Kaçakçılık yolları: Mısır ve Libya arasındaki terörizm haritası

Kaçakçılık yolları: Mısır ve Libya arasındaki terörizm haritası
TT

Kaçakçılık yolları: Mısır ve Libya arasındaki terörizm haritası

Kaçakçılık yolları: Mısır ve Libya arasındaki terörizm haritası

Mısır güvenlik güçlerinin kaçakçılık oranlarını azaltma konusunda son iki yıl boyunca elde ettiği başarılara rağmen, her türlü aktif silah kaçakçılığının yapıldığı Mısır ve Libya arasındaki yaklaşık 1100 kilometrelik sınırda, Mısır devletini her zaman rahatsız eden sorunlardan biri olmaya devam ediyor.
Verimli bölge ve güvenlik kaosu
Mısır ve Libya arasındaki geniş coğrafi sınırların doğası ve bu sınırlar içerisinde bulunan dağlar, mağaralar ve kum tepeleri, kaçakçılık olayları için oldukça verimli bir zemin oluşturuyor. Bu olaylar, 2011'de Kahire'de Hüsnü Mübarek ve Libya'da Muammer Kaddafi rejimlerinin yıkılmasıyla sonuçlanan hadiselerin ardından daha da arttı.
O zamandan bu yana iki komşu ülkede yaşanan güvenlik kaosu, silahların kontrolsüz bir şekilde yayılması ve kaçakçı çetelerin sınırda çoğalması, her iki ülkenin de ulusal güvenliğini tehlikeye atıyor.


2011'den sonra Mısır ve Libya sınırları arasındaki kaçakçılık operasyonlarında artış gözlendi (Mısır Silahlı KuvvetleriSözcüsü’nün resmi Facebook sayfası)

6 milyon silah
Birleşmiş Milletler’in (BM) 2011 yılı tahminlerine göre, Libya'da devletin kontrolü dışında 6 milyon kadar silah bulunuyor. Bu durum iki ülke arasındaki güvenlik hattı risklerini bütün bölgenin güvenliğini tehdit edecek şekilde genişletiyor. Bu hususta Mısır resmi makamlarından ardı sıra uyarılarda bulunuldu ve Mısır silahlı kuvvetleri tarafından bir dizi geniş çaplı operasyon gerçekleştirildi.
Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (Chatham House) tarafından 2017 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre silahlı gruplar ve kaçakçılar,iki ülkenin sınırlarının tanık olduğu güvenlik kaosu dönemlerinde, Kahire'nin batı sınırındaki sızıntıları önlemeye yönelik güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasına rağmen Mısır topraklarına ulaşmak için yeni yollar bulabildiler.

3 kaçakçılık güzergahı
Araştırmaya göre, bu bölgede kullanılan 3 adet kaçakçılık rotası bulunuyor. Bu yollardan birincisi, kuzey tarafından Libya’daki İmsaad ile Mısır’daki Sallum şehri arasında yer alıyor. İkinci yol, Libya’daki Jaghbub Vahası sınırından Mısır’ın Vadi Cedid iline doğru uzanıyor. Bu rotalardan üçüncüsü ise batı sınırının güneyinde Mısır, Libya ve Sudan arasındaki Uveynat Dağı’nda yer alıyor.
Ticaretten kaçakçılığa
Britannica Ansiklopedisi’ne göre, Mısır-Libya sınırının sarp yollar üzerinden kat edilmesi her iki bölge sakinleri için yeni bir şey değil. Mısır sınırlarının çok eski zamanlara uzanan derin bir tarihi bulunuyor. Sınırın iki tarafında çağlar boyunca Libyalı kabileler ve Mısır hükümdarları bulundular. Ayrıca coğrafyanın dayattığı uzun göç dönemleri boyunca karşılıklı hareketliliğinin etkileri kristalleşti.
Ansiklopediye göre, iki ülkenin sınırları arasındaki hareketin doğal bir şekilde iç içe geçmesi kabilelerin yayılmasına yol açtı. 1920'lerden önce doğu Libya ile e batı Mısır halkı arasında hiçbir engel veya ayrım bulunmuyordu; bilakis bölge yalnızca coğrafi olarak değil, aynı zamanda demografik olarak da doğal bir uzanımdı. Bölge, birçok Arap kabilesine ev sahipliği yapmanın yanı sıra,ticari konvoylar ve hacı kafileleri için de kullanılan bir geçiş olarak kaldı.
1920 yılının Nisan ayında sırasıyla Mısır ve Libya’yı sömürgeleştiren İngiltere ile İtalya arasında Milner-Scialoja Anlaşması imzalandı. Anlaşmayı, İngiliz Sömürge Bakanı Vikont Milner ve İtalya Dışişleri Bakanı Vittorio Scialoja imzaladılar. Bu anlaşma, Libya ile Mısır arasında hayali sınırların kurulmasına neden oldu. Nitekim İtalya ve İngiltere  vardıkları anlaşmada, Mısır'ın kuzey sınırının başlangıç ​​noktasının Sallum’un batısında bulunan Burka olarak belirlenmesini kabul etti. Bunun ardından Jaghbub vahası İtalyan topraklarına dahil oldu ve böylece iki ülke arasındaki sınır bin kilometreden daha fazla bir mesafeye uzandı.
İki ülkenin halkı arasında demografik iç içe geçişlik ve doğal uzanım göz önüne alındığında,ülkeler arasındaki göç ve ticareti hareketlilik devam etti. Bu durum, 1931 yılının Eylül ayında Ömer el-Muhtar’ın idam edilmesine dek böyle devam etti. Nitekim İtalyan savaş arşivleri, Libyalı direnişçilerin ve mücahitlerin, İtalyan sömürüsüne karşıt direniş dönemlerinde Mısır derinliğine dayandıklarını ve Mısır sınırı yoluyla üç binden fazla silah temin ettiklerini ve destek aldıklarını kaydediyor.


Batı Sahra'daki operasyonlar sırasında yoğun bir şekilde konuşlandırılan Mısır kuvvetleri (Mısır Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü’nün resmi Facebook sayfası)

50’li ve 60’lı yıllar boyunca bölgede tanık olunan bağımsızlık dalgasının ardından, Libya ve Mısır arasındaki ilişkiler işgal güçlerinin vesayetinden uzak bir şekilde düzene girdi. Öte yandan, sınırın her iki yakası arasında mal kaçakçılığından uyuşturucu, insan ve silah kaçakçılığına kadar çeşitli kaçakçılık operasyonları yapıldı.
Libya sınırındaki yerel ve uluslararası kaçakçılık çeteleri 2011 yılında Muammer Kaddafi rejiminin düşmesiyle birlikte, komşu ülkelerle faaliyetlere başladılar. Kaddafi rejiminin sembol isimlerinden biri olan Ahmed Kaddafi el-Dem Independent Arabia'ya verdiği bir röportajında, Libya’nın komşusu olan bütün devletlerin sınırlarının istisnasız bir şekilde açık bir dosya ve canlı bir mesele olduğunu söylemişti. Bu durum, uzun yıllar boyunca bu alanlardan yapılan silah kaçakçılığı, militan sızıntıları dolayısıyla terör operasyonlarının artmasına sebep oldu ve ülkenin ulusal güvenliğini tehdit eden en önde gelen meseleler arasında yer aldı. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettahes-Sisi’nin Mayıs 2017'de bir Kıpti otobüsüne yönelik gerçekleştirilen terör saldırısı sonrasında yaptığı açıklamaya göre, 2016 ve 2017 yılları arasında  Libya'dan Mısır şehirlerine sızmaya çalışan binden fazla arazi aracı imha edildi.
Röportajında, Libya krizinden en çok etkilenen ülkelerden birinin Mısır olduğunu belirten Kaddafi el-Dem, “Çünkü hala Libya içlerinden silah ve militan kaçakçılığı devam ediyor. Mısır hükümeti, Libya halkını birleştirmek, ülkenin silahlı kuvvetlerini desteklemek ve terörizm ve aşırılıkçılıkla mücadele etmek için Libyalı taraflar arasında yoğun diyalog oturumları düzenlemeye çalışıyor. Bununla birlikte hala her taraftan silah, militan ve paralı asker akını var” ifadelerini kullandı.
Kaçakçılık rotaları
Üst düzey bir güvenlik yetkilisine göre kaçakçılar, çeşitli faaliyetlerini arazi araçları ile gerçekleştiriyor ve bazen şifreli olmak üzere özel iletişim araçları kullanıyorlar. Batı Sahra'daki çöl yolları boyunca yürüyen kaçakçılar, Libya’nın Kufra ve Tobruk bölgelerinden güneye ve Jagboub vahasına doğru yol alıyorlar. Kaçakçılar bundan sonra vahaları aşıyor ve petrol şirketlerinin yollarından geçerek ya Asyut ve Minye şehirlerinin kuzeydoğusuna ya da güneye doğru devam ediyorlar.
Mısır-Libya sınırındaki herhangi bir kaçakçıyla temaslarda bulunmak oldukça zor olsa da, isminin açıklanmamasını isteyen bir kabile kaynağı bize, şu anda en tehlikeli kaçakçılık koridorlarının, ülkede aranan haydutlar tarafından idare edilenler olduğunu söyledi.
Batı Sahra'nın uzunluğu, güneyden kuzeye yaklaşık bin kilometreyi, batıdan doğuya ise 600 kilometreyi buluyor. Bu bölge, toplam alanı bir milyon kilometrekareyi geçen Mısır’ın yaklaşık 681 bin kilometrekaresini oluşturuyor. Mısır-Libya sınır çizgileri üzerinde, Sallum ve Siwa dışında herhangi bir yerleşim bölgesi bulunmuyor. Libya ile olan sınırıyla birlikte kum denizi olarak adlandırılan ve ayrıca 150 kilometre uzunluğunda ve 75 kilometre genişliğinde olan bu bölgeler Mısır'a geçin en zor olduğu yerler olarak kabul ediliyor.
Güvenlik kaynağı, son yıllarda Libya ve Mısır arasında karşılıklı olarak gerçekleşen en önde gelen kaçakçılık faaliyetlerinin silahlar ve terörist militanlar üzerinden yürütüldüğünü dile getirerek, Mısır resmi makamlarının bazı yıllarda ülkeye gelen kaçak silahların yüzde 80’den fazlasının Libya’dan geldiğini tahmin ettiklerini ifade etti. İki ülke arasındaki kaçakçılık faaliyetleri arasında insan kaçakçılığının da önemli bir yer tuttuğunu dile getiren güvenlik kaynağı, bunun en bariz örneğinin yasadığı göçmen kaçakçılığı faaliyetleri olduğunu söyledi. Ayrıca silah ve insan kaçakçılığının yanı sıra, Libya'dan çeşitli komşu ülkelere nakledilen uyuşturucu kaçakçılığı gibi geleneksel kaçakçılık faaliyetlerinin de bulunduğunu belirtti.
Bir başka güvenlik kaynağı, yaklaşık 2015 yılına kadar devam eden söz konusu kaçakçılık faaliyetlerinin çoğunlukla Mısır sınırına yaklaşık 700 km mesafedeki Bingazi kentinden başlayarak, Akdeniz kıyısında bulunan Sallum limanının güneyine ve 200 kilometre uzunluğunda olan Siwa vahasının güneyine ulaştığını dile getirdi. Bu mesafede 45'den fazla çöl yolu bulunduğuna işaret eden güvenlik kaynağı, bu yollar aracılığıyla silah ve uyuşturucu madde kaçakçılığı yapıldığını kaydetti. Son yıllarda bölgede süregelen güvenlik kısıtlamaları ile birlikte kaçakçıların her zaman alternatif rotalara başvurduklarını belirten güvenlik kaynağı, 2013 ve 2017 yılları arasında bu bölgede gerçekleştirilen terör olayların genişlemesinin ardından güvenlik güçlerinin çalışmalarını yoğunlaştırdığını ifade etti.


Silahlı kuvvetler Batı Sahra’da bir kaçakçılık operasyonunu hedef aldığı sırada (Mısır Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü’nün resmi Facebook sayfası)

Öte yandan güvenlik ve strateji uzmanı General Cemal Mazlum, “Bu bölgelerde kampların veya terörist grupların bulunmasına rağmen, ülkenin toplam alanının yüzde 80’den fazlasını oluşturan bu geniş alanın coğrafi niteliği, zaman zaman Mısır valiliklerinin çoğunda çeşitli terörist operasyonların düzenlenmesi için uygun bir başlangıç noktası teşkil ediyor. Bu bölgenin tehlikesi temelde birkaç yıldır güvenlik ve siyasi çatışmalara tanık olan Libya ile Mısır sınırlarına yakın olmasından kaynaklanıyor. Bu durum, terörist grupların buralarda yoğun bir şekilde konuşlanmalarına ve Mısır'a geçip çeşitli silah kaçakçılığı yapmalarına izin veriyor. 30 Haziran 2013'ten sonra Mısır makamları tarafından güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasına ve Müslüman Kardeşler'in devrilmesine rağmen sınırlara bağlı kaçakçılık faaliyetleri devam ediyor” açıklamasında bulundu.
Gerçekleştirilen başlıca terörist saldırılar, dikkatlerin yeniden Mısır-Libya sınırları arasında yapılan kaçakçılık faaliyetlerinin (silah ve terörist transferi) tehlikesine dönmesine yol açtı. Nitekim Mısır, 2014-2017 yılları arasında 8 büyük terör operasyonuna tanık oldu. Mısır güvenlik yetkililerine göre, Mısır silahlı kuvvetleri Şubat 2018’de hava, deniz, kara ve polis müdahaleleri ile kapsamlı bir operasyona başladı.
Mısır Bilgi Servisi, 2014 yılında gerçekleştirilen 222 terör operasyonuna kıyasla 2018 yılı içerisinde 8 zayıf operasyonun gerçekleştirildiğine işaret ederek, 2018 yılını ‘terörizmin ölüm yılı’ olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanlığı kurumu tarafından yayınlanan raporda, 2018 yılı içerisindeki terörist operasyonların neticesinin geçen 5 yıl boyunca kaydedilenden az olduğuna işaret edildi. Ayrıca raporda, 2018 yılı içerisinde ülke genelinde sadece 8 terör eylemin gerçekleştirildiği; 2014 yılında bu sayının 222, 2016'da 199 ve 2017'de ise 50 olduğu kaydedildi.
Sınır sızıntıları
Mısır silahlı kuvvetlerinden ayrılan subay Hişam Ali Haşmavi’nin önderliğini yaptığı, radikal İslamcı Ensar Beyt el-Makdis örgütüne bağlı Güney Giza adlı bir terörist hücrenin ortaya çıkmasıyla birlikte uluslararası ve bölgesel dikkatler ‘gerginlik ve terör olaylarının odağındaki’ Batı Sahra'ya çevrildi. Bu hücre, 19 Temmuz 2014 tarihinde Farafra şehrinin 100 kilometre mesafesinde bulunan Yeni Vadi Valiliği'ndeki Farafra Oasis Yolu'ndaki çöl kontrol noktasına gerçekleştirdiği baskınla aralarından subay ve erlerin yer aldığı 21 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştu. Ağustos 2015'te ise saldırganları takip eden hava kuvvetlerine ait bir uçak, Siwa vahasının güneydoğusunda düşürüldü. Yapılan resmi açıklamada, kazanın teknik bir arızdan kaynaklandığı bildirildi. Olayda 4 hava kuvvetleri personeli hayatını kaybetti ve diğer 2 kişi yaralandı. Daha sonra ordu tarafından yapılan bir açıklamada, söz konusu saldırganlara ait 4 aracın imha edildiği bildirildi.
Aynı ay içerisinde Sina vilayeti terör örgütü tarafından yapılan açıklamada, Tomislav Salopek adlı bir Hırvat rehinenin katledildiği bildirildi. Salopek 6 Ekim tarihinde, çalıştığı petrol sahalarının birine doğru giderken silahlı kimseler tarafından kaçırılmıştı. Mısır İçişleri Bakanlığı 2015 yılının Ekim ayında, Asyut çölünde 48 saatlik bir askeri operasyon sırasında 20 silahlı unsurun öldürüldüğünü ve 22 kişinin tutuklandığını açıkladı. 2016 yılına girilmesiyle birlikte Batı Sahra’daki tansiyon dinmeye başladı.
Mayıs 2017'nin sonunda DEAŞ terör örgütüne bağlı unsurlar tarafından Hristiyan vatandaşları taşıyan bir otobüsün hedef alınmasıyla en kanlı saldırılardan biri gerçekleşti. Saldırı sırasında 28 Kıpti hayatını kaybetti. Bunu takiben Mısır ordusu, Minya terör olayının planlamasına ve uygulamasına katılan Libya topraklarındaki terörist topluluklara yönelik hava saldırıları gerçekleştirdi. Saldırılar çoğunlukla Derne ve Cufra şehirlerini hedef aldı. 20 Ekim 2017'de ‘vahalar saldırısı’ olarak da bilinen yılın en büyük terör eylemlerinden biri gerçekleştirildi. Saldırı sırasında 11 subay, 4 asker ve bir polis memuru hayatını kaybederken, aralarından subay ve erlerin yer aldığı 13 kişi yaralandı. Ayrıca Giza'nın güneyinde bulunan bir terör hücresine yönelik gerçekleştirilen baskında bir subay hayatını kaybetti. Mısır İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklama, baskın sırasında 15 militanın öldürüldüğü bildirildi.
Geçtiğimiz 2 yıl içerisinde, Halife Hafter'in liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu'nun Mısır yakınlarında elde etiği başarılar ve kaydettiği ilerlemelerle eş zamanlı olarak bölgedeki terör eylemlerinde bir düşüş yaşandı. Bununla birlikte Mısır makamları, bölgede gerçekleştirilen tarama operasyonları ve baskınların yanı sıra çok sayıda  silah kaçakçılığı operasyonuna engel olunduğunu kaydediyorlar.
Mısır’ın kaçakçılığı ortadan kaldırmaya yönelik çabaları başarılı oldu mu?
Mısırlı bir güvenlik kaynağı, 2018 yılında Libya sınırındaki her tür kaçakçılık operasyonunun yaklaşık yüzde 70’in durdurulduğuna ve bu oranın 2017 yılında yüzde 25 olduğuna işaret ederek, silahlı kuvvetler ve polis gücü tarafından sarf edilen çabaların yanı sıra Libya ile olan işbirliğinin güçlendirilmesinin kaçakçılık risklerini oldukça azalttığını söyledi. Ayrıca içinde bulunduğumuz yılda kaydedilen oranın fazlalığına dikkat çeken güvenlik kaynağı, çoğu kaçakçılık operasyonunun fiili olarak boşa çıkarıldığını ve güvenlik güçlerinin sınır muhafızları ile koordineli hareket ederek binlerce yasadışı göçmenin ülkeye sızmasını engellendiklerini belirtti.
Yerli ve yabancı basında çıkan haberlere göre Kahire, son yıllarda bir dizi Batı ülkesiyle modern ve sofistike izleme cihazları ithal etmek üzere büyük askeri anlaşmalar imzaladı. Kahire’deki bir Batılı diplomat, Mısır’ın kaçakçılık çeteleriyle ve son yıllarda her türlü kaçakçıyla mücadele etme kabiliyetinde bir artış yaşandığını belirtiyor. Almanya'nın Kahire Büyükelçisi Julius Georg Luy, Batılı diplomatın ifadelerini destekler bir şekilde, terörle mücadele konusunda Mısır’ın yanında olduklarını ve iki ülke arasında eğitim, işbirliği ve bilgi alışverişine alanlarında programlar bulunduğunu belirterek, Mısır’ın son olarak insanları bütünüyle tespit eden ve patlayıcı cihazları açığa çıkaran cihazlar aldığını söyledi. Julius, Kahire'deki görevinin sona yaklaşması münasebetiyle düzenlediği basın toplantında, teknik elemanlar için eğitim kurslarının bulunduğuna dikkat çekerek, hava limanlarındaki ve limanlardaki terör eylemi planlarını tespit etmek ve engellemeye yönelik programların olduğunu kaydetti.
Kaçakçılığın bu bölgede aktif olmasının sebebi nedir?
Gözlemciler, tüm çeşitleriyle birlikte kaçakçılığın Mısır-Libya sınırında revaç bulmasını, bazı grupların tekfirci fikirlerinin yayılması, bölgede tanık olunan güvensizlik hali ve iki ülke gençlerinin yaşadığı ekonomik sıkıntılarla ilişkilendiriyorlar.
Ekonomik zorluklar
Sevhac ilinin bir köyünde yaşayan bir genç olan AhmedAbdülalim, şu açıklamalarda bulunuyor:

  • “Özellikle –halihazırdaki durumun aksine yasadışı yollara erişimin kolay olduğu- eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hüsnü Mübarek döneminde yaşanan tecrübenin ardından pek çok kişi inşaat alanında çalışmak üzere tekrar Libya'ya dönmeyi düşünüyor. 2010 yılında iş aramak için yasadışı yollardan Libya’ya gittim. Daha önce birkaç arkadaşım böyle yapmış ve gerek evlilikleri için gerekse de ailelerin iyi bir yaşam sürmesi için gerekli olan parayı kazanmıştı. 2010'dan 2015'e kadar Bingazi'de bir inşaatta çalıştım. Bir dizi kaçakçı, Libya sınırının yakınlarında bulunan Sidi Barrani kasabasından Libya’ya girmeme yardımcı oldu. O sıra kaçakçılara bunun için 5 bin cüneyh (şu anda yaklaşık bin dolar) ödeme yapmıştım. İki ülke arasındaki çöl yolu boyunca resmi limanlara ihtiyaç duymaksızın arazi araçlarıyla yolu tamamladık.”

Yirmili yaşlarının sonlarında olan bir diğer genç Muhammed Abdürrazık ise Buhayre ilinde bulunan köyündeki yaşam şartlarının kötüye gitmesiyle birlikte 2014 yılında inşaatta çalışmak için yasadışı yollardan Libya'ya gittiğini söylüyor. Libya'ya nasıl girdiğini anlatan Abdürrazık, köylerine sık sık gelip giden bir kaçakçıya 10 bin cüneyh (şu anda yaklaşık 2 bin dolar) ödediğini kaydediyor. Kaçakçıların arazi araçlarıyla çölden geçen yasadışı yollardan Libya'ya girişlerini kolaylaştırdıklarını ifade eden Abdürrazık, bu şekilde Tobruk şehrine ulaştıklarını dile getiriyor. Ayrıca Abdürrezzak Mısırlı kaçakçılar ile Libyalıların koordineli bir şekilde hareket ettiklerini belirterek, bu kişilerin Libya topraklarına girişi kolaylaştırdığını kaydediyor. DEAŞ örgütünün Mısırlıları katletmesinin ardından ülkeye döndüğünü belirten Abdürrezzak, ülkedeki durumun düzelmesiyle birlikte tekrar Libya'ya dönmeyi düşündüğünü söylüyor.
Ahmed Abdülhekim - ​Independent Arabia



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.