruluş olan Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi (ACLED), açlıktan kaynaklanan ölümler hariç, Tigray, Afar ve Amhara'da 9.861 bildirilen ölüm vakası kaydetti. Buna rağmen, Ghent ekibi, doğrudan öldürülen sivillerin sayısının 36 bin ile 60 bin arasında olduğunu tahmin ediyor; bu ise kaydedilen rakamın üç buçuk ila altı katı. Kurbanların geri kalanına gelince, iletişim kesintisi nedeniyle kayboldular.

2022’de imzalanan Pretoria Anlaşması Tigray'daki savaşı durdurdu, ancak 2023 baharına gelindiğinde iç savaş Amhara'ya taşınmıştı. Hükümetin Fano güçlerini silahsızlandırmaya girişmesinden beri, bu güçler federal orduya karşı savaşıyorlar.

cvfgbh
Tigraylı isyancılar ile Etiyopya federal hükümeti arasında yeniden başlayan çatışmalar sırasında, Mekelle'deki yerel bir pazarda un ve diğer gıda ürünlerini satın almak için toplanan sakinler, 24 Eylül 2026 (AFP)

BM'ye göre, Ağustos ve Aralık 2023 arasında Amhara'da askeri güçlerin düzenlediği 18 insansız hava aracı saldırısında 248 sivil hayatını kaybetti. Aynı yıl içinde, bölgede insan hakları ihlalleri sebebiyle 740 kişi hayatını kaybetti.

El Cezire, Etiyopyalı medya kuruluşları ve insan hakları örgütleri dışında, bu olaylar çok sınırlı bir şekilde ele alındı ​​ve kimse onları daha geniş bir iç savaşın parçası olarak değerlendirmedi.

Tanıkların susturulması

Bu olayları çevreleyen sessizlik kendiliğinden oluşmadı; kasıtlı olarak dayatıldı. Kasım 2020'deki savaşın ilk gününden itibaren hükümet Tigray'da telefon hatlarını ve internet hizmetlerini kesti ve bu iletişim kesintisi savaşın büyük bir bölümünde devam etti.

New York Times ve The Economist muhabirlerinin basın kartları iptal edildi.

İhlalleri araştıran tek bağımsız uluslararası kuruluş olan BM Etiyopya Uzmanlar Komisyonu'nun ise görev süresi 2023'te sona erdi. Addis Ababa, komisyonun feshedilmesi için lobi yaparken, komisyonun kurulmasını ve görev süresinin yenilenmesini destekleyen Avrupa Komisyonu bu konuda herhangi bir taslak karar sunmaktan kaçındı.

2025'ten itibaren bu kısıtlama sadece bir uygulama değil, yasanın bir parçası haline geldi. O yılın nisan ayında kabul edilen değişiklikler, Medya Düzenleme Kurumu'na lisansları askıya alma ve iptal etme konusunda doğrudan yetki verdi. Tigray ve Amhara'daki olayları takip eden iki Deutsche Welle muhabiri süresiz olarak çalışmaktan men edildi. Haziran ayında, Fransız La Croix gazetesinin muhabiri Augustin Basile'den, zorunlu seferberlik uygulamasıyla ilgili Şire'den gönderdiği haberin yayınlandığı gün ülkeyi terk etmesi istendi. Üç ay sonra savaş patlak verdi ve NetBlocks'a göre Tigray bir kez daha dış dünyadan izole edildi.

Dürüst olmak gerekirse, bu taktiklerin hiçbirini Sayın Abiy’in kendisi icat etmedi. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi liderliğindeki önceki hükümetler de interneti kesme yoluna gitmiş ve basını kısıtlamak için terörle mücadele yasalarını kullanmıştı. Zira bilgiyi kontrol etmek, bu savaşta tüm tarafların iyi bildiği bir dildir.

Addis Ababa'nın emelleri

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor; dışarıda ise bölgesel bir güç inşa ediyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır. Etiyopya, Cibuti limanlarını kullanmak için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolar ödüyor.

xcdfghy
Amharalı Fano milislerinden savaşçılar, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin işgali sebebiyle halkının sıkıntılar çektiği kuzey Etiyopya'daki Lalibela şehrindeki Aziz George Kilisesi'nde fotoğraf çektiriyor, 7 Aralık 2021 (AFP)

Somaliland ile 2024 yılında Berbera Limanı ile ilgili imzaladığı mutabakat zaptıysa, Mogadişu ile bir anlaşmazlığa neden oldu. Eritre'nin Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle ilgili olarak Sayın Abiy, “Dün yapılan hata yarın düzeltilecek” diyerek denize erişimi “hayatta kalma meselesi” olarak nitelendirdi. Deniz, emellerinin ilk ayağını oluştururken, Nil Nehri de ikincisini oluşturuyor. Etiyopya, 2025 yılında Mısır'ın itirazlarına rağmen inşa edilen Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı hizmete aldı.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla boğuşan Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru harekete geçebilecek veya Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek bir konumda değil

 24 Eylül'de, Tigray saldırısının başlamasından sadece bir gün sonra, Başbakan Abiy Ahmed, Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle ve Nijeryalı iş adamı Aliko Dangote ile birlikte 660 milyon dolarlık bir yakıt boru hattı projesinin temel atma törenine katılmak üzere Cibuti'deydi. Kuzeydeki devam eden savaş, törenin düzenlenmesine engel olmadı.

Kimsenin güçlü bir Etiyopya'ya ihtiyacı yok

Sayın  Abiy'e verilen Nobel Barış Ödülü, Ocak 2022'de Nobel Komitesi kendisine savaşı sona erdirme konusundaki kişisel sorumluluğunu hatırlatana kadar, bir yıldan fazla bir süre boyunca ona eleştirilere karşı bir kalkan sağladı. Bugün ülkeye halen bir sessizlik hakim, çünkü zayıf ve parçalanmış bir Etiyopya neredeyse herkesin çıkarlarına hizmet ediyor.

Ekim 2024'te Mısır, Eritre ve Somali Asmara'da bir zirve düzenledi. Analistler, üç ülkeyi birleştiren hususun, her şeyden önce, Addis Ababa'ya karşı düşmanca tutumları olduğuna inanıyor.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla meşgul olan bir Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru ilerleyebilecek, Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek veya Eritre'nin eylemlerine karşılık verecek önemli kozlara sahip olabilecek bir konumda olmayacaktır. Buna karşılık, Cibuti bu durumdan sessizce faydalanıyor gibi görünüyor. Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle Etiyopya'nın Cibuti'ye güvenmekten başka seçeneği kalmadı.

Uzak başkentlere gelince, onlar da Etiyopya'nın mevcut durumunu elverişli buluyorlar. Milyonlarca mülteciyi ülke dışına göç etmeye zorlayacak kadar çökmedi, bölgenin haritasını yeniden çizecek kadar da büyümedi. Savaşın açıkça kınanması, savaşın sona ermesini talep etmek anlamına gelirken, barış Addis Ababa'ya birçok kişinin yeniden kazanmasını istemediği bir güç ve nüfuz düzeyini geri kazandırabilir.

Bu nedenle, mevcut statüko onlar için daha elverişli görünüyor: Etiyopya savaş halinde, ancak çökmüyor.

dfgthy
Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri askerleri, Etiyopya'nın Gondar şehrinin 70 kilometre kuzeydoğusundaki Debat eğitim sahasında eğitimlerini tamamladıktan sonra sloganlar atıyor, 14 Eylül 2021 (AFP)

Çin ise bu durumu değiştirmeyen bir istisnadır. İstikrarsızlık ona önemli ölçüde zarar veriyor, ancak kimin kazanacağına da aldırış etmiyor. Herhangi bir hükümetle iş yapabilir ve inşa ettiği veya sağladığı her şeye, Addis Ababa'da iktidara gelecek herhangi bir hükümet ihtiyaç duyacaktır.

Kırılma mı, dönüşüm mü?

Bu sessizlik Addis Ababa ve diğer bazı taraflar için uygun olabilir, ancak dünyanın geneli için kabul edilemez. Etiyopya, yaklaşık 139 milyon nüfusuyla Afrika'nın ikinci en kalabalık ülkesi ve Doğu Afrika'nın ikinci büyük ekonomisi. Ayrıca Afrika Birliği'nin genel merkezine de ev sahipliği yapıyor. Sessizlik, her bir taraf için rasyonel bir seçim gibi görünebilir, ancak herkes tarafından benimsendiğinde tehlikeli hale gelir.

Bu büyüklükteki bir ülkede, iç savaş sadece taraflar arasında bir ayrışmayı temsil etmez; tüm Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinin güvenlik mimarisini etkileyen bir dönüşümü temsil eder. Bu durum, Etiyopya'nın kendi savaşını yürüten Sudan ve Somali ile sınır komşusu olması gerçeğiyle daha da karmaşık hale geliyor.

Kızıldeniz

Körfez ülkelerine gelince riskler daha da acil ve doğrudan. Ticaret yolları ve enerji kaynakları Kızıldeniz'den geçiyor ve burada Husiler bir kez daha seyrüseferi tehdit ederken, Etiyopya batı kıyısında baskın güç konumunda. Temmuz ayında Suudi Arabistan, 14 ülkenin katılımıyla uluslararası bir deniz savunma koalisyonunun kurulması ile sonuçlanan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Kızıldeniz'in güvenliği, kıyı devletlerinin istikrarıyla bağlantılı ve zayıflığa dayalı bir dengeyi korumak, bu güvenliği de kademeli olarak zayıflatacaktır.

Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki düzeyi var. Birincisi Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı

Sonsuz savaşlar, alevleri savaşan tarafların sınırları içinde kaldığı sürece uzaktan yönetilebilir. Ancak Etiyopya savaşı zaten sınırlarının ötesine taşmaya başladı. Addis Ababa, Asmara'yı Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ni desteklemekle suçluyor; Eritre ise bu suçlamayı reddediyor. Sudan ordusu da Etiyopya'yı Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) kendi topraklarında kamp kurmasına izin vermekle suçluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki boyutu var. Birincisi, Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili ve iletişimi kesmek, gazetecileri sınır dışı etmek ve BM komitesinin çalışmalarını sonlandırmak gibi pratik ve teknik yollarla bu çıkarlarını pekiştirmeye çalışıyor. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı, çünkü zayıf bir Etiyopya, komşularının çıkarlarına hizmet eder ve diğer birçok aktörün çıkarları için uygundur.

Ancak, her bir taraf için mantıklı görünen husus, herkes için bir tehlike haline gelebilir. 2020-2022 savaşı 162 bin ila 600 bin kişinin ölümüne neden oldu ve bu kayıpların gerçek boyutunun çok azı dünyaya ulaştı. Yeni savaş da aynı yolu izliyor, ta ki Kızıldeniz dünyayı dikkatini kendisine yöneltmeye zorlayana kadar.


Savaşın eşiğinde... Sudanlı Hristiyanlar herkes için barış bekliyor

Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)
Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)
TT

Savaşın eşiğinde... Sudanlı Hristiyanlar herkes için barış bekliyor

Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)
Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)

Muna Abdulfettah

Sudan’ın başkenti Hartum’da, kentin insanlar ve kent dokusunda derin izler bırakan çatışmaların ardından yeniden eski ritmine kavuşmaya çalıştığı bir dönemde, kilise liderleri ile temsilcileri, geçtiğimiz cumartesi günü Sudan için dua etmek üzere bir araya geldi. Kayıp duygusunun daha güvenli ve istikrarlı bir yaşama dönüş umuduyla iç içe geçtiği buluşmada, Sudan’daki kiliselerin barış ve kriz dönemlerinde toplumla yakın dini ve sosyal bağlarını sürdürdüğü vurgulandı.

Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinliğe, Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ve yardımcısı Malik Agar’ın yanı sıra farklı kiliselerden din adamları, liderler ve temsilciler katıldı.

Barış çağrısı yapan dini girişimler başkentle sınırlı kalmadı. Nuba Dağları bölgesinden Hristiyan ve Müslüman din adamları da geçtiğimiz salı günü Sudan’ın güneyindeki Yida bölgesinde yayımladıkları ortak bildiride çatışmaların sona erdirilmesi ve sorunun çözümü için diyaloğa girilmesi çağrısında bulundu. ‘Tek toplum, tek halk: Barış ve uzlaşı için birleşiyoruz’ sloganıyla yapılan açıklamada, savaşın siviller üzerindeki doğrudan etkilerine dikkat çekildi.

Çatışmaların siviller açısından can kayıpları, mülklerin tahrip edilmesi, yerinden edilme, yağma ve psikolojik travmalar gibi sonuçlar doğurduğu belirtilirken, toplumsal bölünmelerin derinleşmesi ve yerel topluluklar arasındaki ilişkilerin zarar görmesine ilişkin endişeler de dile getirildi. Din adamları, çatışmanın taraflarına saldırıları ve nefret söylemlerini durdurma, itidal gösterme ve diyaloğa gerçek bir fırsat verme çağrısında bulundu. Ayrıca geleneksel otoriteler, kadınlar, gençler, sivil toplum ile siyasi ve dini liderlerden uzlaşı sürecine katkı sunmaları istendi. Açıklamada, barış ve bir arada yaşamanın mümkün olduğu belirtilerek, Hristiyan ve Müslüman toplulukların daha güvenli ve daha bütünleşmiş bir gelecek için çalışmalarını sürdüreceği ifade edildi.

Köklü bir varlık

Sudan’da Hristiyanlığın kökleri, Mısır ve Nil Vadisi üzerinden Nübye krallıklarına ulaştığı milattan sonraki ilk yüzyıllara kadar uzanıyor. Hristiyanlık, MS 6. yüzyılda Nobatya, Makurra ve Aloa’da kurumsal bir yapı kazanarak daha da kökleşti. Bu krallıklar, kendilerine özgü kilise, sanat ve mimari gelenekleriyle Hristiyanlığın önemli merkezleri haline geldi ve kilise teşkilatı bakımından İskenderiye’ye bağlandı. Hristiyanlık, siyasi dönüşümler ve İslam’ın yayılmasıyla etkisinin giderek azalmasından önce, yüzyıllar boyunca Nübye’de varlığını sürdürdü.

Kıptilerin Sudan’daki varlığı ise erken dönemlerden itibaren rahipler ve tüccarlar ile Mısır ve Avrupa’daki kiliselerle kurulan ilişkiler üzerinden gelişti. Bu varlık, 19. yüzyılda Türk-Mısır yönetimi döneminde, Mısırlı memur, tüccar ve zanaatkarların Sudan’a göç etmesiyle belirgin şekilde arttı. Bunların önemli bir bölümü Hartum, Vad Medeni, el-Ubeyd ve Port Sudan gibi kentlere yerleşerek dini, eğitim ve sosyal kurumlar kurdu. Nesiller boyunca Sudan’da doğup büyüyen Kıptiler, ülkenin ekonomik ve sivil hayatına da dahil oldu. Böylece Kıpti varlığı zamanla dışarıdan gelen bir topluluktan, kendi kurumları ve sosyal ağları bulunan yerleşik bir Sudan unsuruna dönüştü.

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Katolik, Anglikan ve Protestan misyonerler de Sudan’ın güney bölgelerine girerek okullar, hastaneler ve misyonerlik merkezleri kurdu. Bu faaliyetler, yerel kiliselerin ve dini liderlerin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Kilise yapısı içerisinde Katolikler, Anglikanlar ve Presbiteryenlerin yanı sıra çeşitli Afrika kiliseleri ve diğer Evanjelik topluluklar da yer aldı. Kiliseye bağlı kurumlar Nuba Dağları ve diğer bölgelerde de faaliyetlerini sürdürdü.

frgthyj
Kilise liderleri ve temsilcileri Sudan için dua etmek üzere bir araya geldi. (Independent Arabia – Hasan Hamid)

2011’de Güney Sudan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden önce siyasi sınırlar, daha sonraki dönemde olduğu gibi kilise topluluklarını birbirinden ayırmıyordu. Hartum ve kuzeydeki kentlerin kiliseleri, çok sayıda Güney Sudanlı yerleşimci ve yerinden edilmiş kişiyi kabul ediyordu. Bu kurumlar dini işlevlerinin yanı sıra eğitim, dayanışma ve toplumsal bağların korunması açısından da önemli birer alan oluşturuyordu. Bağımsızlığın ardından kiliseler, kurumlarını sınırın her iki tarafında yeniden yapılandırdı. Sudan’daki Hristiyanlık tarihi ise din, göç, ticaret ile siyasi ve toplumsal dönüşümler arasındaki yüzyıllara yayılan etkileşimin yanı sıra, dini toplulukların büyük değişimler karşısında kendi varlıklarını yeniden şekillendirme kapasitesine de tanıklık etti. Kiliseler eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler alanlarında iz bıraktı. Kiliselere bağlı okullar ve tesisler de modern Sudan kentlerinin tarihinin ve sivil toplum yapısının oluşumunun bir parçası haline geldi.

Durumdaki değişiklikler

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan habere analize göre İnsan hakları avukatı Ahmed Nureddin, Sudan’daki Hristiyanların durumunun, ülkenin eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir döneminden bu yana yaşadığı dönüşümlerden ayrı değerlendirilemeyecek. Nureddin, o dönemde ibadet özgürlüğünün sınırlı ölçüde tanınmasına rağmen kiliselerin inşası ve tescili konusunda çeşitli uygulama kısıtlamalarının bulunduğunu, bunların kiliselerin kapatılması, yıkılması ve mülklerine el konulmasının yanı sıra dini kurumların işlerine müdahaleye kadar uzandığını belirtti.

Nureddin, Beşir’in 2019’da devrilmesinin, dini özgürlüğün yasal çerçevesini iyileştiren hukuki ve anayasal reformların önünü açtığını, ancak bu kazanımların kırılganlığını koruduğunu ifade etti. Üç yılı aşkın süredir devam eden savaşın ise söz konusu kazanımları zayıflattığını belirten Nureddin, çatışmaların tehdidi idari kısıtlamalardan Hristiyanların ve ibadethanelerinin hayatını doğrudan tehlikeye atan risklere dönüştürdüğünü kaydetti. Bu durumun özellikle Hartum, Omdurman, Bahri, Vad Medeni, Nuba Dağları ve diğer bölgelerde görüldüğünü aktardı.

İnsan hakları raporlarının kiliselerin yağmalandığını, işgal edildiğini ve bazılarının askeri amaçlarla kullanıldığını belgelediğini belirten Nureddin, din adamları ve ibadet eden kişilere yönelik saldırıların yanı sıra, bazı kişilerin ibadethanelerini terk etmeye zorlandığını söyledi. Savaşın başlamasından yalnızca iki gün sonra Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) ilk kilise saldırısını Hartum’un merkezindeki Anglikan Katedrali’ne düzenlediğini aktaran Nureddin, savaşın başlamasından bu yana 150’den fazla kilisenin zarar gördüğünü, yağmalandığını veya yıkıldığını, başka tahminlere göre ise 165’ten fazla kilisenin kapatıldığını ifade etti.

Nureddin, tehlikenin yalnızca binaların yıkılmasıyla sınırlı olmadığını, kiliselerin yerinden edilmiş kişilere ve en savunmasız kesimlere sağladığı koruma ve hizmet ağlarının da parçalanmasına uzandığını belirtiyor. İhlallerin belgelenmesi ve uluslararası misyon aracılığıyla soruşturulmasının hesap verebilirliğin sağlanması, mağduriyetlerin giderilmesi ve ihlallerin tekrarlanmasının önlenmesi açısından gerekli olduğunu vurgulayan Nureddin, misyonun finansmanındaki eksikliğin giderilmesi çağrısında bulundu. Nureddin, adaletin savaş sonrasına bırakılacak bir süreç değil, din özgürlüğünü ve hukuk önünde eşitliği koruyan bir devletin yeniden inşası için bir ön koşul olduğunu ifade etti.

Nureddin’e göre kiliselerin savaşın ortasında barınma ve yardım sağlamayı, aynı zamanda barış çağrısı yapmayı sürdürmesi, kiliselerin varlığının çatışmalara rağmen kırılmadığını gösteriyor. Bu rolün korunması için kurumların yeniden inşa edilmesi, ibadethanelerin güvenliğinin sağlanması ve yerinden edilenlerin geri dönüşünün güvence altına alınması gerektiğini belirten Nureddin, gelecek dönemin kimlik temelinde belirli grupların korunmasına değil, eşit vatandaşlık ilkesine dayanması gerektiğini söyledi.

Endişelerin artması

Sudan Evanjelik Mezhepler Konseyi Başkanı Rafat Samir, savaşın Hristiyanları Sudanlıların yaşadığı insani felaketin dışında bırakmadığını, aksine Hristiyanların kendilerine yönelik tehditlerin yanı sıra nüfusun geri kalanını etkileyen yerinden edilme, açlık, güvensizlik ve geçim kaynaklarının çökmesi gibi aynı risklerle karşı karşıya kaldığını söyledi.

Samir, Sudan’ın Dünya İzleme Listesi’nde bir sıra yükselmesinin Hristiyanların durumuna ilişkin endişelerin arttığını gösterdiğini belirtti. Savaşın devam etmesinin güvenlik alanında bir boşluk oluşturduğunu, bunun da hukukun üstünlüğünü zayıflatırken cezasızlık alanını genişlettiğini ifade eden Samir, bu durumun silahlı grupların Hristiyanları şiddet ve şantaj da dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle hedef almasına imkân sağladığını kaydetti. Saldırıların artık yalnızca kırsal bölgelerle sınırlı kalmadığını, kiliselerin ve yerleşik Hristiyan topluluklarının bulunduğu kentlere de yayıldığını söyledi.

Samir’e göre savaşın yol açtığı zarar, kiliselerin ve mülklerin yıkılmasının ötesine geçerek önceki yıllarda dini özgürlük ortamında sağlanan iyileşmeleri de zayıflattı. Buna karşılık bazı kesimlerin savaş koşullarından yararlanarak Hristiyanların zulme uğradığını ileri sürmeye çalıştığını belirten Samir, ancak gerçekte ‘zulüm’ söyleminin abartıldığını ve bunun bazı grupların Avrupa’ya daha kolay göç etmesinin önünü açmak amacıyla yapıldığını savundu.

cdfgthyj
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ve yardımcısı Malik Agar (SUNA)

Ona göre Hristiyanların karşı karşıya olduğu zorluk, Sudan’daki daha geniş çaplı krizden ayrı değerlendirilemez. Açlık, yerinden edilme, hizmetlerin çökmesi ve güvenliğin ortadan kalkması karşısında dini korumanın tek başına bir anlam taşımadığını belirten Samir, bu nedenle ibadethanelerin korunmasının sivillerin güvenliğinin sağlanması ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesiyle birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti. Samir’e göre bunlar, Hristiyan toplulukların ve Sudan toplumunun diğer unsurlarının güvenlik ve barış içinde varlığını sürdürebilmesi açısından birbirine bağlı koşulları oluşturuyor.

Samir’e göre bu tablo içinde kiliseler, savaşın bedelini ödeyen Sudan toplumunun dokusunun bir parçası olarak öne çıkıyor. Kiliselerin barış çağrısı, halkın günlük ihtiyaçları, güvenin yeniden tesis edilmesi, uzlaşının önünün açılması ve yerinden edilenlerin güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönebilmeleri için gerekli koşulların oluşturulmasıyla iç içe geçiyor.

Koşullu umut

Sudan’daki Hristiyanların geleceği, özünde Sudan toplumunun tamamının geleceğinin bir parçası olmayı sürdürüyor. Savaşın ardından toparlanma gerçekleşmeden, Hristiyanların güvenliğinin savaşın enkazı üzerine inşa edilmesi mümkün değil. Hristiyanlar da diğer Sudanlılar gibi savaşın yol açtığı yerinden edilme, kayıplar, yoksulluk, eğitim ve çalışma hayatının yanı sıra temel hizmetlerdeki aksamaların bedelini ödedi. Bazı bölgelerde ise kiliselerin ve ibadethanelerin güvenliği, yerel toplulukların varlığını sürdürmesi ve dini ayinlerini gerçekleştirme ve kendi varlıklarını koruma kapasitesiyle ilgili ek endişeler ortaya çıktı.

Savaştan sonra Hartum’a dönen ve çehresi değişen kent merkezinde ayakta kalan bir kiliseyi ziyaret eden Tirza Nikola, dönüşünün henüz tamamlanmış bir dönüş olmadığını söyledi. Nikola, “Aile fertlerimizden bazılarını kaybettik. Onların hayatımızdaki yokluğuna dayanamayabiliriz. Ayrıca onlarca yıldır aynı mahallede birlikte yaşadığımız diğer komşularımızı ve Müslüman kardeşlerimizi de özlüyoruz” dedi. Buna rağmen umudunu kaybetmediğini belirten Nikola, “Günümüzü yaşıyor, çocuklarımızı korumaya çalışıyor, kiliseye gidiyor ve ticari faaliyetlerimizi yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Çünkü savaş sahip olduğumuz her şeyi yok etti” ifadelerini kullandı. Hartum’da savaşın sona ermesinin önemli bir adım olduğunu, ancak bunun savaşın yol açtığı etkilerin sona erdiği anlamına gelmediğini söyledi.

Nikola, umudun yalnızca bir temenni olarak kalamayacağını belirterek, Hristiyanların geleceğinin de diğer Sudanlıların geleceği gibi istikrarlı bir barışa, hukukun üstünlüğünün koruduğu güvenliğe, yerinden edilenlerin güvenli şekilde geri dönmesine, ailelerin yeniden bir araya gelmesine, okulların ve hastanelerin yeniden açılmasına, geçim kaynaklarının yeniden tesis edilmesine ve kiliseler ile evler dahil tüm ibadethanelerin onarılmasına ihtiyaç duyduğunu ifade etti. Tüm bunlardan önce ise insanlar arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesi gerektiğini vurguladı.

Umudun hâlâ mümkün olduğunu ancak bunun bazı koşullara bağlı bulunduğunu söyleyen Nikola, güvenli bir kilisede dua edebileceği, çocuklarının korku yaşamadan büyüyebileceği ve yerinden edilenlerin Hartum’a dönüşünün yalnızca geçmişteki hayatlarını yeniden kurma çabası değil, tam anlamıyla bir yaşama dönüş olacağı günü beklediğini dile getirdi. Nikola, “Bu dilek mütevazı görünse de gerçekçi olmaya devam ediyor. Gerçekleşmesi, barışın yalnızca ateşkesin geçici olarak durması değil, insanın ve onurunun günlük yaşamda korunması haline gelmesiyle başlayacak” dedi.


Irak, Bağdat Havalimanı’ndaki ABD güçlerinin ana karargâhını teslim aldı

Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)
Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)
TT

Irak, Bağdat Havalimanı’ndaki ABD güçlerinin ana karargâhını teslim aldı

Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)
Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)

Irak Güvenlik Medya Kurulu Başkanı Korgeneral Saad Maan, Irak’ın Bağdat Uluslararası Havalimanı’ndaki ABD güçlerinin ana karargâhını teslim almasının ve Türkiye ile Musul’un Ninova vilayetindeki Başika Üssü’nde bulunan Türk askeri güçlerinin çekilmesi konusunda anlaşmaya varılmasının, karşılıklı saygı temelinde ve Irak’ın karar alma bağımsızlığını koruyacak şekilde uluslararası ortaklarla güvenlik iş birliğinin sürdürülmesinin mümkün olduğunu gösterdiğini söyledi.

Maan, bugün (Pazartesi) devlet medyasına yaptığı açıklamada, “Hükümet artık ülke topraklarındaki askeri ve güvenlik varlığının niteliğini belirleme konusunda en üst söz ve münhasır yetkiye sahip” dedi.

Irak’ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün güçlendirilmesinin yanı sıra güvenlik dosyasının bağımsız şekilde yönetilmesinin ülkenin istikrarının temel dayanağını oluşturduğunu belirten Maan, bunun Irak’ın bölgesel ve uluslararası ilişkilerini daha geniş ve verimli iş birliği ufuklarına taşıyacağını ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan  aktardığı habere göre Maan, Irak’ın güvenlik dosyasındaki bağımsızlığının güçlendirilmesinin ülkenin bölgesel ve uluslararası ilişkilerinin geliştirilmesine de katkı sağlayacak.

Irak’ın bu ayın 30’unda, DEAŞ’la mücadelede Irak’a destek veren uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği sürecini sonlandırması ve koalisyona bağlı muharip güçlerin ülkedeki varlığına son vermesi bekleniyor.

Bağdat’ın ardından koalisyonun bazı ülkeleriyle ikili anlaşmalara dayalı ilişkiler geliştirmesi ve güvenlik güçlerinin silahlandırılması, eğitilmesi ve karşı karşıya olduğu tehditlere hazırlık düzeyinin artırılmasına yönelik programları bu çerçevede sürdürmesi planlanıyor.