Suudi Arabistan’ın BM Özel Temsilcisi: Gerekirse savaşırız

Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)
Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)
TT

Suudi Arabistan’ın BM Özel Temsilcisi: Gerekirse savaşırız

Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)
Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) binasında bulunan ülkelerin temsilcileri ve büyükelçileri herhangi bir konu hakkında belirli bir tutum benimsemek için çalışmaları ve ittifak yapmaları gerekir. Özellikle de konu korkuların ve endişelerin sürekli hâkim olduğu Ortadoğu ve Arap dünyasında bulunan bir ülke ile ilgiliyse söz konusu olay daha da büyük önem kazanır.
Eğer mevzu,  kendisini Arapların ve İslam dünyasının lideri olarak öne çıkaran Suudi Arabistan ile bağlantılıysa bu ülkenin sorumluluğu özellikle de Arap Baharı sonrasındaki kaos döneminde ikiye katlanacaktır. İşte tam bu kaos döneminde Suudi Arabistan’ın BM Özel Temsilciliği görevine Petrol mühendisi, ABD’deki Stanford Üniversitesi Mezunu ve BM koridorlarındaki diplomatik savaşlarda askeri ruhunu ortaya koyan Abdullah bin Yahya el-Malami getirildi.
Malami Independent Arabia’ya verdiği özel röportajda ülkesinin, Yemen’deki savaşı bitirmek ve Husilerden kaynaklanan belirli sebeplerden ötürü savaşın sona erdirilememesi durumunda ülke vatandaşlarının yaşadığı acıyı hafifletmek için büyük çaba harcadığını söyledi. Suudi Arabistan Öncülüğündeki Arap Koalisyonu’nun sert savaş koşullarına rağmen Yemen’deki sivil yaralanmaları azalttığını belirten Malami buna delil olarak Yemen ve Suriye’deki ölüm ve yaralanma olaylarının sayısının karşılaştırılmasını istedi. Bu karşılaştırma yapıldığında Yemen’deki sivil yaralanma ve ölme olaylarının daha az olduğunun görüleceğini belirten Malami bunda, Arap koalisyonunun Rusya ve İran’ın Suriye’de yaptığının aksine sivillerin korunmasına yönelik olarak aldıkları güvenlik tedbirlerinin büyük rol oynadığını söyledi.
Son 8 senelik süreçte Haliç körfezinde yaşanan gerginliğinin BM ile Güvenlik Konseyi’ndeki yankısı hakkında da konuşan Malami hiçbir kimsenin savaş istemediğini ancak İran’ın bu konudaki tutumunun büyük önem taşıdığını söyledi. Malami “Suudi Arabistan gibi bir ülke savaş istemiyor ancak savaşmak zorunda bırakılırsak Merhum Dışişleri Bakanı Prens Suud Faysal’ın da dediği gibi ‘biz savaşçıyız’” dedi. Malami; Yüzyılın anlaşması, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri hakkındaki söylentiler ve BM’den İran ve Suriye temsilcileri ile yaptıkları tartışmalar gibi birçok farklı noktaya değindi.
En önemli soru da Haliç körfezindeki gerginliğin ardından ABD ile İran arasında yaşanan savaş halinin BM koridorlarına nasıl yansıdığı idi. Savaşa doğru gidiyor muyuz yoksa herhangi bir savaş çıkmaz mı? Bu sorulara cevap veren Muallimi “savaş çıkmayacağını umuyorum. Bu hiç kimsenin yararına olmaz. Arap bir şairin söylediği gibi savaş, öğrendiğiniz ve tecrübe ettiğiniz şeylerden ibarettir. Yani kolay bir şey değildir savaş. Savaş herhangi bir yönetici ve yetkili tarafından alınabilecek en tehlikeli karardır. Suudi Arabistan yönetiminin savaş istemediğine eminim. Ancak Merhum Prens Suud Faysal’ın ölümünden birkaç ay önce söylediği gibi savaş istemiyoruz ancak zorunda bırakılırsak biz savaşçı bir milletiz. Suudi Arabistan’ın politikası bu doğrultudadır. Ancak bölgede yaşanan tüm olay ve gerginliklerdeki ortak payda İran’ın bölgedeki tutumudur. İran, 1979’da başlayan bu tutumuyla bölgeyi hâkimiyeti altına almak, devrimler çıkarmak ve İran yönetiminin benimsediği ideolojiyi yaymak için çalıştı. İran Arap bölgesini hedef alıyor. Burayı ülkelerin içişlerine müdahale edebileceği ve kendi fikirlerini yayabileceği bir alan olarak görüyor” ifadelerini kullandı.
Muallimi, “İran, Lübnan ve Irak gibi ülkelerin içişlerine yaptığı müdahalede kısmen başarılı olursa bu başarıyı Arap ülkelerinde de yakalayabileceğini düşünerek büyük hata yapıyor” ifadelerini kullanarak, Arap ülkelerinin şuan karşı karşıya kaldığı zayıflık, bölünme ve ayrılığa rağmen Suudi Arabistan’ın Arap milletini tüm tehlikelerden koruyan bir üs olduğunu söyledi. Muallimi Suudi Arabistan’ın Arap milletinin mukaddesatını ve umutlarına saldırmak isteyen her güce karşı sapasağlam bir kale olarak duracağını belirtti.
İran’ın, ABD yönetimindeki şahinlerden biri olan John Bolton’un İran karşıtı bir savaş çağrısında bulunduğu yönündeki iddiaları hakkında konuşan Muallimi İran’ın emellerinin kuşatılması noktasında ortaya koyduğu çabadan ötürü Bolton’dan memnun olduğunu söyledi.  Bolton’un İran’a karşı atılacak adımlar konusundaki azmini gizlemediğini ancak ABD’de karar alma sürecinin zor ve karmaşık olduğunu ve kararın en sonunda başkanın eline ulaştığını belirten Muallimi, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a büyük diplomatik, askeri ve ekonomik baskı uyguladığını söyledi. “Bu adımlara daha önceki ABD yönetimlerinde de ihtiyacımız vardı” diyen Muallimi ABD’nin bu baskısının İran rejiminin politikasını değiştirmesine kadar sürdürmesini umduklarını belirtti. Muallimi “Biz İran’da rejimin değişmesini istemiyoruz. Bu İran halkının seçimidir. Biz rejimin politikalarının değişmesini talep ediyoruz. Bu da baskı yoluyla olur ki ABD bunu yapıyor. Bizim de istediğimiz bu ve İran’a uygulanan baskının sonuç vermesini umuyoruz” ifadelerini kullandı.
Katar krizi ciddiye alınmayacak kadar küçük bir sorun
Birçok Arap ülkesi İran’ın Arap ülkelerinin içişlerini müdahale etmesinin önünü açsa da Suudlular Muallimi’nin fikrine güveniyor. Muallimi Suudi Arabistan Kralı Selman’ın davetiyle birkaç gün sonra Mekke’de yapılacak üçlü zirvede İran karşıtı bir duruş sergilenmesi gerektiğini belirtiyor. Muallimi “Araplar Suudi Arabistan ve Tunus’ta düzenlenen son iki Arap zirvesinde alınan kararlarla İran’ın bölgedeki politikalarını kınadı. Arap ülkeleri bu konuda görüş birliğine varmış durumda. Öten yandan Arap ülkelerinin İran’ın müdahalelerine karşı konulması konusunda farklı düşündükleri kanaatindeyim. Doğru, plan ve taktik konusunda belirli görüş ayrılıklarımız olabilir ancak genel olarak İran müdahalesinin engellenilmesi konusunda bir uzlaşı olduğunu düşünüyorum. İnşallah birkaç gün sonra Mekke’de yapılacak Arap zirvesinde bu konunun teyit edildiğini göreceğiz” ifadelerini kullandı.
Sözlerini sürdüren Muallimi “Suudi Arabistan istisnasız tüm Arap ülkeleriyle sağlam ilişkilere sahip. Kral Selman’ın Tunus’a ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Cezayir ve Fas gibi farklı Arap ülkelerine yaptığı son ziyaretlerde bunu görebilirsiniz. Diğer ülkelerin temsilcilerinin Suudi Arabistan’a sık bir şekilde gidip gelmesi de bu olguyu kanıtlayan diğer bir örnek. Bu sebeple Hadimu’l Harameyn Kral Selman’ın zirve daveti Arap ülkeleri tarafından hızlı bir şekilde kabul gördü. Suudi Arabistan’ın Arap ülkelerini üzerinde uzlaşılmış temel prensipler çatısı altında bir araya getirebilecek güçte olduğuna inanıyorum” dedi.
Suudi Arabistan’ın Yemen’deki savaş ve birçok Arap ülkesi tarafından abluka altına alınan Katar’ın olayları kendi lehine çevirmeye çalışması sebebiyle bu rolü oynayabilme ihtimali konusunda gündeme getirilen şüpheler hakkında konuşan Muallimi Katar sorunun önemli olmadığını ve Arapların bir araya gelmesinden daha küçük bir mesele olduğunu belirtti.
Muallimi “ Suudi Arabistan ve Arap koalisyonu bünyesindeki diğer devletler tarafından Yemen halkına destek verilmesinden şüphe duyan herhangi bir Arap olduğunu zannetmiyorum ancak böyle bir şey varsa da buna saygı duyuyorum. Araplar Yemen hükümeti ve Yemen Cumhurbaşkanının meşruluğu konusunda hemfikir. Öte yandan uluslar arası toplum Suudi Arabistan’ın Yemen’de darbeci Husiler ile savaştığı ve ülkeye meşruiyetin yeninde kazandırılması için çalıştığını teyit ediyor. Katar ise Suudi Arabistan ile ablukacı ülkeleri ilgilendiren küçük bir mesele. Bu konuya zaten uluslar arası toplum müdahil olmuyor. Sadece Kuveyt’in bir arabuluculuk çabaları var. Diğer Arap ülkeleri ise bu konuyu gündemine bile almıyor.  Arap ülkeleri önemseseler de önemsemeseler de bu konuda etkili olamazlar. Etki edebilecekleri tek konu vardır o da abluka yapılmasının altında yatan sebebin ortadan kaldırılmasıdır. Bu sebep ise Katar’ın ablukacı ülkeler tarafından gelen talepler doğrultusunda politikalarını gözden geçirmesi” dedi.
İran bunu yapmaya cesaret edemez
Muallimi Saddam’ın Irak’ı ile Hamaney’in İran’ı arasında karşılaştırma yapılması ve petrol fiyatlarının artıp yükselmesinin bir savaş sebebi olarak görülmesini doğru bulmazken İran’ın savaş ilan edecek ve bu konuyu gündemine alabilecek kadar aptal olmadığını düşünüyor. Muallimi “Petrol unsuru daima önemlidir. İran ise petrol fiyatlarını değil ABD tarafından kendisine uygulanan yaptırımları konuşuyor. Bu yaptırımların amacı hakkında daha önce konuşmuştuk. ABD ve diğer batı ülkelerinin hedeflerine ulaştıktan sonra yaptırım yapmaya devam edeceğini düşünmüyorum” dedi.
Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi (1.körfez savaşı) ve ikinci körfez savaşı hakkında konuşan Muallimi “1. Körfez savaşının arka planı ve sebepleri hakkında konuşmaya vakit yetmez ancak temel nedeni Saddam Hüseyin’in birkaç sene süren Irak-İran savaşında yaşadığı başarısızlığın üstünü örtecek bir zafer kazanmak istemesi diyebiliriz. Bu girişimi hiçbir sonuç vermedi ve Suudi Arabistan ile tüm dünya ona karşı çıktı. Ancak 2. körfez savaşı ABD’nin İran’a bir hediyesiydi çünkü İran’a Irak’ta büyük bir boşluk açtı. Tahran da bu boşluğun bir bölümünü doldurdu. Bu nedenle kimsenin petrol fiyatlarının artış ve yükselişini savaş sebebi olarak gördüğünü düşünmüyorum. Sorun bundan daha derin. İran kendisine komşu ülkeleri ekonomik, siyasi ve askeri yönden kontrol altına almak istiyor. Onların petrolüne göz dikmiş durumda” ifadelerini kullandı.
Asıl hedef tehditsiz bir şekilde birlikte yaşayabilmenin garanti altına alınması
İran devletinin komşu ülkeleri üzerinde kurmak istediği hâkimiyeti aynı şekilde halkın da istediğini söylemenin mümkün olmadığını belirten Muallimi “İran’da farklı birçok akım var. Ülkede savaş isteyen muhafazakâr bir yönetim bulunurken savaş karşıtı olan bir halk hareketi de mevut. İran’a uygulanan baskıyla birlikte mevcut rejimin Arap ülkelerini tehdit eden nükleer silah ve balistik füze programlarını engel olunması; Yemen, Bahreyn ve Irak gibi ülkelerde karışıklı çıkartmasının önüne geçilmesi ve bu sayede tehditsiz bir birliktelik sağlanması hedefleniyor. Bu düşmanca tavrını bir ara yaptığı gibi İşgalci İsrail’e karşı uygulaması gerekirdi. Tüm hedeflenenler sağlanırsa Arap-İran ilişkilerinin geleceği daha parlak olacak” dedi.
İran’ın savaş olmadan politikasını değiştirmesinin imkânsız olduğu yönündeki söylemler hakkında kendisine sorulan soruya Muallimi şöyle cevap verdi:

  • “Ben İran halkının aklına güveniyorum. Savaştan uzak durması ve politikasını değiştirmesi noktasında İran yönetimi üzerinde etkili olacaklar.”

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) ülkelerin İran hakkındaki politikalarının farklılık gösterdiğini belirten Muallimi “ABD İran’ın politikasını yaptırımlar yoluyla değiştirmek isterken Avrupalı ülkeler bunun barışçıl bir yolla gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyor. Tabi ki de Çin ve Rusya tarafı bu iki yolu da desteklemiyor, askeri ve ekonomik yüzleşmeden uzak durmaya çalışıyorlar. Bölgede meydana gelebilecek herhangi bir hareketlilik BMGK’nın kapsamı dışında kalır” ifadelerini kullandı.
Hz. Ebu Bekir’in sözlerini okudum!
Muallimi, BM ve BMGK’da gerçekleştirilen müzakerelerde görüşlerini anlatmak için her türlü yola başvurdu. Bunlardan en garibi de bir defasında kürsüye çıkarak Müslümanların 1.Halifesi Hz.Ebubekir’in halka hitabesini okuması oldu. Independent Arabia'nın bu tarihi konuşma hakkındaki sorusuna cevap veren Muallimi bu konuşmanın kendi görüşlerinin açıklanmasına bir nebze olsun katkıda bulunduğunu belirtti. Muallimi “Bu konuşmayı BMGK’da, silahlı çatışmaların yaşandığı bölgelerde sivillerin güvenliğinin sağlanması konusunun görüşüldüğü bir oturum münasebetiyle yaptım. Bu konular bizim için yeni değil. Cenevre sözleşmesi ve uluslar arası insan hakları beyannamesinde belirtilen hususlar bizim inancımızda ve kültürümüzde zaten bulunuyor. Ebu Bekir es-Sıddık’ın konuşmasını biz Müslümanların 1400 senedir sadece sivilleri değil taşları, ağaçları ve hayvanları da koruduğumuzu göstermek için okudum. İşte bu görevi modern dönemde Suudi Arabistan üstlenmektedir” dedi.
Hz. Ebubekir’in konuşmasında belirtilen ilkelerin Suudi Arabistan tarafından Yemen’deki savaşta uygulandığını belirten Muallimi bazı sivil kayıplarının da yaşandığını itiraf etti. Muallimi “Suudi Arabistan’ın Yemen’deki operasyonlarında söz konusu değerlerin yansımasını görebilirsiniz. Bazı bölgeler sivillerin varlığı nedeniyle hedef alınmıyor. Bazen de kesin askeri hedefler belirlendikten sonra bölgede sivil bulunduğu için operasyon iptal ediliyor. Bazen de belirli sebeplerden ötürü kazalar yaşanabiliyor. Medyana gelen bu kazalar bir daha yaşanmaması için yetkililer tarafından değerlendiriliyor ve zarar gören sivillere tazminat veriliyor. Bunlar Vietnam, Afganistan, Irak, Yemen ve diğer ülkelerde yaşanan savaşların doğal sonuçları” ifadelerini kullandı.
Suriye’deki savaşta ölen sivil sayısı Yemen’dekinin 10 katı
Muallimi “Suriye’deki savaşta ölen sivil sayısı ile Yemen’de ölen sivil sayısı arasında bir karşılaştırma yapalım. İki ülkenin nüfusu birbirine yakın. Suriye’de savaş 7 senedir devam ederken Yemen’de 5 senedir sürüyor. Fark fazla değil. Yemen’de yaşanan savaşta ölen sivil sayısı hakkındaki en kötümser istatistiklere göre Husiler’in Yemen’i işgal etmesinden bu yana toplam 60 bin sivil ölmüş. Ölen bir sivil bile her şeyden önemlidir ama burada sadece rakamları karşılaştırıyoruz.  Suriye’de ise 7 senede 600 bin sivil hayatını kaybetmiş. 60 bin nerede 600 bin nerede?  Tam 10 katı. Bu aradaki fark, Yemen’de mücadele eden koalisyon güçlerinin hedefleri iyi belirlemesi ve sivil kaybının en aza indirgenmesi için azami özen göstermesinden kaynaklanıyor. Suriye’deki çatışma tarafları ise sivil kaybı yaşanmamasına özen göstermiyor. Orada kendi halkını yanıcı variller ve rastgele fırlatılan füzelerle vuran bir hükümet var” ifadelerini kullandı.
Peki, Suudi Arabistan’ın İngiltere gibi müttefikleri Yemen’de yaşanan bu sivil kayıplarını neden çok fazla göstererek Suudi Arabistan ve Arap koalisyonuna baskı yapıyor? Bu baskı Husi tarafına destek vermek olarak da anlaşılabileceği gibi İngiltere’nin neden Suriye rejimine aynı baskıyı yaptığını görmüyoruz?
Bu soruya cevap veren Muallimi ortada komplo teorisinin bulunduğu, ülkesinin maddi ve manevi açıdan başarılı olması nedeniyle özellikle de sözde insan hakları, sivil toplum kuruluşları ve medya tarafından hedef alındığını söylüyor. Suudi Arabistan’ın attığı her adımda ülkenin ve halkının çıkarını düşündüğünü belirten Muallimi, Suriye rejimin halkını kimyasal silahlarla vurmasının ise kendilerini eleştiren medya kuruluşlarının ilgisini çekmediğine dikkat çekti.
Bu, BM’nin şahitliğindeki bir Kolera hikâyesidir!
Independent Arabia’nın Yemen’deki Kolera salgını ile Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonu arasında bir bağlantı bulunduğu yönündeki iddialar hakkında sorusuna cevap veren Muallimi bu iddialara gülerek Husilerin kontrolü altında bulundurduğu bölgelerde Yemenlilerin hasat yaptığı tarlaların BM’nin gözleri önünde kirli sularla sulandığı “Gat” olayına değindi.
Haklarındaki Kolera iddiasının çok komik olduğunu ifade eden Muallimi Suudi Arabistan’ın yaptığı yardımların ülkedeki kolera salgınını engellemeye yönelik olduğunu söyledi. BM tarafından aktarılan bir olayı anlatan Muallimi “Yemenli bazı çiftçiler, BM tarafından Gat tarlalarını temiz su, sebze tarlalarını ise kirli sularla sulamakla suçlanıyor. Kolera bu yolla diğerlerinden çok daha hızlı bir şekilde yayılıyor. Söz konusu tarlaların çoğu Husilerin kontrolü altındaki bölgelerde bulunuyor. Husiler bu tarlalarda yetişen ekinlerin ticaretini yapıyor ve böylece ülkede kolera salgını oluyor. Suudi Arabistan ise kolera salgının önünü almak için ülkeye ilaç ve gıda yardımında bulunuyor” ifadelerini kullandı.
Suudi Arabistan Yemen’deki savaşın durması için BM’nin 2216 sayılı kararı doğrultusunda Husilerin işgal ettikleri bölgelerden çekilmeleri ve silahlarını teslim etmeleri şartını koşuyor. Bu konuda açıklamalarda bulunan Muallimi “Husiler BM’nin 2216 sayılı kararını uygulamaya hazır olduklarının garantisi vermediği sürece ülkedeki savaş sona ermez. Arap koalisyonu tarafından desteklenen Yemen hükümeti Hudeyde’de sınırlı bir ateşkes yapılmasını onayladı ancak sonuç hayal kırıklığı oldu. Ancak bu iyi bir tecrübe diyebiliriz. Bundan sonraki süreçte Husiler kontrolü altında bulundurdukları bölgelerden çekilmek istiyorlarsa ateşkes yapılır ve çekilirler. Ancak Husilerin çekilmeleri ve silahlarını teslim etmelerine ilişkin bir anlaşma yapılmadan ateşkes yapılmasının çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
Husiler Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonunun Yemen'de gerçekleştirdiği operasyonların Yemenlilerin açlıkla karşı karşıya kalmasına sebep olduğunu söylüyor. BM ise Husilerin Yemen’de meşruiyete karşı ayaklandığını belirtiyor.
İsrail ve İran rolleri değişiyor
Muallimi’nin aktardığına göre İsrail temsilcileri konu ne olursa olsun tüm BM oturumlarına katılıyor.
Muallimi Suudi Arabistan’ın İsrail ve Filistin’e bakışı hakkındaki soruya şöyle cevap verdi:  

  • “Bu konudaki son sözü Suudi Arabistan Kralı Selman söylemiş, 'Ne Yemen, ne İran ne Suriye ne de başka bir şey. Filistin meselesi bizim 1.meselemizdir' ifadelerini kullanmıştır.”

İran ile İsrail arasındaki atışmaların ve gerginliğin göstermelik olduğunu belirten Muallimi onlarca sene geçmesine iki ülkenin birbirine tek kurşun sıkmadığını söyledi. Suriye’de yaşanan savaşta şuana kadar İsrail kurşunu ve bombardımanı ile ölmüş tek bir İranlı görmediğini belirten Muallimi aynı şekilde hiçbir İsrail askerinin İran tarafından yapılan bir saldırı ile ölmediğini söyledi. Muallimi İki ülkenin birbirini kullandığına vurgu yaptı. İran’ın İsrail’i kullanarak İslam dünyasına kendisini mazlumların ve Filistinlilerin dostu olarak göstermek istediğini ancak İsrail işgalinin önünü açmaktan başka bir şey yapmadığını ifade eden Muallimi İsrail’in de İran’ı kullanarak kendisini dünyaya mazlum olarak göstermeye çalıştığını söyledi.
 İsrail temsilcisine “arkadaş” demiyorum
Muallimi’ye göre İsrail’in en fazla korktuğu şey Araplar arasında itidal sesinin yükselmesi ve Arapların barış destekçisi olduğunun dünyaya ilan edilmesi. İsrail’in Arap Barış Girişimi’ni hiçbir zaman kabul etmediğini ve bu girişimi yıpratmak için her şeyi yaptığını vurgulayan Muallimi İsrail’in bölgedeki krizlerin temel müsebbibi olduğunu çünkü İran’ın önünü açtığını ifade etti.
Suudi Arabistan’ın İsrail ile masa altından hiçbir şekilde gizli anlaşma imzalamadığını ifade eden Muallimi “Suudi Arabistan’ın duruşu gayet açıktır. İsrail’e barış elini uzattık. Eğer barış istiyorlarsa Arap Barış Girişimini kabul edecekler. Bunun için masa altından anlaşmalar yapmaya ihtiyacımız yok. BM’de İsrail temsilcileri ile hiçbir şekilde iletişime geçmedim” şeklinde konuştu.
Muallimi Suriye temsilcisine “arkadaşım” dediğini çünkü Arap ve Müslüman olmak gibi birçok meselede ortak paydaları olduğunu belirterek İran’ın BM Temsilcisi ile de selamlaştığını ifade etti. İşgal, yasadışı yerleşim ve ablukaya devam ettiği sürece İsrail temsilcisine arkadaşım demeyeceğini belirten Muallimi resmi bile olmasa İsrail tarafı ile hiçbir şekilde iletişime geçmediğini ifade etti.
Yüzyılın anlaşması hakkında konuşan Muallimi bu anlaşma hakkında henüz hiçbir şey bilinmediğini ve ABD’nin anlaşma içeriğinin yaz sonunda açıklanacağını söylediğini belirtti. Söylentilere göre anlaşmanın bağımsız bir Filistin kurulması, yasadışı Yahudi yerleşimlerinin kaldırılması ve mültecilerin geri dönmesi gibi kararları içermediğini ve böyle olması durumunda anlaşmanın başarısızlıkla sonuçlanacağını belirtti. Muallimi anlaşmanın göz atmaya değer olduğunu ancak söylentilere göre söz konusu maddeleri içermediğini belirtti.
Arap milletinin ve Filistin halkının elindeki en büyük silahın meşruiyet olduğunu belirten Muallimi İsrail’in silah gücü ile kendi varlığının dikta etmek istese de meşruiyetini asla kabul ettiremeyeceğini söyledi. Muallimi Filistin halkının mücadelesine devam etmesi durumunda uzun vadede olayların Filistin halkının çıkarına gelişeceğini ifade etti.
Mustafa Ensari - Independent Arabia



Suudi deneyimi... Tarihi bir an, bir yönetim projesine dönüştüğünde

Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)
Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)
TT

Suudi deneyimi... Tarihi bir an, bir yönetim projesine dönüştüğünde

Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)
Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)

Sosyolog ve araştırmacı Dr. Abdurrahman eş-Şukayr, Suudi devletinin kuruluş deneyimini daha önce görülmemiş bir yorum çerçevesine oturtuyor. Tarihi, birbirinden kopuk olaylar dizisi olarak değil; nüfus, kaynaklar ve seçkinler arasındaki ölçülebilir ve karmaşık ilişkiler tarafından yönetilen bir sistem olarak ele alıyor. Bu yaklaşımın, karmaşıklık bilimi ile ‘tarihin yasaları’ olarak da bilinen kliodinamik teorisine dayandığını belirten eş-Şukayr, devletlerin nasıl ortaya çıktığını, büyüdüğünü ve ardından seçkinlerin aşırı çoğalması nedeniyle baskı aşamasına girerek kriz ve zirve noktalarına ulaştığını; sonrasında ise istikrarı yeniden üreten bir lider figürünün ortaya çıktığını açıklıyor.

Eş-Şukayr, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu çerçeve sayesinde Diriye’nin Muhammed bin Suud öncesinde elit doygunluğa ve yapısal istikrarsızlığa ulaşmış yerel bir sistem olduğunun anlaşılabildiğini söyledi. Buna göre Muhammed bin Suud’un yükselişi, yönetim merkezini yeniden şekillendiren ve yeni bir siyasi döngü başlatan tarihsel bir yeniden ayar anı olarak yorumlanıyor.

Karmaşıklık bilimi

Eş-Şukayr, karmaşıklık biliminin; toplumlar ya da ekonomi gibi birbiriyle bağlantılı çok sayıda parçadan oluşan sistemleri incelediğini belirtti. Bu sistemlerde her küçük unsur diğerini etkilerken, yoğun etkileşim sonucunda yalnızca tek tek parçaların incelenmesiyle anlaşılamayacak yeni örüntü ve davranış biçimleri ortaya çıkıyor. Bu çerçevede karmaşıklık bilimi, zaman içinde küçük etkileşimlerin birikmesi sonucu istikrarın, kaosun ya da büyük ölçekli değişimlerin nasıl ortaya çıktığına odaklanıyor.

Devlet dönüşümünün beş yıllık döngüsü

Eş-Şukayr, devletlerin dönüşümüne ilişkin beş aşamalı döngüye de değinerek, devletlerdeki değişimlerin ölçülebilir dinamiklere tabi olduğunu ve genel eğilimlerinin öngörülebileceğini söyledi. Bu çerçevede toplumların beş aşamalı bir döngü içinde hareket ettiğini belirten eş-Şukayr, süreci şöyle açıkladı:

- Büyüme aşaması: Kaynakların genişlediği ve devletin kontrol kapasitesinin arttığı evreyi ifade ediyor. Bu süreç, nüfus artışı ve seçkinlerin çoğalmasıyla eş zamanlı ilerliyor. Aşama; tarihçilerin metinlerine ihtiyaç duyulmaksızın, nüfus ve ekonomik kaynaklara ilişkin yaklaşık veriler ve göstergeler üzerinden ölçülebiliyor ve öngörülebiliyor.

- Baskı aşaması: Kaynak bolluğunun görece azaldığı, kamu görevlerine talip olanların sayısının arttığı ve mevcut elitlerin konumlarını korumaya çalıştığı dönem olarak tanımlanıyor. Bu durum, devletin herkesi bünyesinde barındırma kapasitesini aşan bir tablo ortaya çıkarıyor. Nüfus artışı, siyasi, ekonomik, bilimsel ve toplumsal elitlerin sayısını artırırken, mevcut pozisyonların sayısı yetersiz kalıyor.

- Kriz aşaması: Seçkinler arasındaki birliğin sarsıldığı ve örtük gerilimlerin açık çatışmalara dönüştüğü evreyi oluşturuyor.

- Zirve aşaması: Kriz ve istikrarsızlığın doruğa ulaştığı bu safhada ittifaklar çözülüyor, dışlamalar ve ayrışmalar hız kazanıyor.

- İstikrar aşaması: Yeni bir liderliğin ya da revize edilmiş bir yönetim sisteminin, nüfus, kaynaklar ve seçkinler arasındaki ilişkiyi toplumun yeni ruhuna uygun biçimde yeniden düzenlemeyi başardığı dönem olarak tanımlanıyor. Bu aşamayla birlikte, önceki döngüye kıyasla daha bütünlüklü yeni bir süreç başlıyor.

Kontrol edilemeyen rekabet

Eş-Şukayr, zirve aşamasının Hicri 1139 yılına yakın dönemde belirginleştiğini belirterek, yönetici kollar arasındaki rekabetin artık kontrol edilemez bir seviyeye ulaştığını ifade etti. Bu süreçte elitler içindeki ayrışmalar hız kazanırken, bazı isimlerin kısa süreli emirlik deneyimleri yaşadığı ve sadakatlerin hızla el değiştirdiği görüldü. Bu tablo, iç dengeleri yönetme kapasitesinin çöktüğünü ortaya koydu. Bu koşullar altında siyasi sistemin sınırına dayandığını kaydeden eş-Şukayr, yönetim makamına talip olanların sayısının emirliğin iktidarı düzenleme kapasitesini aştığını vurguladı. Böylece zirve aşaması, yeniden kurucu bir liderliğin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan tam ölçekli bir yapısal çözülme anına dönüştü.

Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)

Muhammed bin Suud’un yükselişi, Diriye’de istikrar koşullarının olgunlaşmasının bir sonucu olarak gerçekleşti. Seçkinlerin aşırı çoğalması, eski yönetim sistemini sürdürülemez hale getirirken, çatışan elitlerin okuyamadığı tabloyu kavrayabilecek bir lideri gerekli kılan tarihsel bir moment ortaya çıktı. Bu çerçevede Muhammed bin Suud’un iktidarı devralması, Diriye içindeki güç dengelerinin yeniden ayarlanması anlamına geldi. Böylece yerel siyasi düzen, yapısal istikrarını yeniden tesis etme kapasitesini kazandı.

Yönetim merkezinin inşası

Muhammed bin Suud, Diriye’de yeni bir büyüme sürecinin başlangıcı olarak et-Turayf mahallesini kurarak burayı yönetim merkezi haline getirdi. Oysa daha önce Diriye emirleri Gusaybe ya da el-Mulaybid bölgelerinde ikamet ediyordu. Muhammed bin Suud, siyasi, dini ve askeri elitleri yeni devlet kurumları içinde yeniden dağıtarak, Diriye’deki iktidar yapılarını düzenleyerek, elit fazlasını azaltarak ve rekabet halindeki kollar arasındaki ilişkileri kontrol altına alarak yönetim merkezini yeniden inşa etti.

Bu yapısal düzenleme, emirliğin nüfus, kaynaklar ve elitleri tek bir çerçeve içinde yönetme kapasitesini yeniden kazanmasını sağladı. Böylece, Diriye merkezli yeni bir kuruluş döngüsünün önü açıldı ve bu süreç Diriye Emirliği olarak bilinen yapının çekirdeğini oluşturdu.

Eş-Şukayr, bu yeni okumanın Arap Yarımadası’nda devletlerin ortaya çıkışını; nüfus, kaynaklar ve seçkinler arasındaki ilişkiyi esas alan yapısal döngüler üzerinden açıklayan yeni bir araştırma ufku sunduğunu belirtti. Yerel çevrelerin farklılığına bağlı olarak denetim mekanizmalarının değiştiğini vurgulayan eş-Şukayr, yaklaşık nüfus ve mali istatistiklerin oluşturulmasının, tarihi test edilebilir ve karşılaştırılabilir bir alana dönüştürmek için zorunlu bir giriş olduğunu ifade etti. Bunun ise bölge tarihine ilişkin verilerin toplanmasını ve sınanabilir hipotezlerin geliştirilmesini gerektirdiğini kaydetti. Bu yaklaşımın, parçalı anlatıların ötesine geçen, daha uzun vadeli, daha hassas ve daha bağımsız bir Arap yorum modeli inşa edilmesine katkı sağlayacağını dile getirdi.

Öte yandan, Muhammed bin Suud hakkında kaleme alınan çalışmaların analitik ve anlatısal boyutunun sınırlı kaldığına dikkat çekildi. Kurucu eylemin mantığını açıklayan kapsamlı bir tarihsel biyografinin bulunmadığı, tarih kayıtlarının ise kuruluş öncesi ve kuruluş sırasındaki gelişmeleri yeterince aydınlatmadığı belirtildi. Bu boşluğun, Muhammed bin Suud’un hayatını olayların iç yapısından hareketle yeniden kurgulamayı gerektiren bir araştırma hattını zorunlu kıldığı ifade edildi. Kararların, ittifakların ve çatışmaların; yönetim tasavvurunu ve devletin koşullarını ortaya koyan anlamlı bir sistem olarak okunmasıyla, gerçekliğin hareketinden süzülen bir tarihsel biyografi ve siyasi projenin seyrine ilişkin bütünlüklü bir yorum üretilebileceği vurgulandı.


Muhammed bin Selman, Medine'de alimleri, bakanları ve vatandaşları kabul etti

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Medine'de alimler, bakanlar ve bir grup vatandaşı kabul ederken (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Medine'de alimler, bakanlar ve bir grup vatandaşı kabul ederken (SPA)
TT

Muhammed bin Selman, Medine'de alimleri, bakanları ve vatandaşları kabul etti

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Medine'de alimler, bakanlar ve bir grup vatandaşı kabul ederken (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Medine'de alimler, bakanlar ve bir grup vatandaşı kabul ederken (SPA)

Suudi Arabistan Başbakan Yardımcısı Veliaht Prens Muhammed bin Salman bin Abdulaziz, mübarek Ramazan ayının gelişi vesilesiyle kendisini tebrik etmek ve kutlamak için gelen alimleri, bakanları ve bir grup vatandaşı Medine'de kabul etti.

Hazır bulunanlar, mübarek ay vesilesiyle tebriklerini Veliaht Prens'e ilettiler, Veliaht Prens de herkesin oruçlarını, dualarını ve iyi amellerini Allah'ın kabul etmesini diledi.

Prens Muhammed bin Salman, mübarek Ramazan ayı vesilesiyle Medine'de tebriklerini kabul ediyor (SPA)Prens Muhammed bin Salman, mübarek Ramazan ayı vesilesiyle Medine'de tebriklerini kabul ediyor (SPA)

Resepsiyona Medine Bölgesi Valisi Prens Selman bin Sultan bin Abdulaziz, Devlet Bakanı ve Bakanlar Kurulu Üyesi Prens Turki bin Muhammed bin Fahd bin Abdulaziz, Riyad Bölgesi Vali Yardımcısı Prens Muhammed bin Abdulrahman bin Abdulaziz, Medine Bölgesi Vali Yardımcısı Prens Suud bin Nahar bin Suud bin Abdulaziz, Kültür Bakanı Prens Bedr bin Abdullah bin Ferhan, Prens Suud bin Selman bin Abdulaziz, Prens Faisal bin Bedr bin Muhammed bin Celavi, Prens Fahd bin Selman bin Sultan bin Abdulaziz, Prens Nahar bin Suud bin Nahar bin Suud bin Abdulaziz ve bakanlar katıldı.


Veliaht Prens Mescid-i Nebevi’yi ziyaret etti

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Seman,(SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Seman,(SPA)
TT

Veliaht Prens Mescid-i Nebevi’yi ziyaret etti

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Seman,(SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Seman,(SPA)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Seman bin Abdulaziz, dün Mescid-i Nebevi’yi ziyaret ederek Ravza-i Şerif'te namaz kıldı. Ayrıca Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve iki sahabesini (Allah onlardan razı olsun) selamlama şerefine nail oldu.