İran’ın iç çatışması ve Fransız çabalarının hedef alınması

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Fransa Cumhurbaşkanı’nın Diplomasi Danışmanı Emmanuel Bonne ile 10 Temmuz’da Tahran’da bir araya geldi (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Fransa Cumhurbaşkanı’nın Diplomasi Danışmanı Emmanuel Bonne ile 10 Temmuz’da Tahran’da bir araya geldi (AFP)
TT

İran’ın iç çatışması ve Fransız çabalarının hedef alınması

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Fransa Cumhurbaşkanı’nın Diplomasi Danışmanı Emmanuel Bonne ile 10 Temmuz’da Tahran’da bir araya geldi (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Fransa Cumhurbaşkanı’nın Diplomasi Danışmanı Emmanuel Bonne ile 10 Temmuz’da Tahran’da bir araya geldi (AFP)

Washington ile Tahran arasındaki krizin gerilimini düşürecek bir orta yol bulma ve krizin taraflarını sert tutumlar ve “karşılıklı şartlar ağacından” indirerek müzakere masasına yeniden oturtacak bir çözüm yolu açma umuduyla atılan uluslararası adımlar sıklaşırken, İran asıllı Fransız araştırmacı Fariba Adelkhah, İran ziyareti sırasında gözaltına alındı. Bu gelişme, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani hükümetinin mevcut krizden çıkmak ve İran ekonomisinin boğazına sarılarak ekonomiyi ve rejimi çökertmekle tehdit eden ABD yaptırımlarının olumsuz etkilerini azaltmak için izlediği sürece dair İran’da yaşanan iç anlaşmazlıkların derinliğini ortaya koyuyor.
İran’da bu kararın arkasında yer alan odağa ve hükümetin kontrolü ve yönelimleri dışında alındığını belirten şüphelere bakmaksızın Fransız araştırmacının tutuklanmasının, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Tahran ile Washington arasında başlattığı girişimi ve gerek İran tarafında gerekse de ABD Başkanı Donald Trump yönetimi tarafında kaydedilen olumlu gelişmeyi hedef aldığı söylenebilir. Bir diğer deyişle olan bitenler, İran’ın radikal hareket içerisinde keskin bir ayrışma ile karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Reformcu hareket ve ılımlı güçler tarafından desteklenen bir ekip, anlaşmazlık meselelerinde İran için en düşük sınırı muhafaza eden ve Washington’un bu meselelerde istediği ve iki tarafın geleceği için olumlu bir ikili diyalog kuracak güvenceleri veren bir çatı altında İran ile ABD arasındaki diyalogu yeniden başlatmak için bu Fransız fırsatının kullanılabileceğini düşünüyor. Nükleer anlaşmaya ve onun İran rejimi için verdiği sonuçlara yönelik itirazında ısrarcı olan diğer ekip ise hükümetin, nükleer anlaşmanın maddelerine yönelik bağlılığını kısıtlama konusunda attığı adımları desteklemekle birlikte hükümet İran’ı nükleer programı konusunda büyük zararlara uğratan bu anlaşmadan tam anlamıyla çekilme kararı almadığı sürece bu adımların eksik kalacağını düşünüyor.
Çıkar ekibi
Herhangi bir anlaşma veya diyaloga karşı çıkan ve Ruhani’nin uluslararası toplumla gerçekleştirdiği müzakere temelli süreçten zarar gören bu radikal ekip, son yıllarda, İran’ın uluslararası toplum tarafından siyasi ve ekonomik olarak kuşatılmasından ve ABD kuşatmasının uluslararası artçılarından faydalanarak elde ettiği ekonomik, siyasi ve idari ayrıcalıkları kaybetme konusunda artan endişeleri ile hareket ediyor. Buna göre bu krizi çözüme kavuşturacak herhangi bir girişim, bu ekibin çıkarlarına, rejim içerisindeki konumuna ve stratejik karar süreçlerindeki etkinliğine zarar verecek. Bu hareket, rejimin “Yüce Rehberinin”, nükleer anlaşmanın imzalanmasından bu yana hükümetin çabalarını engellemek için benimsediği ‘sisli’ tutumu kullanıyor. “Yüce Rehber”, bu anlaşmayı, ABD’nin anlaşmalara ve sözleşmelere bağlı kalmayacağından ‘emin’ olmakla birlikte hükümetin çabalarına bir şans vermek adına onayladığını vurgulamıştı. Yakın zamanda ise bu anlaşmaya olan bağlılığı azaltma sürecinin devam edeceğini belirtti. Buna karşılık Ruhani’nin ekibi, İran’ın yüzleştiği Amerikan yaptırımları ve siyasi baskıların olumsuz etkilerinden yana endişeli olduğunu gizlemiyor. Bu yüzden bu ekip, yapının çökmesinin İran toplumu ve rejim güçleri arasından yalnızca bir ekibi değil herkesi etkileyeceğini düşünüyor. Bu çöküşün gerek askerî gerek ekonomik süreç üzerindeki etkileri, rejim güçleri ile sınırlı olmayacak ve artçı sarsıntıları uzun bir süre devam ederek ayrım gözetmeksin tüm İran halkını uzun yıllar boyu etkileyecek. Üstelik İranlıların, içeride, bölge düzleminde ve uluslararası planda ekonomik, endüstriyel, bilimsel, toplumsal ve siyasi başarılar elde etmek için verdiği tüm zahmetleri de yıkacak.
Bu noktada ekibi ile birlikte Ruhani’nin ve İran’ı ve rejimini tehdit eden tehlikelerin farkında olan makul hareketin vereceği savaş, basit ve kolay olmayacak. Bu ekip, siyaset, ekonomi ve güvenlik meydanında ABD ile biri nükleer program olmak üzere birçok meselede çekişme yaşıyor, özellikle de şartlar ve karşı şartlar konusunda Washington ile yaşadığı karşılıklı gerilimde bakış açılarını döndürmek için çabalıyor. ABD’nin anlaşmadan çekilip yaptırım uyguladığı bir durumda da yüzsuyunu korumak adına müzakere de yürütemiyor. Zira müzakereye gitme kararı, ABD’nin baskıları ve şartları karşısında yenilgiye dair bir ön duyuru mahiyetinde olacak. Bu ekibin Washington ile yaşadığı çekişmede yüzleştiği bu sıkıntılar göz önünde bulundurulduğunda ise içeride verdiği savaş daha zorlu görünüyor.
İran tarafının, gerek diplomasinin başkanı Muhammed Cevad Zarif’in açıklamaları gerekse de başta Irak, Suriye ve Lübnan olmak üzere bölgesel planda tanık olunan bazı uygulamaları yoluyla gösterdiği belirtiler, İran’ın bu meselelerdeki işbirliği mekanizmasına dair mesajlar veriyor. ABD yönetimi de bu dönüşümlerde bunu okumuş olabilir. Başkan Donald Trump’ın İran’ın bölgesel etkinliğine dair son konuşmasını, İran’ın Suudi Arabistan ile İran arasındaki temel çatışma noktası olan Yemen sahasından çıkması gerektiği konusuna ayırmasının arkasında da bunun olduğunu söyleyebiliriz. Bu talep zor ve karmaşık olmakla birlikte Washington’un bu meselede İran ile olumlu bir işbirliğini dayatmak için uygulayacağı baskı ile mümkün olabilir. Irak ve Suriye meselelerinde olduğu gibi. Nitekim İran, Haşdi Şabi’nin (Halk Seferberlik Güçleri) Irak askerî kurumu ile bütünleştirilmesi sürecini ve bu güçlere ait grupların, DEAŞ’tan kurtarılmış bölgelerde yerlerinden edilmişlerin geri dönmesi meselesinde sunduğu işbirliğini kolaylaştırdı. İran’ın Irak’taki birinci adamı Ebu Mehdi el-Mühendis de bu grupların özellikle Selahaddin ilinden çekilmesini doğrudan denetledi ve onları, askerî yönetim ile kanun çatısı altındaki il meclisinin yetki alanına yerleştirdi. Bu gelişmeden birkaç gün önce de Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Hizbullah’ın çoğu unsurunun Suriye’den çekildiğini duyurmuştu (Çekilme, pratikte medyadan uzak olarak birkaç ay önce başladı). Hizbullah’ın ayrıca, Kuseyr (Suriye’nin Lübnan ile sınırındaki batı kısmı) halkına, köylerine ve yurtlarına geri dönme imkânı tanıdığı belirtildi. Bu bölge, Suriye toprakları içinde ve ortak sınırda Hizbullah için stratejik bir derinlik oluşturuyordu.
Müzakere mümkün mü?
Washington ile bir anlaşmanın mümkün olduğunun en bariz göstergesi ise Dışişleri Bakanı Zarif’in New York’ta iken füze programı üzerine müzakere edilebileceğine dair dolaylı yoldan verdiği sinyaller oldu. Zarif, başta reddetmediği bu müzakere meselesini, füzeler dâhil olmak üzere Amerikan silahlarının bölgeye ihraç edilmesi meselesine bağladı. Yani bu konuda atılması gereken ilk adım, İran’ın Suudi Arabistan’dan İsrail’e kadar uzanan çevresinden yana duyduğu güvenlik endişesinin kaynağının ele alınmasıdır. İran’ın bu programı geliştirmeyi durdurarak gücünü, şimdiye kadar ulaştığı düzeyde tutması meselesinin görüşülmesinin temeli budur.
İran’ın müzakere masasına oturmak için bir orta yol bulma umuduyla ABD’nin tutumlarındaki yaklaşımları dönüştürme çabaları, İran rejiminin güvenilirliğini kanıtlama krizi ile karşı karşıya. Fransa Cumhurbaşkanı, iki taraf arasındaki bakış açılarını yaklaştırmak adına bir girişimde bulundu. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan Hasan Fahs kaynaklı haberine göre bu adım, Washington’un yaptırımlarda koyduğu çıtadan vazgeçmesine fırsat verecek ve İran ile müzakereci ekibe köstek olanlarla mücadele etme ve krizi sonlandırarak bölgeyi çözümün eşiğine getirme konusunda cesaretlendirecek. İran’daki bir ekibin, bu girişimin duvarlarında oluşturmaya çalıştığı çatlak onarılabilecek mi? Sonraki gelişmeler bu soruya cevap verebilir.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.