Edebiyat savaşları: Aklın yenilgisinden sosyal medya ahmaklığına…

Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
TT

Edebiyat savaşları: Aklın yenilgisinden sosyal medya ahmaklığına…

Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)

Tüm savaşlar kötüdür; savaşı ilan edenlere de onlara karşı savaşanlara da yıkım, nefret ve kinden başka bir şey getirmez. Ancak edebiyat savaşları böyle savaşlardan değildir. Zira o, kültür için bir nimet ve meşaleyi tutuşturanlar ile tutuştuğu alanı medeni bir ilerlemeye çıkaran bir merdivendir.
Her beşerî kültür tarihinde edebi savaşlar, hep estetik, edebiyat, kişisel ve kitlesel tarih bilincinde yenilenmeye doğru bir sıçrayış olagelmiştir.
Edebi savaşlar, belirli bir tarihi aşamada felsefi, kültürel ve siyasi soruların barutunun yenilenmesidir.
Edebiyat savaşında da kazanan ve kaybeden; yaralanan, zarar gören ve ölen vardır. Ancak en büyük kazanan, düşünce ve toplumdur.
Bugün Arap ve Mağrip edebiyat sahasının durumu üzerine derinlemesine düşündüğümüzde ilan edilmemişi, ölümü andıran bir durgunluk hissederiz. Edebiyatçılar, kendilerini toplumun diğer bileşenlerinden ayıran bir özelliğe sahip olmaksızın ‘yığınlar’ gibi yaşıyor, çalacakları bir zilleri veya avam havas herkesi uyandırabilecek bir gürültüleri olmadan nefes alıyorlar. Barutları ıslak, silahları paslı, dilleri ceplerinde…
Arap ve Mağrip edebi kültür alanı, Kurtuba’dan Basra’ya genişlediğinde edebiyatçıların savaşları yakından da ve uzaktan da tutuşmuştu. Arap eleştirisi, şu tarihi ibareyi ölümsüz kıldı: “Bize ait olan bize geri verildi.” Bu ibare, yaratıcılıkta birincil ve ikincil olanın, intelijansiyada da takipçi ve takip edilenin ne manaya geldiğine dair tartışmanın sıkılığını belirtir. 
Dil savaşı topları, Basra Okulu ile Kufe Okulu’nun nahiv âlimleri arasında gümbürdeyip de ateşi geleneksel dilci seçkinler arasında asırlar boyu yanmaya devam etti ve bugünün insanlarına ulaşmadı mı?
Edebiyat ve kültür tarihi, ateşini el-Akkad, el-Mazini ve Abdurrahman Şükrü’nün öncülük ettiği Divan topluluğunun tutuşturduğu ve el-Akkad ve el-Mazini’nin kaleminden ‘Edebiyat ve Eleştiride Divan’ adlı eser etrafında felsefi bir bakış açısıyla derlenip 1921’de Şevki ve Hafız er-Rafii’nin temsil ettiği İhya grubuna karşı kitap olarak basılan büyük bir savaşı kaydetmedi mi?
1932 yılında Zeki Ebi Şadi öncülüğünde Apollo Okulu ortaya çıktı ve burası, Apollo dergisi etrafında toplanan Ebi el-Kasım es-Şabi, İbrahim Naci ve İliya Ebu Mazi gibi şairler için bir estetik yuvası haline geldi. Arap şiir yapısını tedirgin eden bu şairler, şiirsel söylemde geleneksel sese karşı savaşıyorlardı.
1920 yılında Amerika’dan Cibran Halil Cibran, Mihail Nuayme, Nesib Arida, İliya Ebu Mazi gibi Suriyeli ve Lübnanlı göçmen yazarların kendilerine özgü edebi bir sesi olarak Kalem Birliği sahneye çıktı ve bu isimler, dili, yazının sahilini ve ruhunu değiştirdi.
Bu okullar arasında savaş ateşleri tutuşmuştu. Gelenekselciler, muhafazakârlar, liberaller, çağdaşlar ve yenilikçiler olmak üzere her yönden ve yönelimden top ateşleri, Batı yönünde atılıyordu. Her bir ses hayat, yazı ve estetiğe dair felsefesi ve vizyonu için bir varlık yaratmak istiyordu.
Bazen sıcak, bazen soğuk olan tüm bu savaşlardan istifade eden Arap ve Mağrip edebiyatı, sonra da tüm toplumun oldu. Zira tartışma ve savunma, her ne olduysa, siyasi ve kültürel toplum yapısından ayrı değildi. Özellikle de bu aşamada aydın, kendisine vahiy inmeyen ‘peygamber’ imajı taşıyordu. Medya da bu savaş meydanında olup biten her şeyi aktarıp, hatta kızışmasına katkı sağlayarak, akıl ile estetik ve toplumsal tavırdaki durgunluğun harekete geçmesine yardımcı olan etmen oldu.
Bu savaşlarda, Arap ve Mağrip bölgesinde bir arada yaşayan her ulus ve inançtan atlılar: tüm yelpazesiyle Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Dürziler, Ezidiler, Araplar, Berberiler, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve daha başkaları vardı. İnanç ve milli aidiyet meselesi, yüceltme ve dışlama durağı değildi. Aksine herkesin farklı aidiyetleri ile katıldığı savaşların amacı, insanî ve yenilikçi boyutundaki yaratıcılıktı.
Estetik savaşın ölüm sebepleri
Entelektüel ve estetik açıdan Arap akıl yapısını büyük oranda etkileyen klasik edebiyat savaşlarının sonuncularından biri belki de Taha Hüseyin destekçileri ile rakipleri arasında yaşanan savaştı. Bir diğer deyişle bu savaş, akıl, aydınlanma ve açılım savunucuları ile selefi muhafazakâr reformcu okulun bakiyeleri arasındaydı. Tüm bu savaş, ‘edebiyat ve şiir’ meydanında, nasıl okunup yaşanabileceği konusunda yaşanıyordu. Her bir taraf belirli bir tarihî, toplumsal ve siyasi bir konumu savunuyordu, ama başka noktalara ulaştıran edebi söylemi kullanarak…
Bu savaşlardan bir süre sonra 1926’da Taha Hüseyin’in ‘Cahiliye Şiirinde’ adlı kitabı sahnede göründü. Görünüşe bakılırsa Taha Hüseyin ve ekibinin kurup savunduğu rasyonel aydınlanmacı felsefe ile Rafii, Mahmud Şakir, Lütfü Cuma ve diğerlerinin öncülük ettiği muhafazakâr akım arasındaki savaş, maalesef ki geleneksel reformcu akım lehine sonuçlandı.
Kabul etmek gerekir ki Arap ve Mağrip dünyasının yaşadığı kültürel ve siyasi gerileme, açıkça Taha Hüseyin’in aydınlanmacı bir düşünce, modern bir vizyon ve insanî bir yaklaşım bakımından yenildiği gün başladı. Geleneksel Ezherci düşünce, ‘Cahiliye Şiirinde’ savaşından muzaffer olarak çıktı. Arap ve Mağrip toplumlarımızın eğitimde yaşadığı ve bir yandan aklın yokluğu diğer yandan Akdeniz ve dünya çevremizle iletişime geçerken, Ortaçağcı söylemlerin kullanımı ile ön plana çıkan gerileme, bunun göstergesidir.
Fıkhî söylem, felsefi akla baskın geldi.
Kültür ve edebiyatta geleneksel Ezherci düşüncenin baskın olması ile çoktan beri kültür, edebiyat ve dil yapısının yenilikçi motoru olan önemli ve olumlu bir etken, yani Hıristiyan Arap intelijansiyasının (Suriye, Lübnan ve Filistin) önderlik ettiği edebi kültür akımı gözden kayboldu. Bu hareket, Arap dilinin modernleştirilmesine ve metnin köklü değişikliklere uğramasına öncülük etmiş ve edebiyatta geleneksel söylem ile fıkhî yazıya karşı bir devrimi yönetmişti.
İdeoloji, kültür ve edebiyat için bir can simidine dönüşürse…
Reformcu muhafazakâr düşüncenin akılcı aydınlanmacı düşünceye galip gelmesi ile birlikte toplum, siyasi ve kültürel bir ümitsizlik hali ile dolu, tehlikeli bir uykuya daldı. Bu uyku hali, 1967 yenilgisi çanları çalana kadar sürdü. Bununla intelijansiya, ikinci kez harekete geçti ancak bu defa söylemi, ‘yenilgi’ yaraları ile doğrudan bağlantılı, siyasi ve ideolojik içerikli olacaktı.
Taha Hüseyin, Ali Abdurrazık, Tahir el-Haddad, Kasım Emin, Cibran Halil Cibran, İliya Ebu Mazi, Mihail Nuayme, Tevfik el-Hakim, Ebu’l-Kasım eş-Şabi ve daha başkalarının savaşı, öteki ile ilişkinin sınırlarını çizmede bir model veya ayna olarak düşünceye, edebiyata, dile ve medeniyete dayanan edebi bir savaştı. 1967 sonrasındaki kültür ve entelektüel savaşı ise kendisine savaş veya çekişme meydanı olarak edebiyatı almış olsa da; siyasi ve ideolojikti.
Nebil Süleyman ve Buali Yasin’in ortak olarak hazırladığı Edebiyat ve İdeoloji adlı kitap (1974), edebiyat ve kültürü sıcak edebiyat savaşlarına açan yeni ses olarak görülebilir. Bu kitabın, Arap ve Mağrip dünyasındaki kültürel diyaloglar üzerinde bıraktığı etkinin, doğurduğu yankılar ve tepkiler bakımından Taha Hüseyin’in Cahiliye Şiirinde adlı kitabına benzer olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyat ve İdeoloji adlı kitabın ardında bıraktığı bu etkinin büyüklüğünü, dost ve düşman kamplardan kitaba dair yazılan makaleler, araştırmalar, incelemeler ve diyalogların hacminden anlayabiliriz. Tüm bu çalışmalar daha sonra Nebil Süleyman, Buali Yasin ve Muhammed Kamil el-Hatib’in denetiminde ‘Suriye’de Kültür Savaşları’ başlığıyla kitap olarak derlendi ve 1979 yılında basıldı.
Bu kitabı, kültür ve edebiyat savaşlarının örnek bir tablosu olarak ele alacak olursak şunu diyebiliriz: Büyük oranda, Taha Hüseyin’in yenilgisinden bu yana aydınlanmacılığın tanık olduğu kültürel gerilemenin bir ifadesi, dolayısıyla edebi metinlerdeki toplumsal çöküşün sebeplerinin araştırılması idi. Aynı zamanda edebiyat ortak payda olsa bile, siyaset ile uğraşma ve onun medeni olana baskın kılınması için akıl ve aydınlanmacılık savaşının bir devamıydı.
Savaşların kaybeden cepheleri
‘Cahiliye Şiirinde’ki savaşında Taha Hüseyin’in düşüncesi, Ezherci reformcu düşünceye yenildi. Aynı şekilde; ‘Edebiyat ve İdeoloji’ savaşında da Nebil Süleyman ve Buali Yasin’in düşüncesi, kitabı, kuruluşları ve platformları ile ‘İslamcı edebiyat’ denen şeyi kuran İhvancı akımın yükselişi karşısında kaybetti.
Arap ve Mağrip ülkelerindeki tüm siyasi türevleri ile İhvan-ı Müslimin örgütünün edebi dili olan ‘İslamcı edebiyat’ olgusunun yayılması ile birlikte kültür ve edebiyat savaşları, estetik ve medeni savaşlardan ‘propagandacı’ savaşlara evrildi. Bu savaşların bazı komutanları da edebiyatçı olarak başlayıp daha sonra bir ‘çağrıcıya/vaize’ ya da şiddet ve aşırılığın teorisyenine dönüştü.
Kültürel savaşlar, ‘İhvancı karaktere bürünür bürünmez’ kendine yeni platformlar edindi; çekişme ve tartışma, şiir ve roman dünyasından çekilerek yeniden dinî mirasa döndü. Vaizlerin kendi aralarında savaşlar patlak verdi; her biri daha büyük bir izci, müşteri ve kadın-erkek hayran kitlesine sahip olmak istiyordu. Savaşlar önce televizyon kanallarında boy gösterdi, daha sonra sosyal medyaya taşındı. Kültür, edebiyat ve aydınlanmacı düşünceye karşı çok büyük bir kışlamız olduğu ortaya çıktı.
Kültürel olarak başlayan ve ‘kâfir’ ve ‘hain’ ilan etmeye doğru evrilen bu savaşın gölgesinde Arap ve Mağrip dünyası, geçen yüzyılın son çeyreğinde, bu aşırılığın Ferec Fuda, Hüseyin Merve, Suphi es-Salih, Mehdi Amil, Necib Mahfuz, Abdulkadir Allule, Tahir Cavut, Cilali Elyabis, Belkhenchir, Boucebci, Muhammed Brahmi, Şükrü Belaid vd. gibi ilk kurbanlarına tanık oldu. Bu isimler, bağnazlığa doğru kayan kültür savaşlarının kurbanlarıydı. Bu savaşın ateşi ise fitne, hoşgörüsüzlük, farklılıklara tahammülsüzlük, ötekine karşı nefret ve ortak yaşam felsefesini reddetme gıdaları ile besleniyordu.
‘Popüler’, teknolojik bir platform olarak sosyal medya ortamı, değerler kargaşasının yayılmasına meydan verdi ve işleri karman çorman etti. Dinî aşırılıkçı söylem nasıl kültür, edebiyat ve felsefe hattına girdiyse, sosyal medya ahmaklığı da tartışmaya öyle dahil oldu ve şiir, roman ve fıkıh alanında bildiği ve bilmediği her şeyde çekinmeden görüş belirtme hakkı elde etti.
Independent Arabia’dan Emin Zavi’nin analizi



Canavar'ı izleyip daha iyisini arayanlara 5 suç dizisi

Canavar: Lizzie Borden'ın Hikayesi'nde başroldeki Ella Beatty'ye 42 yaşındaki ödüllü oyuncu Vicky Krieps eşlik ediyor (Netflix)
Canavar: Lizzie Borden'ın Hikayesi'nde başroldeki Ella Beatty'ye 42 yaşındaki ödüllü oyuncu Vicky Krieps eşlik ediyor (Netflix)
TT

Canavar'ı izleyip daha iyisini arayanlara 5 suç dizisi

Canavar: Lizzie Borden'ın Hikayesi'nde başroldeki Ella Beatty'ye 42 yaşındaki ödüllü oyuncu Vicky Krieps eşlik ediyor (Netflix)
Canavar: Lizzie Borden'ın Hikayesi'nde başroldeki Ella Beatty'ye 42 yaşındaki ödüllü oyuncu Vicky Krieps eşlik ediyor (Netflix)

Ryan Murphy'nin her sezon başka bir gerçek suç hikayesini anlattığı Canavar (Monster), 2022'den beri izlenme listelerinde üst sıralarda. Ödül yarışlarında da adı sık geçiyor. Gelgelelim Jeffrey Dahmer'ı anlatan ilk sezonun ardından aynı etkiyi yarattığını söylemek zor.

4. sezonda sıra, 1892'de ABD'de babasıyla üvey annesini baltayla öldürmekle suçlanan Lizzie Borden'da. Ancak Canavar: Lizzie Borden'ın Hikayesi'ni (Monster: The Lizzie Borden Story) beğeneni bulmak, izleyeni bulmaktan biraz daha zor görünüyor. Eleştirmenlerden de seyircilerden de pek yüz bulamayan sezon, buna rağmen izlenme listelerinin zirvesine çıktı. Belli ki Borden ailesinin evinde yaşananları merak etmekle bunların ekrandaki tasvirini beğenmek ayrı meseleler.

Biz de bu ayrımdan yola çıkıp benzer hikayeleri daha iyi anlatan dizileri düşünmeye başladık. Ne de olsa insan bazen gördüklerinden memnun kalmasa da onun aklına düşürdüğü soruları başka bir yerde kurcalamak istiyor. Birine neden inanıyoruz, bir aile neleri saklayabilir, karşımızdaki kendinden emin konuşuyor diye anlattıklarına güvenilir mi?

The Serpent, Ruh Avcısı (The Alienist), Under the Banner of Heaven, Love & Death ve Alias Grace'i seçerken biraz da bu soruların peşinden gittik. Canavar'da aradığınızı bulamadıysanız, bu 5'lide sizi daha çok içine çeken bir hikaye çıkabilir.

The Serpent (2021)

Tatilde tanıştığınız hoşsohbet bir yabancıya ne kadar güvenirsiniz? Hele bir de işiniz düştüğünde yardımınıza koşuyorsa... The Serpent, 1970'lerin Bangkok'unda gezginleri ağına düşüren Charles Sobhraj'ı anlatırken insanın aklından bu soruyu çıkarmıyor.

Tahar Rahim'in canlandırdığı Sobhraj, kurbanlarını uyuşturup soyuyor, çaldığı kimliklerle ülkeden ülkeye geçiyor. Jenna Coleman'ın canlandırdığı Marie-Andrée Leclerc ise yanından ayrılmıyor. Onu izlerken insan, birine bağlı kalmak uğruna neleri görmezden gelebileceğini düşünüyor.

ghyju
The Serpent'ta Fransız dolandırıcı ve katil Charles Sobhraj, kız arkadaşı Marie-Andrée Leclerc'le birlikte mücevher taciri gibi davranarak genç turistleri hedef alıyor (Netflix)

Derken Billy Howle'un canlandırdığı Hollandalı diplomat Herman Knippenberg kayıp turistlerin peşine düşüyor ve hikayeye iyice tutuluyoruz. Knippenberg dosyayı kapatıp önüne bakamıyor, biz de bir sonraki adımını görmeden bırakamıyoruz.

Canavar gibi gerçek bir suçun içindeki insanları irdeleyen The Serpent, Borden ailesinin kapalı dünyasından çıkıp bizi ülkeden ülkeye dolaştırıyor. O sırada Sobhraj bir yerde izini kaybettirip başka bir yerde kendine yeniden güven duyulmasını sağlıyor.

Dönemin kıyafetleri, müzikleri, güneşli manzaraları derken arada tatil planı yapacak gibi oluyorsunuz. Sonra Sobhraj yeniden söze giriyor, hevesiniz kaçıyor.

IMDb: 7,6
Nereden izlenir: Netflix

Ruh Avcısı (2018-2020)

Ruh Avcısı'nın 1896 New York'unda gece yürüyüşüne çıkmak mı? Biz olsak bir daha düşünürdük.

Tarihçi ve yazar Caleb Carr'ın romanından uyarlanan dizide polis komiseri Theodore Roosevelt, şehri sarsan cinayetleri çözmek için gizlice bir ekip kuruyor. İşin merkezinde Daniel Brühl'ün canlandırdığı suç psikoloğu Laszlo Kreizler var. Ona gazete çizeri John Moore, sekreter Sara Howard ve dedektif Isaacson kardeşler eşlik ediyor. Aynı cinayetlerin peşindeler ama herkes başka bir ayrıntıya takılıyor.

gthyju
48 yaşındaki Daniel Brühl (en sağda), Eğitmenler (Die fetten Jahre sind vorbei), Zafere Hücum (Rush) ve Elveda Lenin!'le (Good Bye, Lenin!) de tanınıyor (TNT)

Katilin izini sürmek zaten yeterince zorken bir de kendi kirli çamaşırları ortaya dökülmesin diye ekibin önüne taş koyanlar var. Şehrin sokaklarında dolaştıkça kimin ne sakladığı, en az aradığımız kişinin kimliği kadar merak uyandırıyor.

Canavar: Lizzie Borden'ın Hikayesi gibi cinayetin ardındaki insanları anlamaya çalışan Ruh Avcısı, bizi aile evinden çıkarıp soruşturmanın içine sokuyor. Suçlu profili çıkarmanın henüz yeni geliştiği bir dönemde, katilin nasıl düşündüğünü ekiple birlikte çözmeye çalışıyoruz.

Kostümlere, loş odalara, eski New York'un karanlık sokaklarına dalıp gitmek mümkün elbette. Yalnız, siz yine de manzarayı seyrederken arkanızı kollamayı unutmayın.

IMDb: 7,1
Nereden izlenir: BeIN Türkiye

Under the Banner of Heaven (2022)

Bir cinayeti araştırırken yıllardır inandığınız şeylerden de şüphe etmeye başlarsanız ne yaparsınız? Amerikalı yazar ve dağcı Jon Krakauer'ın aynı adlı kitabından uyarlanan Under the Banner of Heaven'da, Brenda Lafferty ve bebeğinin öldürülmesini araştıran Mormon dedektif Jeb Pyre'ın başına gelen tam da bu.

İki kez Oscar'a aday gösterilen, 2010'ların Örümcek-Adam'ı Andrew Garfield'ın incelikle canlandırdığı Pyre, soruşturma ilerledikçe yalnızca başkalarının sakladıklarını değil, kendi doğrularının ne kadar sağlam olduğunu da kurcalamak zorunda kalıyor. 

rgthyju
43 yaşındaki Andrew Garfield, Under the Banner of Heaven'da 1984'te Utah'ta işlenen vahşi bir cinayeti araştıran dindar bir dedektif rolünde (FX)

Aile sırları, dini fanatizm ve erkek egemenliği birbirine dolandıkça, ilk bakışta güven veren evlerin kapısını çalmak bile insanı tedirgin etmeye yetiyor. 

Canavar'ın Lizzie Borden hikayesinde olduğu gibi burada da aile bağları ve baskı var ama bu kez olanlara dedektifin yanından bakıyoruz. Bize göre dizi, bu bağların insanı nasıl sıkıştırdığını anlatırken çok daha sahici bir yere ulaşıyor.

Katilin kim olduğunu öğrenmek elbette önemli ama burada insanın aklına takılan başka bir şey var: Bunca kötülüğün içinde herkes kendini nasıl bu kadar haklı görebiliyor?

IMDb: 7,5
Nereden izlenir: Disney+

Love & Death (2023)

Kilise korosunda yan yana şarkı söyleyen iki arkadaş, birbirinden ayrılmayan kızları, işleri yolunda giden eşleri...

Love & Death'in aile fotoğrafında herkes yerli yerinde, uzaktan bakınca imrenmek bile mümkün. Ama Candy Montgomery'nin hayatından duyduğu memnuniyetsizlik, arkadaşı Betty Gore'un eşi Allan'la ilişkiye başlamasıyla bambaşka bir yola sapıyor. 

Betty baltayla öldürülüp Candy cinayetle suçlandığında, o samimi komşu sohbetlerini düşünmeden edemiyorsunuz: Bu insanlar birbirini gerçekten ne kadar tanıyordu?

sdfrgthyju
1980'de Teksas'taki küçük bir kasabada geçen Love & Death, Candy Montgomery'nin kiliseden arkadaşı Allan Gore'la yaşadığı yasak aşkı ve bu ilişkinin ardındakileri konu alıyor (Netflix)

David E. Kelley imzalı gerçek suç dizisinde Elizabeth Olsen, Candy'nin neşeli ve girişken halinin altındaki huzursuzluğu öyle iyi taşıyor ki sıradan bir sohbeti izlerken bile söylenenlerden çok yutulan kelimelere kulak kabartıyorsunuz. 

Canavar'ın Lizzie Borden hikayesi gibi Love & Death de evin içindeki sırları kurcalıyor. Ama burada kasvetli odaların yerini kilise buluşmaları, yardımsever komşular, nezaket gösterileri ve banliyö hayatının boğucu rahatlığı alıyor. Malum, perdelerin temiz, sofranın hazır olması o evde her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmiyor.

IMDb: 7,5
Nereden izlenir: Netflix

Alias Grace (2017)

Grace Marks'ı dinlerken insan kendi kendine itiraz etmeye başlıyor: Az önce bu kadının masum olduğuna karar vermemiş miydik? 

Margaret Atwood'un gerçek olaylardan esinlenen romanından uyarlanan Alias Grace, 1843'te Kanada'da işlenen iki cinayetten hüküm giymiş İrlandalı hizmetçi Grace Marks'ı anlatıyor. Grace cinayetleri hatırlamadığını söylüyor, onunla görüşmeye başlayan Dr. Simon Jordan da yıllar sonra bu hafızanın kapısını çalıyor.

Amerikan Sapığı'nın (American Psycho) yönetmeni Mary Harron, bu kez bizi Grace'in karşısına oturtuyor. Onu dinleyip kararımızı vereceğiz sanıyoruz. Sonra Grace'i canlandıran Sarah Gadon bir yerde duraksıyor, bakışı değişiyor, sakin anlatımına belli belirsiz bir öfke karışıyor ve az önce vardığımız sonuçtan emin olamıyoruz. Peki Grace'i gerçekten dinliyor muyuz, yoksa kafamızdaki kadına uyup uymadığına mı bakıyoruz?

dfrty6u7
39 yaşındaki Sarah Gadon, 19. yüzyıl Kanadası'nda gerçek bir cinayet davasına odaklanan Alias Grace'in başrolünde (Netflix) 

Canavar'ın Lizzie Borden hikayesiyle akrabalık da burada: Cinayetle suçlanan bir kadını yalnızca anlattıklarıyla değil, nasıl konuştuğuyla, nasıl davrandığıyla da yargılıyoruz. Alias Grace bu meseleyi usul usul ilerleyen sohbetlerle açıyor, gerilmek için birinin sesini yükseltmesi gerekmiyor. Doktorun soruları hazır, bizim de öyle. Ama cevapları duyunca ne yapacağımızdan o kadar emin değiliz.

IMDb: 7,6
Nereden izlenir: Netflix


Uzmanlar uyardı: Aromalı elektronik sigaralar sanılandan daha zararlı

New Jersey'den araştırmacılar, e-sigaralardaki katkı maddelerinin iltihaplanmayı tetiklediği ve hücre ölümüne yol açtığının tespit edildiğini belirtiyor (AFP)
New Jersey'den araştırmacılar, e-sigaralardaki katkı maddelerinin iltihaplanmayı tetiklediği ve hücre ölümüne yol açtığının tespit edildiğini belirtiyor (AFP)
TT

Uzmanlar uyardı: Aromalı elektronik sigaralar sanılandan daha zararlı

New Jersey'den araştırmacılar, e-sigaralardaki katkı maddelerinin iltihaplanmayı tetiklediği ve hücre ölümüne yol açtığının tespit edildiğini belirtiyor (AFP)
New Jersey'den araştırmacılar, e-sigaralardaki katkı maddelerinin iltihaplanmayı tetiklediği ve hücre ölümüne yol açtığının tespit edildiğini belirtiyor (AFP)

Çarşamba günü yayımlanan bir araştırmaya göre milyonlarca Amerikalının kullandığı elektronik sigaralarda sıklıkla bulunan aroma verici katkı maddeleri, nikotin içermese bile eklem sağlığına zarar verebiliyor.

New Jersey'deki Seton Hall Üniversitesi'nden araştırmacılar, tarçın ve mentol aromalarının bilhassa zararlı olduğunu ve ATDC5 kıkırdak hücrelerinin ölümüne yol açtığını söylüyor.

Kimyasal aromaların da hücrelerin sağlıklı doku oluşturma ve bunları sürdürme yeteneğini bozduğu, hücrelerde iltihaplanmaya yol açtığı ve vücutta doku yıkımıyla şişmeye neden olan değişiklikleri tetiklediği gözlemlendi.

Üniversiteden Doçent Jessica Cottrell yaptığı açıklamada, "Bulgularımız, e-sigaralara aroma veren katkı maddelerinin hiç de zararsız olmadığını gösteriyor" diyor.

Nikotin içermese bile bu kimyasal maddelerin metabolizmayı, gen ifadesini ve iltihaplanma yolaklarını değiştirmesi, e-sigara kullanımının daha geniş anlamda kas-iskelet sistemi ve doku sağlığını nasıl etkilediğinin acilen incelenmesi gerektiğini vurguluyor.

Cottrell ve ortak yazarları, tarçın aromalarının ana bileşeni sinnamaldehitin akciğer ve solunum hücrelerinin ölümüne yol açtığının başka araştırmalarda gösterildiğini belirtiyor.

Rutgers Üniversitesi ve Hawai'i Üniversitesi araştırmacılarının yayımladığı diğer çalışmalar da e-sigaralardaki mentolün diğer olumsuz etkilerini ortaya koymuştu.

Araştırmacılar, ABD'deki popülaritesine göre tütün, çilek-kivi ve aromasız katkı maddeleri dahil 5 aroma seçmişti.

Martta yayımlanan son federal verilere göre 2024'te Amerikalı yetişkinlerin yaklaşık yüzde 7'si e-sigara kullandığını bildirmişti. Ayrıca 2025 tarihli Gallup anketinde katılımcıların yüzde 8'i, önceki hafta içinde elektronik sigara kullandığını söylemişti.

E-sigaralar güvenli kabul edilmese de genellikle uzmanlar, herhangi bir maddeyi yakmadığı için bunların tütün ürünlerine kıyasla daha az riskli olduğunu belirtiyor. Amerikan Kanser Derneği'ne göre tüm kanser vakalarının yaklaşık yüzde 20'si tütün içmekten kaynaklanıyor.

Yine de e-sigaralar, bağımlılık yaratan kimyasal bir uyarıcı olan nikotin içeriyor.

Amerikan Kalp Derneği, bataryayla çalışan bu cihazların ağır metaller, uçucu organik bileşikler ve kansere yol açan kimyasallar içerdiği uyarısında da bulunuyor.

Dernek, "E-sigaralarda kullanılan sıvı, kullanım amacından bağımsız şekilde bile tehlike yaratabilir. Çocuklar ve yetişkinler, bu sıvıyı yutarak, soluyarak ya da cilt veya göz yoluyla emerek zehirleniyor" diye yazıyor.

Independent Türkçe


Robert Pattinson, lüks arabasının başına nasıl bela olduğunu anlattı

Robert Pattinson, Alacakaranlık'ın çekimleri sırasında satın aldığı lüks araba yüzünden utandırıcı olaylar yaşadığını açıkladı (AP)
Robert Pattinson, Alacakaranlık'ın çekimleri sırasında satın aldığı lüks araba yüzünden utandırıcı olaylar yaşadığını açıkladı (AP)
TT

Robert Pattinson, lüks arabasının başına nasıl bela olduğunu anlattı

Robert Pattinson, Alacakaranlık'ın çekimleri sırasında satın aldığı lüks araba yüzünden utandırıcı olaylar yaşadığını açıkladı (AP)
Robert Pattinson, Alacakaranlık'ın çekimleri sırasında satın aldığı lüks araba yüzünden utandırıcı olaylar yaşadığını açıkladı (AP)

Robert Pattinson, şöhrete yükselişi sırasında ters tepen büyük bir alışverişi anlattı.

Britanyalı oyuncu, yakın zamanda GQ'ya verdiği röportajda saat ve purolar gibi lüks ürünlere düşkünlüğünden bahsetti ancak ikonik vampir serisi Alacakaranlık'ta (Twilight) çalıştığı dönemde arabalara yönelik tutkusunu abarttığını açıkladı.

Dergiye konuşan 40 yaşındaki Pattinson, "Alacakaranlık'ta oynarken bir Shelby Mustang aldım, çocukluğumdan beri hep bu arabadan istemiştim" ifadelerini kullandı. Aktör, "Sanırım bir GT350'ydi ya da belki de 60 Saniye'deki (Gone in 60 Seconds) gibi bir Fastback'ti" diyerek 2000 yapımı aksiyon filmine gönderme yaptı.

Arabayla kamusal alanda bazı utandırıcı anlar yaşadığını sözlerine ekleyen oyuncu, "her zaman devasa turist kafilelerinin önünde ya da benzer durumlarda bozulan aracı köşeyi dönene dek itmek zorunda kaldığını" anlattı. 

Pattinson, "Ben de 'Yeter artık. Bıktım bundan. Sadece düzgün çalışan bir şeye ihtiyacım var' dedim" diye konuştu.

Odyssey'nin (The Odyssey) kadrosundaki aktör, arabalar, viski ve puro zevki hakkında şunları söyledi: 

Düşüncesi hoşuma gidiyor ama her zaman ne yaptığımı tam olarak bilmediğimi hissediyorum.

Alacakaranlık'ın 5 filminde de vampir Edward Cullen'ı canlandıran Pattinson, serideki sevgilisi Bella Swan'a hayat veren Kristen Stewart'la başrolleri paylaşmıştı. Seri, 2012'de vizyona giren Şafak Vakti Bölüm 2'yle (Breaking Dawn: Part Two) sona ermişti.

2017 tarihli bir Barnett-Jackson çevrimiçi araba müzayedesi ilanı, Pattinson'ın 224 adet üretilen 1968 model Shelby GT350 Hertz modeline daha önce sahip olduğunu doğruluyor. İlana göre araba 2011'de tamamen restore edildikten sonra yaklaşık 645 km yol kat etmişti.

2012'de Jimmy Kimmel Live'a konuk olan Pattinson, eski arabalara duyduğu ilgiden bahsetmiş ve pazarlık yaparak 2 bin 500 dolara satın aldığı 2001 model Chevrolet Silverado da dahil internetten "birkaç" adet ikinci el araç aldığını itiraf etmişti.

Önceki haftalarda yayımlanan GQ yazısının başka bir bölümünde Pattinson, The Batman'in uzun süredir beklenen (halihazırda Birleşik Krallık'ta çekimleri süren) devam filminin yanı sıra To Catch a Predator'ın sunucusu Chris Hansen'ı canlandırdığı, A24'ün merak uyandıran dram filmi Primetime gibi yaklaşan projelerinden bahsetti.

25 Eylül'de vizyona giren (Türkiye'de 23 Ekim) Primetime'da Pattinson, uzun süredir ekranlarda olan televizyon kişiliğini canlandırıyor. Film, cinsel tacizcileri suçüstü yakalamaya odaklanan NBC Dateline programının kökenini karanlık bir bakış açısıyla ele alıyor. Lance Oppenheim'ın yönettiği filmin kadrosunda Unbelievable'dan Merritt Wever, Skyler Gisondo ve ilk kez oyunculuk yapan şarkıcı Phoebe Bridgers da yer alıyor.

Independent Türkçe