G20 Zirvesi, yeni dünya düzeninin doğum sancılarına tanık oldu

ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, geçen cumartesi günü Osaka’da gerçekleşen G20 Zirvesi’nde bir araya geldi (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, geçen cumartesi günü Osaka’da gerçekleşen G20 Zirvesi’nde bir araya geldi (Reuters)
TT

G20 Zirvesi, yeni dünya düzeninin doğum sancılarına tanık oldu

ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, geçen cumartesi günü Osaka’da gerçekleşen G20 Zirvesi’nde bir araya geldi (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, geçen cumartesi günü Osaka’da gerçekleşen G20 Zirvesi’nde bir araya geldi (Reuters)

Dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 85’ini oluşturan G20 ülkelerinin Japonya’nın Osaka şehrindeki zirvesi, yeni dünya düzeninin doğum sancılarına tanıklık etti. Batı nüfuzundaki durgunluk ve Doğu’daki ilerleme... Japonya, ABD’nin rahatlığı, Çin’in yükselişi, Rusya’nın temkinli tutumu ve Avrupa’nın karışıklığı arasında dengeyi sağlamaya çalıştı.
G20 Zirvesi’nin ev sahibi ve aynı zamanda ABD ve Çin’den sonra dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya'nın G20’deki tutumu, dünyadaki büyük dönüşümlere işaret etti. İkinci Dünya Savaşı’nın nükleer bombalarıyla mağlup edilen Japonya, Nagasaki ve Hiroşima’da aldığı yenilgi sonrası Amerikan ordusunu misafir etmek zorunda kaldı. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1952’de yeniden egemenliğini elde etmesinin ardından Washington ile Tokyo arasında 1960 yılında ilk güvenlik anlaşması imzalandı.
Bugün Japonya'da on binlerce Amerikan askeri konuşlu. Japonya ordusu “Öz Savunma Kuvvetleri” anayasa tarafından sınırlandırılmış bir role sahip. Ancak Japon adaları Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Güney Kore ile çevirili. Yakında Japonya’nın en uzun süre görevde kalan başbakanı olarak tarihe geçmesi beklenen Şinzo Abe, “artık sadece ABD ile yakın ilişki içerisinde olmanın yeterli olmadığını” ve bu karmaşık atmosferde “güvenli bir ortam” oluşturabilmek için bunun “değişmesi” gerektiğini biliyor. Abe, komşularının tarihe ve coğrafi çatışmaların kalıntılarına saplanıp kalmalarını istemiyor. Aynı zamanda “Rusya'nın temkinliliği” ve “Çin'in yükselişinin” önüne geçmek gibi bir niyeti de yok.
Abe dönemindeki altı öncelik
Japonya’nın Abe dönemi, altı önceliğe sahip. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1 -
ABD-Japonya ittifakının güçlendirmesi
2 - Komşu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi
3 - Ekonomik diplomasinin desteklenmesi
4 - Küresel girişimler gerçekleştirilmesi
5 - Ortadoğu'da barış ve istikrara katkıda bulunulması
6 - “Açık ve özgür Hint Okyanusu - Pasifik” elde etmek üzere çalışılması
Abe, Haziran 2012'de göreve başlamasından bu yana 80 ülkede toplam 167 bölgeyi ziyaret etti. 2016’da başkan seçilen Donald Trump’la görüşmek için Beyaz Saray’a resmi ziyarette bulunan ilk kişi oldu. Trump da mayıs ayında tahta geçen yeni İmparator Naruhito'yu tebrik eden ilk isimdi. Naruhito'nun tahta çıkışıyla Japonya'da Reiwa (Güzel Uyum) dönemi başladı. Ayrıca Trump, ekim ayında yapılması planlanan, yeni imparatorun göreve başlama törenine de katılacak. Abe'nin Trump ile oynadığı golf oyunlarıyla biliniyor. Bu sayede hiçbir dünya liderinin Beyaz Saray’ın efendisiyle arasında var olmayan yakın bir ilişkisi bulunuyor.
Ancak Japon uzmanlara ve eski yetkililere göre Trump’lı ABD, diğer ülkelere hiç benzemiyor. ABD tarafında ise Başkan Trump, G20 Zirvesi için Osaka’ya gelişinin hemen öncesinde ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması’yla ilgili “Eğer bir savaş çıkarsa biz Japonya’yı savunmak için savaşacağız. Fakat eğer bize saldırılırsa Japonlar savaşı Sony marka televizyonlarından izleyecekler” şeklinde eleştirilerde bulundu. Bu açıklama Tokyo için şaşırtıcı değildi. Zira Trump, daha önceki bir açıklamasında, “ABD, dünyanın polisi olmak istemiyor. Önce ABD” ifadelerini kullanmıştı. Ayrıca uluslararası anlaşmalardan ve ittifaklardan da çekilen Trump, müttefik ülkelerin ABD’nin omuzlarında yük olduğuna inanıyor. Bu müttefikler arasında Japonya da bulunuyor.
Her ne kadar gazeteciler Japon yetkililerin ağzından Başkan Trump’ın açıklamalarına ilişkin birkaç kelime kapmaya çalışsa da Tokyo, Trump ile olası bir gerginliğin faturasının pahalıya patlayacağını çok iyi biliyor. Japon yetkililer, ABD ile Japonya arasındaki güvenlik anlaşmasında herhangi bir değişikliğe ilişkin görüşme yapılmadığını vurgulamakla yetindi. Abe, ABD (Trump) ile ilişkinin “strateji ve canlılık” için gerekli olduğunu biliyor. Ancak bu, günümüz dünyası için artık yeterli değil. Dünya şu an 70 yıl öncesine dayanan düzeni değiştiriyor.
Japon yetkililer, ABD ile ilgili şimdiki ve gelecekteki endişelerini açıkça ifade etmiyorlar. Ancak Abe'nin G20 Zirvesi sırasındaki diplomatik tavırları birçok işaret taşıyordu. Öyle ki Abe, G-20 Zirvesi öncesinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile yapılan resmi görüşmelerin ardından Şi onuruna bir yemek verdi. Ertesi gün Trump ile gerçekleştirdiği ikili görüşme sonrasında da birlikte kahvaltı yaptılar. Abe zirveyi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yapılan ikili görüşmeyle sonlandırdı. Bu arada Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile de bir araya geldi.
Ev sahibi ülkelerin liderinin ziyaretçilerini herhangi bir uzun soluklu zirvede karşılaması normaldir. Ancak Osaka’daki G20 Zirvesi'nde iki farklı durum vardı. Bunlardan ilkinde Abe, Batı ülkelerinin liderlerine; İngiltere Başbakanı Theresa May, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a karşı aynı çabayı sarf etmedi. İkincisi ise Tokyo ile komşu ülkelerin başkentleri arasında çatışmalar ve kemikleşmiş olumsuz bir geçmiş var...
Çin ‘anlaşması’
Abe, komşularıyla “güvenli bir ortam” arayışının ötesine geçtiğine işaret eden birçok sinyal verdi. Japonya Başbakanı’nın aklında Çin ile yapmayı istediği bir sürü “anlaşma” var. Japonya, Çin'in çok büyük bir küresel güç haline geldiğini kabul ediyor. Ancak Çin’de Japonya’nın sömürgeciliğinden kaynaklanan düşmanca hislerin halen derinlerde bir yerlerde devam ettiği gerçeği var. Pekin’in gelecekte nasıl davranacağı ise Japonya için tam bir muamma. Bu belirsizliğin başında Çin’in Doğu Çin Denizi'ndeki Japonya’nın Senkaku Adası karasularındaki askeri tutumu ve yine aynı ada üzerindeki davranışları geliyor.
Çin’in Kuzey Kore ile iyi bir ilişkisi var. Öyle ki Şi, Osaka’daki G20 Zirvesi’nden kısa bir süre önce Pyongyang'ı ziyaret etmişti. Bununla birlikte Japonya dünyanın üçüncü büyük ekonomisiyken komşusu Çin ikinci büyük ekonomik güç konumunda. İki komşu arasındaki ilişkiler ise ağır aksak...
Çin savunma bütçesini “şeffaf olmayan bir şekilde” artırdı. Doğu Çin Denizi'ndeki Japon adasına yönelik “düşmanca politikası” ise halen devam ediyor. Ancak geçen yıl Çin ve Japonya’nın karşılıklı ziyaretlerinin ardından aralarındaki ilişki yeniden kuruldu. Japonya Başbakanı Abe, geçen yıl Çin Başbakanı’nın Tokyo ziyaretinden sonra Çin'e gitti. Bununla birlikte G20 Zirvesi için Osaka’ya gelen Çin lideri Şi’nin önümüzdeki bahar Tokyo’ya “resmi” bir ziyaret gerçekleştirmesi bekleniyor.
Japonya’nın bir diğer komşusu Güney Kore ile resmi ilişkileri ise biraz karmaşık. Ancak geçen yıl 7,5 milyon Güney Koreli Japonya'yı ziyaret ederken 2,5 milyon Japon da Güney Kore'yi ziyaret etti. İki halkın komşu ülkeye gösterdikleri ilgi, ilişkilerin geliştirilmesi için bir temel oluşturuyor. Ancak şu an “sessiz diplomasi” tercih ediliyor.
Kuzey Kore’ye gelince... Tokyo, 2004 yılında “Altılı Görüşmeler” ile Washington ve Pyongyang arasındaki müzakerelerin kapısını açtı. Bu arada ABD Başkanı Trump, Osaka Zirvesi’nin ardından doğruca Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki silahtan arındırılmış tarafsız bölgede Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un ile bir araya gelerek üçüncü görüşmesini gerçekleştirdi.
Washington, Pyongyang’ın nükleer programını ‘dondurmasını’ ve ABD’nin başlıca eyaletlerine ulaşabilecek uzun menzilli füzeler geliştirmek için testler yapmamasını istiyor. Abe ise Trump’tan Kuzey Kore’ye kaçırılan Japonlar dosyasını gündeme getirmesini ve Pyongyang’ın “nükleer programını tamamen sonlandırması için bir zaman çizelgesi” belirlemesini talep ediyor. “Japonya'nın nükleer kaynaklı en büyük güvenlik sorunlarından biri” olan Kuzey Kore, 2016 - 2018 yılları arasında 40 füze fırlattı. Bazıları Japonya’nın üzerinden geçti. Pyongyang’ın en kısa menzilli füzesi dahi Japonya'yı vurabilir. Bunun kendileri için varoluşsal bir tehdit olduğunu belirten Japon bir uzman, Tokyo’nun Pyongyang ile diplomatik ilişkileri olmadığını ancak normalleşme çabalarının yanı sıra nükleer program, füzeler ve kaçırılan Japonlar dosyalarına da çözüm arayışında olduğunu söyledi. 
Rusya’nın temkinli tutumu
Peki, ya Rusya? Rusya ve Japonya arasında Sovyetler Birliği’nin (SSCB) 1945 yılında işgal ettiği dört adaya dair bir anlaşmazlık var. Rusya Devlet Başkanı Putin geçen yıl sonbaharda, konuğu Abe’ye bir barış anlaşması önererek şaşırttı. O zamandan beri iki taraf arasındaki müzakereler halen devam ediyor. Abe ve Putin barış anlaşması yapılmasını istiyor. Rusya önemli bir ülke ve Kuzey Kore meselesinde küresel bir role sahip. Ancak Japonya ve Rusya arasındaki asıl mesele dört adanın iadesidir. Moskova, adaları Tokyo'ya geri vermek istemiyor. Zira Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov konuya ilişkin yaptığı bir açıklamada “İkinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarını kabul etmelisiniz” dedi. Lavrov’un açıklaması, Tokyo ve Abe için hassas bir konu olan adalar meselesinde Rusya’nın Japonya’ya attığı bir gol oldu.
Putin, G20 Zirvesi öncesinde adaları iade etmeyeceğini söyledi. Bu açıklama, zirvenin sona ermesinin ertesinde gerçekleşen Putin-Abe görüşmesini engellemedi. İkili, görüşme gerçekleşirken bir de dostluk anlaşması imzalandı. Görüşmede dünya ve Asya’daki gelişmeler ele alındı. Tokyo için “barış anlaşmasının” imzalanması adaların geri iadesine bağlı. Ancak barış anlaşması imzalanana kadar çarklar dönmeye devam edecek. İki ülke arasında vizelerin kaldırılması, ekonomik ortaklıklar ve güven artırıcı önlemlerle adım adım ilerleyen bir yakınlaşma mevcut.
Japonya’da ABD’ye yönelik eğilimin azalmasıyla Çin’e yönelik eğilim bir arada gidiyor. Washington ile stratejik bir ittifak sürdürmeye kararlı olan Abe bölgesindeki “güvenlik ortamını” değiştirmeye çalışıyor. Komşu ülkelerle normalleşmenin yanı sıra anlaşmalar yapmaya ve Öz Savunma Kuvvetleri’nin kapasitesini güçlendirmeye çalışıyor. ABD’nin Ortadoğu'daki ve dünyadaki müttefiklerinin çoğu bu konuda sessiz kalmayı sürdürüyor. Ancak “artık Washington ile iyi ilişkiler içerisinde olmak yeterli değil.”
Osaka’da gazeteciler, planlarına ilişkin ipuçları elde edebilmek için Trump-Şi görüşmesine kenetlenmişlerdi. Hong Kong’un kaderi, protestolar, insan hakları ihlalleri ya da siber saldırılar kimsenin umurunda değildi. Amerikan “modeli liderliğe” ilgi de yoktu. Çin’in telekomünikasyon devi Huawei'nin kaderi ve “ticaret savaşı” konularının peşinde koşuldu. İki gün süren G20 Zirvesi, önümüzdeki onlarca yıl içinde yaşanacak dönüşüme dair birçok işaret barındırıyordu.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.