Hamza bin Ladin'in kuşkulu ölümü ve Washington'un sessizliği

El Kâide lideri Usame bin Ladin’in Mayıs 2011’de öldürüldüğü yer (Getty)- Hamza bin Ladin çerçeve içerisinde (EPA)
El Kâide lideri Usame bin Ladin’in Mayıs 2011’de öldürüldüğü yer (Getty)- Hamza bin Ladin çerçeve içerisinde (EPA)
TT

Hamza bin Ladin'in kuşkulu ölümü ve Washington'un sessizliği

El Kâide lideri Usame bin Ladin’in Mayıs 2011’de öldürüldüğü yer (Getty)- Hamza bin Ladin çerçeve içerisinde (EPA)
El Kâide lideri Usame bin Ladin’in Mayıs 2011’de öldürüldüğü yer (Getty)- Hamza bin Ladin çerçeve içerisinde (EPA)

NBC televizyon kanalı, geçen çarşamba günü tarih ve mekan belirtmeden El Kâide örgütü liderinin oğlu Hamza bin Ladin’in, öldürüldüğünü açıkladı. ABD medya organları da haberi yayınlarken, The New York Times (NYT) gazetesi, ABD’nin de “Hamza bin Ladin’in öldürüldüğü süreçte rol oynadığını” belirtti. Ancak daha fazla ayrıntıya yer verilmedi. NBC veya NYT, Hamza’nın öldürülmesine dair tarih, yer ve koşullar hususunda ayrıntıya sahip değil. Ancak son iki yıl içerisinde öldürüldüğüne dikkat çekildi.
CNN terör uzmanı Paul Cruickshank, oğul Ladin'in ölüm haberinin El Kâide’yi takip ve analiz eden araştırmacılar açısından şaşırtıcı  olduğunu belirterek, “Hamza bin Ladin, aylar önce ölmüş olsaydı, El Kâide’nin bir tür yas faaliyeti düzenlemesi beklenirdi. Bunu yapmamış olmaları, Hamza’nın örgüt içindeki statüsünden dolayı olağandışı” ifadelerini kullandı. ABD Başkanı Donald Trump ve üst düzey yetkililer de söz konusu habere dair açıklamada bulunmamayı tercih etti. Basın mensuplarının bu yöndeki sorularına da Trump’tan “Yorum yapmak istemiyorum” yanıtı geldi.
Bu çerçevede İngiltere’nin başkenti Londra’daki İslamcılar, çocukluğundan bu yana babasının yolunu takip eden ve terör örgütünün önde gelen liderleri arasında anılan Hamza bin Ladin'in öldürülmesine dair çeşitli sorular gündeme getirdi.
İran'dan ayrılan tüm El Kâide yöneticileri öldürüldü
Radikal bir lider de Şarku’l Avsat’a, “ABD basınında çıkan haberlere göre Hamza bin Ladin’in iki yıl içerisinde öldüğüne, üyelerinden biri öldüğünde bunu ilan eden El Kâide’nin suskunluğu ortasında inanmak zor” açıklamasında bulundu.
Örgüt kaynaklarının Şarku’l Avsat’a aktardığına göre ise, 2009 yılında ABD’nin insansız hava aracıyla öldürülen eski El Kâide liderinin oğlu Saad bin Ladin gibi örgüt liderlerinden İran’dan ayrılıp Pakistan’a giden herkes öldürüldü. Bilimsel kaynaklar da “İranlıların, kendilerinden ayrılan herkesin vücuduna izleme cihazı koydukları açık. Hamza ve erkek kardeşi Saad’a, İran’da yıllarda ev hapsinde tutulmaları sonrasında Pakistan sınırı aracılığıyla topraklarını terk etmeleri için baskı yaptılar. İzleme cihazları tarafından tespit edildiler ve ABD’lilerle anlaşmalar karşılığında pozisyonlarını açıkladılar” dedi.
Saad bin Ladin, Temmuz 2009’da Pakistan’da ABD’nin düzenlediği bir füze saldırısında öldürülmüştü. ABD kaynakları, Saad’ın bir insansız hava aracı tarafından ateşlenen füze tarafından öldürüldüğünü belirtti.
Bin Ladin, 2011 yılında öldürüldükten sonra Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Abbottabad’dan özel belge ve mektuplarının birinde, Abbottabad’dan taşınmadan önce eşlerinden birinin (Hayriye Sabir) İran’da bir diş hekimine gitmesi hususunda endişelerine yer verdi. Öyle ki ABD İstihbarat Merkezi’nin (CIA) diş dolgusu sırasında takip çipi yerleştirmiş olabileceği korkusunu belirtti. Mektupta ayrıca, eşinden okuduktan sonra mektubu imha etmesini de istedi.
Bir başka mektupta da El Kâide’nin eski lideri Bin Ladin, El Kâide’nin kaçırdığı kişileri kurtarmak için ödenen fidyelere yerleştirilebilecek takip cihazı hakkında da uyarı yapıyor.
NBC televizyonu, yetkililerin Hamza bin Ladin’in nerede ve ne zaman öldürüldüğüne, olayda ABD kuvvetlerinin veya istihbaratının rolü olup olmadığına dair ayrıntı vermeyeceğini belirtti. Bu çerçevede bilgi ve resmi yorum eksikliği, giderek daha büyük bir tehdit olarak görülen eski El Kâide liderinin oğlunun öldürülmesiyle ilgili şüphelerin artmasına yol açtı.
Başına 1 Milyon Dolar ödül konmuştu
ABD Dışişleri Bakanlığı, bu yılın başlarında, El Kâide örgütü içerisinde yükselen bir lider olarak nitelediği Hamza bin Ladin’in, 2015 yılından bu yana örgüt militanlarını ABD üslerine saldırmaya teşvik etmekle ve 2011 yılında öldürülen babasının intikamı almaya çalışmakla suçlayarak, Hamza’nın yakalanması için 1 milyon dolarlık ödül koymuştu. Uzmanlar, Hamza’nın El Kâide’de babasının yerine geçecek muhtemel bir lider olduğunu belirtti.
Yetkililer ise, operasyonun ve öldürme koşullarının ayrıntılarına dair yorum yapmayı reddederken, operasyonun hassas ve istihbarat bilgisi içerikli olduğunu ifade etmekle yetindi. Bazı yetkililer de Hamza bin Ladin’in öldürülmesini, yıllardır büyük çapta saldırı gerçekleştiremeyen El Kâide örgütünden gelen tehditleri ortadan kaldırmak için ABD hükümeti açısından sembolik bir zafer olarak niteledi.
Eski bir FBI çalışanı olan Ali Soufan, El Kâide hakkında, özellikle de Usame bin Ladin’in oğlu Hamza bin Ladin hakkında yoğun şekilde yazı yazan ve rapor sunan bir ajanın, örgüt liderlerinden birinin ölümünü ilan etmemesinin olağandışı olduğunu vurguladı. Soufan, “ABD hükümetinin değerlendirmesi doğruysa bu, El Kâide’nin ikinci bir nesle geçme planını imha etmek anlamına geliyor” dedi.
Ali Soufan, NYT’ye yaptığı açıklamada, diğer El Kâide liderinin aksine Hamza bin Ladin’in aleni konuşmalarında DEAŞ’ı eleştirmediğini, bunun da El Kâide’yi takip eden ve aynı ideolojiyi paylaşan DEAŞ üyeleri tarafından bir lider olarak kabul edilme ihtimali çerçevesinde bir taktik olduğunu ifade etti. Soufan, ancak DEAŞ üyelerinin daha sonra kontrolden çıktıklarına dikkati çekti.
Usame bin Ladin’in, 2011 yılında Pakistan’ın Abbottabad şehrindeki evine düzenlenen bir saldırıda ölmesinin ardından üst düzey iki yardımcısı, Hamza bin Ladin’i liderlik rolü için hazırlamaya başladı. Hamza, söz konusu yardımcıların birisinin kızıyla evlendi ve babasının ölümünün intikamını almaya yemin etti. Hamza, Ağustos 2015’te örgütün sözcüsü olarak sunuldu. O dönemde, “örgütün hedefini omuzlarında taşıyan bir aslan yavrusu” olarak nitelendi.
Hamza’nın aylarca yazdığı mektuplar sansürlendi; ancak geçen mayıs ayında yayınlanan ve kendisine atfedilen bir makale mevcut. Terör örgütlerini takip eden ve SITE İstihbarat Grubu’na göre El Kâide, Aralık 2017’de bir mesaj yayınladı. Mesajda Hamza, 12 yaşındaki oğlunun öldürüldüğünü belirtti. Mesaj, ölüm koşullarına değinmedi. Bu çerçevede çocuğun, babasına yapılan saldırılarda ölmüş olabileceğine dikkati çekiliyor.
Demokrasileri Savunma Vakfı'nda (FDD) üst düzey bir yetkili olan Thomas Jocelyn de Hamza’nın muhtemelen Pakistan-Afganistan sınırında faaliyet gösterdiğini belirtti. Jocelyn, örgütü yönetecek bir sonraki isim olduğu düşüncesi şüpheli olsa da hem Taliban’la ilişkiler açısından hem de örgütün sözcüsü olarak önemli bir rol üstlendiğini ifade etti. Jocelyn, “Onu bir gün lider olmaya hazırlıyorlardı. Ancak şu anki varis o değil” şeklinde konuştu. “Usame bin Ladin” kitabının yazarlarından Jean Sasson ise El Kâide’nin kurucusu Bin Ladin’in, örgüt için Hamza ismini kullandığını ve onu örgütün yüzü yapmak için manevra yaptığını belirtti.
Hamza, El Kâide liderinin bilinen 23 oğlundan 15’incisi. Usame bin Ladin’in, oğlu Hamza’ya güveni tamdı ve El Kâide liderinin 2011 yılında öldürülmesi sonrasında CIA tarafından açıklanan Abbottabad belgelerine göre onu, halef olarak seçmişti. Hamza, 1980 yılının ikinci yarısında doğdu. Dışişleri Bakanlığı verileri, doğum tarihinin 1986- 1989 yılları arasında olduğunu ifade ediyor. Usame bin Ladin’in Hayriye Sabir’den olan oğlu, babasının 2011 yılında ABD özel kuvvetleri tarafından öldürüldüğü şehir olan Pakistan’ın Abbottabad şehrinde yaşadı.
Hamza, 11 Eylül 2001 tarihi öncesinde babasına Afganistan’da eşlik etti. Orada, silah kullanımını öğrendi. İnternet üzerinde yayınlanan videolarda “Haçlı” olarak nitelediği ABD’yi ve Yahudileri kınadı. Usame bin Ladin tarafından planlanan 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Hamza, babasından ayrıldı ve İran’ın üst düzey istihbarat ve askeri yetkililerin himayesinde birkaç yıl İran’da diğer akrabalarının yanında yaşadı.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.