Libya’da uzlaşı için Mısır devrede

Libya’da uzlaşı için Mısır devrede
TT

Libya’da uzlaşı için Mısır devrede

Libya’da uzlaşı için Mısır devrede

Mısır’ın Libya Büyükelçisi Muhammed Ebu Bekir, Libyalı tarafları yeniden birleştirmek için Afrika Birliği (AfB) dönem başkanı olan Mısır’ın yeni girişimi kapsamında Libya’nın tüm siyasi liderleriyle görüşmeye devam ediyor.
Öte yandan Libya Ulusal Ordusu (LUO), “başkenti kurtarma savaşını devam ettirmeye kararlı olduğunu” açıkladı.
Libya Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na (İhvan) mensup bazı milletvekilleri, Mısır’ın davetini boykot ettiklerini duyururken, bazıları da askeri tırmanış çerçevesinde mevcut siyasi çabaların beklenen sonuçlarını eleştirdi.
Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’nden milletvekilleri, Libya kriziyle ilgili Mısır Ulusal Komitesi’nin yanı sıra, Mısır Meclisi ve Arap Birliği (AL) yetkilileriyle görüşmek üzere 3 günlük bir ziyaret için Kahire’ye ulaştı.
Libya’daki 2 Meclis’in birleştirilmesi
Mısır’ın yaptığı davete yönelik çeşitli tepkiler gelirken, toplantının amacının “karmaşık askeri sonuçlar dolayısıyla ülkede artan siyasi krizden çıkış yolu bulmak” olduğu belirtildi.
Görüşmelerin Libya’nın Trablus ve Tobruk şehirlerinde kurulan 2 ayrı meclisi birleştirme amaçlı olduğu da belirtildi.
Cumartesi günü Temsilciler Meclisi’nden bir heyet, Libya’yla ilgili Mısır Ulusal Komitesi öncülüğünde toplantılara katılmak üzere Mısır parlamentosuna ziyarette bulundu.
Mısır Temsilciler Meclisi üyesi ve Arap Parlamentosu Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Saad el-Cemal, “Toplantı, Mısır’ın Libya milletvekillerinin Libya parlamentosunun üstlendiği siyasi bir çözüme dair görüşlerini birleştirme çerçevesinde Mısır parlamentosunun Libya halkına desteğini vurgulamak için düzenlendi” açıklamasında bulundu.
Cemal, görüşmelerin ise parlamentoları birleştiren bir çözüme ulaşmak, ülkenin birliğini ve bütünlüğünü sağlamak için farklılıkları sonlandırmayı amaçladığını vurguladı.
“Libya’nın güvenliği Mısır’ın ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” diyen Tuğgeneral Saad el-Cemal, Libya’nın bölünmesine asla izin verilmeyeceğini de söyledi.
Aynı şekilde Mısır TM Başkanı Ali Abdul Al, Libya’nın ulusal güvenliğinin Mısır’ın öncelikleri arasında olduğunu, krizi çözmek ve tüm Libyalı taraflar arasında fikir birliği sağlamak için her türlü çabayı sarf edeceklerini vurguladı.
TM Milletvekili İsa el-Ureybi de “Kahire’de iki ülke milletvekilleri arasındaki dayanışma toplantısı, Mısır tarafının bir girişimi ve Libya’daki Trablus ve Tobruk Meclislerinin birleşmesine doğru ilk adımdır” dedi. Parlamento üyelerinin, Libya krizinin çözümüne katkı sağlamak için iki Meclisi birleştirmeye çalıştığını belirten Ureybi, gelecek dönemde Kahire’de düzenlenecek dayanışma toplantılarına dair de iyimserliğini dile getirdi.
Ureybi, görüşmelerin oturum aralarında yaptığı basın toplantısında, “Uluslararası açıdan tanınmış Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz el-Serrac, Trablus’u kontrol eden silahlı milisler tarafından rehin tutuluyor. Bu durum ise Libya’daki tek yasama organı olarak TM’nin aktif bir rol üstlenmesini gerektiriyor” dedi.
TM Kufra (Güneydoğu Libya) Milletvekili Muhammed Adem Lino, yaptığı açıklamada “Kahire toplantıları, siyasi bir çözümle yeniden bir araya gelmek ve ülkedeki egemen kuruluşları birleştirmek amacıyla bir dizi görüşme ve danışma toplantısının başlangıcıdır” ifadelerini kullandı.
Libya’da son sözü silahlar söylüyor
“Libya’daki çözüm milletvekillerinin elinde değil, silah taşıyıcılarında ve savaş liderlerinde”. Ulusal Kongre Hazırlık Komitesi Başkanı Muhammed Abdusselam el-Abani, Independent Arabia’dan Baha Emin’e yaptığı açıklamada, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutanı Halife Hafter’in organize bir orduyu yönetmesi dolayısıyla konuşulabilecek tek tarafın da o olduğunu belirtti.
Tüm Doğu Libya (Sirenayka) bölgesinin Hafter’in elinde olduğunu ve Batı Libya (Tripolitanya) bölgesinin de birleşik olmadığını ifade eden Abani, “Hafter, birkaç farklı yönden emir veriyor. Batı bölgesini birleşmeye, milisleri dağıtmaya, ordu ve polise katılmak isteyenlerle devlet kuruluşlarını birleştirmeye ve olağanüstü hükümeti kurmaya çalışıyor” şeklinde konuştu. Muhammed Abdusselam el-Abani, Mısır’ın batı bölgesindeki tarafların tepkisiz kalmasının da önemli olduğunu belirtti.
Trablus kuşatmasında sürprizler yaşanabilir
LUO’nun başkent Trablus’u kuşatmasıyla ülkedeki silahlı çatışma sahnesine hakim olan askeri çıkmaz hususunda ise Libya Stratejik ve Geleceğe Yönelik Araştırmalar Merkezi’nde Araştırmacı Dr. Abdullah Hadid, “100 gün geçmesine rağmen askeri çatışmalar, belirli pozisyonları korudu. Saldırgan taraf, başlangıçta zafer kazandı, ardından başkentin eteklerine yerleşti. Şu an Tarhuna kontrol ediliyor ve Trablus’a kadar ilerlendi. Önemli bir konum olan Giryan da kaybedildi. Savunan taraf, başkenti ikinci bir saldırıdan korudu ancak hücum yapamadı. Belki de net bir lider bulunmuyor. Ama savaşın coğrafyasına bağlı olarak sürpriz gelebilir” ifadelerini kullandı.
Hadid, “Siyasi diyaloğun geri dönüşünün imkansız olmadığı gerçeği çerçevesinde bugünlerde, siyasi diyaloğun geri döndüğü hakkında konuşmak zor. Çünkü bu savaş gerçekleşti ve herkes, sonuçları üzerinde uzlaşı sağlanan, tarafları tatmin eden ve istekleri gerçekleştiren bir diyalog bekliyor. Birleşmiş Milletler (BM) misyonu UNSMIL, özellikle Tripolitanya savaşçıları ve liderleriyle, güvenin yenilenmesine ihtiyaç duyuyor” dedi.
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre katılımcılar, Kahire toplantılarının, siyasi bir çözümle yeniden bir araya getirme amacıyla bir dizi toplantının başlangıcı olduğunu düşünüyor (Libya Temsilciler Meclisi resmi internet sitesi)
Dr. Abdullah Hadid, “Bence şeklen başarılı ve temelde kusurlu bir diyalogla karşı karşıyayız. Siyasi temsili olan gerçek aktörler dışındaki kişiler arasında bu diyalog, şeklen başarılı olabilir. Ancak çoğu zaman sonuca ulaşmayacak” ifadelerini kullandı.
Serrac ve Hafter arasında diyalog imkanı yok
Fayiz el-Serrac başkanlığındaki UMH ve General Halife Hafter arasında diyalog fırsatı bulunmadığını da ifade eden Hadid, “Bunun, karmaşık bir sahnenin önünde olduğumuz için gerçekleşmesi zor ve net bir faydası da olmayacak. Ancak belki de diyalog, politik, ekonomik, sosyal ve güvenli çözüm vizyonuyla gerçekleştirilirse, siyasi farklılıklar ve mevcut bölünmeler aşılabilir. Kalıcı bir çözüm çekirdeğine ulaşılacak, ama çalışmak için zamana ihtiyaç var” dedi.
Libya Cumhuriyet Koalisyonu Başkanı, yazar ve Hafter’e yakın siyasi analist İzzeddin Akil, “Böyle bir toplantı için geç kalındığını düşünüyorum. İki üye grup arasındaki pozisyon farkı oldukça derin. Orduya yakın milletvekilleri, Trablus’un kurtarılmadığı ve istisnasız olarak tüm milisler ortadan kaldırılmadığı sürece memnun olmayacak. Milislere yakın milletvekilleri de çoğu büyük yolsuzluklara adı karışan savaş ağalarıyla tehlikeli ilişkiler kurmayı başardılar” şeklinde konuştu.
Mısır’ın Libyalı milletvekillerine yönelik davetine de değinen Akil, “Mısır, terör ve kaosa karşı ordunun yanında durduğunu ilan etmesine rağmen bu adımla siyasi çatışma taraflarına daha dengeli bir pozisyon göstererek kendine dair ön yargı şüphesini ortadan kaldırmak istemiş olabilir” ifadelerini kullandı.
Meclis, “Kararlarının efendisi” değil
“Meclis, kararlarının efendisidir” ifadesi, TM’nin geleneklerinde köklü bir ifade. Ancak diğer Libya kurumları gibi bölünmüş olan TM için geçerli değil. Eski Libya Geçici Hükümeti’nde Enformasyon ve Kültür Bakanlığı yapan Dr. Ömer el-Kuveyri, yaptığı açıklamada “TM, Libya’daki diğer siyasi kuruluşlar ve hizmet kuruluşları olarak kendisini böldü. Ayrıca Trablus’ta toplanan Meclis ve Tobruk’ta toplanan Temsilciler Meclisi’ne sahibiz. Her ikisi de yasal sürenin sonunda meşruiyetini kaybetti ve toplantıları için yasal bir düzey bulunmuyor. Bu nedenle Libya’nın Temsilciler Meclisi (TM) hakkında konuşmak, medya organları dışında gerçek bir anlam ifade etmiyor. Tek bir parlamento çatısı altında kendi aralarında bile bir olamayan milletvekilleri nasıl bir çözüm getirilebilir?” ifadelerini kullandı.
Kuveyri, “Libya’da toplumun genel kültürü, sorunların silah yoluyla çözümünü destekliyor. Tüm taraflar, haklı olduğuna, diğerinin yanıldığına, zorla kazanacaklarına ve gündemlerini dayatacaklarına inanıyor. Libyalı partilerin düzenlediği tüm toplantılar, konferanslar ve diyaloglar, durumu yerinde çözebilecekleri düşüncesiyle kazanmak için yapılmış birer manevradır. Elbette güç dengesini sağlamak, bölgesel müdahaleyi netleştirmek imkansız. Libya’daki milletvekilleri, kendilerini, inançlarını ve kişisel çıkarlarını temsil ediyor, halkı ve aday oldukları seçim dairelerini değil. Bu da sorunun bir parçasıdır, Libya çözümünün değil. Çok sayıda aktör, mali yolsuzluk ve pozisyonun kişisel sömürüsü durumuna dahil oldu. Kamuoyunda milletvekilleri hakkında bir araştırma yapılsa, milletvekillerine ve genel olarak politikacılara karşı olumsuz ve düşmanca bir tutumla karşılaşılır” dedi.
Uzlaşma çabalarına Türkiye ve Katar müdahale ediyor
Mısır adımı, son aylarda ele geçirilen silah gemilerinin sevkiyatıyla sınırlı kalmayan, milislerin Trablus’u kontrol etmesi için yapılan Türkiye müdahalesi çerçevesinde atıldı. Libya ordusuna göre, denetleme amacıyla uzmanlar, askeri danışmanlar ve operasyon birimleriyle de Türkiye, savaşa sahaya inerek destek verdi. Ankara da bu bağlamda, Kahire’nin açıkça destek verdiği LUO ile mücadele eden Libya’daki müttefiklerini desteklemek için mümkün olan her türlü aracı kullanacaklarını ifade etmişti.
Libyalı Milletvekili Ali el-Saidi, yaptığı açıklamada, “Mısır; Türkiye ve Katar müdahalelerinin yolunu keserek siyasi ve güvenlik konularındaki gerçek desteğinin ve Libya askeri kuruluşlarına desteğinin yanı sıra Temsilciler Meclisi’ni toparlamaya ve Libya halkının tek meşru temsilcisi olarak bir araya getirmeye çalışıyor” ifadelerini kullandı. Mısır’ın Libya ile tarihi ve komşuluk ilişkileri olduğuna, Libya’daki gelişmelere doğrudan etki ettiğine ve Kahire’nin inşa ve anlaşma yoluna katkı sağladığına değinen Saidi, Türkiye ve Katar’ın yaptığı gibi Libya’nın toplumsal dokusunu tahrip etmediğini ve parçalamadığını vurguladı. Saidi, “Kahire’deki danışma toplantılarının, mevcut aşamada çıkmazı bozan bir uzlaşı sağlamasını umuyoruz” dedi.
Libyalı siyasi analist Muhammed el-Zubeydi ise “Toplantı, İhvan milletvekilleri ve TM’den ayrılan müttefikleri tarafından boykot edildi. Toplantının amacı, milletvekillerini bir araya getirmekti. Ancak Türkiye ve Katar’ın desteklediği İhvan ve müttefikleri, boykot kararlarını açıkladı” değerlendirmesinde bulundu.
“LUO, Trablus’un çevresinde büyük zaferlere imza atıyor ve başkentin merkezinden sadece birkaç kilometre uzakta” diyen Zubeydi, “Bazı terör gruplarının Bingazi’de LUO’nun arka saflarına ulaşma yeteneklerini kanıtlamak için saldırı girişimleri, başkenti milislerden kurtaracak operasyonlarını etkilemiyor” ifadelerini kullandı.
Mısır, Libyalılara karşı eşit mesafede
Libyalı siyasi analist İbrahim Belkasım, “Bu toplantı, Mısır’ın ‘Libyalılara karşı eşit mesafede olduğunu göstermek için’ uluslararası topluma gönderdiği bir mesajdır. Tehlikeli bir şiddet düzeyine ve başkentin banliyölerine kadar uzanmış askeri operasyona tırmanan boğucu krizi sonlandırmak için bir çözüm ve siyasi bir uzlaşı bulmaya, Libyalılara yardım etmeye çalışıyor. Öte yandan Mısır, ordu ve seçilmiş parlamento da dahil olmak üzere Libya devlet kuruluşlarına verdiği desteği vurguluyor. Temsilciler Meclisi üyelerine ve Libya’nın tüm bölgelerindeki milletvekillerine de davet gönderildi. Bu toplantı, yalnız başına yüksek ulusal çıkarlara öncelik verilmesi için uluslararası topluma yönelik önemli bir mesajdır” dedi.
Belkasım, “Mısır girişimi, BM misyonu UNSMIL’in Libya’daki rol ve çabalarını desteklemeyi amaçlıyor. Son aşamada, Libya’nın yaşadığı ciddi tıkanıklık sonrasında siyasi çözümlere yönelik ulusal sesi canlandırıyor. Parlamento, meşruiyete sahiptir. Parlamento, iki parlamentoya bölünmesinden dolayı zayıf olsa da tüm Libyalıların beklediği genel seçimler yoluyla barışçıl bir geçiş süreci ortaya koymak için iyi bir adımdır” açıklamasında bulundu. “BM, Libya’daki siyasi tıkanıklık sebeplerinden birinin de parlamentonun kararlarının ve siyasi çözümlerinin bozulması olduğunu düşünüyor” diyen İbrahim Belkasım, aynı şekilde anayasa referandumunun aksamasının yanı sıra parlamentonun geçiş dönemindeki tüm taslak kararları reddederek seçimlere gitmeyi kabul etmemesinin de mevcut tıkanıklığın sebeplerinden biri olduğunu ifade etti.



Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
TT

Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)

Suriye yönetimi, DEAŞ mahkumlarının tutulduğu El-Hol kampını kapatmaya hazırlanıyor.

Suriye ordusuyla ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ocak ayında yoğunlaşan çatışmaların ardından mutabakata varılmıştı. Anlaşma kapsamında SDG'nin kontrolündeki DEAŞ kampları, Şam yönetimine devredilmişti.

Diğer yandan çatışmalarda ve SDG'nin geri çekilme sürecinde birçok DEAŞ savaşçısının kamplardan kaçması da gündem olmuştu.

Ahmed Şara yönetimi, geçen hafta cezaevinde çıkan isyandan SDG'nin "düzensiz geri çekilişini" sorumlu tutmuş, kampın saatlerce korumasız bırakıldığını ve güvenliği tekrar sağlamanın güçleştiğini bildirmişti.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Şam'daki bazı diplomatlarsa son haftalarda hükümet kontrolü altındayken kamptan birçok kişinin kaçtığını iddia ediyor.

Suriye hükümetinden 17 Şubat'ta yapılan açıklamada, durumun kontrol altına alınması ve kaçak DEAŞ savaşçılarının takibi için işlemlerin başlatıldığı duyuruldu.

Le Monde'un 15 Şubat'taki haberinde, yaklaşık 24 bin kişinin tutulduğu kampta çatışmaların çıktığı aktarılmıştı. Adının gizli tutulması şartıyla gazeteye konuşan bir insani yardım görevlisi, SDG'nin geri çekilmesinin ardından binlerce mahkumun kaçtığını söylemişti. Suriye ordusu mensupları kampın kontrolünü ele geçirdiğinde de bazı tutukluların geceleri kaçmayı sürdürdüğünü belirtmişti.

Kimliğinin paylaşılmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, WSJ'ye açıklamasında kamptaki yerinden edilmiş sivillerin evlerine dönmesine veya ülke içinde başka yerlere gitmesine izin verileceğini savunuyor. Kalanların önemli kısmınınsa Halep yakınlarında kurulacak yeni bir kampa transfer edileceğini söylüyor.

İstikrarsızlık nedeniyle daha fazla DEAŞ'lının kaçmasından endişe eden ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 21 Ocak'ta savaşçıları Irak'a göndermeye başlamıştı. Komutanlıktan 12 Şubat'ta yapılan açıklamada, Suriye'deki 5 bin 700'den fazla IŞİD mensubunun Irak'a naklinin tamamlandığı bildirilmişti.

Washington, onlarca yıldır kampların güvenliği içi SDG'yle işbirliği yaptı. Ancak Aralık 2024'te Beşar Esad'ın devrilmesiyle değişen dengelerde Beyaz Saray'la Şara yönetimi arasındaki ilişki güçlendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 20 Ocak'taki mesajında SDG'nin "DEAŞ karşıtı başat güç rolünün büyük ölçüde miadını doldurduğunu" söylemişti.

WSJ'nin analizinde, Suriye Cumhurbaşkanı Şara'nın El Kaide bağlantılı geçmişi hatırlatılarak, kampların kapatılma süreci ve DEAŞ'la mücadelenin Şam yönetimi için "önemli bir sınav" olduğu belirtiliyor. Geçmişte DEAŞ'la mücadele etmesinin Şara'nın bu süreçte elini güçlendirebileceği, çeşitli istihbarat ağları ve bağlantılar aracılığıyla militanları yakından takip edebileceği vurgulanıyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Le Monde


Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
TT

Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)

Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.

Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.

Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.


Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.

Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.

Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.

Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.

Arap stratejik bağımsızlığının aşınması

Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.

vd v v
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)

Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.

Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.

Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.

ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.

Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü

Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.

fbf
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.

Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.

Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze

İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.

Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.

Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.

İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı

Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.

vc v vf
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)

Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.

Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.

İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme

İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.

Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.

Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.

ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü

Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.

Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.

Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.

Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi

Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.

dsvdf
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)

İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.

Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.

Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.

Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.

Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.

Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.

Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.