Edebiyat savaşları: Aklın yenilgisinden sosyal medya ahmaklığına…

Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
TT

Edebiyat savaşları: Aklın yenilgisinden sosyal medya ahmaklığına…

Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)

Tüm savaşlar kötüdür; savaşı ilan edenlere de onlara karşı savaşanlara da yıkım, nefret ve kinden başka bir şey getirmez. Ancak edebiyat savaşları böyle savaşlardan değildir. Zira o, kültür için bir nimet ve meşaleyi tutuşturanlar ile tutuştuğu alanı medeni bir ilerlemeye çıkaran bir merdivendir.
Her beşerî kültür tarihinde edebi savaşlar, hep estetik, edebiyat, kişisel ve kitlesel tarih bilincinde yenilenmeye doğru bir sıçrayış olagelmiştir.
Edebi savaşlar, belirli bir tarihi aşamada felsefi, kültürel ve siyasi soruların barutunun yenilenmesidir.
Edebiyat savaşında da kazanan ve kaybeden; yaralanan, zarar gören ve ölen vardır. Ancak en büyük kazanan, düşünce ve toplumdur.
Bugün Arap ve Mağrip edebiyat sahasının durumu üzerine derinlemesine düşündüğümüzde ilan edilmemişi, ölümü andıran bir durgunluk hissederiz. Edebiyatçılar, kendilerini toplumun diğer bileşenlerinden ayıran bir özelliğe sahip olmaksızın ‘yığınlar’ gibi yaşıyor, çalacakları bir zilleri veya avam havas herkesi uyandırabilecek bir gürültüleri olmadan nefes alıyorlar. Barutları ıslak, silahları paslı, dilleri ceplerinde…
Arap ve Mağrip edebi kültür alanı, Kurtuba’dan Basra’ya genişlediğinde edebiyatçıların savaşları yakından da ve uzaktan da tutuşmuştu. Arap eleştirisi, şu tarihi ibareyi ölümsüz kıldı: “Bize ait olan bize geri verildi.” Bu ibare, yaratıcılıkta birincil ve ikincil olanın, intelijansiyada da takipçi ve takip edilenin ne manaya geldiğine dair tartışmanın sıkılığını belirtir. 
Dil savaşı topları, Basra Okulu ile Kufe Okulu’nun nahiv âlimleri arasında gümbürdeyip de ateşi geleneksel dilci seçkinler arasında asırlar boyu yanmaya devam etti ve bugünün insanlarına ulaşmadı mı?
Edebiyat ve kültür tarihi, ateşini el-Akkad, el-Mazini ve Abdurrahman Şükrü’nün öncülük ettiği Divan topluluğunun tutuşturduğu ve el-Akkad ve el-Mazini’nin kaleminden ‘Edebiyat ve Eleştiride Divan’ adlı eser etrafında felsefi bir bakış açısıyla derlenip 1921’de Şevki ve Hafız er-Rafii’nin temsil ettiği İhya grubuna karşı kitap olarak basılan büyük bir savaşı kaydetmedi mi?
1932 yılında Zeki Ebi Şadi öncülüğünde Apollo Okulu ortaya çıktı ve burası, Apollo dergisi etrafında toplanan Ebi el-Kasım es-Şabi, İbrahim Naci ve İliya Ebu Mazi gibi şairler için bir estetik yuvası haline geldi. Arap şiir yapısını tedirgin eden bu şairler, şiirsel söylemde geleneksel sese karşı savaşıyorlardı.
1920 yılında Amerika’dan Cibran Halil Cibran, Mihail Nuayme, Nesib Arida, İliya Ebu Mazi gibi Suriyeli ve Lübnanlı göçmen yazarların kendilerine özgü edebi bir sesi olarak Kalem Birliği sahneye çıktı ve bu isimler, dili, yazının sahilini ve ruhunu değiştirdi.
Bu okullar arasında savaş ateşleri tutuşmuştu. Gelenekselciler, muhafazakârlar, liberaller, çağdaşlar ve yenilikçiler olmak üzere her yönden ve yönelimden top ateşleri, Batı yönünde atılıyordu. Her bir ses hayat, yazı ve estetiğe dair felsefesi ve vizyonu için bir varlık yaratmak istiyordu.
Bazen sıcak, bazen soğuk olan tüm bu savaşlardan istifade eden Arap ve Mağrip edebiyatı, sonra da tüm toplumun oldu. Zira tartışma ve savunma, her ne olduysa, siyasi ve kültürel toplum yapısından ayrı değildi. Özellikle de bu aşamada aydın, kendisine vahiy inmeyen ‘peygamber’ imajı taşıyordu. Medya da bu savaş meydanında olup biten her şeyi aktarıp, hatta kızışmasına katkı sağlayarak, akıl ile estetik ve toplumsal tavırdaki durgunluğun harekete geçmesine yardımcı olan etmen oldu.
Bu savaşlarda, Arap ve Mağrip bölgesinde bir arada yaşayan her ulus ve inançtan atlılar: tüm yelpazesiyle Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Dürziler, Ezidiler, Araplar, Berberiler, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve daha başkaları vardı. İnanç ve milli aidiyet meselesi, yüceltme ve dışlama durağı değildi. Aksine herkesin farklı aidiyetleri ile katıldığı savaşların amacı, insanî ve yenilikçi boyutundaki yaratıcılıktı.
Estetik savaşın ölüm sebepleri
Entelektüel ve estetik açıdan Arap akıl yapısını büyük oranda etkileyen klasik edebiyat savaşlarının sonuncularından biri belki de Taha Hüseyin destekçileri ile rakipleri arasında yaşanan savaştı. Bir diğer deyişle bu savaş, akıl, aydınlanma ve açılım savunucuları ile selefi muhafazakâr reformcu okulun bakiyeleri arasındaydı. Tüm bu savaş, ‘edebiyat ve şiir’ meydanında, nasıl okunup yaşanabileceği konusunda yaşanıyordu. Her bir taraf belirli bir tarihî, toplumsal ve siyasi bir konumu savunuyordu, ama başka noktalara ulaştıran edebi söylemi kullanarak…
Bu savaşlardan bir süre sonra 1926’da Taha Hüseyin’in ‘Cahiliye Şiirinde’ adlı kitabı sahnede göründü. Görünüşe bakılırsa Taha Hüseyin ve ekibinin kurup savunduğu rasyonel aydınlanmacı felsefe ile Rafii, Mahmud Şakir, Lütfü Cuma ve diğerlerinin öncülük ettiği muhafazakâr akım arasındaki savaş, maalesef ki geleneksel reformcu akım lehine sonuçlandı.
Kabul etmek gerekir ki Arap ve Mağrip dünyasının yaşadığı kültürel ve siyasi gerileme, açıkça Taha Hüseyin’in aydınlanmacı bir düşünce, modern bir vizyon ve insanî bir yaklaşım bakımından yenildiği gün başladı. Geleneksel Ezherci düşünce, ‘Cahiliye Şiirinde’ savaşından muzaffer olarak çıktı. Arap ve Mağrip toplumlarımızın eğitimde yaşadığı ve bir yandan aklın yokluğu diğer yandan Akdeniz ve dünya çevremizle iletişime geçerken, Ortaçağcı söylemlerin kullanımı ile ön plana çıkan gerileme, bunun göstergesidir.
Fıkhî söylem, felsefi akla baskın geldi.
Kültür ve edebiyatta geleneksel Ezherci düşüncenin baskın olması ile çoktan beri kültür, edebiyat ve dil yapısının yenilikçi motoru olan önemli ve olumlu bir etken, yani Hıristiyan Arap intelijansiyasının (Suriye, Lübnan ve Filistin) önderlik ettiği edebi kültür akımı gözden kayboldu. Bu hareket, Arap dilinin modernleştirilmesine ve metnin köklü değişikliklere uğramasına öncülük etmiş ve edebiyatta geleneksel söylem ile fıkhî yazıya karşı bir devrimi yönetmişti.
İdeoloji, kültür ve edebiyat için bir can simidine dönüşürse…
Reformcu muhafazakâr düşüncenin akılcı aydınlanmacı düşünceye galip gelmesi ile birlikte toplum, siyasi ve kültürel bir ümitsizlik hali ile dolu, tehlikeli bir uykuya daldı. Bu uyku hali, 1967 yenilgisi çanları çalana kadar sürdü. Bununla intelijansiya, ikinci kez harekete geçti ancak bu defa söylemi, ‘yenilgi’ yaraları ile doğrudan bağlantılı, siyasi ve ideolojik içerikli olacaktı.
Taha Hüseyin, Ali Abdurrazık, Tahir el-Haddad, Kasım Emin, Cibran Halil Cibran, İliya Ebu Mazi, Mihail Nuayme, Tevfik el-Hakim, Ebu’l-Kasım eş-Şabi ve daha başkalarının savaşı, öteki ile ilişkinin sınırlarını çizmede bir model veya ayna olarak düşünceye, edebiyata, dile ve medeniyete dayanan edebi bir savaştı. 1967 sonrasındaki kültür ve entelektüel savaşı ise kendisine savaş veya çekişme meydanı olarak edebiyatı almış olsa da; siyasi ve ideolojikti.
Nebil Süleyman ve Buali Yasin’in ortak olarak hazırladığı Edebiyat ve İdeoloji adlı kitap (1974), edebiyat ve kültürü sıcak edebiyat savaşlarına açan yeni ses olarak görülebilir. Bu kitabın, Arap ve Mağrip dünyasındaki kültürel diyaloglar üzerinde bıraktığı etkinin, doğurduğu yankılar ve tepkiler bakımından Taha Hüseyin’in Cahiliye Şiirinde adlı kitabına benzer olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyat ve İdeoloji adlı kitabın ardında bıraktığı bu etkinin büyüklüğünü, dost ve düşman kamplardan kitaba dair yazılan makaleler, araştırmalar, incelemeler ve diyalogların hacminden anlayabiliriz. Tüm bu çalışmalar daha sonra Nebil Süleyman, Buali Yasin ve Muhammed Kamil el-Hatib’in denetiminde ‘Suriye’de Kültür Savaşları’ başlığıyla kitap olarak derlendi ve 1979 yılında basıldı.
Bu kitabı, kültür ve edebiyat savaşlarının örnek bir tablosu olarak ele alacak olursak şunu diyebiliriz: Büyük oranda, Taha Hüseyin’in yenilgisinden bu yana aydınlanmacılığın tanık olduğu kültürel gerilemenin bir ifadesi, dolayısıyla edebi metinlerdeki toplumsal çöküşün sebeplerinin araştırılması idi. Aynı zamanda edebiyat ortak payda olsa bile, siyaset ile uğraşma ve onun medeni olana baskın kılınması için akıl ve aydınlanmacılık savaşının bir devamıydı.
Savaşların kaybeden cepheleri
‘Cahiliye Şiirinde’ki savaşında Taha Hüseyin’in düşüncesi, Ezherci reformcu düşünceye yenildi. Aynı şekilde; ‘Edebiyat ve İdeoloji’ savaşında da Nebil Süleyman ve Buali Yasin’in düşüncesi, kitabı, kuruluşları ve platformları ile ‘İslamcı edebiyat’ denen şeyi kuran İhvancı akımın yükselişi karşısında kaybetti.
Arap ve Mağrip ülkelerindeki tüm siyasi türevleri ile İhvan-ı Müslimin örgütünün edebi dili olan ‘İslamcı edebiyat’ olgusunun yayılması ile birlikte kültür ve edebiyat savaşları, estetik ve medeni savaşlardan ‘propagandacı’ savaşlara evrildi. Bu savaşların bazı komutanları da edebiyatçı olarak başlayıp daha sonra bir ‘çağrıcıya/vaize’ ya da şiddet ve aşırılığın teorisyenine dönüştü.
Kültürel savaşlar, ‘İhvancı karaktere bürünür bürünmez’ kendine yeni platformlar edindi; çekişme ve tartışma, şiir ve roman dünyasından çekilerek yeniden dinî mirasa döndü. Vaizlerin kendi aralarında savaşlar patlak verdi; her biri daha büyük bir izci, müşteri ve kadın-erkek hayran kitlesine sahip olmak istiyordu. Savaşlar önce televizyon kanallarında boy gösterdi, daha sonra sosyal medyaya taşındı. Kültür, edebiyat ve aydınlanmacı düşünceye karşı çok büyük bir kışlamız olduğu ortaya çıktı.
Kültürel olarak başlayan ve ‘kâfir’ ve ‘hain’ ilan etmeye doğru evrilen bu savaşın gölgesinde Arap ve Mağrip dünyası, geçen yüzyılın son çeyreğinde, bu aşırılığın Ferec Fuda, Hüseyin Merve, Suphi es-Salih, Mehdi Amil, Necib Mahfuz, Abdulkadir Allule, Tahir Cavut, Cilali Elyabis, Belkhenchir, Boucebci, Muhammed Brahmi, Şükrü Belaid vd. gibi ilk kurbanlarına tanık oldu. Bu isimler, bağnazlığa doğru kayan kültür savaşlarının kurbanlarıydı. Bu savaşın ateşi ise fitne, hoşgörüsüzlük, farklılıklara tahammülsüzlük, ötekine karşı nefret ve ortak yaşam felsefesini reddetme gıdaları ile besleniyordu.
‘Popüler’, teknolojik bir platform olarak sosyal medya ortamı, değerler kargaşasının yayılmasına meydan verdi ve işleri karman çorman etti. Dinî aşırılıkçı söylem nasıl kültür, edebiyat ve felsefe hattına girdiyse, sosyal medya ahmaklığı da tartışmaya öyle dahil oldu ve şiir, roman ve fıkıh alanında bildiği ve bilmediği her şeyde çekinmeden görüş belirtme hakkı elde etti.
Independent Arabia’dan Emin Zavi’nin analizi



Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix
TT

Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix

Netflix'in popüler bilimkurgu dizisi Stranger Things, yaklaşık 10 yılın ardından sona erdi ancak final bölümü hayranlar arasında karşıt tepkilere neden oldu.

Dizinin "Chapter Eight: The Rightside Up" adlı final bölümü, önceki bölümlerin gösterime girmesinden bir hafta sonra, yeni yılın ilk saatlerinde yayın platformunda izleyiciyle buluştu.

*Bundan sonrası Stranger Things'ın finali hakkında spoiler içerir, bizden uyarması* 

Indiana'nın Hawkins kasabasındaki kahramanlar dizinin son bölümünde, Eleven (Millie Bobby Brown) ve Will Byers'ın (Noah Schnapp) doğaüstü yetenekleri sayesinde Vecna'yı (Jamie Campbell Bower) yenmeyi başarıyor.

Joyce (Winona Ryder) kötü karakterin kafasını kestikten sonra Hopper (David Harbour) ve Murray (Brett Gelman) Upside Down'a giden boyutlararası köprüye bombalar yerleştiriyor ve Eleven'ın kendini feda ederek öteki dünyada kalmış gibi göründüğü anlaşılıyor.

Bölümün henüz ortalarındayken 1989'a bir zaman atlaması yapılıyor ve geri kalan karakterlere ne olduğu gösteriliyor: Ekip, dizideki travmatik olayları geride bırakmaya başlarken Joyce'la Hopper nişanlanıyor.

sdfrg
Stranger Things, yılbaşında uzun metraj film uzunluğunda bir finalle sona erdi (Netflix)

Dizinin son sahnelerinden birinde Mike (Finn Wolfhard), Eleven'ın aslında kendine ölü süsü vererek Upside Down'dan kaçmayı başardığını iddia ediyor. O konuşurken, yaşı daha büyük Eleven'ın uzak bir yerde dolaştığını ve ardından bir kasabaya ulaştığını görüyoruz.

Eleven'ın gerçekten hayatta kalıp kalmadığı belirsizliğini korurken, dizinin ortak yaratıcısı Ross Duffer "Gerçek olsun ya da olmasın, Eleven onların kalplerinde yaşıyor" diyor.

Birçok izleyici finale tepki gösterirken, Vecna'nın bölümün bu kadar erken bir aşamasında yok edilmesi kararı sosyal medyada sıkça eleştirildi.

"Ana kötü karakter bölümün yarısında öldürüldü, önemli kimse ölmedi, Henry Creel'ın başlangıç hikayesi hakkında hiçbir açıklama yapılmadı ve sadece 18 aylık bir zaman atlaması oldu. Stranger Things finali, The Umbrella Academy'yle birlikte gördüğüm en aptalca sondu" diye yazan bir gönderi X/Twitter'da geniş çapta paylaşıldı.

dfgth
Eleven, Stranger Things'in finalinde (Netflix)

Başka bir hayran da şöyle yazdı: 

Yaptıkları en büyük hata, bölümün koskoca 50 dakikasının epilog olmasıydı. Bu 50 dakikanın en az 30'unu dövüş sahnelerini daha iyi hale getirmek için kullanabilirlerdi.

Bir diğeriyse "Stranger Things beni o kadar hayal kırıklığına uğrattı ki, bu konu hakkında konuşmak bile istemiyorum" dedi.

Ancak diğerleri hikayenin sonuna daha olumlu yaklaşırken, biri "Stranger Things'in finalinden keyif alan tek kişi ben miyim?" diye yazdı.

Başka biri de "Stranger Things'in finalinden hoşnut bir şekilde Twitter'a giriyorum ve herkesin şikayet ettiğini görüyorum" diye espri yaptı.

Stranger Things, Netflix'te halen yayında.

Independent Türkçe


James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
TT

James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)

1997 yapımı popüler felaket filmi Titanik'in (Titanic) yönetmeni James Cameron, 1912'de batan ünlü yolcu gemisinden sağ çıkmak için izleyeceği farazi stratejiyi açıkladı.

Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'ın başrollerini paylaştığı Titanik, tüm zamanların en yüksek hasılat yapan filmlerinden biri. Film, 1500'den fazla kişinin hayatını kaybettiği RMS Titanic'in batmasını konu alıyor.

The Hollywood Reporter'a verdiği yeni röportajda Cameron'a "Titanik buzdağına çarptığında ikinci sınıf yolcu olarak tek başınıza seyahat ediyor olsaydınız, ne yapardınız?" sorusu yöneltildi.

Röportajcı, üçüncü sınıf yolcuların güverte altında mahsur kaldığını, birinci sınıf yolcularınsa filikalarda yer bulma şansının daha yüksek olduğunu açıkladı.

Cameron, "Bence tüm olayı 'ya böyle olsaydı' diyerek ya da geriye dönüp bakarak değerlendirmenin ilginç yolları vardı" diye yanıtladı. 

Titanik uzmanlarıyla oynamayı sevdiğim bir oyun var: Şu anda bildiklerimizi bilseydiniz ve kaptana fikir verebilseydiniz herkesi nasıl kurtarırdınız? Diğeri de şöyle: Bir zaman yolcususunuz ve geri dönüp geminin batışını yaşamak istiyorsunuz ama sizi geri götürecek küçük zaman yolculuğu aletiniz bozuluyor ve 'S**tir, gerçekten gemideyim, buradan çıkmam lazım' diyorsunuz.

Cameron bu ikinci senaryoda yapılacak en iyi şeyin, güvertenin kenarında durup tahliyenin ilk aşamalarında bir filikanın indirilmesini beklemek olduğunu savundu. Bu noktada suya atlayıp filikaya yüzerek yolcuların onu bota çekmesini bekleyecekti.

Yönetmen "Çoğu kişinin suya atlayacak cesareti olmazdı" diye devam etti. 

Geminin gerçekten batacağına inanamıyorlardı. Ama geminin batacağından eminseniz ve filikalarda değilseniz, bot denize indiği anda yanına atlarsınız.vFilikalar uzaklaştığında işiniz biterdi. Titanik hâlâ orada dururken ve herkes izlerken sizi boğulmaya mı terk edeceklerdi? Hayır, sizi çekip alırlardı ve görevliler, 'S**tir, bu konuda yapabileceğim bir şey yok' derdi. 4. bot iyi bir seçenek olurdu.

Cameron'ın son filmi Avatar: Ateş ve Kül (Avatar: Fire & Ash) halen sinemalarda. Gişe canavarı film, yönetmenin popüler Avatar serisinin üçüncü halkası.

The Independent için Ateş ve Kül'ü inceleyen Clarisse Loughrey şöyle yazıyor: 

Avatar serisinin 197 dakika uzunluğundaki üçüncü filmi, Paskalya vaazını dinlemek zorunda kalan huysuz bir çocuk gibi hissettirebilir.

Independent Türkçe


2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
TT

2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)

Bu liste, 2025'in müzik gündeminde öne çıkan ve farklı türlere yayılsa da ortak bir duyguda kesişen albümleri bir araya getiriyor: Belirsizlik çağında dayanıklılık, dönüşüm ve birlikte kalma ihtiyacı. 

2025'in büyük albümleri zaten herkesin radarındaydı; popun en büyük isimleri de yeni kayıtlarla sahaya indi. Lady Gaga'dan Rosalía'ya, Bad Bunny'den Taylor Swift'e uzanan bu ana akım hat, milyonlar satan ve Spotify Wrapped dahil yıl sonu listelerini domine eden kayıtlar üretti. Buna paralel olarak, gitar cephesinde de Turnstile'ın 4. albümü NEVER ENOUGH, yıl boyunca konuşulan kayıtların başına yazıldı.

Bu liste ise o büyük manşetin dışına çıkıyor: Daha farklı türlerde dolaşan, daha az konuşulan ama daha derine işleyen albümlerin peşine düşüyor.

Kokoroko'nun sakin ama kararlı iyimserliğiyle açılan hat, Cymande'nin yarım asrı aşan mirasını bugüne taşıyan groove'larıyla derinleşiyor; ikisi de nostaljiye yaslanmadan geçmişi günümüzün diline çeviriyor. 

Durand Jones & The Indications ve Parcels, duyguyu gösterişe kaçmadan akışın içine yerleştiriyor; soul ve funk, burada "iyi hissettirme" vaadinden çok bir ritim disiplini gibi çalışıyor ve omurgayı ayakta tutan bir tempo duygusuna dönüşüyor. 

Il Mago del Gelato, hayali bir filmin müziği tadında kurduğu sinematik evrenle yılın sürpriz hazlarından biri. Celeste, kırılganlığı estetize etmeden anlatabildiği için listede ayrı bir yere oturuyor; albüm, kolay tüketilen bir geri dönüşten ziyade sabır isteyen bir yakınlık kuruyor. 

Geese, rock tarafında 2025'in en kışkırtıcı ve en diri işlerinden birini çıkarıp karmaşayı kontrollü bir estetiğe dönüştürüyor. Florence and the Machine, bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan şarkılarıyla büyük duyguları yeniden sahneye çağırıyor. 

Lily Allen, kişisel bir çöküşü popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatırken, "itiraftan" dramatik gösteriye kaçmayan bir çizgi tutturuyor. Wet Leg ise ilk albümün mizahını koruyup duyguyu daha açık bir yerden kurarak kendini tekrar etmeden ilerliyor. 

Sonuçta bu seçki, yılın özeti değil; 2025'in ruh haline, kırılma noktalarına ve kaçış ihtiyaçlarına dair karalama defterine alınan bir not, yıl boyu elimizden tutan seslerden ve aklımızda kalan cümlelerden oluşuyor.

Kokoroko - Tuff Times Never Last

Kokoroko'nun ikinci albümü Tuff Times Never Last, kaosun ve belirsizliğin gündelik hayatı kuşattığı bir dönemde, sakin ama kararlı bir iyimserlik duygusu kuruyor. Albüm, yüksek sesle umut vaat etmek yerine, neşeyi ve dayanıklılığı müziğin içine sindirerek anlatmayı seçiyor. Brit-soul geleneğinin pürüzsüz estetiğini, cazın derinliği ve Batı Afrika kökenli ritmik hafızayla buluşturan grup, yüzeyde yumuşak ama içeride son derece katmanlı bir dünya kuruyor. Bu müzik, gösterişten uzak; dikkat çekmek için bağırmıyor, sakin bir ısrarla dinleyicisini içine alıyor. Parçalar arasındaki uyum, bireysel virtüözlüğün geri çekilip kolektif duygunun öne çıktığı nadir bir denge hissi yaratıyor.

Albüm boyunca "Az ama öz" fikri seziliyor; her nota yerinde, her boşluk bilinçli. Yaz sıcaklarını hatırlatan bu ses dünyası, nostaljiye yaslanmadan hafızayla konuşmayı başarıyor. Kokoroko, cazın zaman zaman üzerine sinen "mesafeli" algıyı kırarak, bedene ve duyguya aynı anda temas eden bir akış yakalıyor. Tuff Times Never Last, hem dans edilebilen hem de sessizce eşlik edilebilen nadir albümlerden biri. Tam da bu yüzden, 2025 yazının ruhunu tanımlayan, yılın en iyi ve en kalıcı albümü.

Il Mago del Gelato - Chi È Nicola Felpieri?

Il Mago del Gelato'nun Chi è Nicola Felpieri? albümü, daha başlığında "Nicola Felpieri kim?" diye soruyor ama net bir cevap vermek yerine dinleyiciyi hayal kurmaya davet ediyor. Nicola Felpieri, sabit bir kimlikten çok, müziğin içinden geçen bir ruh hali; herkesin kendi hikayesine göre yeniden şekillendirebileceği bir karakter. Albümün büyük ölçüde enstrümantal yapısı, funk, caz ve afrobeat arasında dolaşırken dinleyeni belirli bir anlatıya hapsetmiyor, aksine onu özgür bırakıyor. 1980'ler tadındaki rüya atmosferi, dans eden baslar, kıvrak gitarlar ve vocoder dokunuşlarıyla zaman ve mekan duygusunu bilinçli biçimde askıya alıyor. Parçalar, enerjik patlamalarla içe kapanık anlar arasında rahatça geçiş yaparak tek bir ruh haline sıkışmıyor. Venerus, Le Feste Antonacci ve Mélanie Chedeville gibi konuklar albümün dünyasına eklemleniyor ama hikayenin merkezini ele geçirmiyor. 

Il Mago del Gelato, 1970'lerin film müziklerine göz kırpan estetiğini nostaljik bir alıntı olmaktan çıkarıp bugüne taşıyor. Grup "Biz sadece insanları dans ettirmek istiyoruz" derken, bedeni harekete geçiren ama zihni de açık tutan bir müziği tarif ediyor. Chi è Nicola Felpieri?, hayali bir filmin müziği gibi ilerliyor; sahneleri net değil ama duygusu kalıcı. Tam da bu yüzden albüm, dinlendikçe genişleyen ve her seferinde başka bir ayrıntısını ele veren işlerden biri olarak yılın öne çıkanları arasına yazılıyor.

Cymande - Renascence

Cymande, Renascence'la yalnızca geri dönmüyor; yarım asrı aşan bir müzikal yolculuğun hâlâ canlı, hâlâ anlamlı olduğunu kanıtlıyor. Albüm, grubun hikayesini anlatan belgeselin ardından gelen bir "zafer turu" gibi dursa da nostaljiye yaslanmak yerine bugünün duygusunu yakalamayı başarıyor. Açılışta ağır ağır ilerleyen funk dokuları ve el davulları, Cymande'nin 1970'lerde kurduğu evrenle doğrudan bağ kurarken, bugünden konuşan bir bilgelik taşıyor.

Patrick Patterson ve Steve Scipio, geçmişteki groove'larını tekrar etmekle yetinmiyor; yaşla, kayıpla ve kabullenmeyle yoğrulmuş bir müzik yazıyor. Road to Zion gibi parçalar ölüm ve ahlak üzerine düşünürken, karanlığı inkar etmeyen ama onunla barışmayı öğrenmiş bir ruh hali sunuyor. Celeste'in sesiyle parlayan Only One Way, albümün en duygusal anlarından biri olarak hem zamansız hem bugüne ait hissettiriyor. Coltrane ise müziği neredeyse spiritüel bir mesaj haline getirerek Cymande'nin funk'ı neden her zaman başka bir yerde konumlandığını hatırlatıyor. Renascence, "geri dönüş albümü" klişelerine düşmeden, eskiyi yeniden üretmek yerine onu dönüştürüyor. Bugünün dünyasına bakan sözler, 1970'lerden bu yana aslında ne kadar az şeyin değiştiğini de sessizce ima ediyor. Cymande'nin dönüşü, geçmişe övgü değil; hâlâ söylenecek sözü olan bir grubun güçlü, sakin ve özgüvenli bugünü.

Durand Jones & The Indications - Flowers

Durand Jones & The Indications, 4. albümleri Flowers'ta acele etmeyen, kendinden emin ve olgun bir ruh haliyle karşımıza çıkıyor. Albüm, adını hak eder biçimde sıcak, yumuşak ve yaz gecelerine yakışan bir neo-soul atmosferi kuruyor. Grup bu kez gösterişten çok akışa güveniyor; şarkılar tek seferlik demoların ham enerjisinden doğup yavaş yavaş katmanlanıyor. Durand Jones'un falsettosu albümün merkezinde duruyor ve çoğu parçada enstrümanlar bilinçli biçimde geri çekilerek vokallere alan açıyor.

Paradise ve Lovers' Holiday gibi şarkılar, romantizmi hafif bir disko parıltısıyla sararken nostaljiyi ağırlaştırmadan taşıyor. Albüm boyunca Earth, Wind & Fire ve The Stylistics gibi 1970'ler soul geleneğinin izleri hissediliyor. Ama bu izler birebir taklitten çok bir ruh hali olarak var. Flower Moon ve Been So Long, groove'u sade ama bulaşıcı tutarak bedenle kolayca temas kuruyor. Albümün sonlarına doğru gelen Rust and Steel, abartıya kaçmadan dramatik bir derinlik ekleyerek Flowers'ın duygusal doruklarından birini oluşturuyor. Flowers, yenilik peşinde koşmaktan çok soul müziğin neden hâlâ bu kadar güçlü olduğunu hatırlatan, güven veren ve iç açıcı bir albüm.

Celeste - Woman Of Faces

Celeste, ikinci albümü Woman of Faces'te yalnızca güçlü bir ses değil, çatışmalarla yoğrulmuş bir anlatıcı olduğunu da tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Albüm, pandemiyle kesintiye uğrayan hızlı yükselişin ve uzun bir içe kapanma döneminin ardından gelen ağır ama bilinçli bir geri dönüş hissi taşıyor. Açılış parçası On With the Show, dinleyiciyi neredeyse sahne perdesi aralanıyormuş gibi teatral bir dünyaya davet ediyor. Bu kez merkezde romantik özlemden çok kimlik, kırılganlık ve kontrol duygusu var.

Albüme ismini veren Woman of Faces, Celeste'in kendisinden beklenen rollere ve takılan maskelere karşı sessiz ama sert bir itirazı gibi duruyor. Albüm boyunca sinematik yaylılar, çıplak piyano anları ve Could Be Machine gibi beklenmedik, mekanik dokular yan yana geliyor. Bu stil geçişleri zaman zaman sarsıcı olsa da parçalı yapı albümün ruh haline hizmet ediyor. Celeste'in vokali hâlâ albümün omurgası: Kimi anlarda kırılgan, kimi anlarda neredeyse meydan okuyan bir tonla ilerliyor. Angel Like You ve Carmen's Song, albümün duygusal derinliğini sessizce büyüten anlar arasında öne çıkıyor. Woman of Faces, kolay tüketilen bir soul albümünden çok, sabır isteyen ama karşılığında samimi bir yakınlık sunan bir iç döküm.

Parcels - LOVED

Parcels, LOVED'da çok sesli armoniyi bir "hüner" gibi sergilemek yerine, şarkıların kalbine yerleştirip onu doğal bir dile dönüştürüyor. Albümün en çarpıcı yanı, teknik olarak kusursuz duran bu armonilerin soğuk değil; tam tersine sıcak, davetkar ve sürekli "birlikte" hissettirmesi. İlk bakışta tanıdık bir nu-disco/funk alanında dolaşıyorlar; ama bu kez enerjiyi yükseltmekten çok, duyguyu berraklaştırmayı seçiyorlar. Berlin'in parlak elektronik cilasından biraz geri çekilip köklere dönüyor, Nile Rodgers'ı hatırlatan ritmik gitarlarla Thinkaboutit ve Yougotmefeeling gibi parçaları güneşli bir coşkuyla taşıyorlar.

LOVED'ın sürprizi ise "daha yavaş" anlarda saklı: Everybodyelse ve Summerinlove, grubun yumuşaklığının da en az groove kadar iddialı olabildiğini gösteriyor. Finalde Finallyover ve Iwanttobeyourlightagain, bu kırılgan hattı iyice belirginleştirip albümü dokunaklı bir kapanışa bağlıyor. Bütün bu geçişlerin merkezinde Noah Hill'in bası var; ağır, tekinsizleşmeden derinleşen bir omurga kurarak melodilerin "fazla parlak" olma riskini dengeliyor. Bu sayede Parcels, parıltıyı dozunda tutup şarkılara nefes alan bir genişlik kazandırıyor. Evet, yer yer tekrar hissi var; ama o tekrar, bir yaz gecesi gibi: Aynı rüzgâr, başka bir sıcaklıkla geri geliyor. LOVED, en temelde özgürce akan, titizce örülmüş ve bittiğinde bile kulağın "bir armoni daha" diye geriye dönmek istediği bir albüm.

Geese - Getting Killed

Geese, üçüncü albümü Getting Killed'de son birkaç yıldır geçirdiği dönüşümü bir "tarz değişimi" değil, neredeyse yeni bir karakter yaratımı gibi sunuyor. Grubun 23 yaşındaki lideri Cameron Winter'ın (2024 sonunda Heavy Metal adında nefis bir solo albüme de imza atmıştı) hem büyüleyici hem muğlak anlatıcılığı, şarkıların içine bir vaaz tonu, bir sokak alayı gürültüsü ve ince bir kara mizah katıyor. Albüm, klasik rock melodilerinin tesellisiyle çağın absürtlüğünü yan yana getiriyor; Taxes'ta bir cümle hem dua hem küfür gibi çarpıyor. 

Gitarlar kimi yerde gevezelik ediyor, kimi yerde bıçak gibi kesiyor. Albümde manevi bir titreşimi andıran bir enerji hissediliyor: Bazen sözlerdeki imgeleriyle, bazen Winter'ın sanki kalabalığa seslenir gibi dolaşan vokaliyle. Bu kadar ayrıntı varken Geese, kolayca dağılabilecek bir yapıya kayabilirdi ama Getting Killed hiçbir anında kontrolü kaybetmiş gibi durmuyor. Aksine, grup sanki bu "kalabalığın" riskini göze alıp tam da orada özgürlüğünü buluyor ve karmaşayı estetik bir karara dönüştürüyor. Sonuç, 2025'in en tuhaf, en kışkırtıcı, en diri ve en iyi rock kaydı; kıyameti anlatırken bile canlı, sert ama şefkatli, gürültünün içinden melodinin yolunu açan bir albüm.

Florence and the Machine - Everybody Scream

Everybody Scream, Florence Welch'in kaosu yine güzelliğe çevirdiği, üstelik bu kez bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan bir albüm; sesi, hem bir çığlık hem de bir tür dua gibi işliyor. Florence Welch'in Guardian'a anlattığı üzere, yazma sürecinin fitilini turnede yaşadığı ve hayatını tehdit eden dış gebelik, ardından gelen acil ameliyat ve düşük travması ateşliyor. Sadece 10 gün sonra sahneye geri dönme ısrarı, albümün damarına yerleşen o "acele etme" hissini açıklıyor: Her şey yanarken bile şarkılar durmuyor.

2022 çıkışlı önceki albüm Dance Fever'daki gelgitlerin ardından burada ağırlık, ölümlülüğe ve "bu bedende yaşamanın" acısına kayıyor; sözler sık sık bir yüzleşme ve hesaplaşma duygusu taşıyor. Albümün temel enerjisi, gotik ve pagan imgelemle beslenen bir ritüel hissi: Korku, büyü ve karanlık, umudu çağırmak için kullanılan araçlara dönüşüyor. Welch'in anlatımı romantize etmiyor; yara izlerini gösterirken, şöhretin ve sahne ışığının bedelini de açıkça masaya koyuyor. Albümün en güçlü tarafı, kırılganlığı zayıflık diye sunmaması. Kırılganlığı, güçle yan yana koyup gerçek bir dayanıklılık anlatısı kuruyor. Sonuçta Everybody Scream, dinleyeni karanlığın içine çekip orada bırakmayan; tam tersine, karanlıktan geçerek nefes almayı yeniden öğreten, sert ama umutlu bir geri dönüş.

Lily Allen - West End Girl 

West End Girl, Lily Allen'ın 7 yıllık sessizliğini "geri dönüş" gösterisine çevirmek yerine, kişisel bir enkazın içine elini sokup orada bulduklarını saklamadan masaya dizdiği bir albüm. Ünlü oyuncu David Harbour'la evliliğinin ihanet ve güven yıkımıyla dağılması, albümün ana yakıtını oluşturuyor. West End Girl o kırılmanın hemen ardından, o taze acıyla yazılıp kaydedilmiş. Allen, bu çöküşten doğan parçaları bir intikam manifestosuna çevirmiyor; aksine ihanetin geride bıraktığı utanç, öfke ve boşluğu, popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatıyor. Şarkıları dinlerken, iyileşmekten çok "hayatta kalmak için anlatma" dürtüsünü hissediyorsunuz.

Öte yandan bu kadar "çıplak" bir anlatı, kolayca acındırmaya kayabilirdi ama albümün gücü tam da burada yatıyor: Kendine acımadan, suçu basitleştirmeden ve dramatik numaralar çekmeden konuşuyor. Allen, müzikal olarak da eski şablonunu kopyalamıyor. Deneysel elektronik dokular ve dansa yakın ritimler anlatının ağırlığını taşıyacak kadar akıllı ve kontrollü kurulmuş. O yüzden West End Girl, karanlık bir hikaye anlatırken bile depresif bir albüm gibi akmıyor; Allen'ın yıllardır bildiğimiz o alaycı kıvılcımı, felaketin ortasında bile nabız tutuyor. Albümün duygusal merkezi, ihanetin kendisinden ziyade onun yarattığı kimlik sarsıntısı: Bir evin ve bir bedenin bir anda yabancılaşması. Albümü Beyoncé'nin LEMONADE'ine benzetenler çıkacaktır ama West End Girl'ün farkı, uzlaşma vaadi sunmaması; burada sadece kayıp ve çıplak gerçek var.

Wet Leg - Moisturizer

Wet Leg, Moisturizer'da ilk albümün soğukkanlı mizahını elden bırakmıyor ama bu kez daha içten, duygusunu saklamayan bir yerde duruyor. Rhian Teasdale'ın "perde kalktı" dediği yeni özgürlük hali, şarkılara çocuksu bir coşku ve romantik bir odak getiriyor. Üç yıllık aranın ardından Wet Leg'in ikiliyken beş kişilik bir gruba dönüşmesi, sesi daha iri, prodüksiyonu daha dolgun kılıyor. 

CPR, liquidize ve catch these fists, albümü daha ilk dakikadan ayağa kaldırıyor; sertleşen gitarlar, zihin açan küçük şakalar, kirli riff'ler ve canlı performans düşünülerek kurulmuş bir enerji. Teasdale, aşkın savunmasızlığını anlatırken bile kendini ciddiye almamayı başarıyor ve tam da bu çelişki Wet Leg'i hâlâ eğlenceli kılıyor. 

Pokemon'un yumuşak akışı, rüzgar saçındayken gün batımına sürüyormuş hissi vererek albüme nefes aldıran bir genişlik açıyor. Hemen ardından gelen pillow talk ise grubun en saldırgan anlarından biri; arsız ama dozunda, gürültüsünün içinde tebessüm ettiren bir şarkı. Final düzlüğünde tempo yer yer düşse de u and me at home tatmin edici bir kapanış sunuyor. Moisturizer, ilk albümün büyüsünü aynen geri getirmese de daha samimi, daha derli toplu, yine de kendine özgü bir ikinci adım; insan Wet Leg'in bir sonraki hamlede daha çok risk almasını istemekten kendini alamıyor.

Independent Türkçe