Irak’ın taçsız kraliçesi Gertrude Bell kimdir?

Getrude Bell (Reuters)
Getrude Bell (Reuters)
TT

Irak’ın taçsız kraliçesi Gertrude Bell kimdir?

Getrude Bell (Reuters)
Getrude Bell (Reuters)

Ortadoğu, siyasi haritaların en hızlı değiştiği coğrafi bölgelerin başında gelmektedir. Bundan 150 yıl önce Beyrut ya da İstanbul’da bir grup aydınla bir araya geldiğinizde günümüzde Osmanlı toprakları üzerinde otuzdan fazla ülkenin kurulacağını, her ülkenin kendi bayrağı, marşı ve yönetimi olacağını söyleseniz büyük bir şaşkınlık yaşarlardı. Oysa çok kısa bir süre içinde onlarca devlet Osmanlı’dan koparak ortaya çıktığı gibi Osmanlı da tarih sahnesinden çekilerek yerini Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakmıştır. 
Independent Türkçe'den Mehmet Mazlum Çelik'in hazırladığı habere göre bu siyasal ayrılıkların tarihi yüz yılı tam olarak aşmış değildir, bu kopuşun arkasında bıraktığı pek çok siyasi ve insani kriz hala devam etmektedir. Ortadoğu’da siyasi haritalar değişirken ortaya çıkan aktörler üzerindeki tartışmalar günümüzde de hala sürmektedir. Bu tartışmaların yoğun bir biçimde ortasında bulunan en gizemli isimlerden biri de İngiliz bilim insanı ve ajan Gertrude Bell’dir.  
Oxford mezunu inançsız bir muhafazakar
1868 yılında İngiltere’nin Durham şehrinde dünyaya gelen Gertrude Bell demir sanayisinden zengin olmuş önemli bir aileye mensuptu. Ailesinin zenginliği ilerleyen dönemde başta Anadolu ve Irak’ta yapacağı birçok arkeolojik çalışmayı finanse etmesini sağlayacaktı. Bell, doğumundan kısa bir süre sonra annesini kaybetti. Daha sonra üvey annesi olacak Mary S. Bell onun hem en yakın dostu olacak hem de birçok eserini yayınlamasına yardımcı olacaktı. Dadıların ve eğitmenlerin nezaretinde İngiliz geleneklerine göre sıkı bir eğitim alan Bell muhafazakar bir aileye mensuptu. O zamanın şartlarında kadınlar üniversiteye gitmiyordu, kalan eğitimlerini evde tamamlıyor olmasına rağmen kabına sığmayan güçlü yapısı ailesini üniversiteye okumaya ikna etmiştir.
Tarihinde ilk defa kadın öğrencileri kabul eden Oxford Üniversitesine tarih okumak için kaydolan Bell, hocalarının kendisine yönelik katı tutumuna rağmen bölümünü onur derecesiyle tamamlamayı başarır; ama Oxford kabul ettiği kadın öğrencilerin yalnızca okumasına izin veriyordu. Bu yüzden Bell uzun süre diplomasını alamaz. Okulu bitirdiğinde Bell’in kafası karışıktır, Tanrı'ya olan inancından emin değildir. İlerleyen yıllarda Tanrı'ya inanmayı tamamen reddeden Bell, rahip olacak kardeşini bu yoldan vazgeçirmek için yoğun çaba sarf edecektir. Bell’in inanç konusundaki katı tutumuna rağmen İngiliz geleneklerine ve Kraliçe’ye olan bağlılığı ise ömrünün sonuna kadar sürecek, muhafazakar İngiliz politikasını savunacaktır ve İngiliz tarihinin önemli ismi Churchill ile hep yakın ilişkiler geliştirecektir.
Feminist değildi
Gertrude Bell’in yaşadığı dönemde kadın haklarının kazanımı için başta Avrupa’da olmak üzere birçok kadın örgütü ortaya çıkmıştı ve yoğun bir mücadele başlatılmıştı. Kadınların oy hakkını elde etmesi ve çalışan kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiğini savunan feminist dalga hareketleri birçok kadın aydın ve yazar arasında karşılık buluyordu. Bell, aldığı muhafazakar eğitim ve kişiliğinin bir gereği olarak bu tartışmalara daha çok Birleşik Krallığın Kraliçesi Victoria'nın durduğu yerden bakmayı tercih ediyordu. Bu bakış açısı, kadının sınırlarını tabiatı ile ölçerken güçlü kadının tanımı “erkekleşmesi” ölçüsünde karşılık buluyordu. 
Entelektüel açıdan bu düşüncesini hayat pratiğine taşıyan Bell, birçok erkeğin başarısız olduğu dağcılık, kriket, kürek çekmek gibi alanlarda kendisini yetiştirdi. Öyle ki 1902 yılında Alpler’de yaptığı bir dağ tırmanışı sırasında kafilesi fırtınaya kapıldı, Bell ve beraberindekiler dağda halatlarla birbirine 52 saat boyunca bağlı bir şekilde mahsur kaldı. Bu uzun süreçte Bell, kafileyi yöneterek herkesin hayatta kalmasını sağladı. Uzmanlık alanı olan tarihte ise ilgisini kütüphanelerden daha çok, saha çalışmaları yani arkeoloji cezbediyordu. Onun öyküsü de bu alanda başlayacak, bugün 500 milyondan fazla insanın yaşadığı Ortadoğu’nun geleceğini derinden etkileyecekti. 

Gertrude Bell / Fotoğraf: Gertrude Bell Arşivi, Wikimedia Commons
Bell, aşk ve Doğu

Gertrude Bell hakkında sayısız efsaneler üretilmiş bir kişiliğe sahiptir. Arap Milliyetçiliği için “el Hatun, Çöl Kraliçesi, Müminlerin Annesi” gibi sıfatlara nail görülürken özellikle “biz Türkler” için “Çöl Tilkisi, Çölün Cadısı” gibi hitaplar kullanılmıştır. Bu onun siyasi faaliyetlerinin bir sonucu olarak ideolojik bir ayrışmaya göre değişkenlik gösterir. Bunun yanında siyasi kişiliği kadar kişisel hayatı da birçok efsaneye konu olmuştur. Özellikle Türk efsanelerinde, onun Osmanlı’ya karşı olan nefretini, sevdiği adamın 1915 yılında Çanakkale’de ölmesiyle açıklayanlar vardır. Bell’in ölümü de başka bir efsane konusudur; buna göre, Bell intihar etmiştir, gerekçesi ise sevdiği adamın evli olması nedeniyle aşkına cevap vermemesidir. Ölüm nedeni yoğun miktarda uyku ilacı almak olan Bell’in değişen Irak siyasetinde bir tasfiye sonucunda suikasta kurban gittiği de iddia edilir.
Bu efsanelerin ötesinde gerçek olan nokta ise Bell’in Doğu ile ilk defa tanışmasının 1892 yılında Tahran’da İngiliz elçisi olan teyzesinin kocasını ziyaret etmesiyle başladığıdır. Burada İran kültürüne karşı büyük bir hayranlık duyar. İngiltere’ye döndüğünde Farsçasını ilerletir ve büyük hayranı olduğu Hafız’ın şiirlerini İngilizceye çevirir. Bell’in Doğu’ya olan hayranlığını doruğa çıkartacak hadise ise 1899 yılında Kudüs’e yaptığı seyahat olacaktır. Burada yaklaşık bir yıl kalan Bell, Arapların yaşam şekli ve geleneklerine karşı büyük bir ilgi duyar. Bunun sonucunda Ortadoğu ziyaretlerini genişletme kararı alarak Suriye’de birçok bölgeyi gezer. Arap Bedevilerinin yaşam şekline ve kabile yapısına dair birçok bilgi edinir.
Arkeoloji ile başlayan siyasi bağlantılar
Seyahatlerinde bölgenin altındaki arkeolojik zenginlikler Bell’in dikkatini çeker. Bölgeye daha geniş kapsamlı bir araştırma çalışması başlatan Bell, Suriye’den Konya’ya uzanan birçok arkeolojik çalışmaya katılır. Ailesinden kalan servetle arkeolojik çalışmaları finanse eder. Bu çalışmaların sonucunda Binbir Kilise ve Gılgamış Destanı gibi önemli eserler gün yüzüne çıkar.
Bell bu çalışmaları sırasında özellikle Arap aşiretleri ile yakın ilişkiler kurar, tüm çalışmaları boyunca yanında bulunan Ermeni seyisi Fartuh’u yanından hiç ayırmaz. Fartuh iyi derecede Arapça bilir ve coğrafyayı çok iyi tanır; ama Araplar Bell’in güçlü kişiliğine hayrandır. Çok iyi ata binmesi, zorluklara ve çetin çöl şartlarına karşı korkusuz duruşu Bell’in hemen benimsenmesine sebep oldu. Öyle ki Osmanlı zabitlerinin başına bir şey gelmesi endişesiyle birçok kez engellemeye çalışmasına rağmen Bell, atına atlayarak çölün en tenha bölgelerindeki Bedevi Aşiretlerinin çadırlarına gidip onlarla korkusuzca iletişim kurardı. Bu seyahatlerinin birinde esir düşmesi dahi onu engellemeyecekti. 
Birinci Dünya Savaşı başlıyor
Gertrude Bell uzun süren arkeolojik çalışmalarını tamamladıktan sonra Mayıs 1914 yılında İstanbul üzerinden İngiltere’ye döner. İnziva halinde çalışmalarını kitaplaştırmaya başladığı bir süreçte, Büyük Cihan Harbi başlar. İngiliz Kraliyet İstihbaratı Bell’i tecrübelerinden yararlanmak için Mısır’a davet eder. Bu, Bell’in siyaset ile ilk tanışması değildir. Daha önce Abdülhamid yönetimi ve Adana olayları ile ilgili pek çok bilgi notu ve mektubu hükümetle paylaşmıştır; ama bu kez kendisinden istenen şey İngiliz Hükümeti’nin özellikle Savaş Bakanı Churchill'in Arap isyanları stratejisine danışmanlık yapmaktır. 

Gertrude Bell ve Thomas Edward Lawrence / Fotoğraf: Twitter
Bu görevi kabul eden Bell, Mısır’a gelir ve daha sonrasında Arabistanlı Lawrence olarak tanınan ünlü İngiliz ajan ile tanışır. Lawrence’ın bölgede aşiretleri tanıması ve strateji geliştirmesi konusunda ona akıl hocalığı yapar. Osmanlı’ya yakın aşiretlerin hangileri olduğunu belirleyen Bell, isyanın hangi noktalarda kiminle başlayacağına kadar birçok detayın asıl belirleyicisi olmuştur. Savaş Bakanlığı’nın isteği üzerine teslim ettiği haritalar İngilizlerin Suriye başta olmak üzere birçok savaş cephesi açmasına sebep olmuştur. 
Faysal ve Irak ile başlayan süreç 
Modern Irak’ın birinci Kralı olan Faysal, Şerif Hüseyin’in oğludur. İstanbul’da uzun süre İkinci Abdülhamid’in zorunlu misafiri olarak bulunan Faysal, iyi derecede Türkçe konuşuyordu. Diğer pek çok Arap Emiri ve kralı gibi İstanbul’a karşı büyük bir özlem ve hayranlık duymuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türkiye’yi ziyaret etmiş, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile iyi bir dostluk kurmuştur.
Siyasi hayatı Abdülhamid’in devrilmesiyle başlar. İstanbul sürgünü son bulduğu gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Şam’da görevlendirilir. Bu süreçten sonra Cemal Paşa’nın kendisine duyduğu güveni fırsata çeviren Faysal bölgede etkinliğini artırır. Daha sonrasında babası Şerif Hüseyin’i Osmanlı’ya karşı isyan etmeye ikna eden kişilerden biri olarak anılacaktır.

Kral Faysal​
Faysal ve Bell’in dostluğu 

Bugünkü Irak’ta yaşanan pek çok siyasal krizin temelinde Gertrude Bell’in politik manevralarının etkisi vardır. Bell, nüfusunun önemli bir bölümü Şii ve Kürtlerden oluşan Irak’ın başına Sünni bir Arap olan Faysal’ın kral olarak getirilmesi için yoğun bir çaba göstermiştir. Bu çabanın arka planındaki en önemli sebep, ileride olası bir Irak-Türkiye birleşmesinin önüne geçmektir. Yürüttüğü yoğun diplomasinin sonucunda nüfusunun önemli bir kısmının okuma yazma bilmediği Irak’ta Faysal’ın kral olması için İngiliz hükümetini referandum yapmaya ikna etmiştir. Büyük tartışmaların sonucunda yapılan referandumda Faysal oyların yüzde 96’sını alarak Irak’a kral olmuştur. Bu çabaları görmezden gelmeyen Faysal, Bell’i Irak yönetiminde müsteşar olarak atamıştır.
Kral Faysal ile Bell’in dostlukları ise 1919 yılında gerçekleştirilen Paris Barış Konferansı ile başlamıştır. Konferansa tek kadın temsilci olarak katılan Bell, burada Faysal’ın Irak’taki konumunu güçlendirmiştir; ancak Faysal’ın önündeki en büyük engel Fransızlardır. Bunun için İngilizlerden daha güçlü destek bulması gerektiğini bilen Faysal’a bu imkânı Bell sağlayacaktır. Irak’ın kuruluşuna vesile olacak 1921 Kahire Konferansı’nda ünlü ajan Lawrence ile Bell, Faysal’ın Irak’taki konumunu garanti altına alarak ona tahtın yolunu açacaktı. 

Gertrude Bell (ikinci sıra, soldan ikinci) 1921 Kahire Konferansı'nda / Fotoğraf: Gertrude Bell Aşivi, Wikimedia Commons
Faysal’ın müsteşarı olarak göreve başlayan Bell, Irak ticareti, dış politikası ve bakanlar kurulunun belirlenmesine varıncaya kadar Faysal’dan sonra ülkenin en etkili ikinci ismi olarak ön plana çıkmıştır. Bundan dolayı, Faysal tarafından “el Hatun” Iraklı tarihçiler arasında ise “Irak’ın Taçsız Kraliçesi” olarak ünlenmiştir. 
Elinde cetvelle Ortadoğu’da sınır çizen Lawrence değil, Bell’dir
Thomas Edward Lawrence, tarihin gördüğü en önemli savaş casuslarından biridir. Birleşik Krallığa bağlı Galler’de 1888 yılında dünyaya gelen Lawrence, ailesinin bunalımlı ilişkisi ve boşanma süreçleri yüzünden kaçarak orduya yazıldı. O da tıpkı Bell gibi Oxford’ta tarih okudu. Üniversite yıllarında şarkiyatçılığa özellikle de Arap kültürüne yoğun bir ilgi duydu. Ortadoğu’ya ilk olarak bilimsel çalışmalar yapmak için gelen Lawrence'ın muadillerinden ayrılan yanı Arap kültürü ve yaşam şekli konusunda hiç de taklit yapmıyor olmasıydı. Arap yemekleri yiyor, onlar gibi giyiniyor, hatta onlar gibi düşünüyordu. Çölde ise kendisini hiç yabancı gibi hissetmeyen Lawrence bulunduğu her ortamda Arap aşiretlerinin güvenini kolayca kazanıyordu.
Bell ile dostlukları İngiliz İstihbaratının Kahire ofisinde başlamıştı, daha önce de birbirlerini tanıyan ikili bu süreçten sonra ittifak içinde olacaktı.
Başta Irak ve Suriye olmak üzere Ortadoğu’da politik haritaların çizimi genellikle ajan Lawrence mal edilir. Oysa Lawrence, İngiliz hükümetinin nezdinde Gertrudre Bell’in hep gölgesinde kalmıştır. Lawrence ve Bell arasında ise hiçbir zaman rekabet olmadığı gibi anne-oğul ilişkisi denecek kadar yakın bir ilişki olmuştur. Lawrence’ın tüm politik ağlarının mimarı olan Bell birçok politik haritayı da kendisi çizmiştir. Babasına yazdığı bir mektupta ise şu ifadeleri kullanır:  
Ofiste tüm bir günü Irak’ın güneyindeki çöl sınırını belirlemekle geçirdim.
Bell’in ölümü de kendisi kadar gizem dolu oldu
Ölümüne yakın Bell, Irak siyasetinde hala önemli bir konumdaydı ama yapılan son anayasa değişikliği ile eski etki ve itibarını kaybetmişti. Bunalımlı bir ruh hali içine giren Bell kendisini arkeoloji çalışmalarına vermişti; ama özel hayatı onu derinden etkiliyordu. 12 Haziran 1926 yılında hala gizemi çözülemeyen bir biçimde yatağında ölü bulundu. Kimilerine göre intihar etmişti kimilerine göre ise öldürülmüştü. 
Bell için Irak’ta devlet töreni ile cenaze merasimi yapıldı ve eski dostu Kral Faysal onun son isteğini yerine getirerek içinde Bell’e ait birçok çalışma ve fotoğrafın da bulunduğu Irak Arkeoloji Müzesini açmıştır.
Ünlü düşünür Edward Said; Bell ve Lawrence gibi birçok bilim insanı görünümündeki casus için şu ifadeleri kullanacaktı: 
... Doğu üzerinde gelişen resmi bilgiden nefret ediyorlardı. Hiçbiri Avrupa’nın doğu hakkında beslediği geleneksel düşmanlık ve korkudan kurtulabilmiş değildi. Fikirleri modern Oryantalizmin gidişine yön vermiş ve kişisel gayretlerle ona akademik özellik kazandırmıştı.



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulundu

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
TT

BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulundu

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) bugün yaptığı açıklamada, İsrail’in yoğun saldırıları ve Filistinli sivillerin zorla yerinden edilmesi nedeniyle Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da ‘etnik temizlik’ yaşanabileceğine dair endişelerini dile getirdi.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından yayımlanan raporda, “Yoğun saldırılar, mahallelerin sistematik biçimde tamamen yıkılması ve insani yardımların engellenmesi, Gazze Şeridi’nde kalıcı bir demografik değişim yaratmayı amaçlıyor gibi görünmektedir” ifadesine yer verildi.

Raporda ayrıca, “Kalıcı bir yerinden etmeyi hedeflediği izlenimi veren zorla tahliye uygulamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu durum, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da etnik temizlik konusunda ciddi endişelere yol açmaktadır” denildi.

BM’de üst düzey bir yetkili dün yaptığı açıklamada, İsrail’in idari olarak Filistin yönetimine bağlı olması öngörülen Batı Şeria bölgeleri üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya yönelik adımlarının ‘fiili ve kademeli bir ilhaka’ vardığı uyarısında bulundu. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, Filistin meselesine ilişkin BM Güvenlik Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, “Sahadaki durumu istikrarlı biçimde değiştiren tek taraflı İsrail adımları nedeniyle Batı Şeria’nın fiili ve kademeli bir ilhakına tanıklık ediyoruz” dedi. Geçen haftadan bu yana İsrail, Batı Şeria’daki kontrolünü pekiştirmeye yönelik bir dizi kararı onayladı. Filistinliler, Oslo Anlaşmaları kapsamında Batı Şeria’da sınırlı bir özerk yönetime sahip bulunuyor.

DiCarlo, söz konusu adımların işgal altındaki Batı Şeria’da, El Halil gibi hassas bölgeler de dahil olmak üzere İsrail sivil otoritesinin tehlikeli biçimde genişlemesi anlamına geleceğini belirtti. DiCarlo, bu adımların bürokratik engellerin kaldırılması, arazi alımının kolaylaştırılması ve İsraillilere inşaat ruhsatı verilmesinin önünün açılması yoluyla yerleşimlerin genişlemesine zemin hazırlayabileceğini ifade etti.

Yeni düzenlemelerin, hâlihazırda Filistin yönetiminin idari yetki kullandığı Batı Şeria’nın bazı bölümleri üzerindeki İsrail kontrolünü daha da pekiştirmesi bekleniyor. Oslo Anlaşmaları uyarınca Batı Şeria, Filistin Yönetimi, karma yönetim ve İsrail yönetimi altındaki A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı. Batı Şeria’nın, gelecekte kurulacak bir Filistin devletinin büyük bölümünü oluşturması öngörülürken, İsrail’deki aşırı sağ çevreler bölgeyi İsrail topraklarının bir parçası olarak görüyor.

Oslo Anlaşmaları’nın ilan edilen amacı, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının önünü açmaktı. BM nezdindeki 85 ülkenin misyonu ise salı günü yayımladıkları ortak açıklamada, İsrail’in Batı Şeria üzerindeki kontrolünü genişletmesini kınadı. Açıklamada, ‘İsrail’in Batı Şeria’daki yasa dışı varlığını genişletmeyi amaçlayan tek taraflı karar ve uygulamalar’ kınandı.


Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
TT

Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera dün çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişiler ile 70 yaşını aşmış mahkûmları kapsayan genel af kararı yayımladı. Ancak karar, Suriyelilere yönelik ihlallerde bulunanları kapsam dışı bırakıyor.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre söz konusu kararname, Aralık 2024’te Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından göreve gelen Şera’nın yayımladığı ilk af niteliğini taşıyor. Esed, görev süresi boyunca zaman zaman benzer af kararnameleri çıkarmıştı.

Suriye devlet televizyonunda yayımlanan kararnameye göre, ‘müebbet hapis cezası’ 20 yıla indiriliyor. Ayrıca kabahat ve ihlallerde verilen cezaların tamamı kaldırılıyor. Uyuşturucuyla Mücadele Kanunu, Suriye lirası dışında işlem yapılmasının yasaklanmasına ilişkin yasa ve devlet destekli malların kaçakçılığına dair kanunda yer alan bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da affediliyor.

Af kapsamında ayrıca Askerî Ceza Kanunu ve Bilişim Suçları Kanunu’nda düzenlenen bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da kaldırılıyor.

Silah ve mühimmat yasasında yer alan suçlardan hüküm giyenler de kararın yayımlanmasından itibaren üç ay içinde silahlarını yetkili makamlara teslim etmeleri şartıyla cezalarının tamamından muaf tutulacak.

Kararname, ‘tedavisi mümkün olmayan ağır bir hastalığa’ sahip olanlar ile 70 yaşını doldurmuş hükümlülerin de, metinde belirtilen istisnalar dışında, cezalarının tamamından muaf tutulmasını öngörüyor.

Buna karşılık, ‘Suriye halkına karşı ağır ihlaller içeren suçlar’ ile İşkencenin Suç Sayılmasına Dair Kanun’da düzenlenen suçlar af kapsamı dışında bırakıldı.

Yeni yönetimin göreve gelmesinden bu yana, eski yönetimle bağlantılı oldukları ve Suriyelilere karşı ihlallerde bulundukları iddiasıyla onlarca kişinin gözaltına alındığı açıklanmış, bazıları hakkında yargı süreci başlatılmıştı.