Edebiyat savaşları: Aklın yenilgisinden sosyal medya ahmaklığına…

Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
TT

Edebiyat savaşları: Aklın yenilgisinden sosyal medya ahmaklığına…

Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)
Mısırlı Edebiyatçı Taha Hüseyin (AFP)

Tüm savaşlar kötüdür; savaşı ilan edenlere de onlara karşı savaşanlara da yıkım, nefret ve kinden başka bir şey getirmez. Ancak edebiyat savaşları böyle savaşlardan değildir. Zira o, kültür için bir nimet ve meşaleyi tutuşturanlar ile tutuştuğu alanı medeni bir ilerlemeye çıkaran bir merdivendir.
Her beşerî kültür tarihinde edebi savaşlar, hep estetik, edebiyat, kişisel ve kitlesel tarih bilincinde yenilenmeye doğru bir sıçrayış olagelmiştir.
Edebi savaşlar, belirli bir tarihi aşamada felsefi, kültürel ve siyasi soruların barutunun yenilenmesidir.
Edebiyat savaşında da kazanan ve kaybeden; yaralanan, zarar gören ve ölen vardır. Ancak en büyük kazanan, düşünce ve toplumdur.
Bugün Arap ve Mağrip edebiyat sahasının durumu üzerine derinlemesine düşündüğümüzde ilan edilmemişi, ölümü andıran bir durgunluk hissederiz. Edebiyatçılar, kendilerini toplumun diğer bileşenlerinden ayıran bir özelliğe sahip olmaksızın ‘yığınlar’ gibi yaşıyor, çalacakları bir zilleri veya avam havas herkesi uyandırabilecek bir gürültüleri olmadan nefes alıyorlar. Barutları ıslak, silahları paslı, dilleri ceplerinde…
Arap ve Mağrip edebi kültür alanı, Kurtuba’dan Basra’ya genişlediğinde edebiyatçıların savaşları yakından da ve uzaktan da tutuşmuştu. Arap eleştirisi, şu tarihi ibareyi ölümsüz kıldı: “Bize ait olan bize geri verildi.” Bu ibare, yaratıcılıkta birincil ve ikincil olanın, intelijansiyada da takipçi ve takip edilenin ne manaya geldiğine dair tartışmanın sıkılığını belirtir. 
Dil savaşı topları, Basra Okulu ile Kufe Okulu’nun nahiv âlimleri arasında gümbürdeyip de ateşi geleneksel dilci seçkinler arasında asırlar boyu yanmaya devam etti ve bugünün insanlarına ulaşmadı mı?
Edebiyat ve kültür tarihi, ateşini el-Akkad, el-Mazini ve Abdurrahman Şükrü’nün öncülük ettiği Divan topluluğunun tutuşturduğu ve el-Akkad ve el-Mazini’nin kaleminden ‘Edebiyat ve Eleştiride Divan’ adlı eser etrafında felsefi bir bakış açısıyla derlenip 1921’de Şevki ve Hafız er-Rafii’nin temsil ettiği İhya grubuna karşı kitap olarak basılan büyük bir savaşı kaydetmedi mi?
1932 yılında Zeki Ebi Şadi öncülüğünde Apollo Okulu ortaya çıktı ve burası, Apollo dergisi etrafında toplanan Ebi el-Kasım es-Şabi, İbrahim Naci ve İliya Ebu Mazi gibi şairler için bir estetik yuvası haline geldi. Arap şiir yapısını tedirgin eden bu şairler, şiirsel söylemde geleneksel sese karşı savaşıyorlardı.
1920 yılında Amerika’dan Cibran Halil Cibran, Mihail Nuayme, Nesib Arida, İliya Ebu Mazi gibi Suriyeli ve Lübnanlı göçmen yazarların kendilerine özgü edebi bir sesi olarak Kalem Birliği sahneye çıktı ve bu isimler, dili, yazının sahilini ve ruhunu değiştirdi.
Bu okullar arasında savaş ateşleri tutuşmuştu. Gelenekselciler, muhafazakârlar, liberaller, çağdaşlar ve yenilikçiler olmak üzere her yönden ve yönelimden top ateşleri, Batı yönünde atılıyordu. Her bir ses hayat, yazı ve estetiğe dair felsefesi ve vizyonu için bir varlık yaratmak istiyordu.
Bazen sıcak, bazen soğuk olan tüm bu savaşlardan istifade eden Arap ve Mağrip edebiyatı, sonra da tüm toplumun oldu. Zira tartışma ve savunma, her ne olduysa, siyasi ve kültürel toplum yapısından ayrı değildi. Özellikle de bu aşamada aydın, kendisine vahiy inmeyen ‘peygamber’ imajı taşıyordu. Medya da bu savaş meydanında olup biten her şeyi aktarıp, hatta kızışmasına katkı sağlayarak, akıl ile estetik ve toplumsal tavırdaki durgunluğun harekete geçmesine yardımcı olan etmen oldu.
Bu savaşlarda, Arap ve Mağrip bölgesinde bir arada yaşayan her ulus ve inançtan atlılar: tüm yelpazesiyle Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Dürziler, Ezidiler, Araplar, Berberiler, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve daha başkaları vardı. İnanç ve milli aidiyet meselesi, yüceltme ve dışlama durağı değildi. Aksine herkesin farklı aidiyetleri ile katıldığı savaşların amacı, insanî ve yenilikçi boyutundaki yaratıcılıktı.
Estetik savaşın ölüm sebepleri
Entelektüel ve estetik açıdan Arap akıl yapısını büyük oranda etkileyen klasik edebiyat savaşlarının sonuncularından biri belki de Taha Hüseyin destekçileri ile rakipleri arasında yaşanan savaştı. Bir diğer deyişle bu savaş, akıl, aydınlanma ve açılım savunucuları ile selefi muhafazakâr reformcu okulun bakiyeleri arasındaydı. Tüm bu savaş, ‘edebiyat ve şiir’ meydanında, nasıl okunup yaşanabileceği konusunda yaşanıyordu. Her bir taraf belirli bir tarihî, toplumsal ve siyasi bir konumu savunuyordu, ama başka noktalara ulaştıran edebi söylemi kullanarak…
Bu savaşlardan bir süre sonra 1926’da Taha Hüseyin’in ‘Cahiliye Şiirinde’ adlı kitabı sahnede göründü. Görünüşe bakılırsa Taha Hüseyin ve ekibinin kurup savunduğu rasyonel aydınlanmacı felsefe ile Rafii, Mahmud Şakir, Lütfü Cuma ve diğerlerinin öncülük ettiği muhafazakâr akım arasındaki savaş, maalesef ki geleneksel reformcu akım lehine sonuçlandı.
Kabul etmek gerekir ki Arap ve Mağrip dünyasının yaşadığı kültürel ve siyasi gerileme, açıkça Taha Hüseyin’in aydınlanmacı bir düşünce, modern bir vizyon ve insanî bir yaklaşım bakımından yenildiği gün başladı. Geleneksel Ezherci düşünce, ‘Cahiliye Şiirinde’ savaşından muzaffer olarak çıktı. Arap ve Mağrip toplumlarımızın eğitimde yaşadığı ve bir yandan aklın yokluğu diğer yandan Akdeniz ve dünya çevremizle iletişime geçerken, Ortaçağcı söylemlerin kullanımı ile ön plana çıkan gerileme, bunun göstergesidir.
Fıkhî söylem, felsefi akla baskın geldi.
Kültür ve edebiyatta geleneksel Ezherci düşüncenin baskın olması ile çoktan beri kültür, edebiyat ve dil yapısının yenilikçi motoru olan önemli ve olumlu bir etken, yani Hıristiyan Arap intelijansiyasının (Suriye, Lübnan ve Filistin) önderlik ettiği edebi kültür akımı gözden kayboldu. Bu hareket, Arap dilinin modernleştirilmesine ve metnin köklü değişikliklere uğramasına öncülük etmiş ve edebiyatta geleneksel söylem ile fıkhî yazıya karşı bir devrimi yönetmişti.
İdeoloji, kültür ve edebiyat için bir can simidine dönüşürse…
Reformcu muhafazakâr düşüncenin akılcı aydınlanmacı düşünceye galip gelmesi ile birlikte toplum, siyasi ve kültürel bir ümitsizlik hali ile dolu, tehlikeli bir uykuya daldı. Bu uyku hali, 1967 yenilgisi çanları çalana kadar sürdü. Bununla intelijansiya, ikinci kez harekete geçti ancak bu defa söylemi, ‘yenilgi’ yaraları ile doğrudan bağlantılı, siyasi ve ideolojik içerikli olacaktı.
Taha Hüseyin, Ali Abdurrazık, Tahir el-Haddad, Kasım Emin, Cibran Halil Cibran, İliya Ebu Mazi, Mihail Nuayme, Tevfik el-Hakim, Ebu’l-Kasım eş-Şabi ve daha başkalarının savaşı, öteki ile ilişkinin sınırlarını çizmede bir model veya ayna olarak düşünceye, edebiyata, dile ve medeniyete dayanan edebi bir savaştı. 1967 sonrasındaki kültür ve entelektüel savaşı ise kendisine savaş veya çekişme meydanı olarak edebiyatı almış olsa da; siyasi ve ideolojikti.
Nebil Süleyman ve Buali Yasin’in ortak olarak hazırladığı Edebiyat ve İdeoloji adlı kitap (1974), edebiyat ve kültürü sıcak edebiyat savaşlarına açan yeni ses olarak görülebilir. Bu kitabın, Arap ve Mağrip dünyasındaki kültürel diyaloglar üzerinde bıraktığı etkinin, doğurduğu yankılar ve tepkiler bakımından Taha Hüseyin’in Cahiliye Şiirinde adlı kitabına benzer olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyat ve İdeoloji adlı kitabın ardında bıraktığı bu etkinin büyüklüğünü, dost ve düşman kamplardan kitaba dair yazılan makaleler, araştırmalar, incelemeler ve diyalogların hacminden anlayabiliriz. Tüm bu çalışmalar daha sonra Nebil Süleyman, Buali Yasin ve Muhammed Kamil el-Hatib’in denetiminde ‘Suriye’de Kültür Savaşları’ başlığıyla kitap olarak derlendi ve 1979 yılında basıldı.
Bu kitabı, kültür ve edebiyat savaşlarının örnek bir tablosu olarak ele alacak olursak şunu diyebiliriz: Büyük oranda, Taha Hüseyin’in yenilgisinden bu yana aydınlanmacılığın tanık olduğu kültürel gerilemenin bir ifadesi, dolayısıyla edebi metinlerdeki toplumsal çöküşün sebeplerinin araştırılması idi. Aynı zamanda edebiyat ortak payda olsa bile, siyaset ile uğraşma ve onun medeni olana baskın kılınması için akıl ve aydınlanmacılık savaşının bir devamıydı.
Savaşların kaybeden cepheleri
‘Cahiliye Şiirinde’ki savaşında Taha Hüseyin’in düşüncesi, Ezherci reformcu düşünceye yenildi. Aynı şekilde; ‘Edebiyat ve İdeoloji’ savaşında da Nebil Süleyman ve Buali Yasin’in düşüncesi, kitabı, kuruluşları ve platformları ile ‘İslamcı edebiyat’ denen şeyi kuran İhvancı akımın yükselişi karşısında kaybetti.
Arap ve Mağrip ülkelerindeki tüm siyasi türevleri ile İhvan-ı Müslimin örgütünün edebi dili olan ‘İslamcı edebiyat’ olgusunun yayılması ile birlikte kültür ve edebiyat savaşları, estetik ve medeni savaşlardan ‘propagandacı’ savaşlara evrildi. Bu savaşların bazı komutanları da edebiyatçı olarak başlayıp daha sonra bir ‘çağrıcıya/vaize’ ya da şiddet ve aşırılığın teorisyenine dönüştü.
Kültürel savaşlar, ‘İhvancı karaktere bürünür bürünmez’ kendine yeni platformlar edindi; çekişme ve tartışma, şiir ve roman dünyasından çekilerek yeniden dinî mirasa döndü. Vaizlerin kendi aralarında savaşlar patlak verdi; her biri daha büyük bir izci, müşteri ve kadın-erkek hayran kitlesine sahip olmak istiyordu. Savaşlar önce televizyon kanallarında boy gösterdi, daha sonra sosyal medyaya taşındı. Kültür, edebiyat ve aydınlanmacı düşünceye karşı çok büyük bir kışlamız olduğu ortaya çıktı.
Kültürel olarak başlayan ve ‘kâfir’ ve ‘hain’ ilan etmeye doğru evrilen bu savaşın gölgesinde Arap ve Mağrip dünyası, geçen yüzyılın son çeyreğinde, bu aşırılığın Ferec Fuda, Hüseyin Merve, Suphi es-Salih, Mehdi Amil, Necib Mahfuz, Abdulkadir Allule, Tahir Cavut, Cilali Elyabis, Belkhenchir, Boucebci, Muhammed Brahmi, Şükrü Belaid vd. gibi ilk kurbanlarına tanık oldu. Bu isimler, bağnazlığa doğru kayan kültür savaşlarının kurbanlarıydı. Bu savaşın ateşi ise fitne, hoşgörüsüzlük, farklılıklara tahammülsüzlük, ötekine karşı nefret ve ortak yaşam felsefesini reddetme gıdaları ile besleniyordu.
‘Popüler’, teknolojik bir platform olarak sosyal medya ortamı, değerler kargaşasının yayılmasına meydan verdi ve işleri karman çorman etti. Dinî aşırılıkçı söylem nasıl kültür, edebiyat ve felsefe hattına girdiyse, sosyal medya ahmaklığı da tartışmaya öyle dahil oldu ve şiir, roman ve fıkıh alanında bildiği ve bilmediği her şeyde çekinmeden görüş belirtme hakkı elde etti.
Independent Arabia’dan Emin Zavi’nin analizi



Nicole Kidman: "Tom Cruise için kariyerimi bir kenara atardım"

Tom Cruise ve Nicole Kidman, 1990'dan 2001'e kadar evliydi (AFP)
Tom Cruise ve Nicole Kidman, 1990'dan 2001'e kadar evliydi (AFP)
TT

Nicole Kidman: "Tom Cruise için kariyerimi bir kenara atardım"

Tom Cruise ve Nicole Kidman, 1990'dan 2001'e kadar evliydi (AFP)
Tom Cruise ve Nicole Kidman, 1990'dan 2001'e kadar evliydi (AFP)

Nicole Kidman, nadir görülen bir şekilde geçmişe dönerek 10 yıl boyunca Tom Cruise'la sürdürdüğü evliliği değerlendirdi.

59 yaşındaki Oscar ödüllü efsane oyuncu, perşembe günü British Vogue'da yayımlanan profilinde spot ışıkları altında geçen hayatı üzerine düşüncelerini paylaştı. Röportajda, Cruise'la 1990'dan 2001'e kadar süren evliliği sayesinde şöhrete çabucak alıştığını söyledi.

Dergiye, "Unutmamak gerekir ki, o kadar gençken evlendiğim kişi yüzünden 22 yaşımdan itibaren bu hayatın içine itildim" diye konuştu. 

Bir baktım ki ben 22, 23 yaşındayım ve eşim dev bir film yıldızı. Ama bu bana tamamen doğal geliyordu. Birbirimize deli gibi aşık olmuştuk ve mesele bundan ibaretti.

Kidman sözlerine şöyle devam etti: 

İnsanların bana 'Pekala, bu durum kariyerini gerçekten etkileyecek' dediğini hatırlıyorum. Ben de 'Umurumda değil. Aşığım. Evlenmek istiyorum' diyordum. Sonra onun 'eşi' oldum ve onlar da 'Gördün mü? Sana söylemiştik' dediler. Ben de 'Ne olmuş yani? Sevdiğim adamla evlenmemem mi gerekiyordu? Tabii ki kariyerimi bir kenara atacağım. Umurumda değil' diyordum. 

64 yaşındaki Cruise ve Kidman, 1990 yapımı Yıldırım Günleri'nin (Days of Thunder) setinde tanışarak o yılın sonraki aylarında evlenmişti. Isabella ve Connor adında iki çocuğu evlat edinen eski çift, birlikte üç filmde rol aldı: Yıldırım Günleri, Uzak Ufuklar (Far and Away) ve Gözü Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut).

Şiddetli geçimsizlik nedeniyle nihayetinde 2001'de boşandılar.

Ayrılıktan sonra Kidman'ın Hollywood'daki kariyeri, Kırmızı Değirmen (Moulin Rouge!), Saatler (The Hours), Tatlı Cadı (Bewitched), Big Little Lies, Ricardo'ları Canlandırmak (Being the Ricardos), Babygirl ve Lioness gibi projelerle yükselişini sürdürdü. Saatler'deki performansıyla 2003'te Oscar kazandı.

Özel hayatında ise 2006'da evlendiği country şarkıcısı Keith Urban'dan iki çocuğu oldu: 18 yaşındaki Sunday Rose ve 15 yaşındaki Faith. Urban ve Kidman, 19 yıllık birlikteliğin ardından 2025'te ayrılmıştı. Boşanma işlemleri Ocak 2026'da tamamlandı.

Cruise ise Katie Holmes'la evlenmiş ve bu ilişki 2006'dan 2012'ye kadar sürmüştü.

Kidman, ilk evliliğinin ne kadar hızlı geliştiğine daha önce de değinmişti. Red dergisine 2016'da verdiği röportajda, Top Gun oyuncusuyla 23 yaşında dünya evine girmesiyle ilgili şunları söylemişti: 

Evlendiğimde çok gençtim. Şimdi geriye dönüp bakınca 'Ne?' diyorum.

Oyuncu o zaman yaptığı açıklamada, "Taylor Swift'e bakın, yani kaç yaşında? 26 yaşında. Ben 27 yaşındayken iki çocuğum vardı ve 4 yıldır evliydim. Ama istediğim şey de buydu" demişti.

Independent Türkçe


Maximum Pleasure Guaranteed izlemek için 5 sebep

Maximum Pleasure Guaranteed, kızı Hazel'ın velayetini almaya çalışan Paula'nın bir cinayete tanık olduğunu düşünmesiyle başlıyor (Apple TV)
Maximum Pleasure Guaranteed, kızı Hazel'ın velayetini almaya çalışan Paula'nın bir cinayete tanık olduğunu düşünmesiyle başlıyor (Apple TV)
TT

Maximum Pleasure Guaranteed izlemek için 5 sebep

Maximum Pleasure Guaranteed, kızı Hazel'ın velayetini almaya çalışan Paula'nın bir cinayete tanık olduğunu düşünmesiyle başlıyor (Apple TV)
Maximum Pleasure Guaranteed, kızı Hazel'ın velayetini almaya çalışan Paula'nın bir cinayete tanık olduğunu düşünmesiyle başlıyor (Apple TV)

Yeni boşanmış bir anne, görüntülü konuşma sırasında bir suça tanık olduğunu düşünüyor. Çok geçmeden kendini şantaj, cinayet, komplo ve biraz da çocuk futbolunun iç içe geçtiği tuhaf bir soruşturmanın ortasında buluyor.

Maximum Pleasure Guaranteed böylesine çılgın bir fikirden yola çıksa da asıl gücünü başkarakter Paula'nın fazlasıyla tanıdık gelen darmadağın hayatından alıyor. 

Dizinin en büyük kozlarından biri, hayatı pembe gözlüklerle göstermeyi reddetmesi ve dışarıdan düzenli görünen bir hayatın içinde büyüyen yalnızlığı dürüstçe anlatması.

Maximum Pleasure Guaranteed, işi, ailesi ve gündelik sorumlulukları arasında sıkışan Paula’nın yakınlık kurma, görülme ve kendi hayatı üzerinde yeniden söz sahibi olma arzusunu merkezine alıyor.

Apple TV'de yayımlanan 10 bölümlük kara komedi, aşağı yukarı yarımşar saatlik bölümleriyle akıp gidiyor. Ancak sürükleyiciliğini yalnızca merak uyandıran bölüm sonlarına borçlu değil.

Başroldeki Tatiana Maslany'nin harikalar yarattığı yapım boşanma sonrası kimlik arayışını, bastırılmış arzuları ve aile olmanın bitmeyen pazarlıklarını sürükleyici bir suç hikayesine dönüştürüyor. 

Biz de dijital platformlardaki dizi kalabalığının arasından neden özellikle Maximum Pleasure Guaranteed'e şans vermeniz gerektiğini 5 somut maddeyle anlatmak istedik. Hazırsanız başlayalım...
 

1. Kusurları törpülenmemiş, sahici bir başkarakter: Paula

Televizyondaki amatör dedektifler genellikle herkesten zekidir; sezgileri kolay kolay yanılmaz ve tehlike karşısında soğukkanlılıklarını korurlar. Paula ise bu kalıba uymuyor. Bir yandan eski eşi Karl'la velayet mücadelesi verirken diğer yandan işinde yükselmeye, kızının futbol takımını çalıştırmaya ve boşanmanın ardından kendini yeniden keşfetmeye uğraşıyor. Üstelik çevrim içi görüştüğü Trevor'ın saldırıya uğradığına inanması, onu hazırlıklı olmadığı bir suç soruşturmasına sürüklüyor.

fgthy
40 yaşındaki Kanadalı aktris Tatiana Maslany, Maximum Pleasure Guaranteed'de yeni boşanmış, kimlik krizi yaşayan ve bir haber kuruluşunda çalışan Paula Sanders'ı canlandırıyor (Apple TV)

Paula'nın araştırmaya girişmesi tamamen havada kalmıyor çünkü mesleği gereği bilgi doğrulama, kaynak tarama ve ayrıntılardaki tutarsızlıkları yakalama konusunda deneyimli. Ancak polis olmadığı için karşısındaki tehlikeyi her zaman doğru değerlendiremiyor. Attığı birkaç mantıklı adımın hemen ardından bir o kadar kötü bir karar verebiliyor. Dizinin keyfi de tam burada başlıyor: Paula'yı desteklerken aynı anda ekrana "Lütfen bunu yapma" diye haykırmak istiyorsunuz. Hikayeyi Paula'nın becerileri kadar hatalarının da yönlendirmesi, onu parlatılmış kusursuz televizyon kahramanlarından çok daha insani kılıyor.
 

2. Tatiana Maslany tek bir karakterde birkaç ayrı hayatı birleştiriyor

Orphan Black'te birbirinden bütünüyle farklı karakterleri canlandırarak Emmy kazanan Tatiana Maslany, burada oyunculuktaki aynı çevikliği tek bir kadının çelişkileri üzerinden gösteriyor. Paula bazen uykusuz ve tükenmiş bir anne, bazen takıntılı bir araştırmacı, bazen arzularını yeniden keşfetmeye çalışan yalnız bir kadın, bazen de ailesini korumak için gözü kara davranabilen biri. Maslany bu geçişleri büyük dönüşüm anları gibi oynamıyor; bu saydıklarımızın tamamının aynı dağınık hayatın doğal parçaları olduğuna inandırıyor bizi...

aDEFRT
Emmy ödüllü Tatiana Maslany (sağda), ilk önce Paula'yı anlamakta zorlandığını ve dizinin yaratıcısı David J. Rosen'la yaptığı seçmelerin kötü geçtiğini düşündüğünü söylemişti (Apple TV)

Dizinin Paula'nın cinselliğine yaklaşımı da dikkate değer. Orta yaşa yaklaşan, boşanmış ve çocuklu bir kadının arzuları ne utandırıcı bir şakaya ne de karakteri cezalandırmak için kullanılan basit bir bahaneye indirgeniyor. Trevor'la kurduğu ilişki tehlikeli olayları tetiklese de Paula'nın yakınlık ihtiyacı küçümsenmiyor. Böylece dizinin "Azami Haz Garantili" anlamına gelen kışkırtıcı ismi, yalnızca dikkat çekmeye yarayan bir numara olmaktan çıkıp haz, mahremiyet ve görülme arzusu üzerine düşündüren bir ifadeye dönüşüyor. Anlayacağınız, eleştirmenlerin Maslany'nin birbirinden farklı ruh hallerini tek bir karakterde birleştirme becerisini öne çıkarması boşuna değil.

3. Cinayetle çocuk futbolunu aynı hikayede buluşturabiliyor

Maximum Pleasure Guaranteed'de bir tarafta şantaj, cinayet ve karanlık bir komplo, diğer tarafta velayet görüşmeleri, iş sıkıntıları ve çocuk futbolu var. Dizi bu dünyaları birbirinden ayırmak yerine sürekli çarpıştırıyor. Paula bir an ölümcül bir ipucunun peşinden koşarken kısa süre sonra futbol idmanına yetişmeye veya eski eşiyle gündelik bir aile krizini çözmeye çalışabiliyor.

THYJU
Emmy ödüllü Tatiana Maslany (sağda), ilk önce Paula'yı anlamakta zorlandığını ve dizinin yaratıcısı David J. Rosen'la yaptığı seçmelerin kötü geçtiğini düşündüğünü söylemişti (Apple TV)

Buradaki mizah, gerilimi kesintiye uğratan zoraki esprilerden değil, tehlike büyürken gündelik sorumlulukların yerli yerinde kalmasından doğuyor. David J. Rosen'ın yarattığı ve David Gordon Green'in yönettiği dizi, bu sayede ne fazlasıyla kasvetli bir suç dramasına ne de yaşananların sonuçlarını umursamayan hafif bir komediye dönüşüyor. Dizi sert, komik ve yer yer rahatsız edici olabiliyor fakat bu farklı haller Paula'nın giderek kontrolden çıkan hayatının doğal parçaları gibi. Böylece Maximum Pleasure Guaranteed aynı anda yaratıcı, sürprizlerle dolu ve izleyicisini koltuğa mıhlayan bir gerilim olmayı başarıyor.

4. Yan karakterler yalnızca Paula'ya hizmet etmiyor

New Girl'den tanıdığımız Jake Johnson'ın canlandırdığı eski eş Karl, kolayca hikayenin anlayışsız eski kocasına dönüşebilirdi. Jessy Hodges'ın oynadığı Mallory ise klişe "yeni eş" rolüne sıkışabilirdi. Ancak dizi bu karakterleri Paula'nın karşısına dizilmiş engeller gibi kullanmıyor. Aralarındaki velayet mücadelesi, eski kırgınlıklar ve yeni aile düzeninin yarattığı gerilimler, kimin bütünüyle haklı olduğuna kolayca karar veremeyeceğimiz kadar karmaşık.

GTHYFD
Maximum Pleasure Guaranteed'in çıkış fikri, gece bilgisayarının başında biraz yakınlık ararken Alfred Hitchcock klasiği Arka Pencere (Rear Window) tarzı bir suç hikayesine sürüklenen yalnız ve çalışan bir anne üzerine kuruldu (Apple TV)

Dolly de Leon'un canlandırdığı Dedektif Sofia Gonzalez, Paula'nın iddialarına kuşkuyla yaklaşırken hikayeye gerekli gerçeklik duygusunu katıyor. Brandon Flynn'in oynadığı Trevor, Murray Bartlett'ın canlandırdığı gizemli karakter ve Paula'nın farklı kuşaklardan iş arkadaşları da komplonun yalnızca işlevsel parçaları olarak kalmıyor. Her biri Paula'nın kime güveneceğini, neyi arzuladığını ve gerçekle yalanı nasıl ayırdığını farklı bir yönden sorgulamasına yol açıyor. Bu nedenle dizi, olay örgüsünün düğümleri çözülürken bile karakter ilişkilerine yönelik merakı canlı tutabiliyor.

5. Bölüm süreleri kısa, anlatısıysa şaşırtıcı ölçüde dolu

Maximum Pleasure Guaranteed, 10 bölümlük sezonunu ağır tempolu bir prestij draması gibi uzatmıyor. 30 ila 40 dakikalık bölümler, gereksiz yan hikayelerle oyalanmadan her defasında yeni bir ipucu, şüpheli veya ahlaki ikilem ortaya koyuyor. Bölüm sonları merak uyandırıyor ama dizi yalnızca ucuz ters köşelere yaslanmıyor. Asıl akıcılığı, Paula'nın verdiği her bir kötü kararın daha büyük bir felakete kapı açmasından kaynaklanıyor.

SDVFGH
Korku edebiyatının usta ismi Stephen King, diziyi Alfred Hitchcock'un filmlerine benzeterek Maslany'nin (ortada) performansındaki duygu çeşitliliğini övmüştü (Apple TV)

Bu tempo, diziyi bir hafta sonunda rahatça bitirilebilecek ama finalden sonra da üzerine düşünülebilecek kadar katmanlı bir seyirliğe dönüştürüyor. Üstelik ilk sezonun tüm bölümleri yayımlandığı için hikayeyi haftalarca yeni bölüm beklemeden tamamlamak mümkün.

İyisi mi biz artık sadede gelelim... Maximum Pleasure Guaranteed, her adımını doğru atan kusursuz kahramanlardan hoşlananlara göre değil. Ancak hayatı zaten dağılmışken bir de komplonun içine düşen, korkutucu ölçüde meraklı bir kadını izlemek size cazip geliyorsa dizi, adının vaat ettiği hazzı büyük ölçüde karşılıyor. 

Onu farklı kılan şey "Katil kim?" sorusunun yanıtından çok bu gizemi boşanma, annelik, arzu ve kimlik kriziyle aynı telaşlı gündelik hayatın içine yerleştirmesi. Bir izleyici olarak Paula'nın peşine takılmak bazen sinir bozucu, çoğu zaman komik ve neredeyse her bölümde şaşırtıcı. 

Kısacası burada "maksimum keyfi" garanti eden şey, olayların büyüklüğünden çok Paula'nın başını belaya sokma konusundaki benzersiz yeteneği. Cinayet çözülebilir, komplo açığa çıkabilir ama dizinin asıl cazibesi, Paula'nın tüm yanlış kararlarına rağmen hayatını yeniden kurmaya çalışmasında yatıyor.

Independent Türkçe


Travis Barker, düşen Learjet 60 kazasından nasıl kurtuldu?

Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker (Associated Press)
Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker (Associated Press)
TT

Travis Barker, düşen Learjet 60 kazasından nasıl kurtuldu?

Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker (Associated Press)
Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker (Associated Press)

19 Eylül 2008 gecesinin ayrıntılarına dönmek, ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker'ın hayatındaki sıradan bir olayı yeniden hatırlamasından çok daha fazlasıydı. Bu, adeta onun ve arkadaşlarının hayatını yutmaya ramak kalan bir felaketin küllerini yeniden karıştırmak gibiydi. İlahi takdirin onu ateş ve küllerin içinden yeni bir hayata taşıdığı o gece, Barker'ın hafızasında silinmez izler bıraktı.

Müzik dünyasından geniş bir kesim ve hayranları, 13 Ağustos'ta Hulu ve Disney Plus platformlarında yayımlanmaya başlayan yeni belgesel Travis Barker: Louder Than Fear’ı takip etmeye hazırlanırken, ünlü yıldız da kazaya ilişkin şimdiye kadar paylaşmadığı ayrıntıları kamuoyuyla paylaştı. Barker, korkunç kazanın hafızasında yıllar geçse de kapanmayan yaralar bıraktığını belirterek, alevlerin yalnızca uçağı değil, vücudunun yüzde 65'ini de yaktığını ve kendisini yıllarca süren ağır bir acı ve ölümle mücadele sürecine sürüklediğini anlattı.

efhyju
Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker (AP)

Barker, yaklaşık 13 yıl boyunca uçuş korkusunun esiri olarak yaşadı. Herhangi bir uçağa binmeyi kesin biçimde reddeden sanatçı, seyahatlerinde gemi ve kara ulaşımını tercih etti. Bu durum, dünya çapındaki müzik turnelerini de önemli ölçüde sınırladı. Barker, sonunda eşi Kourtney Kardashian'ın desteğiyle bu korkuyu aşmayı başardı.

Belgeselin yayımlanmasıyla eş zamanlı olarak ortaya çıkan yeni ayrıntılar, yaşam ile ölüm arasındaki mesafenin birkaç saniyeye indiği o trajik anlara yeniden ışık tutuyor. Aynı zamanda Barker'ın fiziksel ve psikolojik iyileşme sürecini ve insanın ateşlerin ortasından yeniden ayağa kalkarak hayatını nasıl baştan kurabileceğini gözler önüne seriyor.

Cehenneme dönüşen gece ve felaketin kronolojisi

Felaket, 19 Eylül 2008 Cuma gecesi, gece yarısına dakikalar kala, saat 23.53'te meydana geldi. Learjet 60 tipi özel uçak, Güney Carolina'daki Columbia Havalimanı'ndan Los Angeles'a gitmek üzere kalkışa hazırlanıyordu.

Resmi soruşturmalara göre uçak pistte saatte 150 mili aşan bir hızla ilerlerken lastikleri aniden patladı ve büyük bir gürültü meydana geldi. Bunun üzerine kokpit ekibi kalkışı iptal etme kararı aldı. Ancak artık çok geçti ve pistte kalan mesafe uçağın durmasına yetmedi. Uçak havalimanının güvenlik çitini aşarak yakındaki bir otoyola savruldu ve burada parçalanarak kısa sürede her şeyi yutan alevler içinde kaldı.

hy
Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker (AP)

O korkunç anlarda uçağın kabini bir ateş hücresine dönüştü. Barker, kendisi ve yakın arkadaşı, hayatını kaybeden müzisyen DJ AM (Adam Goldstein) ile birlikte hareket halindeki ve alevler içindeki uçaktan atladıklarını anlattı. İkili, alevler kıyafetlerini ve vücutlarının çeşitli bölgelerini sararken asfalt üzerinde koştu. Gerçek hayatta yaşanan bu dehşet verici sahne, Güney Carolina gecesini aydınlatan alevlerle birlikte o yıl özel uçakların karıştığı en ağır kazalardan birinin izlerini bıraktı.

Dört can kaybı ve hafızalardan silinmeyen isimler

Korkunç kazada uçakta bulunan 6 kişiden 4'ü hayatını kaybetti. Uçağın kabin görevlisi 31 yaşındaki Sarah Lemmon ve 52 yaşındaki yardımcı pilot James Bland, şiddetli çarpışma ve ardından çıkan yangın nedeniyle kokpitte yaşamını yitirdi.

Can kayıpları uçak mürettebatıyla sınırlı kalmadı. Ünlü davulcunun yakın çalışma arkadaşı 29 yaşındaki kişisel asistanı Chris Baker ile 26 yaşındaki koruması Charles Still de yanan uçaktan zamanında çıkamadı ve hayatını kaybetti.

fgthyju
Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker (AP)

Bu cehennemden yalnızca Travis Barker ve Goldstein mucizevi biçimde sağ kurtuldu. Ancak hayatta kalmak hikâyenin sonu değil, başka bir acı sürecin başlangıcı oldu. Goldstein yangından kurtulmasına rağmen yaşadığı travmanın ağır psikolojik sonuçlarıyla başa çıkamadı. Bir yıl sonra, 2009'da, travma sonrası yaşadığı sorunlarla bağlantılı olduğu belirtilen bir ilaç doz aşımı sonucu hayatını kaybetti. Bu ölüm, Barker'ı hayatta kalan kişi olmanın beraberinde getirdiği ağır suçluluk duygusuyla baş başa bıraktı.

Acı dolu süreç ve 27 ameliyat

Barker, kazanın geride bıraktığı fiziksel yaraları büyük bir hüzün ve acıyla anlattı. Alevlerin vücudunun yüzde 65'ini yaktığını, ikinci ve üçüncü derece ağır yanıklara maruz kaldığını belirten sanatçı, uzun süre hastanede ve özel bir yanık merkezinde tedavi gördü. Bu süreç 4 aydan fazla sürdü ve Barker bu dönemin büyük bölümünü güçlü ilaçların ve tıbbi cihazların desteği altında geçirdi.

dfghyj
Hayatını kaybeden müzisyen DJ AM (Adam Goldstein) (Wikipedia)

Müzisyen bu zorlu dönemde, derisinin yeniden yapılandırılması ve hasarlı dokuların onarılması amacıyla 27 karmaşık ameliyat geçirdi. Doktorlar, uzuvlarının kesilmesini önlemek ve birden fazla kez hayatını tehdit eden ağır enfeksiyonlarla mücadele etmek için zamanla yarıştı.

Ancak acı, ameliyatlarla sınırlı kalmadı. Barker, bedenindeki değişiklikle barışmak ve arkadaşlarının kaybıyla başa çıkmak için ağır bir psikolojik mücadele ve yoğun tedavi sürecinden geçti. Sanatçı, belgesel için yaptığı yeni açıklamalarda psikolojik yaraların cildinde kalan izlerden çok daha derin olduğunu belirtti.

cdvfghj
Ünlü Amerikalı davulcu ve müzisyen Travis Barker'ın kaza yapan uçağı (Wikipedia)

Bu dönemi geride bırakmak, Barker için güçlü bir irade ve koşulsuz aile desteği gerektirdi. Ünlü davulcu bugün yalnızca bir uçak kazasından sağ kurtulan kişi olarak değil, hayatta kalmanın, iyileşmenin ve korku ne kadar büyük olursa olsun onun üstesinden gelmenin canlı bir sembolü olarak görülüyor.