Lübnanlı aşiretler Hizbullah ve Esed kıskacında

Bekaa ilinin Yunin kasabasında iki aşiret arasındaki çatışmaların sonucunda yanan arabalar (Sosyal medya)
Bekaa ilinin Yunin kasabasında iki aşiret arasındaki çatışmaların sonucunda yanan arabalar (Sosyal medya)
TT

Lübnanlı aşiretler Hizbullah ve Esed kıskacında

Bekaa ilinin Yunin kasabasında iki aşiret arasındaki çatışmaların sonucunda yanan arabalar (Sosyal medya)
Bekaa ilinin Yunin kasabasında iki aşiret arasındaki çatışmaların sonucunda yanan arabalar (Sosyal medya)

Bir hafta önce Lübnan’ın kuzeyindeki Bekaa ilinin Yunin kasabasındaki bir düğünü kıyıma çeviren olaya dair anlatılar çeşitleniyor. Gelin ile damadın hayatlarının en güzel gününü Âl-i Emhez, Zaiter ve Yasin aşiretlerine mensup aileler için uğursuz bir hatıraya dönüştüren bu olay, yerel medyada kendine geniş bir yer buldu.
İlginç olan bu olayın, Lübnan’ın kuzeyindeki turizm bölgesi Baalbek’teki kan davası ve süregelen intikam meselelerini ortadan kaldırmak için başlatılan yeni bir faslın arifesinde, yine bir aşiret üslubuyla yaşanmış olmasıdır. Hâlbuki devlet, iki Baalbekli aile arasındaki intikam davasını bitirecek bir uzlaşma sağlanması için güvenlik, siyaset ve parti düzlemindeki faaliyetlerini yoğunlaştırmıştı. İntikam, kabile adet ve geleneklerinin merkezinde yer almaktadır. Lübnan’daki Bekaalı aşiretleri bir intikam döngüsüne sokan Yunin Olayı’ndan sonra ışığı, Bekaalı aşiretlerin tarihine, birbirleri ve bu aşiretlerin mensupları arasındaki temel siyasi güç olan Hizbullah ile olan ilişkilerine tutalım.
Geleneksel tablo
‘Aşiret’ kelimesini duyduğunda insanın hayalinde, deveye binip bir otlaktan diğerine taşınan bir grup erkek, kadın ve çocuk canlanabilir. Ya da elinde tüfekle dolaşıp ateş edecekleri kimselerin peşinde koşan geleneksel Arap kıyafeti içerisindeki adamlar akla gelebilir. Bu hayale gelen görüntülerin kaynağı, kamusal imgelemde aşiretler hakkında çizilen ve bu aşiretlerin gelişmek ve var oldukları bölgelerde nüfuzlarını yaymak için uyguladıkları şiddet ve yağma ile ilişkilendirilen ön resimlerdir. Sinema filmleri ve söylentiler de onların yaşamak için istilaya ve egemenlik kurmak için savaşmaya dayandığına dair bir imaj çiziyor. Gelgelelim Bekaa ilinin Hermel kırsalındaki Lübnanlı aşiretler ne daha önce yani geçen yüzyılın başlarında böyle bir görüntü verdi ne de şimdi üçüncü bin yılın başlarında veriyorlar.
Siyasi bakımdan Lübnan’daki aşiret liderleri, siyasi hayatın cilvelerine erkenden katıldı. Fransız manda yönetiminde başlayan bu etkinlik, önce bağımsızlık dönemine, daha sonra Şihabi devrine dek taşındı. Ardından Suriye vesayeti ve Hizbullah’ın bu aşiretlerin bulunduğu yerde ortaya çıkarak güçlü bir toplumsal bileşen olarak gücünü ispat ettiği zaman da devam etti. Taif Anlaşması’nın imzalanmasından sonra ise Lübnan için yeni bir siyasi çağ açıldı.
Tüm bu aşamalarda Hermel kırsalındaki aşiretler, Lübnan siyasetinin merkezinde yer alırken sembol isimlerden biri olan Sabri Hamade, Temsilciler Meclisi Başkanlığını uzun yıllar elinde tuttu. Aşiretleri, yasadan ve devlet otoritesinden bağımsız hareket eden toplulukları olarak gösteren tablodan farklı olarak bu aşiretlerin peş peşe gelen Lübnan yönetimlerinde temsilcileri vardı. Bu temsilciler ise gerek seçilmiş milletvekilleri oluyor gerekse ‘pay’laşma ve merkez dağılımı yoluyla kamusal görevlerde yer alıyordu. Bununla beraber aşiret üzerindeki etki ve kontrol, her aşamadaki siyasi koşullara ve aşiret içerisinde mensup olunan ‘kolun’ gücüne göre kişiden kişiye farklılık gösteriyor ve bu da söz konusu şartlara göre aşiretin iktidardaki temsilci grubunu değiştiriyordu.
Aşiret burada
Gelişiminin bu aşamasında aşiret, toparlayıcı bir otoriteyi sonuç vermeksizin kollardan meydana gelen tutucu bir topluluk olarak tarif edilebilir. Tutuculuk (asabiyet) aşiret içerisinde artık bir kenetlenme haline yol açmıyor ve toparlayıcı bir iktidar oluşturmuyor. Ancak bu, Lübnan’da aşiretlerin tutucu yapısının tamamen bozulduğu anlamına da gelmez. Bununla birlikte ‘Yerel Toplumda Aşiret, Bir Devlettir’ adlı kitabın yazarı Sosyoloji Doktoru Fuad Halil’e göre bu tutucu yapının, tarihsel biçiminden henüz netleşmemiş başka bir biçime geçiş yaptığı söylenebilir. Halil, aşiretin tarihsel biçimini kaybedişini, modernlik, eğitim, iş gücü piyasası ile bütünleşme, göç ve siyasi ve mezhep temelli partilere katılma gibi sebeplere dayandırıyor.
Aşiretler ve Esed vesayeti
Suriye rejimi, savaşların başlangıcında, özellikle de ‘İki Yıl Savaşının’ (Lübnanlı sol silahlı grupların yanı sıra Filistinli silahlılar ile Lübnanlı sağ silahlı grup arasında yaşanan Lübnan iç savaşının ilk aşaması) ardından Lübnan’a girdiğinde Lübnanlı aşiretlere yaklaşmaya çalıştı ve Lübnan ve onun siyasi yapısı ile Lübnan’daki tutuculuğun tüm biçimlerini kontrol etmek için çizdiği siyasi projesine katmak suretiyle bu aşiretleri asimile etmeye çalıştı. Nitekim aşiret, bu yapının mütemmim cüzlerindendi. Lübnan’a gelen Suriye rejimi, ordu ve istihbarat teşkilâtı aracılığıyla aşiret liderlerinin büyük bir kısmı ile ilişki kurmayı başardı. Bu liderler, aşiret sistemi içerisindeki özel konumlarını muhafaza etmekle birlikte Suriye’nin, Lübnan siyasi sistemini, bileşenlerini ve dengelerini yönetme projesine katıldılar.
Diğer kabileler ise bu projeye katılmayı reddetti ve bu durum, Suriye ordusu ile bu aşiretler arasında birtakım sorunların patlak vermesine sebep oldu. Bu sorunların başında Alave aşireti ile Suriyeliler arasında meydana gelen çatışmalar geliyordu.
Suriye’nin aşiretlere yönelik asimilasyon bir aşireti diğerinin önüne geçirmek suretiyle gerçekleşiyordu. Mesela öne geçirilenlere yerel toplumda büyük bir iktidardan faydalanma imkânı veriliyor, Suriye hâkimiyeti ve gücü, onlara politikalarını Lübnan siyasi rejiminde ve devlet yönetimlerinde uygulama fırsatı tanıyordu. Lübnan’da Suriye rejimi ile bir ilişki kurulmasına karşı çıkan ekip ise Lübnan iktidarı içerisinde fırsat elde edemeyip muhalefette kaldı ve merkezî bir otorite kendisine saldırdığında aşiretlerin başvurabileceği her şeyi yaptı. Bir diğer deyişle Suriye tasarısı içerisinde yer almayan muhalif aşiretler, yerel iktidarlarını korudular, ancak siyasi olarak artık etkin olamadılar.
Suriye vesayet rejimi, bir aşireti, Hermel kırsallarında veya Baalbek-Hermel bölgesindeki bir başkasının aleyhine yükseltmeyi başardı. Bunu da adaylarının belirli bir aşiretin iktidar listesine göre seçildiği milletvekili seçimleri yoluyla veya herhangi bir aşiretten hükümete bakan atayarak ya da ‘pay’laşmaya dayalı görevlendirme suretiyle gerçekleştirdi. Suriye’nin aşiretlere yönelik izlediği bu yöntem, onların dağılmasına ve birliğinin zayıflamasına katkı sağladı. Zira geride kalanın öne geçirilmesi ve tarihsel anlamda iktidar sahibi olanın da geride bırakılarak ikinci plana atılması sonucunda birtakım düşmanlıklar baş gösterdi. 1975-1982 yılları arasında aşiret lideri halen iktidar sahibiydi ve aşiret, kuzeydeki Bekaa’da yerel toplumun temel yapı taşıydı.
Aşiretler ve Hizbullah
Dini ve ideolojik bir parti olan Hizbullah, tabanını ve elemanlarını yalnızca Şii mezhebinden ve farklı toplumsal yapılardan toparlayabildi. 1982-85 yılları arasında, yani partinin kurulup faaliyetlerine başlayacağını ilan ettiği aşamada Hizbullah, Lübnan Şiilerinin yaşadığı birçok bölgedeki Şii ailelerin arasına daldı ve asıl kadrosunu dağılmaya başlayan bu ailelerin üyelerinden oluşturdu. Aileyi ve aşireti terk edip henüz yeni kurulan zayıf bir partiye yönelen bu kimseler, ya ailenin gücünü ve etkinliğini zayıflatıyor ya da tüm aileyi bu partiye katılmaya zorluyordu.
1985 yılında kurulduğu duyurulduktan sonra Hizbullah, kendisini kuzey Bekaa bölgesinde etkin ve dengeleyici bir güç olarak dayatabildi. Böylece bu bölgedeki siyasi ve sosyal egemenlik sahnesini, Suriye varlığı ve Hizbullah ile aşiret tutuculuğunun yükselişi ile sınırlandırmak mümkün hale geldi. Bu durum Hizbullah’a her şeyden önce ailenin tutucunu yapısını bozma ve kendi örgütsel ve çoğulcu yapısını güçlendirme imkânı verdi. Bu şekilde aşiret ve aile dengesine dayalı olan yerel toplum içerisinde kendisini dengeleyici bir güç olarak dayatır oldu. Hizbullah’ın bu denkleme dahil olması yeni bir dengeye yol açtı. Aşiret kendi halinde bir iktidar olduğu ve aşiretler, türü ne olursa olsun bir parti lehine iç iktidarından kolayca vazgeçmeyecekleri için bu yeni dengeden ürktü. Hizbullah’ın toplumuna güçlü bir şekilde girmesiyle ikili arasında bir birlikte yaşam ilişkisi meydana geldi. Ancak bu ilişki, bütünleşme veya bağlılık ilişkisi olarak tarif edilemez. Zira aşiret, bu birlikte yaşam ilişkisine daha çok merkezî bir güç tarafından kuşatıldığında başvuruyordu. Suriye ile siyasi ilişkiler geliştiren aşiretler ise bu ilişkiyi, yeni Hizbullah iktidarı ile bir denge oluşturmak için kullandı. Aynı şekilde Suriye’ye muhalif olan aşiretler de bölgedeki Suriye tahakkümünün sebep olduğu dengeyi değiştirmek uğruna Hizbullah bir ilişki kurma yoluna girdi. Merkezî veya iktidar sahibi aşiret, Hizbullah’ın nüfuzuna başkaldırınca Hizbullah, aşiret tutuculuğuna sahip olmayan kollara başvurdu. Genellikle aşiret içerisindeki merkezî otoriteyi takip eden ve ne parası ne de yeri olup sınırlı bir mal varlığını taşıyan bu kolların, toplumsal ve siyasi durumlarını iyileştirmek için Hizbullah’ın desteğine ihtiyacı vardı. Hizbullah’ın verdiği ister manevi destek ister maddi destek olsun, fark etmezdi. Örneğin Lübnanlı Emel Hareketi’nin kurucusu İmam Musa Sadr keskin zekâsını kullanarak, aşiretlerle, hareketinin bir parçası olduklarında değil, kendi özelliklerine ve iktidarına sahip olduklarında başa çıkabileceğini kavradı (Âl-i Hamade, Zaiter, Şemas, Dendeş ...). Bundan dolayı aşiretler, Musa Sadr’ın hareketine Hizbullah’tan daha yakın durdu. Burada kastedilen, güçlü ve dayanıklı otoriteye sahip tutucu aşiretlerdir. Buna karşılık ‘ikincil kollar’ (el-Musevi, et-Tufeyli, Hacı Hasan …), dini gerekçeler, eşitlik çağrısı, siyasi koruma talebi ve iktidar gibi sebeplerle Hizbullah’a yakınlaştı.
‘İkincil kollar’, Hizbullah’ın korunaklı aşiret kalesini yıkmak için kullandığı vesile idi. Başlangıçta yerel otoritelerine ve kurumsal tutuculuğuna yönelik tehdidi sebebiyle Hizbullah’ın genişlemesine karşı duran bu kollar, aynı zamanda aşiret kültürüne, din ve Şiilik bakımından nüfuz etmenin de bir yoluydu. Böylece aralarında din adamlarının da bulunduğu aşiret dindarlarını kendine çekti. Bu, aşiret için yeni ve garip bir durumdu zira yağma, iktidar ve şiddete dayalı kadim biçimiyle aşiret yapısı, din adamlarına ihtiyaç duymazdı.
1980’lerin sonunda aşiret, içerideki tutuculuğun hafiflemesinden ötürü etkin olduğu toprakları kaybediyordu. Aşiretlerin iş pazarına girişi, kaçakçılık ekonomisi, eğitim, istihdam ve farklı mali gelirlerle desteklenmesi bu tutuculuğun gerilemesine katkıda bulundu.
Bu dönüşümler bağlamında ve sebebiyle aşiretler içerisinde düşmanlıklar ve çekişmeler yaşandı ve ‘aşiret’, (Lübnan’daki iç savaşı bitiren) Taif Anlaşması dönemine, tutuculuğunun dağılması yönünde aşamalı bir şekilde ilerlerken girdi. Bu durum onun varlığı için bir tehdit.
Fidil Subeyti’nin Independent Arabia’da yayınlanan analizi



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.