Modi’nin ikinci döneminde Hindistan’ın karşı karşıya kaldığı ekonomik zorluklar

Hindistan Başbakanı Narendra Modi (Reuters)
Hindistan Başbakanı Narendra Modi (Reuters)
TT

Modi’nin ikinci döneminde Hindistan’ın karşı karşıya kaldığı ekonomik zorluklar

Hindistan Başbakanı Narendra Modi (Reuters)
Hindistan Başbakanı Narendra Modi (Reuters)

Halktan aldığı destekle birlikte, iktidarının ikinci dönemi için çalışmalarına başlayan Hindistan Başbakanı Narendra Modi, ikinci dönemi sırasında, ülkede son yıllarda yaşanan mali krizin ardından, ekonomik reformların hızlandırılması için çaba sarf edecek.
Modi, iktidarının ilk döneminde, tükenmiş olan bankacılık sisteminin reformuna ve ülkenin ekonomik yapısının yeniden canlandırılmasına odaklanıyordu. Mal ve Hizmet Vergisi, Borç ve İflas Kanunu, Gayrimenkul Düzenleme Kanunu’nu çıkaran Modi, Hindistan'ın önümüzdeki 10 yıl içinde güçlü bir ekonomik büyüme konumuna gelmesi için gerekli olan yerleşik yapının temellerini attı. Önümüzdeki Temmuz ayında 2019 bütçesinin tamamının sunulması bekleniyor.
Ekonomiyi canlandırmak
Modi’nin son seçimleri kazanmasından bir gün sonra, küresel yatırımcılar, Hindistan tahvillerinde 216,3 milyar dolarlık net bir servet elde etti. Bu kimseler, Modi’nin ve Hindistan Merkez Bankası’nın ülke ekonomisini nasıl yönlendirdiğini yakından takip ediyor.
Kotak Mahindra Asset Management Şirketi’nin Yatırım Sorumlusu Lakshmi Iyer, “Yabancı fonların Hindistan'ı takip etmekten başka seçenekleri yok. Vadeli işlemleriniz muhtemel ve elde ettiğiniz getiri yüksekse, bu zaman dilimi iyi kazanımların sağlanabileceği bir dönem olabilir” ifadelerini kullandı.
Öte yandan Hint endüstrisi, son genel seçimlerden galip olarak ayrılan Modi hükümetine, ülkedeki ekonominin realitesini değerlendirme hakkı verdi ve şirket vergi oranlarında derhal indirim yapılması yönünde güçlü bir baskıyla birlikte mevcut yavaşlık konusundaki endişelerini dile getirdi.
Yeni Hint hükümetini ülke ekonomisini canlandırmaya yönelik girişimlerde bulunmaya teşvik eden Hindistan Sınıflandırma ve Araştırma Kurumu'na (INDRA) göre ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 6,9’a ulaşması bekleniyor.  Kuruma göre bu oran, beklenen yüzde 7’lik oranın çok az altında olan bir rakam.
31 Temmuz’da sona erecek olan 2018-2019 mali yılına dayanan verilerden yola çıkan kurum, üçüncü çeyrekte kaydedilen yüzde 6,6’lık büyüme oranının dördüncü çeyrekte yüzde 6,3’e gerileyeceğini teyit etti. Kuruma göre cari mali yıl, ülkedeki ardışık ikinci ekonomik düşüş dönemini temsil ediyor. Yeni hükümetin karşı karşıya kalacağı öncelikli zorluğun ekonominin yeniden canlandırılması olduğunu dile getiren kurum, kısa vadeli icraatlar aracılığıyla periyodik zorlukların üstesinden gelinebileceğini, fakat şu anda elzem olan durumun ülke ekonomisini tıkayan yapısal zorluklarının ele alınması olduğunu ifade etti.
Hint Endüstrisi Konfederasyonu Başkanı Vikram Kirloskar, “Hükümet vergi oranlarını düşürmeli ve hizmet sektörü de dâhil olmak üzere tüm sektörlerdeki yatırım tahsisatlarının kapsamını genişletmeli. Böylece tüketim, yatırım, devlet harcamaları ve ihracat bir kerede başlatılabilir” ifadelerini kullandı.
Modi’den talep edilen düzenlemeler
Narendra Modi, ticaret yanlısı siyasi bir lider olarak görülüyor. Mayıs 2014’te göreve başladığından beri Hindistan borsa endeksleri yüzde 40’ın üstüne çıktı. Modi hükümeti, sağlık hizmeti, vergilendirme ve ülkenin çokça ihtiyacı olan yabancı yatırıma izin verme gibi büyük reformları gerçekleştirmeyi başardı. Bununla birlikte, ikinci görev süresi boyunca çözülmesi gereken sorunların yer aldığı uzun bir listesi var. Bunlar arasında yüksek işsizlik oranları ve ticari açık gibi sorunlar da bulunuyor.
Hindistan ekonomisi için birer tehdit unsuru olmalarının ardından acil reform gerektiren bazı kilit alanlar:
1. Tarım ve istihdam reformları
Tarımsal ve kırsal sorunlar ülke genelindeki en belirgin problemler arasında yer alıyor. 2022'ye kadar çiftçilik gelirini ikiye katlama sözü veren başbakan için bu yıl en büyük zorluklardan biri de bu olacak. Bir yandan ülkedeki mevcut darboğaz ve öte yandan bu yılki mevsimsel tahminler iyi birer gösterge değiller. Nitekim Hint tarımının büyük bir kısmı hala büyük oranda muson yağmurlarına dayanıyor. Ülkedeki tarımsal sorunlara yönelik kısa vadeli çözümlerin başarılı olması beklenmiyor. Çiftçilerin gelirlerinde gerçek bir artışa tanık olmanın öncesinde, ekonomiye ilişkin uzun vadeli yapısal reformlar yapılması gerekmektedir.
Tarım sektörü, 2004-2005 döneminde GSYİH'nın yüzde 21'ini oluşturuyordu. Bu rakam son 15 yılda yüzde 13'e düştü. Ancak aynı dönemde tarım sektöründeki işgücü sayısında benzer bir düşüş yaşanmadı. Hint tarımı, ülke işgücünün yaklaşık yüzde 55'ine karşılık geliyor. Bu oran, yaklaşık 260 milyon insana karşılık geliyor. Bu durum da ülke nüfusunun yüzde 55 ila 57'sinin bir darboğaza sıkışıp kalan tarıma dayalı olduğunu gösteriyor. Hintli çiftçilerin mustarip olduğu sıkıntıların temelinde, ülkedeki düşük gıda fiyatları var. Hindistan hükümetinin asgari fiyat sistemini uygulamasına rağmen çiftçiler, tarımlarından kazançlı bir getiri elde edemiyorlar.
Banka dışı finansal kuruluşların sorunlarının çözülmesi, söz konusu şirketlerin kırsal ekonomiye nihai kredi sağlamada çok önemli bir rol oynamalarından dolayı acil bir gerekliliktir. İş kanunlarının çeşitli düzenlemeler aracılığıyla birleştirilmesi ve hatta fiili kurallardaki asgari bir değişiklik bile ülkedeki sanayi sektörüne katkıda bulunacaktır. Bugün, insan sermayesi yönetiminin temel tanımları hakkında çok fazla kafa karışıklığı var. Standart bir kanunlar dizisi, ‘endüstriyel ilişkiler, sosyal güvenlik, ücretler, işyeri güvenliği ve sosyal refah’ gibi belirli alanlardaki yasal düzenlemeler ve kurallarla ilgileniyor. Yasaların bu şekilde birleştirilmesi, uyumluluk ve dava maliyetlerinin azaltılmasına büyük ölçüde katkıda bulunacaktır. Bu durum, ülkedeki sanayi sektörü için kendi başına büyük bir kazanç olacak.
2. Yatırımlarda yaşanan düşüş
Başbakan’ın, Maliye ve Sanayi Bakanlarının acilen dikkat etmesi ve üstesinden gelmesi gereken bir diğer sorun yeni özel sektör projelerine yönelik yatırımlara ilişkin gözlenen isteksizliktir. Son beş yılda, altyapıya yapılan kamu yatırımları ve sosyal sektör planlarına yapılan harcamalar, özel tüketimin yanı sıra ekonomik büyümeyi büyük ölçüde yönlendirmenin anahtarı olmuştur. Öte yandan, özel sektördeki ticaret ve yatırımda önemli ölçüde bir düşüş yaşandı.
Ekonomik büyüme döngüsünün devam etmesi için bu iki alanın acil bir şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Ancak özel sektörü, 2008 yılından öncesine dayanan bir çalışma şekliyle yatırım yapmaya teşvik etmek, morallerin oldukça düşük olması sebebiyle altından kalkması zor bir iş olarak görünüyor. Modi’nin ikinci dönemi sırasında kendisini bekleyen önemli görevlerden biri de özel sektör yatırımları ve özel tüketim için moralleri yükseltmek olacak. Bu iki alan uzun vadeli büyüme oranlarının korunmasına yardımcı olacaktır.
3. Hint yapımı (Make in India)
Narendra Modi hükümetinin ilk döneminde imalat sanayinin bir bölümünü yerelleştirmek, ithalata bağımlılığı azaltmak ve aynı zamanda ihracat kazancını teşvik etmek için iddialı bir  “Make in India” girişimi başlatıldı. Bu çerçevede kaydedilen ilerlemeler oldukça karışık ve belirsizdi. Savunma ve otomotiv sektörlerinde bazı önemli projeler başlatıldı. Ancak daha yapılacak çok iş var.
Acil yardım ve uzun vadeli uluslararası kalkınma projeleri sunan önemli bir uluslararası insani yardım kuruluşu olan CARE'de çalışan ekonomi uzmanlarından Madan Sabnavis, ABD ve Çin'in açık ticaret savaşına girmesiyle birlikte şu anda büyük bir fırsat bulunduğunu dile getirdi. Şimdiye kadar tarafların pozisyonlarından geri çekileceklerine dair herhangi bir açıklamada bulunmadıklarını belirten Sabnavis, Hindistan’ın ABD ve Çin’e olan ihracatlarını arttırarak mevcut durumdan faydalanabileceğini söyledi.
4. İşsizlik
Hindistan’ın 1,36 milyar kişilik nüfusunun yüzde 67’sini 15 ila 64 yaş arasındaki kimseler oluşturuyor. Dolayısıyla ülkede -her ne kadar hepsi aynı anda iş aramasa bile- iş arama potansiyeli olan 910 milyon kişi var ve bu sayı hükümetin önünde büyük bir zorluk olarak duruyor.
Hindistan Ekonomik İzleme Merkezi tarafından bu yılın Ocak ayında yayınlanan bir rapora göre, 2016 yılında büyük para birimlerinin dolaşımının durdurulması kararı ve daha sonra 2017 yılında çıkarılan mal ve hizmet vergisiyle birlikte 2018 yılında yaklaşık 11 milyon iş kaybedildi.



Disney+'tan üç bölümlük Simpsonlar sürprizi

Fotoğraf: FOX
Fotoğraf: FOX
TT

Disney+'tan üç bölümlük Simpsonlar sürprizi

Fotoğraf: FOX
Fotoğraf: FOX

Disney+, Simpsonlar'ın (The Simpsons) üç yeni bölümünün bu yaz platformda gösterime gireceğini duyurdu.

Uzun soluklu ve sevilen animasyon komedi dizisinin önceki aylarda Fox'ta tamamlanan 37. sezonu, yapımın kilometre taşı niteliğindeki 800. bölümünü de içeriyordu.

38. sezonun bu sonbaharda başlaması bekleniyor.

Bundan önceyse sadece Disney+ üzerinden yayımlanacak üç bölüm geliyor. İlki, 17 Haziran'da gösterime girecek Extreme Makeover: Homer Edition isimli iki bölümlük bir set.

Bölümün resmi tanıtım metninde şöyle yazıyor: 

Homer ve Marge'ın eğlenceli çiftler gecesi, Homer'ın sadece kapı zili kamerasını bakıcı diye koyup çocukları gözetimsiz bıraktığını Marge'ın öğrenmesiyle tepetaklak oluyor. Kusurlu kocasıyla ilgili hayal kırıklığı yaşayan çakırkeyif Marge, farklı bir Homer'a dair üç fantezi kuruyor. Özel konuk oyuncu olarak Betty Gilpin, müzik konukları olarak ise Laufey ve Tegan ve Sara yer alıyor.

sdvrvf
Disney+, Extreme Makeover: Homer Edition ve bir Black Mirror parodisi de dahil üç yeni özel Simpsonlar bölümünü duyurdu (Disney+)

Simpsley isimli bir başka bölüm ise 3 Temmuz'da yayın platformunda izleyicilerle buluşacak. Konu özetinde şu ifadeler yer alıyor: 

Beş parasız dolandırıcı Marge Bouvier, zengin budala Seymour Skinner'ı eve dönmeye ikna etmek için İtalya'ya gönderildiğinde, onun lüks yaşam tarzının cazibesine kapılıyor. Ancak işin büyük bir pürüzü var: Skinner'ın yılışık, aptal ve beleşçi misafiri Homer Simpsley. Disney+'a özel bu Simpsons noir, yalanlar, şehvet ve İtalyan liretiyle dolu.

Son olarak Yellow Mirror adlı bir Black Mirror parodisi 26 Ağustos'ta gösterime girecek. Bölümün tanıtım metninde "Arızalı bir lamba, Homer'ın gerçeklik sandığı şey hakkında yürek burkan bir gerçeği ortaya çıkarırken, yapay zeka destekli bir tablet ise Maggie'yle arkadaş olup onu kontrol ediyor. Simpson ailesi, tuhaf ve merak uyandıran iki karanlık hikaye boyunca ışığı bulmak için mücadele ediyor" diye yazıyor.

Simpsonlar'ın dizi sorumlusu Matt Selman, 2007 yapımı Simpsonlar: Sinema Filmi'nin (The Simpsons Movie) devam filminin, dizinin veda bölümü olabileceğine dair spekülasyonları önceki aylarda reddetmişti.

Selman, dizi bir gün sona ererse bunun standart bir sezon finali olmayacağı ve sadece sıradan bir bölüm gibi görüneceğinde ısrarcı.

Selman "Yaklaşık bir buçuk yıl önce dizinin finalini parodileştiren bir bölüm yaptık" demişti. 

Olası tüm dizi finali konseptlerini tek bir bölüme sığdırdık, bu da bir nevi benim 'Asla dizi finali yapmayacağız' deme şeklimdi.

The Wrap'e konuşan dizi sorumlusu, bu bölümün "her şeyi toparlama ya da sonlandırma fikirlerinin hepsiyle dalga geçtiğini" söyleyerek şöyle eklemişti: 

Dizi bir gün sona ererse bir final olmayacak; sadece ailenin yer aldığı sıradan bir bölüm olur. Muhtemelen orada burada birkaç sürpriz detay olabilir ama 'Burayı özleyeceğim' gibi bir şey yapmayacağız.

Selman, Simpsonlar'ın her hafta "değişmemesi gerektiğini" belirterek "Karakterler her hafta sıfırlanıyor. Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day) gibi ama onlar bunun farkında değil ve o kadar da sık ölmüyorlar" demişti.

Independent Türkçe


Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı
TT

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Bölgesel çatışma hatlarında sahadaki ve diplomatik gelişmeler hız kazanırken, Washington ile Tahran arasında aksayan yatıştırma girişimleri Güney Lübnan’daki benzeri görülmemiş askerî tırmanışla kesişiyor.

Siyasi açıdan kritik bir dönüm noktasında, ABD Başkanı Donald Trump bugün (Cuma) “İran’la anlaşma konusunda nihai kararı bugün vereceğim” açıklamasında bulundu. Böylece ateşkesin 60 gün daha uzatılması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını öngören ön mutabakat taslağı ciddi bir sınavla karşı karşıya kaldı.

Bu diplomatik hareketlilik, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “İsrail ordusunun Güney Lübnan’da Litani Nehri’ni geçtiğini” duyurmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Açıklama, Mercayun, Nebatiye ve Sur ilçelerini hedef alan yoğun kara ilerleyişi ile hava ve topçu bombardımanlarının eşlik ettiği tehlikeli bir saha dönüşümüne işaret ediyor.

Müzakere cephesinde ise Tahran, taslağa karşı son derece temkinli bir tavır sergiliyor. İran’ın baş müzakerecisi Muhammed Bakır Kalibaf, ülkesinin “garantilere ya da sözlere güvenmediğini”, “tek ölçütün eylemler olduğunu” vurgulayarak, karşı taraf somut bir adım atmadan Tahran’ın önceden hiçbir girişimde bulunmayacağını söyledi.

Pakistan ve Katar’dan arabulucular, Lübnan’daki çatışmaların durdurulmasını daha geniş kapsamlı bir saldırmazlık anlaşmasına dahil etmeye çalışsa da, prosedürel engeller ve Tahran’daki karar alma yetkisinin belirsizliği nihai metnin oluşturulmasını hâlâ zorlaştırıyor. Gözler, önümüzdeki saatlerde Trump’ın vereceği karara çevrilmiş durumda.

Sahada ise İsrail’in kapsamlı tırmanış tehditleri fiiliyata döküldü. İsrail güçleri yoğun ateş desteği altında ilerleyerek Mercayun’daki “Arid Dbin” bölgesinde onlarca konutu yıktıktan sonra burada kalıcı bir varlık oluşturmaya başladı.

Kara harekâtına, “Ayn Kana” beldesini kapsayan zorunlu tahliye uyarıları ile “İslami Sağlık Heyeti”ne bağlı ambulans ekiplerini hedef alan hava saldırıları eşlik etti. Maarub ve Deyr Kanun en-Nahr bölgelerine düzenlenen saldırılarda ölü ve yaralıların olduğu, yerel yerleşimlerde büyük yıkım meydana geldiği belirtildi.

Tüm bu gelişmeler, gündemdeki diplomatik çözüm ihtimallerinin giderek daralmasına yol açıyor.


Kırmızı çizginin çöküşü: Hamaney'den Maduro'ya Trump

Fotoğraf: Mark Smith
Fotoğraf: Mark Smith
TT

Kırmızı çizginin çöküşü: Hamaney'den Maduro'ya Trump

Fotoğraf: Mark Smith
Fotoğraf: Mark Smith

Akil Abbas

Yabancı liderlerin tutuklanması konusunda ciddi şüpheler olsa da, yabancı liderlerin, yetkililerin veya sıradan vatandaşların suikastlarının önlenmesi konusunda hiçbir şüphe yoktur

İkinci döneminin daha ikinci yılını tamamlamadan, ABD Başkanı Donald Trump, dikkat çekici bir cüret ve büyük bir hızla, yerleşik siyasi normları yıkmaya, bilinen kurumsal kurallara meydan okumaya, ABD'nin dış dünya ve devletleriyle ilişkisini, Amerikan devlet kurumlarının tarihsel, siyasi, hukuki ve geleneksel birikiminden ziyade, hem “ABD” hem de “dünya”nın anlamına dair başkanın kişisel anlayışına dayanarak yeniden tanımlamaya devam ediyor.

Başkanın “şoklarının” listesi uzun ve hızlı; Kanada'nın  51. eyalet olarak ABD'ye ilhakını ve Danimarka'dan kendisine bağlı Grönland'ı talep etmek, Gazze sakinlerini topraklarından göndererek burayı yabancı turistler için bir “Riviera”ya dönüştürmek, ek olarak ABD'nin tarihsel, güçlü ve sadık müttefiki olan Avrupa'yı, ABD'ye bağımlı olduğu ve onu sömürdüğü gerekçesiyle sürekli olarak ezmek.

Neyse ki, bu “şoklar” ya da en azından çoğu, siyasi veya kurumsal gerçekliğe dönüşmedi. Ancak Başkan Trump, diğer devlet başkanları ve sivil yetkilileriyle ilişkilerinde Amerikan devletinin bazı geleneklerini sarsmak gibi başka şeyleri gerçekliğe dönüştürmeyi başardı. On yıllar boyunca Amerikan politikası, bu yönde açık bir Amerikan yasal metni olmamasına rağmen, devlet başkanlarının tutuklanma ve hedef alınmaya karşı dokunulmazlığı ilkesine dayanıyordu. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri, devlet başkanlarını ve yetkililerini görevdeyken tutuklanmaktan veya ulusal mahkemelerde yargılanmaktan koruyan uluslararası hukuk geleneğini izledi.

1970'lerden bu yana birbirini takip eden Amerikan yönetimlerinin davranışlarını düzenleyen yasalar bu konuda açık olup, peş peşe yayınlanan ve ABD'nin suikastlara katılımını yasaklayan başkanlık kararnameleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır

 Bu genel kuralın tek istisnası, soykırım ve insanlığa karşı suçlar da dahil olmak üzere “savaş suçları” gibi belirli davalarda uzman uluslararası mahkemeler tarafından çıkarılan uluslararası tutuklama kararlarıdır. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) tarafından eski Sırp devlet başkanı Slobodan Milošević hakkında 1999 yılında çıkarılan tutuklama kararı buna bir örnektir. ICTY, Balkan bölgesindeki savaşlar sırasında işlenen vahşetleri yargılamak üzere BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulmuştu. Benzer bir tutuklama kararı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 2024 yılında Gazze savaşında savaş suçları işlediği suçlamasıyla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için de verildi, ama ABD bu karara şiddetle karşı çıktı. Netanyahu’nun tutuklanması kararı, 1998'de kabul edilen ve 2002'de yürürlüğe giren uluslararası bir antlaşma olan Roma Statüsü ile ilgili farklı bir hukuki gerekçeye dayanıyordu. Altmıştan fazla ülke (İsrail ve ABD hariç) tarafından imzalanan bu Statü, devlet başkanlarının ve diğer yetkililerin geleneksel dokunulmazlığının, iddia edilen savaş suçlarından yargılanmalarına karşı koruma sağlamadığını öngörmektedir. Buna dayanarak Uluslararası Ceza Mahkemesi 2009 yılında eski Sudan devlet başkanı Ömer el-Beşir hakkında Darfur bölgesinde işlenen vahşetler nedeniyle tutuklama kararı vermiş, 2023 yılında da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, Rus-Ukrayna savaşı sırasında Ukraynalı çocukların Rusya'ya zorla götürülmesindeki rolü nedeniyle bir başka tutuklama kararı almıştı.

fvf
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, ABD'nin New York şehrinin Midtown Manhattan bölgesindeki bir federal mahkemeye götürülüyor, 5 Ocak 2026 (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Trump'ın ikinci döneminde, ABD yönetimi, çok sayıda hukuki soruyu gündeme getiren ve yerleşik uluslararası normlara aykırı olan bir askeri operasyon ile eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklayarak bu geleneği bozdu. Yönetim, 2018 Venezuela seçimlerini hileyle kazandığına dair ciddi ve uluslararası düzeyde güvenilir suçlamalara dayanarak ABD’nin 2019'dan beri, Maduro'yu Venezuela devlet başkanı olarak tanımadığı gerekçesini öne sürdü. Ayrıca, Trump'ın ilk döneminde ABD Başsavcılığının, New York'taki bir federal mahkemeye Maduro hakkında uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD'ye uyuşturucu sokma ile ilgili bir suç listesi sunması da bir gerekçe olarak kullanıldı. Ne var ki bu konuda yönetimin argümanlarının geçerliliği konusunda önemli bir hukuki tartışma var.

Yabancı liderlerin tutuklanması konusunda ciddi şüpheler olsa da, yabancı liderlerin, yetkililerin veya sıradan vatandaşların suikastlarının önlenmesi konusunda hiçbir şüphe yoktur. 1970'lerden bu yana birbirini takip eden Amerikan yönetimlerinin davranışlarını düzenleyen yasalar bu konuda açık olup, peş peşe yayınlanan ve ABD'nin suikastlara katılımını yasaklayan başkanlık kararnameleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Mevcut Trump yönetimi, İran ile devam eden savaşında gerçekleştirdiği suikastlarla önemli bir Amerikan yasal ve kurumsal tarihi hiçe saymaktadır

Bu bağlamda, mevcut Trump yönetimi, İran ile devam eden çatışmasında gerçekleştirdiği suikastlarla önemli bir Amerikan yasal ve kurumsal tarihini hiçe saymaktadır. Bu önemli tarihin başlangıcı, ABD Başkanı Gerald Ford'un Şubat 1976'da “Amerika Birleşik Devletleri'nin Yabancı İstihbarat Faaliyetleri” başlıklı 11905 sayılı Başkanlık Emrini yayınlamasıdır. Watergate skandalı ve Kongre tarafından azil tehdidi sonrasında istifa etmek zorunda kalan Richard Nixon'ın ardından başkan yardımcısı olan Ford başkan olmuştu. Yaklaşık iki yıl beş ay süren kısa süreli yönetimi sırasında birçok politikası ve başkanlık emriyle, gerek Vietnam Savaşı gerekse siyasi rakiplere karşı kurumların kullanılması bağlamında olduğu gibi, Nixon yönetiminin hem içeride hem de uluslararası alanda neden olduğu kurumsal, siyasi ve hatta ahlaki zararı düzeltmeye çalıştı. Yukarıda bahsettiğimiz başkanlık emri de, siyasi suikastlara karşı önemli bir yasak içeriyor: “Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin herhangi bir çalışanının siyasi suikastta bulunması veya bunu planlaması yasaktır.”

Bu başkanlık yürütme emri, 1975 yılında Senato tarafından kurulan ve Demokrat Senatör Frank Church başkanlığındaki bir kongre soruşturma komitesinin bulguları üzerine yayınlanmıştı. Komite, çoğu güvenlik kurumları olan CIA, FBI ve NSA gibi çeşitli federal kurumların davranışlarını araştırmıştı (Temsilciler Meclisi de o dönemde Pike Komitesi adında paralel bir soruşturma komitesi kurmuştu). Komite, düzenlediği çok sayıda kongre duruşmasına (oturumuna) dayanarak yayınladığı yedi ciltlik raporunda, Nixon yönetimi de dahil olmak üzere çeşitli yönetimler boyunca bu güvenlik kurumları tarafından işlenen çok sayıda ihlal ve vahşeti belgeledi. Bunlar arasında Küba devlet başkanı Fidel Castro, Dominik Cumhuriyeti devlet başkanı Rafael Trujillo, Güney Vietnam lideri Ngo Dinh Diem ve Zaire Başbakanı Patrice Lumumba gibi yabancı liderlere yönelik suikast girişimleri de yer alıyordu.

Suikastlara izin verilmesi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 1989 yılında silahlı çatışma bağlamında düşman askeri liderlerinin kasıtlı olarak öldürülmesinin suikast olmayacağı yönündeki yasal yorumuna dayanıyordu

1978'de Başkan Jimmy Carter, bu başkanlık emrinin kapsamını genişletti ve Başkan Ford'un yürütme emrinde yasaklanan siyasi suikastlar ile yetinmeyip, tüm suikast türlerini yasaklayan daha kapsamlı 12036 sayılı başkanlık emrini yayınladı. Tüm suikastların genel olarak yasaklanmasına ek olarak, emir, yasağın ABD hükümet kurumlarıyla iş birliği yapan ABD vatandaşı olmayan kişileri de kapsadığını vurguladı. Bu genişletilmiş suikast yasağı, Başkan Ronald Reagan tarafından 1981'de imzalanan 12333 sayılı Yürütme Emri'nde de yürürlükte kaldı. Bu emir, ABD hükümet kurumlarının çalışmalarına daha geniş ve sistematik bir çerçeve sağlayarak, istihbarat çalışmalarını koordine etmede daha etkili olmalarını sağlayarak Başkan Jimmy Carter'ın önceki başkanlık emrinin yerini aldı. Bu, sadece Kongre’nin yürüttüğü bir soruşturma üzerine yayınlanmış bir emir değil, o dönemde Batı ve Doğu blokları arasında yaşanan yoğun Soğuk Savaş'ın uzun vadeli gerçeklerine bir yanıt niteliğindeydi. Zamanla, Başkan Reagan'ın emri, özellikle suikastlara karışmaktan kaçınma konusunda, ABD istihbarat teşkilatlarının çalışmalarını on yıllarca şekillendirmede temel bir unsur haline geldi.

fvvfe
 İran'ın başkenti Tahran'da, İsrail ve Amerikan hava saldırılarında hayatını kaybeden İran Dini Lideri Ali Hamaney'in anısına düzenlenen bir anma töreni, 1 Mart 2026 (Reuters)

Bu kurumsal miras, mevcut çatışma bağlamında İranlı siyasi liderlere, aralarında Dini Lider Ali Hamaney, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani ve Dini Liderin danışmanı Kemal Harrazi'nin de bulunduğu üst düzey isimlere suikast düzenleyen ikinci Trump yönetimi altında ciddi bir gerileme yaşıyor gibi görünüyor. Aslında, bu gerilemenin Trump'ın ilk döneminde, 2022'nin başlarında, İran'ın Kudüs Gücü komutanı General Kasım Süleymani'ye Bağdat'ta suikast düzenlenmesi emri vermesiyle başladığı da iddia edilebilir. O dönemde bazı Amerikalı hukukçular bu suikastın ABD'nin suikastları yasaklayan yasasını ihlal ettiğini belirtmiş olsa da, dönemin Demokrat politikacıların çoğunun itirazı bu olası ihlale değil, 1973’te yayınlanan Savaş Yetkileri Kararı'nın kötüye kullanılmasına yönelikti. Onlar, başka bir ülkenin yüksek rütbeli bir yetkilisine suikast düzenlemek gibi, yönetimin gerekçesiz ve savaşa yol açabilecek bir provokatör eylemle bu kararı ihlal ettiğini savundular. Yönetim ise, kanıt sunmadan, düşmanın Amerikalılara karşı silahlı saldırılar düzenlemeyi amaçladığı varsayımına dayanarak, yakın bir tehlikeyi önlemeye yönelik bir proaktif öz savunma olduğunu söyleyip, suikastın haklı olduğunu savundu. Bu, yönetime göre 11 Eylül 2001'den sonra ABD'nin sürekli olarak teröristleri hedef alması gibi suikast yasağı kapsamına girmeyen bir durumdu.

dfvfdb
Porto Riko'nun Ponce kentindeki Mercedita Uluslararası Havalimanı'nda ABD Deniz Piyadelerine ait bir CH-53E Super Stallion helikopteri pistte park halinde, 1 Ocak 2026 (Reuters)

Suikastlara izin verilmesi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 1989 yılında Reagan'ın 1981 tarihli başkanlık emrinde geçen suikast ifadesinin anlamını açıklığa kavuşturan yasal bir yorumuna dayanıyordu. Bu yorum, silahlı çatışma bağlamında düşman askeri liderlerinin kasıtlı olarak öldürülmesinin suikast olmadığını, keza Amerikalılara yönelik bir saldırıyı önlemek için önce davranıp öldürmenin “meşru öz savunma” kategorisine girdiğini belirtiyordu. Trump yönetiminin Süleymani'nin öldürülmesini haklı çıkarmasına yardımcı olan husus, hem şahsi olarak kendisinin hem de mensubu olduğu kurum olan İran Devrim Muhafızları aracılığıyla zaten ABD terör listesinde yer almasıydı. Buna rağmen yönetim, Süleymani'nin Amerikalıların hayatları için ciddi ve yakın bir tehdit oluşturduğunu kanıtlayamadı.

ABD, Hamaney suikastından bir gün önce İran ile müzakereler yürütüyordu ve yönetim, proaktif bir suikastı haklı çıkaracak Amerikan güvenliğine yönelik ciddi ve yakın bir İran tehdidinin varlığını kanıtlayamadı

İran ile devam eden savaş bağlamında, yönetim, İran Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanı olduğu gerekçesiyle Hamaney suikastını haklı çıkarmak için, tartışmalı olsa da, bir tür gerekçeye sahip. Ancak, ABD'nin operasyondan bir gün önce İran ile müzakereler yürüttüğü göz önüne alındığında, bu operasyonu önleyici savunma olarak nitelendirmek zor. Dahası yönetim, böyle bir önleyici suikastı haklı çıkaracak Amerikan güvenliğine yönelik ciddi ve yakın bir İran tehdidinin varlığını kanıtlayamadı. Önleyici savunma ve suikastların gerekliliği argümanı, bu çatışmada ABD tarafından öldürülen Laricani, Harrazi ve diğer İranlı sivil liderler düşünüldüğünde zaten geçersiz kalıyor.

dsvfr
İran'ın Tahran şehrindeki bir binada, eski Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın resminin yer aldığı bir reklam panosu, 2 Ekim 2024 (Reuters)

Bununla birlikte, ABD içinde yönetimin İslam Cumhuriyeti'ne karşı yürüttüğü savaşa yönelik itirazlar iki kampa ayrılıyor. Birincisi ve en büyük, en etkili itiraz, Demokrat politikacılar, bazı Cumhuriyetçiler ve diğerlerinden gelen, Trump yönetiminin bu savaşı kötü yönettiğine ilişkin siyasi itirazdır. Bunlara göre yönetim ne kamuoyunu hazırlamış ne de savaşın nedenleri, hedefleri ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda ikna edici bir açıklama yapmıştır. Buna ek olarak, Kongre ile zayıf bir istişarede bulunulmuştur ve Başkan Trump Savaş Yetkileri Kararı tarafından kendisine verilen yetkileri aşmış gibi görünmektedir. İkincisi, daha az etkili, daha elitist ve özel nitelikte olup, yönetimin eylemlerinin yasallığı, özellikle de suikastların organize edilmesi ve gerçekleştirilmesindeki açık ve doğrudan rolü etrafında dönmektedir.

Gerçekte, Başkan Trump, ABD'de medya, ekonomi, hukuk, siyaset ve hatta kişisel meseleler dahil olmak üzere birçok cephede aynı anda çok sayıda cesur ve şaşırtıcı hamlede bulundu. Bunlar göz önüne alındığında, ABD dışındaki tutuklamalar ve suikastlarla ilgili Amerikan normlarının ihlali, hem küresel olarak hem de ABD içinde alışılmış ve kabul görmüş normlardan kopabilme konusunda bir istisnaya dönüşen bir başkan karşısında, ikincil önemde bir sorun gibi görünüyor.