Köşe yazarları Yıldırım-İmamoğlu tartışması için ne dedi?

Köşe yazarları Yıldırım-İmamoğlu tartışması için ne dedi?
TT

Köşe yazarları Yıldırım-İmamoğlu tartışması için ne dedi?

Köşe yazarları Yıldırım-İmamoğlu tartışması için ne dedi?

Pek çok yazara göre program sıkıcıydı ama bu 17 yıl aradan sonra rakip siyasilerin bir TV programında karşı karşıya gelmiş olmasının önemini azaltmıyor.
Yetkin: Dağ fare doğurdu; yayın seçim sonucunu etkilemez
Gazeteci Murat Yetkin kendisine ait Yetkin Report adlı haber sitesinde, “Dağ fare doğurdu; yayın seçim sonucunu etkilemez” başlıklı yazısında şunları söyledi:
Bunun sebebi belki de siyasilerin yüz yüze konuşmaya ‘hamlamış’ olmalarıdır. Belki tartışma kurallarının AK Parti ve CHP yetkilileri tarafından saptanması, adayların karşılıklı tartışmasına izin verilmemesidir. Fark etmez. İsmail Küçükkaya elinden geleni yaptı ama Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım’ın canlı TV yayını tartışmalarında deyim yerindeyse dağ, fare doğurdu.
Ekranların başına kilitlenen milyonlarca izleyici, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başbakanlık döneminde AK Partililerin canlı yayında rakiplerle tartışmasını yasaklamasından bu yana ortadan kalkan bu demokratik adetin varlığını hatırlaması dışında, adaylardan yeni bir şey duymadı. Hatta daha önce söylenenler kadarını dahi duymadı.
Tartışma programı olması güzeldi ama ben bu program nedeniyle 23 Haziran İstanbul seçiminin sonucunu değiştirecek oy kaymaları olacağı kanısında değilim.
Oğur: Ortaya sıkıcı bir tartışma çıktı
Karar gazetesi yazarı Yıldıray Oğur ise ortak programı “sıkıcı” olarak değerlendirdi.
Oğur, uzun bir süre sonra televizyonda karşı görüşten bir politikacıyla tartışmanın amatörlüğünün ve çekingenliğinin iki adayı da gerdiğini belirtti.
Oğur yazısında konuyla ilgili olarak şunları yazdı:
17 yıl aradan sonra böyle bir tartışma yapmanın hamlığı da formata yansımıştı.
İkisi birleşince de ortaya sıkıcı bir tartışma çıktı.
Yine de tartışma sayesinde bir kaç saatliğine de olsa, teröristlik, hainlik, hırsızlık iddialarının havalarda uçuştuğu mevsim normallerinin çok üstünde bir demokrasi havasını teneffüs etmiş olduk. Aralarında TRT’nin de olduğu bazı kanallara yıllar sonra ilk kez karşıt görüşten biri çıkmış oldu. Gerekçesiz iptal edilmiş bir seçimin sandığından çıkan mesaj bile ülkedeki demokrasi çıtasının yükselmesini sağladı.
Ama dünyada bütün siyasi tartışmalar bu kadar sıkıcı olmuyor.
Özellikle adayların at başı gittiği bir yarışta seçim öncesi televizyon tartışmalarının son dakikada seçmen kararını ve seçimin sonucunu değiştirebildiğinin tarihte epey örneği var.

Bardakçı: Hayatımın en tatsız, en ruhsuz ve en sıkıcı siyasi tartışmasını izledim
Habertük gazetesi yazarı Murat Bardakçı ise programın formatını beğenmediğini belirterek, 3 dakikalık sınırlamayı eleştirdi.
Bardakçı’nın “Bu kadar önemli bir programı böyle ruhsuz ve tatsız hâle getirebilmek büyük başarıdır!” başlıklı yazısının bir bölümü şu şekilde:
Sizleri bilmem ama ben formatın tuhaflığı ve maalesef moderatörün de bu alandaki tecrübe noksanı yüzünden hayatımın en tatsız, en ruhsuz ve en sıkıcı siyasî tartışmasını izledim! Dolayısı ile, sadece adı “tartışma” olan bu programın yapımcılarından, üç saat alacaklıyım!
Daha açık şekilde ifade edeyim: Tatsızlığın, ruhsuzluğun ve sıkıcılığın sebebi format gereği cevaplara konan süre sınırlaması, böyle bir programı idare konusundaki tecrübesizliği daha ilk başta belli olan moderatörün heyecanı ve zaman takıntısı, soruları hazırlayanların bilmeleri gereken en basit bazı malûmata bile sahip bulunmamaları ve hatta soru sormak ile saçmalamak arasındaki farkı da her nedense düşünememeleri idi
………
Adaylara her soruya cevap için üçer dakika müddet tanınması kimin aklıdır bilmiyorum…  Ama gözünü kronometreden bir türü ayırmayan moderatör süre sona erdiği anda telâşa kapılıp beş defa ‘Peki!’ ve belki de on defa ‘Tamam!’ diyerek diğer katılımcıya döndü, derken sürelerdeki saniyelik sarkmalar problem oldu ve Türkiye’nin en büyük şehrinin belediye başkanlığı seçimi ‘On beş saniye alacağınız var’, ‘Bir önceki sorudan yirmi saniyeniz kalmıştı, onu kullanabilirsiniz’ seviyesine iniverdi!

Bardakçı, “soğuk” olarak değerlendirdiği program formatının katılımcıları cendereye soktuğunu belirterek,  “ortaya ruhsuz ve yapılan konuşmalardan da hatırda tek bir cümlenin kalmadığı bir program çıktı!” dedi.
Donat: Program yapıldı ve son viraja girildi
Sabah gazetesi yazarı Yavuz Donat ise program için “keşke daha önce gerçekleşseydi” dedi.
Dünkü ‘Karşılaşma’ da böyle başladı... Fakat...
Programın ilk 40 dakikasında ‘31 Mart... Seçim gecesi... Anadolu Ajansı... YSK’ tartışıldı.
İki aday da ‘Düne takılıp kaldı.’ Olmaz ki... Zaman ‘Dünün tartışılmasıyla’ harcanmaz ki.
Saat 22.00... Durumİsmail Küçükkaya programın ‘İlk yarısına’ nokta koydu.
10 dakika ara verdi.
Sahi... İlk bir saat nasıl geçti?
Renk yok... Heyecan yok... Proje yok... Ufuk yok... Yarınlara bakış yok.
Özetle... Hiçbir şey yok.

Bila: Yayın umarım bir istisna olmaz ve bundan sonra da devam eder
Gazeteci Fikret Bila ise Halk TV’nin internet sitesindeki köşesinde programın “normalleşme” adına önemli olduğunu belirtti.
Bila, “İmamoğlu sınavı geçti” başlıklı yazısında, “İktidarın 17 yıldır muhalefete yukarıdan bakan, asla bir araya gelmeyen, eşit şartlarda tartışmayı kabul etmeyen, kutuplaştıran, gerginlik yaratan, suçlayan, kendi seçtiği ekranlara tek başına çıkan, demokratik yarışa yanaşmayan tavrına rağmen, bu yayını kabul etmek zorunda kalması yine de normalleşme adına önemlidir” ifadelerini kullandı.
Bila’nın yazısının bir bölümü ise şöyle:
Yıldırım-İmamoğlu yayını seçmenin kararını değiştirecek bir yayın olmadı. Binali Yıldırım, yayın boyunca savunmada kaldı ancak, seçimlerin neden iptal edildiğine ilişkin inandırıcı bir kanıt sunamadı. Üstüne üstlük İmamoğlu’nun 31 Mart akşamından başlayarak hakkının nasıl gasp edildiğini belgeleriyle, saat saat açıklaması, yayının başında üstünlüğü ele geçirmesini sağladı. Yayın boyunca da bu üstünlüğü sürdürmeyi başardı. Hazırlık, belgeyle konuşma, sabır, hitabet, inandırıcılık açısından İmamoğlu üstündü.
Yayının moderatörlüğünü yapan meslektaşımız İsmail Küçükkaya başarılı bir yönetim gösterdi. Öncesinde yaratılan hava nedeniyle çok büyük baskı altında olmasına karşın adaylara eşit mesafade durmak ve objektiflik açısından özenli, başarılı bir tutum sergiledi.

Bila yazısını, “Türkiye’ye 17 yıl sonra normal bir demokrasi faaliyeti yaşatması açısından bir ilk olan bu canlı yayın umarım bir istisna olmaz ve bundan sonra da liderleri da kapsayacak şekilde devam eder” diyerek sonlandırdı.
Karaca: Şapkadan tavşan çıkmadı
Habertürk gazetesi yazarı Nihal Bengisu Karaca da yayını tatmin edici bulmadığını belirtti.
Karaca gazetedeki köşesinde, “20 yıllık bir aradan sonra yapılan bu ilk canlı açık oturumu kazasız belasız yürütmek oldukça zordu. İsmail Küçükkaya adil davranmaya, tarafların hakkını birbirlerine yedirmemeye, sürelere dikkat etmeye, iki adayın birbirinin sözünü̈ kesmesine engel olmaya çalıştı. Güzel. Ancak 'Yayın tatmin edici miydi?' sorusunun cevabının maalesef 'Hayır' şeklinde olduğu da ortada” dedi.
Karaca, “Münazaranın yasak olduğu münazara başlıklı yazısında kimsenin şapkadan tavşan çıkarmadığını belirterek, gözlemlerini şu şekilde değerlendirdi:
“* Her konunun, her sorunun cevabının 3 dk ile sınırlandırılması mantıksızdı. Bu kural nedeniyledir ki İmamoğlu’nun Yıldırım’a yönelttiği ‘Kime çaldılar diyorsunuz?’ sorusunun cevabı netleşmedi. Oysa YSK sürecini ve ‘Çaldınız’ ithamını adayların nasıl değerlendireceği izleyicinin en çok merak ettiği konuydu.
* Tarafların ‘karşılıklı’ oturmaları, birbirlerinin gözünün içine bakabilmeleri gerekiyordu ama oturma düzeni ‘yanlış’ olduğu için, bu gerçekleşmedi.
* Her iki tarafa da ‘23 Haziran’da kaybederseniz ne yapacaksınız? ‘Partim neyi uygun görürse onu yapacağım’ dışında, planınıza hedefinize dair ne söyleyebilirsiniz?’ gibi önemli bir soru yöneltilmedi, ki bence bu önemli bir eksiklik. Çünkü İstanbullu, 23 Haziran’da da sonuç İmamoğlu lehine çıkarsa ‘Sırada ne var?’ sorusunun cevabını samimi olarak merak ediyor.
* Taraflara sorulacak sorulardan en az biri hakkında bilgi verilmeliydi. O da ‘mal varlığı’ konusu. Taraflar bu sorunun sorulacağını peşinen bilip hazırlanarak gelmeliydi. Bu konu ‘Malvarlığınızı açıklama talebi var, ne dersiniz?’ diye geçiştirilecek bir konu değil. Halk artık oy verecekleri kişilerin siyaseti servet edinme aracı olarak kullanıp kullanmadıkları konusunda daha hassas. AK Parti tabanı dahil, gün geçtikçe daha fazla yükselen bir şeffaflık talebi söz konusu. İki tarafın da anlaşmış gibi ‘Evet tabii gerekirse açıklarız’ deyip mesele geçiştirmelerine izin verilmesi, yayını merakla beklerken #malvarlığı hashtagi yapan onbinlerce sosyal medya kullanıcısını görmezden gelmek oldu
.………
* Her iki taraf da çok az yeni şey söyledi. Genel olarak daha önce söylediklerini tekrar ettiler
.………
* Sonuçta, her şeye rağmen bu yayının sadece gerçekleşmiş olması bile, demokrasi açısından küçük ama umut verici bir adımdır.* Ait olduğu partinin teamülünü değiştirme pahasına yayın fikrini kabul eden ve gerçekleşmesini sağlayan Binali Yıldırım’ı kutlamak gerekir. Binali Yıldırım canlı yayında rakibiyle karşı karşıya kalmaktan kaçınan siyasetçi teamülünü yıktı. Bundan sonra her AK Partili aday en az Binali Yıldırım kadar cesur olmak zorunda.”

Koru: Ne beklerdim, ne buldum
Independent Türkçe'nin derlediği habere göre gazeteci yazar Fehmi Koru ise kendi ismindeki sitesinde yayınlanan, “Bir televizyon münazarasının ardından…” başlıklı yazısında, ortak yayını tatmin edici bulmadığını belirtti.
Koru’nun yazısının bir bölümü şu şekilde:
Kendi hesabıma ben, yayını yöneten bittiğini ilan ettiğinde, ‘Acaba daha fazla zevk alacağım başka bir uğraşa mı bu zamanı ayırsaydım?’ diye düşünmeden edemedim.
Tatminsizliğin beklentinin yüksekliğinden kaynaklandığına hiç kuşku yok.
Daha fazla ayrıntıya girip sizleri bir kez daha sıkmak istemem. Programın sıkıcılığını, tarafların uzun süredir rafa kaldırılmış televizyon münazarası gibi aslında çok doğal bir siyasi eylemi yeniden canlandırırken hata yapmamayı önemde ilk sıraya yerleştirmelerine bağladım.
Programı yöneten de, ister istemez, kariyer hesabındaydı…
Oysa biz izleyiciler haftalardır gündemi işgal eden bir seçim kampanyası eşliğinde dikkatimize sunulmuş konuların bir daha konuşulmayacak açıklıkta ele alınıp zihnimizde yer etmiş soruların hepsinin cevaplandığı bir program beklentisi içerisindeydik.
Pek çok soru ele alınmadı, ele alınanların çoğu da havada kaldı.

Koru yazısında programın sonuçlarını etkilemeyeceğini de belirtti.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.