Kremlin'in Avrupa'daki truva atı: Popüler milliyetçi hareketler

Sağcı ve popülist Avrupa parti liderleri, bu ay İtalya’nın Milano şehrinde düzenlenen bir miting sırasında (EPA)
Sağcı ve popülist Avrupa parti liderleri, bu ay İtalya’nın Milano şehrinde düzenlenen bir miting sırasında (EPA)
TT

Kremlin'in Avrupa'daki truva atı: Popüler milliyetçi hareketler

Sağcı ve popülist Avrupa parti liderleri, bu ay İtalya’nın Milano şehrinde düzenlenen bir miting sırasında (EPA)
Sağcı ve popülist Avrupa parti liderleri, bu ay İtalya’nın Milano şehrinde düzenlenen bir miting sırasında (EPA)

Şarku’l Avsat’ın konular sayfası, Vladimir Putin Rusya’sı ile Avrupa kıtasındaki radikal popüler ve sağ, hatta faşist partiler arasındaki sorunlu ilişki dosyası ile güne başladı.
Raid Cebr, Avusturya’nın sağcı “Özgürlük Partisi” liderini deviren “kasırganın” arka planına ilişkin Kremlin’in Avrupa’daki popüler milliyetçi hareketlerin trenine binmesi meselesini ele aldı. Cebr, Moskova’nın Avrupa’da ve ABD’de Batı’nın baskısı ve NATO’yu genişleterek “Rusya’yı askeri olarak kuşatma” girişimlerine karşı “yumuşak müdahale” yaklaşımına değindi.
Hazem Saghieh ise Vladimir Putin’in kişiliğini analiz ederken, iktidara yolculuk hikayesini ele aldı. Saghieh, dalgın bakışlarının odağının, Rus liderin “hileli mal” sattığını düşündürdüğünü belirtti. Ona göre belki de bir şeker hastasına şeker veya taze meyveler altında gömülü bozuk meyveler satıyor olabilir. Aynı şekilde Hüssam İtani, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında Arap politikasının Rusya’ya pazarlanması, önceliklerini belirleyerek kendini yeniden şekillendirmenin nasıl yirmi yıl sürdüğü ve aynı pazarlamanın Arap çıkarları ve ekseninin çoğunluğu ile orantılı olarak görüntüde başarılı olduğu meselelerine değindi.
Nihayetinde Avusturya’daki sağcı Özgürlük Partisi’nin liderini deviren fırtına, konulara ilişkin devam eden soruşturmaların sonuçları ne olursa olsun, Batı’daki seçim süreçlerinde ve siyasi olaylardaki “Rus müdahalesine” dair hararetli tartışmayı yeniden alevlendirdi. Hatta Kremlin’in popülist politikacı Christian Strache ile fon ve seçim kampanyası desteği karşılığında geniş ekonomik kazançlar sağlamaya dair görüşmeler gerçekleştiren Rus bir kadınla “hiçbir alakası olmadığını” iddia etse bile bu yükselişin önüne geçilemedi. Zira olay, Rusya’nın onlarca ülkenin iç siyasi hayatına büyük ölçüde nüfuz etmiş parmaklarını hatırlattı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Avrupa’yı dağıtmak” hedefiyle “milliyetçilerin ve yabancı çıkarların” üzerinde anlaşmakla suçlanması da bu yönde açık bir mesaj niteliğinde. Gösterge de “Rusların ve diğerlerinin, sağcı partilere finansman ve yardım sağlama konusunda hiç bu kadar etkili olmadığını” ortaya koydu.
Macron’un göstergesi, sadece Rus müdahalesi korkularıyla sınırlı değil. Zira bu gösterge, ABD yönetimine yakın Stephen Bannon ve Rus iş adamlarına işaret ediyor.
Öte yandan Macron’un uyarısından önce Avrupa’daki, İsveç, Bulgaristan, Karadağ, İtalya, İngiltere ve nihayetinde de Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Moskova’ya yönelik suçlamalar yapıldı. ABD’deki ve başta Ukrayna olmak üzere eski Sovyetlerin komşu ülkelerindeki müdahaleler konusuna değinmeye bile gerek yok. Moskova, her seferinde güçlü bir tepki gösterdi ve Avrupalı yetkililere meydan okuyarak onları, Rus resmi siyasi düzeyinin bu operasyonlara dahil olduğunu gösteren kanıtlar vermeye zorladı.
Rusya’nın buradaki meydan okuması, iç sorunlara ve krizlere dalmış “Batı demokrasilerini”, Rusya ile mücadeleyi genişletemeyeceğine, aksi halde birçoğu bürokratik meselelerle bağlantılı çok sayıda iç kısıtlama ile karşı kaşıya kalacağına ikna etti. Söz konusu durum, Kremlin’e yakın üst düzey bir uzman tarafından da açıkça belirtilmişti. Uzman, Ukrayna’daki durumla ilgili kriz başladığında, Devlet Başkanı Vladimir Putin’in pozisyonunun, Batı’daki muhaliflerin pozisyonlarından daha güçlü ve istikrarlı olduğu inancına dayanarak “İlk önce kimin yorulduğunu göreceğiz!” ifadelerini kullanmıştı.
Moskova’nın her durumda gösterdiği performansa yansıyan bu inanç, bu aceleciliğin çağrışımlarına karşı koyma çalışmalarına başlamadan önce Kremlin’in “mücadeleyi erteleme” ve verileri gerçek zemine dayatma girişimi konusundaki aceleciliğinin de bir sebebi olabilir. Bu durum, 2008 yılındaki Rusya- Gürcistan savaşında da görüldü. Öyle ki Avrupa, arabulucu rolü oynamak için Moskova’ya koşarken, daha sonra Rus tankları da başkent Tiflis sokaklarına akın etti. Avrupa’nın talebi, eski Sovyet Cumhuriyeti’nden ayrılan Abhazya ve Güney Osetya bölgelerinin parçalanmasıyla sonuçlanan kalkınmanın büyüklüğüne aldırış etmeden Moskova’nın Gürcistan topraklarından geri çekilmesiyle sınırlıydı.
Bu durum, kısmen 2014 yılında Ukrayna’da da tekrar etti. Öyle ki batı uluslararası çabası, iç savaşın patlak verdiği ülkenin doğusundaki bozulmayı durdurmayı amaçladı. Kremlin’e göre Kırım’ın kaderi, “herhangi bir müzakere masasında olmayacaktı”.
Genel olarak “ülkelerin işlerine Batı müdahalesi” ve dünyanın farklı bölgelerinde “ABD savaşlarına” karşı her zaman iç propaganda sloganı yükselten Vladimir Putin’in, 18 yıllık iktidarında 3’ü Rusya toprakları dışında olmak üzere 4 büyük savaşa tanık olduğunu göz ardı etmek mümkün değil. Karayipler’den Orta Asya bölgesinden geçerek Orta Afrika’ya uzanan savaşlara dolaylı katılımına değinmeye gerek dahi yok.
 
Doğrudan olan askeri ve diplomatik hareketlilik karşısında, 2004 yılından bu yana ana özellikleriyle tanınan “Rus siyasi doktrininin” sağlamlaştırdığı “Başkalarının düştüğü yerlerde ilerliyoruz” şeklindeki söylemlere göre Kremlin, Avrupa’da ve ABD’deki Batı baskısı ve NATO’yu genişleterek “Rusya’yı askeri olarak kuşatmaya” karşı “yumuşak müdahale” yaklaşımını takip etti.
İç savaşlarla ve çatışmalarla karşı karşıya kalmış ülkeleri tam katılımdan mahrum bırakan NATO belgelerine dayanarak bu iki cumhuriyetin NATO’ya girişini önlemek için Gürcistan ve Ukrayna’ya doğrudan askeri müdahale gerekliydi. ABD ve Avrupa ile olan ilişki ise, iç krizleri tırmandıran medya seferberliğine dayalı olarak başka türden bir müdahale gerektiriyordu. Bu da 2016 yılında Rusya’nın NATO’ya katılıma dair İsveç referandumuna yaklaşımında açıkça görüldü. Muhafazakar sağcı milliyetçi hareketlerde temsil edilen, Batı’nın iç siyasi hayatındaki ana güç unsularının daha geniş şekilde kullanılmasına değinmeye gerek bile yok.
Bu nedenle Kremlin’in 2008 yılından bu yana “Rusya ideolojisi” hakkında bir iç tartışma başlatması garip değil. Bu dönem, önemliydi. Zira daha sonra bir geçiş dönemi başlattı ve 2012 yılında Devlet Başkanı Putin, Batı’nın üzerinde yürüttüğü baskıya karşı büyük mücadele araçlarıyla silahlanarak iktidara geri döndü. O zamanlar araştırma merkezlerinin ve kamuoyu sanayi kuruluşlarının diyalogları, aktif şekilde Rusya’nın yeni kimliğinin komünizmden uzaklaştırılması ve Batı demokratik liberalizmine hiçbir şekilde yaklaştırılmaması gerektiği fikrini ele alıyordu. Burada da Putin’in 2013 yılında millete yönelik yıllık konuşmasında değindiği “muhafazakar devlet” fikri görülmüş oldu.
Yarın bu giriş, Kremlin’in Avrupa’daki muhafazakar sağcı güçlerle en yakın ilişkilerini kurmak açısından da önemli. Kremlin’in liberal demokrasiyi dağıtma konusundaki “mücadelesinde” müttefiki olan bu güçler, Avrupa Birliği’ni parçaladılar ve ulus devlet fikrini yeniden sağladılar.
İki yıldan daha kısa bir süre sonra Rusya, Şubat 2015’te sağcı popülist güç ve partilerin en geniş toplantısına ev sahipliği yaptı ve pozisyonları düzenlemek, devamlı ortak eylem için planlar geliştirmek üzere bir konferans düzenledi. Söz konusu konferansın, 2. Dünya Savaşı’ndaki Nazizm dehşetine maruz kalan Sankt- Peterburg’da yapılması ironik. Rus partileri ve bireylerinin “Rusya Uluslararası Muhafazakar Güçler Forumu” başlıklı konferansı engelleme girişimleri de başarısız oldu, tıpkı toplantı sırasında protestolar düzenleyen küçük grupların kamuoyunun dikkatini çekmeyi başaramamış olması gibi. Zira bu protestolar, eylem için önceden izin almadıkları gerekçesiyle polis tarafından sert bir müdahaleyle karşılaştı. Bu çerçevede Batılı bir gazeteci, Rus üst düzey bir yetkiliye sorduğu, “Ukrayna’da faşistlerle savaştığınızı ve Avrupa faşistleri için bir konferansa ev sahipliği yaptığınızı nasıl ilan ediyorsunuz?” sorusuna, “Neden kendiniz için uygun gördüğünüzü bize yasaklıyorsunuz?” yanıtını aldı.
Kremlin, konferansa resmi olarak katılmazken konferans, sadece politikacı Dmitry Rogozin gibi çok sayıda üst düzey parlamenter ve politikacının varlığıyla sınırlı kaldı. Rogozin, Rusya ulusal “Rodina” hareketinin bir simgesi sayılırken, yıllarca NATO’da Rusya’yı temsil etti. Ancak Devlet Başkanı Putin’in “ilham verici” ifadeleri, Rusya’nın en doğusundaki Cebelitarık’tan Vladivostok’a uzanan Avrorus grubu, Yeni Güç Partisi (İtalya), Barış ve Özgürlük İçin Koalisyon (İngiltere), Ulusal Bağımsızlık Partisi (Finlandiya), Ulusal Demokrat Parti (İspanya), Altın Şafak (Yunanistan), Yeni Güç (İtalya), Birlik (İngiltere), Ataka Hareketi (Bulgaristan), Kuzey Ligi (İtalya) ve Avrupa ülkelerinden diğer onlarca parti de dahil onlarca Avrupa milliyetçi partisinin temsilcilerinin bir karışımından oluşan salonun duvarlarını kapladı. Ortak Koordinasyon Komitesi’nin açıklanmasının ardından bir sonraki hamle, yarın Rusya açısından daha kolay. Aynı şekilde bir sonraki konferans ise 2017 yılında Rusya’nın başkenti Moskova’nın merkezinde devlet tarafından işletilen lüks bir otelde gerçekleştirildi.



Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan: Donald Trump bir zorba

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan: Donald Trump bir zorba

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Londra Belediye Başkanı, ABD Başkanı Donald Trump'ın kendisi için "korkunç, acımasız, iğrenç" demesinden sadece birkaç hafta sonra, Trump'ın kendisine karşı uzun süredir devam eden çıkışları nedeniyle onu "zorba" diye niteledi.

Sör Sadiq Khan ayrıca, Trump'ı Birleşik Krallık'a (BK) "kin" kusmakla suçladı. Trump, Müslüman siyasetçinin şehirde "çok fazla" göçmen bulunduğu için başarılı olduğunu iddia etmişti.

Başkan Trump'ın kendisine "takıntılı" olduğunu da iddia eden Sör Sadiq, "ister oyun alanında ister Beyaz Saray'da olsun, bir zorbayla başa çıkmanın en iyi yolunun ona karşı durmak olduğunu" 9 yaşındayken öğrendiğini söyledi:

Bir zorbanın karşısında sinecek olursanız daha fazla saygı kazanamazsınız.

Politico'ya verdiği röportajda, "Ve birisi şehrime, vatandaşlarımıza, değerlerimize, yaşam tarzımıza saldırdığında, birisi bir inancın mensupları hakkında belirli genellemeler yaptığında, bence onlara karşı durmak zorunludur" dedi.

Ayrıca Zohran Mamdani, New York belediye başkanı seçildiğinde Trump'ın odağını ona çevireceğini düşündüğünü de şaka yollu söyledi.

Seçim öncesinde Trump onu "komünist" diye nitelendirirken, Mamdani de başkanın faşist olduğunu öne sürmüştü.

Ancak Oval Ofis'teki olağanüstü bir görüşmede, iki politikacı hakaretleri gülerek geçiştirmiş ve bir tür yakınlık geliştirmiş gibi görünmüştü.

axscdfvgt
Sör Sadiq, Trump'ın odağını New York'un yeni belediye başkanı Zohran Mamdani'ye çevireceğini düşündüğünü şaka yollu söyledi (AP)

Sör Sadiq şaka yollu şöyle dedi:

Başkan Trump'ın bana karşı duyduğu düşmanlığı, nefreti ve kini göz önünde bulundurduğunuzda, Zohran seçildiğinde Başkan Trump'ın benim yerine onu hedef alacağını varsaymıştım.

Ancak Khan, ilk görüşmelerinin gerçek bir fikir birliğinden ziyade bir tür "taktik diplomasi" olduğunu öne sürdü.

Trump'ın BK'deki göç politikasına yönelik eleştirilerine gelince, yorumlarını "sadece bana değil, aynı zamanda göçmen politikası ve seçimlerin nasıl yapıldığı ve kazanıldığı konusunda ülke hakkında genellemeler içeren bir nefret" diye nitelendirdi.

Gerçekten de takıntılı olduğunu düşünüyorum. Ve korkunç şeyler söylediği birçok dönem oldu ve ben de cevap vermedim çünkü dedikoduya ve bu zavallı isim takma işine karışacak kadar vaktim yok.

Geçen ay Trump, Sör Sadiq'le uzun süredir devam eden çekişmesini yeniden alevlendirmiş ve şehrin, ebeveynleri Pakistan'dan gelen ilk Müslüman belediye başkanı hakkında şunları söylemişti:

Çok sayıda insan [BK'ye] geldiği için seçiliyor. Şimdi ona oy veriyorlar.

Ayrıca onu "korkunç, acımasız, iğrenç bir belediye başkanı" diye nitelemiş ve "berbat bir iş" yaptığını söylemişti.

Mayısta Galler, İskoçya ve İngiliz belediye meclislerinde yapılacak seçimlerde İşçi Partisi'nin ağır kayıplar yaşayacağı öngörülürken, Sör Sadiq, partisinin Londra'daki başarısından ders çıkarabileceğini belirterek, "Önderlik etmekten ve onların beni takip etmesinden oldukça memnunum" dedi.

Ancak Keir Starmer'ın geleceğiyle ilgili spekülasyonlar artarken, İşçi Partisi lideri olmak istemediğini ısrarla vurguladı. "Hayır, hayır, hayır, hayır. Hiçbir niyetim, planım yok, İşçi Partisi lideri veya başbakan olmak da istemem" dedi.

Independent Türkçe


ABD’nin Maduro'yu tutuklayan Delta Gücü hakkında ne biliyoruz?

Delta Gücü dünya çapında terörist tehditlerin artmasının ardından 1970'lerde kuruldu (ABD ordusu)
Delta Gücü dünya çapında terörist tehditlerin artmasının ardından 1970'lerde kuruldu (ABD ordusu)
TT

ABD’nin Maduro'yu tutuklayan Delta Gücü hakkında ne biliyoruz?

Delta Gücü dünya çapında terörist tehditlerin artmasının ardından 1970'lerde kuruldu (ABD ordusu)
Delta Gücü dünya çapında terörist tehditlerin artmasının ardından 1970'lerde kuruldu (ABD ordusu)

Ahmed Abdulhekim

ABD’nin Venezuela'da askeri operasyon başlatmasıyla birlikte, Başkan Donald Trump dün yaptığı açıklamada, ülkesinin ‘Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini tutuklayarak Venezuela'dan sınır dışı ettiğini’ duyurdu. ABD basınında yer alan haberlerde koşulları hala belirsiz olan tutuklamayı gerçekleştiren ve ABD özel askeri grubu Delta Gücü’nün (Delta Force) adı bir kez daha ortaya çıktı.

Karakas, Venezuela Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez aracılığıyla, hükümetin Devlet Başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores'in nerede olduklarını bilmediğini doğruladı. Rodríguez, devlet televizyonunda yayınlanan bir ses kaydında “Başkan Maduro ve First Lady Cilia Flores'in hayatta olduklarına dair acil kanıt talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Peki, 1977 yılında kurulan, ABD ordusunun seçkin üyelerinden oluşan ve özel kuvvetler arasında ‘yüksek riskli’ görevleri yerine getirme konusunda uzmanlaşmış, terörle mücadele ve rehine kurtarma operasyonlarına uzun yıllardır katılan Delta Gücü hakkında ne biliyoruz? Bu birim, son on yıllarda çok ses getiren cinayetlerde ve tutuklamalarda rol aldı.

Delta Gücü ve tehlikeli görevler

1977 yılının kasım ayında, dünya genelinde artan terör tehdidine yanıt olarak ABD ordusu bünyesinde Delta Gücü kuruldu. Çünkü dönemin ABD’li liderleri, orduda ‘küçük ve uyarlanabilir’ bir hassas saldırı gücü ihtiyacı olduğunu düşündüler. Bu birim, hava indirme ve çatışma operasyonlarına dayanan doğrudan eylem ve terörle mücadele görevleri için çok çeşitli özel becerilere sahipti ve üyeleri son derece yetkin kişilerdi.

Şarku’l Avsat’ın ABD merkezli raporlardan aktardığına göre kod adı “The Unit” olan Delta Gücü’nün kurulması fikri 1970'lerde sona eren Vietnam Savaşı'ndaki deneyimin ardından, ABD'nin terörle mücadele birimini geliştirmek için askeri değişim programı kapsamında İngiliz Özel Hava Servisi (SAS) ile çalıştıktan sonra, bu birimin deneyimlerinden yararlanmak isteyen ABD ordusu Özel Kuvvetleri subayı Charlie Beckwith'in talebiyle ortaya çıktı.

csdfrgthy
Delta Gücü üyesi Amerikan askerleri (ABD ordusu)

ABD Savunma Bakanlığı'nın (Pentagon) resmi internet sitesine göre, Delta Gücü ‘gizlilik örtüsü’ altında faaliyet gösteriyor. Örgütsel olarak ABD ordusu Özel Harekat Komutanlığı'na (USAOC) bağlı olan Delta Gücü, Ortak Özel Harekat Komutanlığı (JSOC) tarafından kontrol ediliyor. Ana görevi, ‘terörist hücreleri’ çökertmek, stratejik keşif yapmak ve savaş operasyonlarına hazırlanmak, ayrıca Merkezi İstihbarat Teşkilatı ile rehine kurtarma operasyonlarına ve gizli görevlere katılmak olarak tanımlanıyor ve karargahı Kuzey Carolina'daki Fort Bragg'da bulunuyor.

ABD’nin seçkin askerleri, Delta Gücü’ne kayıt olduklarında, koruma prosedürleri, casusluk teknikleri, nişancılık, patlayıcı üretim, rehine kurtarma simülasyonları ve binalarda ve kaçırılan uçaklarda teröristlerle çatışma konularında özel eğitim alırlar. Ayrıca Delta Gücü üyelerine alçak irtifa paraşütle atlama ve dalış ekipmanlarıyla derin deniz dalışı gibi serbest senaryolar konusunda da eğitim verilir.

Pentagon, Delta Gücü’nün yapısının ABD Özel Harekat Birimi, Ortak Özel Harekat Birimi ve ABD Kara Kuvvetleri Özel Harekat Birimi olmak üzere üç ana birimden oluştuğunu açıklarken, ABD merkezli raporlara göre ABD Ordusu'ndaki bu birimin üyelerinin çoğu, 75. Ranger Alayı, SEALs ve Deniz Piyadeleri başta olmak üzere diğer Amerikan özel kuvvetler gruplarından geliyor. Çünkü bu güce katılım şartları, başvuru sahiplerinin erkek olması gerektiğini şart koşuyor. Üyeleri özel bir komite tarafından kabul edildikten sonra, tehlikeli senaryolarla başa çıkma becerisini geliştirmeye odaklanan altı aylık fiziksel, savaş ve lojistik eğitimden geçiyorlar. Üyeler ayrıca bir yabancı dil bilmek zorundalar.

xcdfvgh
ABD’nin Venezuela'ya düzenlediği hava saldırılarından sonra geride kalan yıkımdan bir kare (AFP)

Delta Gücü ve Navy SEALs, son birkaç on yılda, ABD ordusu içinde en önde gelen iki özel kuvvet birimi haline gelirken üyelerinin ileri düzeydeki yetkinlikleri ve görev yürütme kabiliyetleri nedeniyle en karmaşık ve tehlikeli askeri görevlerin emanet edildiği iki birim oldu. Sean Naylor'un Delta Gücü hakkındaki kitabına göre birim yaklaşık bin askerden oluşuyor.

Delta Gücü’nün başlıca operasyonları

Delta Gücü, 1977 yılındaki kuruluşundan bu yana, dünyanın dört bir yanında bazı gizli ve özel operasyonlar gerçekleştirdi. Bunların başında, 1989 yılında Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega'nın tutuklanması, eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i tutuklamak için yürütülen Kızıl Şafak Operasyonu ve ondan önce, 2003 yılında Saddam Hüseyin’in oğulları Kusay ve Uday'ın öldürülmesi geliyor. Ayrıca 2019 yılında DEAŞ lideri Ebu Bekir el-Bağdadi'nin ortadan kaldırılması da bu operasyonlar arasında yer alıyor. Ancak Delta Gücü’nün tarihinde birkaç başarısız operasyon da bulunuyor. Bunların başında, 1980 yılında ABD’nin Tahran'daki Büyükelçiliğinden rehinelerin kurtarılması operasyonu geliyor. Jimmy Carter'ın başkanlığı döneminde gerçekleştirilen ve kod adı ‘Eagle Claw’ (Kartal Pençesi) olan bu operasyon başarısızlıkla sonuçlandı.

Delta Gücü’nün kuruluşundan bu yana tarihine bakıldığında, İran'daki rehineleri kurtarmadaki başarısızlığının ardından bazı başarılı operasyonlar gerçekleştirdiği görülüyor. Bunlardan biri ABD’nin 1983 yılında Grenada'ya gerçekleştirdiği askeri işgaliydi. Delta Gücü ayrıca, 1989 yılında ABD'nin Panama'yı işgalinde ve Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega'nın tutuklanmasında rol aldı. 1993 yılında ise Kolombiya güçlerine Kolombiyalı uyuşturucu baronu Pablo Escobar'ın tutuklanmasına yardım etti.

dfvgt
ABD ordusunun seçkin üyelerinden oluşan Delta Gücü, özel kuvvetler arasında ‘yüksek riskli’ görevleri yerine getirme konusunda uzmanlaşmıştır (ABD ordusu)

Delta Gücü, Ortadoğu'da da bazı askeri operasyonlara katıldı veya gerçekleştirdi. Bunların başında, 1982 yılında Güney Sudan'da, Güney Sudan Kurtuluş Cephesi'nin (SPLA) silahlı unsurları tarafından alıkoyulan ve aralarında Amerikalıların da olduğu beş rehinenin kurtarılmasıydı.

Delta Gücü, 1991 yılında Irak ordusunu Kuveyt'ten çıkarmak için ‘Çöl Fırtınası’ operasyonuna katıldı ve bu operasyonda başarılı oldu.

Ancak Somali'deki bir sonraki operasyonu başarısızlıkla sonuçlandı. Bu, 1993 yılında ABD ordusunun Somali Ulusal Ordusu'nun lideri General Muhammed Ferah Aidid'i tutuklamaya çalıştığı, ancak başarısız olduğu ünlü operasyondu.

ABD merkezli Military.com internet sitesine göre bu operasyon sırasında Delta Gücü’nün çabaları, 18 üyesinin öldürülmesi ve 73 üyesinin yaralanmasıyla büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Somali'deki silahlı gruplar, Delta Gücü’nün en önemli başarısızlığı olarak kabul edilen bir üyesini ele geçirmeyi de başardı.

ABD’nin, 11 Eylül 2001 olaylarının ardından, aynı yıl Afganistan'ı ve 2003 yılında Irak'ı işgal ederek terörle mücadeleyi başlatmasının ardından Delta Gücü, ABD ordusunun bir parçası olarak bu savaşa katıldı.

En dikkat çekici operasyonu, eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i, oğulları Kusay ve Uday'ın öldürülmesinden birkaç hafta sonra yakaladığı ‘Kızıl Şafak’ operasyonuydu.

Delta Gücü, 2005 eylülünde 311 gün süren esaretin ardından Irak'ta tutulan ABD’li müteahhit Roy Helmets'i kurtarmayı başardı.

Delta Gücü, 2011 yılında birçok Arap ülkesinde yaşanan Arap Baharı olaylarının ardından 2012 yılında Libya’nın Bingazi şehrindeki saldırısı sırasında ABD Büyükelçiliği’nin tahliyesine müdahale etti ve bu saldırı, dönemin ABD Libya Büyükelçisi Christopher Stevens'ın ölümüne yol açtı.

Ardından, 2013 ekiminde ABD’li yetkililer, Libya'daki El Kaide liderlerinden biri olarak gördüğü Ebu Enes el-Libi'yi tutuklamayı başardı.

2016 yılında Meksikalı uyuşturucu baronu El Chapo'nun tutuklanmasına katkıda bulunan Delta Gücü, 2019 yılında Suriye'de DEAŞ lideri Ebu Bekir el-Bağdadi'yi öldüren ABD güçleri arasında yer alırken 2020 yılında Irak'ta İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurtdışı kolu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'yi öldürdü.

ABD merkezli bazı raporlarda, İsrail'in Gazze Şeridi'nde yürüttüğü savaş sırasında, Washington'ın Delta Gücü’nü İsrail'e göndererek Hamas'ın 7 Ekim 2023’te kaçırdığı ‘rehineleri’, özellikle de ABD vatandaşlarını kurtarmaya yardım ettiği belirtildi.


SDG heyeti askeri entegrasyonu görüşmek üzere Şam’da

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, 10 Mart’ta Şam’da SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyon anlaşmasını, SDG Genel lideri Mazlum Abdi ile imzalarken (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, 10 Mart’ta Şam’da SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyon anlaşmasını, SDG Genel lideri Mazlum Abdi ile imzalarken (EPA)
TT

SDG heyeti askeri entegrasyonu görüşmek üzere Şam’da

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, 10 Mart’ta Şam’da SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyon anlaşmasını, SDG Genel lideri Mazlum Abdi ile imzalarken (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, 10 Mart’ta Şam’da SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyon anlaşmasını, SDG Genel lideri Mazlum Abdi ile imzalarken (EPA)

Ana omurgasını YPG’nin oluşturduğu Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG), bugün (pazar) yaptığı açıklamada, üst düzey bir heyetin Şam’da merkezi hükümet yetkilileriyle “askerî entegrasyon sürecini” görüştüğünü bildirdi.

SDG’nin açıklamasına göre heyette, SDG lideri Mazlum Abdi ile Genel Komutanlık üyeleri Suzdar Derik ve Sipan Hemo bulunuyor. Kuzeydoğu Suriye’de geniş bir alanı kontrol eden SDG, görüşmelerin askerî alandaki entegrasyonun çerçevesine odaklandığını kaydetti.

SDG, 10 Mart’ta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara ile imzalanan anlaşma kapsamında, kendisine bağlı tüm sivil ve askerî kurumların 2025 yılı sonuna kadar Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesini kabul etmişti.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, 10 Mart tarihli anlaşmaya tam uyulması ve eksiksiz uygulanması gerektiğini vurgularken, anlaşma maddelerinin sahada hayata geçirilmesi için diyalog ve müzakerelerin sürdürülmesi çağrısında bulundu.

SDG ile Suriye hükümeti arasındaki temaslar, Halep’te iki taraf arasında günler önce patlak veren ve onlarca kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlanan kanlı çatışmaların ardından gerçekleşti.

Suriye hükümeti, SDG’yi Halep’te hükümete bağlı iç güvenlik güçlerinin noktalarına saldırmakla suçlarken; SDG ise Savunma Bakanlığı’na bağlı silahlı grupların kendi güçlerine saldırdığını ileri sürdü.