Irak’ın Kuveyt’i işgal süreci: 2 Ağustos’ta diplomatik çabalara kurşun sıkıldı

AFP
AFP
TT

Irak’ın Kuveyt’i işgal süreci: 2 Ağustos’ta diplomatik çabalara kurşun sıkıldı

AFP
AFP

2 Ağustos 1990 kara perşembenin üzerinden 29 yıl geçti. Körfez’deki dengelerin nasıl sarsıldığını gözler önüne seren siyasi ve ekonomik belgeler, o günlere ışık tutmaya devam ediyor.
Mevcut Kuveyt hükümetinin tanıtmaya çalıştığı şekliyle ‘Saddam’ın Kuveyt’i işgal ettiği’ iki ülke tarihindeki o müstesna gün, üzerinden geçen zamana ve Kuveyt’in geçmişi geride bırakarak geleceğe bakma çabalarına rağmen, siyasi ve askeri derslerde bugün de okutuluyor.
Aşılması güç bir dönem
Irak-Kuveyt sınırının 60 kilometre güneyindeki Ali Es Salim Hava Üssü’nden emekli Orgeneral Sabır Suveydan, Independent Arabia’dan Raşid el-İyd’e işgal günleri için şunları diyor;

“Unutulması mümkün olmayan anılar. Kim o işgali, yıkımı ve sürgünü unutabilir ki? Bu aşılması oldukça güç bir dönem.”
2 Ağustos 1990 henüz şafak daha sökmeden Saddam güçleri hem zamanlama hem de iki ülke arasındaki gerilimli siyasi ve askeri ilişkilere rağmen beklenmedik bir anda Kuveyt’e saldırdı.
Askeri Danışman Dr. Nasır el-Mısri, yaptığı açıklamada, “Şüphesiz o dönem güvenlik raporları, uydu görüntüleri, Irak içindeki ve dışındaki kaynakların ve dost ülkelerin sağladığı bilgiler, bu işgalin gerçekleşeceğini gösteriyordu. Tüm bu bilgiler, Irak’ın üç aydan uzun bir süre işgal hazırlığı yaptığını ortaya koyuyordu” dedi.
Fırtına öncesinde tırmanan gerilim
Irak’ın Kuveyt’i işgali öncesinde 28 Mayıs 1990’da Irak’ın başkenti Bağdat’ta düzenlenen Arap Birliği Zirvesi’ndeki toplantıda, gerginlik had safhaya tırmandı. Zirveye o dönem başkanlık eden Saddam Hüseyin, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın Arap ulusal güvenliğini ele alma çağrısı üzerine yapılan görüşmede, beklenmedik bir çıkış yaparak Kuveyt’i “Irak petrolünü çalmakla” suçladı.
Bu suçlamayı, iki ülke arasında tansiyonu yükselten siyasi gelişmeler izledi. Sözgelimi 16 Temmuz 1990’da Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin kapasitesinden fazla petrol üretimi yaptığını ve bunun Irak ekonomisi üzerinde olumsuz sonuçlara neden olduğu gerekçesiyle Arap Birliği’ne protesto notası verdi.
Saddam’dan tehdit
17 Temmuz 1990’da Saddam, 1968 Temmuz Devrimi yıldönümü dolayısıyla halka hitap ettiği konuşmasında, başta Kuveyt olmak üzere Körfez ülkelerini Irak’a karşı petrol suikastı düzenlemekle suçladı ve “uygun bir cevap” vermekle tehdit etti.
İşgalin ayak sesleri
Saddam’ın yönelttiği bu suçlamaları, ‘gerçek olmayan ve dayanaksız’ şeklinde niteleyen Mısri, “Saddam’ın petrol çalındığını iddia ettiği petrol sahası kapalıydı. Aynı zamanda o dönem Kuveyt’in günlük petrol üretimi 1 milyon varili aşmazdı” dedi.
Mısri, “Irak’ın zayıf düşürülmesinde Kuveyt’in hiçbir rolü yok. Bilakis Kuveyt, Tahran’a karşı yürüttüğü savaşta Bağdat’a destek verdi. Kuveyt’in Irak’tan hiçbir çıkarı yoktu” diye konuştu.
Ali Es Salim Hava Üssü’nden emekli Orgeneral Suveydan ise şöyle diyor;
“Evet, Saddam o konuşmasıyla (17 Temmuz 1990) Kuveyt’in geçim kaynağını değil gırtlağının kesilmesini istediğini açık bir şekilde dile getirdi. Bu kapsamda, dönemin Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz’in Kuveyt’e yönelttiği suçlamalar bir nevi işgalin ayak sesleriydi.”
Mısri ise Saddam’ın açıklamasına ilişkin şunları söyledi;
“O konuşma, Saddam tarafından açık bir şekilde dillendirilen Irak tehdidinin ilkiydi. Saddam aynı gün başka münasebetlerle yaptığı uyarılarda, bu işgalin kaçınılmaz olduğu mesajlarını da verdi. Iraklı askerler hazırlıklarını yaptı ve Kuveyt’in bitişindeki Irak’a ait askeri hava üssünde mevzilendi. Bu hazırlıkların haberleri Kuveyt’in Basra’daki askeri kaynakları aracılığıyla Kuveytli yöneticilere ulaşmıştı.”
Irak’ın gerilimi tırmandırma adımları sürdü
Gerilim, konuşmanın ertesi günü yani 18 Temmuz’da da sürdü. Saddam’ın görevlendirmesiyle Tarık Aziz, Arap Birliği Genel Sekreteri’ne bir mektup teslim etti. Mektupta, Kuveyt, Irak’a karşı düşmanca politikalar gütmek ve Irak topraklarında sistematik ve aşamalı bir şekilde ilerleyerek askeri, güvenlik ve petrol tesislerinin yanı sıra çiftlik kurmakla suçlanıyordu. Mektupta, ayrıca Kuveyt ve BAE’nin petrol fiyatlarını ve dolayısıyla Irak’ın petrol ihraç gelirlerini düşürmek amacıyla kasten kapasitesinden fazla petrol üretimi yaptığı ileri sürülüyordu.
Irak’ın tehlikeli suçlamaları, bölgedeki tansiyonu iyiden iyiye tırmandırırken, bazı Arap ülkeleri iki taraf arasındaki sorunların diplomatik yollarla çözümü için harekete geçti.
Arap devletlerinin girişimleri
“İki taraf arasındaki gerilimin düşürülmesi hedefiyle birçok Arap lideri çaba gösterdi” diyen Suveydan, özellikle bu konuda dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in girişimlerine övgüde bulundu. Suveydan, bu yönde çaba gösterenler arasında ayrıca Ürdün Kralı Hüseyin bin Abdullah ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın da olduğunu kaydetti.
Kuveyt’in attığı adımlar
Kuveyt o dönem tüm bu tehditler karşısında sessiz kalmadı. Bu bağlamda Kuveyt Ulusal Meclisi, düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın Kuveyt’e yönelik tutumuna eleştiriler yöneltti.
Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah el-Ahmed es-Sabah, Arap liderleriyle yaptığı görüşmelerde, Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed’in ülkesinin artan Irak tehdidine karşı tutumunu belirten mesajını iletti.
Gerginliğin iyice gün yüzüne çıktığı 19 Temmuz 1990’da Arap başkentleri arasında Irak-Kuveyt ilişkilerinin düzeltilmesi hedefiyle yoğun telefon görüşmeleri gerçekleştirildi.
Ertesi günü yani 20 Temmuz’da Mısır kriz hattına doğrudan girerek, sorunu kardeşçe bir diyalog kapsamında çözme çağrısında bulundu.
İşgale işaret eden göstergeler giderek arttı
Görüşmelerin sürdüğü bir dönemde, Kuveyt Kamu Çalışanları Federasyonu, Kadisiye gazetesine demeç veren Irak ordusundan bir yetkilinin, “Kuveyt’e yönelik askeri operasyon ihtimali masada” sözlerine işaret ederek, Irak’ı Kuveyt’e savaş ilan etmekle suçladı. 21 Temmuz 1990 tarihli açıklamada, Iraklı askeri yetkili, ülkesinin çıkarlarını korumak amacıyla gerekli tüm önlemleri alacaklarını ifade ediyordu.
22 Temmuz’da Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz’i kabul etti. Aziz, görüşme sırasında Saddam’ın mesajını sözlü olarak Mübarek’e iletti. Görüşme sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Aziz, “Onlar (Kuveyt) bizi tehdit ediyorlar. Biz kimseyi tehdit etmiyoruz” ifadelerini kullanmıştı
Günler geçtikçe gerilimin dozu da bir hayli yükseliyordu. 23 Temmuz’da Irak’ın niyetinden endişe etmeye başladığına dair sinyaller veren Kuveyt, buna rağmen krizin Arap ailesi içinde kalmasını sağlayarak, Birleşmiş Milletler’den (BM) uzlaşı için herhangi bir müdahale talebi olmadığını vurguladı.
Aynı gün bu sefer Şam yönetimi kriz hattına girerek taraflara sakinleşme çağrısında bulundu. Şam yönetimi, ayrıca daha önce Mısır’ın uzlaşı için önerdiği 4 maddeyi desteklediğini duyurdu.
O dört madde ise şöyle;
Güce başvurmaya dönük herhangi seçenekten uzak durmak, iki taraf arasında görüş birliği sağlamaya çalışmak, Kahire’de uzlaşı toplantısı düzenlemek ve iki ülke arasında gerginliği tırmandıran medya savaşlarına son vermek.”
Uzlaşı görüşmelerine geçiş için o dönem Cezayir’in başkentinde düzenlenen Arap Mağrip Birliği Zirvesi’nin kapanış oturumunda Körfez’deki gerilimin düşürülmesi hedefiyle arabuluculuk faaliyetlerini yürütecek bir özel temsilcinin atanmasına karar verildi.
24 Temmuz’da Hüsnü Mübarek, gerginliğin düşürülmesi hedefiyle Irak, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmek üzere bölge turuna çıktı.
Bu ziyaretlerin ardından Mübarek, 29 Temmuz’da yaptığı açıklamayla, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları ele almak üzere Irak ve Kuveytli yetkililerin Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ikili görüşmeler için bir araya geleceklerini duyurdu. Mübarek, açıklamasında, ayrıca iki ülke medyasının gerginliği tırmandırmaya dönük yayınlara son verilmesinin görüşmenin gündeminde olacağını sözlerine ekledi.
26 Haziran 1990’da iki ülke arasındaki medya savaşları resmen son buldu. Washington’dan da Iraklı yetkililerin ABD yönetimine askeri operasyona başvurmama yönünde güvence verdiğini belirten açıklamalar geliyordu.
Ufuktaki uzlaşı işaretleri
29 Haziran 1990’da Irak-Kuveyt ilişkilerinin yumuşamaya başladığına işaret eden gelişmeler yaşandı. Sözgelimi Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC, petrolün varil fiyatını 18 dolardan 21’e çıkarırken, Kuveyt ve BAE ise petrol üretimini düşürerek günlük 1 milyon varilin altına ineceklerini duyurdu.
Cidde toplantısı
30 Haziran’da Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt heyetlerinin Cidde kentinde ikili görüşmeler gerçekleştireceklerini ilan etti. Bu duyuru iki tarafın da onayı alındıktan sonra geldi.
Emekli Orgeneral Suveydan, görüşme talebinin merhum Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz’den geldiğini belirtti.
31 Temmuz’da iki ülke arasında müzakereler başladı. Müzakerelerde Kuveyt tarafını Başbakan ve Veliaht Prens Şeyh Sad el-Abdullah, Irak tarafını ise Devrim Komuta Konseyi'nin Başkan Yardımcısı olan İzzet İbrahim Duri temsil etti.
Toplantının hemen öncesinde açıklamalarda bulunan Şeyh Sad, ‘İbrahim ile tanışmayı gönülden istediğini’ dile getirirken, görüşmenin olumlu geçmesi ve iki ülke arasındaki başlıca sorunlara nihai ve adil bir çözüm sağlaması temennisini dile getirdi.
Görüşmenin ardından İzzet İbrahim, bütün olasılıklara kapıları açık bırakarak, umre ibadeti için müzakerenin yapıldığı yeri terk etti.
Suveydan, konuyla ilgili olarak şunları kaydetti;
“Herkes bu toplantının diplomatik çözümle sonuçlanmasını bekliyordu. Ancak maalesef Kuveyt heyeti Irak’ın reddiyle karşılaştı. Irak heyetinin toplantıyı başarısızlığa uğratmak için geldiği ortaya çıktı. Kuveyt tarafı özellikle borçlar konusunda verdiği tavizlere rağmen Irak heyetinin başındaki ismin, umre için ayrılmasıyla birlikte bu zirvenin akamete uğratılmak istendiği anlaşıldı. Bu nedenle Kuveyt heyetinin 1 Ağustos gecesi ülkesine dönmekten başka seçeneği kalmamıştı. Bununla beraber Kuveyt, sonraki görüşmenin bir hafta sonra Bağdat’ta düzenlenmesini düşünüyordu. Ancak bu olmadı.”
Ancak Kuveyt’i kriz yönetiminde başarısız olmakla suçlayan Nasıri ise şöyle diyor;
“Irak’ın işgal niyetinde olduğuna işaret eden bilgiler açıktı. Kuveyt tarafı bunun için hazırlık yapmakta serbestti. Kuveyt silahlı güçlerin tek başına Irak askerlerini püskürtmesi mümkün değildi. Ancak Kuveyt, (Körfez Arap ülkelerinin kurduğu) El-Cezire Kalkanı güçleri ile işbirliğine giderek veya ABD ve İngiltere ile olan askeri anlaşmaları aktif hale getirmek suretiyle askeri yardım alarak bu büyük fitnenin önüne geçebilirdi.”
İşgal gecesi
İşgal gecesine dair anılarını aktaran Suveydan, şunları kaydetti;
“2 Ağustos 1990’da akşam saat 08.00 ila 22.00 arası, Kuveyt sınırında konuşlu Irak güçleri bombalamaya başladığı Kuveyt topraklarına girmeye başladı. İşgal gecesi saat 22.00 ila 04.00 arası Ali Es Salim Hava Üssü’ne çağrıldım. Dışişleri Bakanı Şeyh Sad el-Abdullah da orada gelişmeleri takip ediyordu. Sınır bölgesindeki birçok bölge Iraklı güçlerin eline geçti. Üsteki tüm Kuveytli güçlere hazırlıklı olmalarını söyledik. Sabah saat 02.30 sularında alarm seviyesini en üst dereceye çıkardım. Bu seviye savaşa hazırlık anlamına geliyor.”
Suveydan, konuşmasını şöyle tamamladı;
“Irak tarafının öncü saldırı güçleri Cumhuriyet Muhafızlarından oluşan üç gruptan ibaretti. Bu güçler 2 Ağustos sabahı erken saatlerde 6. ve 32. Tugay’a saldırdılar. Aynı dakikalarda Ahmed el-Cabir ve Ali el-Cabir hava üsleri bombalanmaktaydı. O sırada savaş uçakları üste bulunuyordu. 2 Ağustos sabahı üslere ve tugaylara yönelik saldırılar sürdü. Irak güçleri Ummu Kasr, el-Abduli ve es-Salimi tarafından Kuveyt topraklarına girdi. Güneş batımına dek Irak güçleri Kuveyt topraklarının çoğunu işgal etmişti. Kuveyt, kardeş ve dost ülkelerden yardım talebinde bulundu, ancak iş işten geçmişti. Kuveyt 2 Ağustos akşamı düşmüştü. Bunda şaşılacak bir durum yok. Zira saldıran tarafta 150 bin asker vardı, karşısında ise sadece 17 bin.”



Husiler Sana'daki Şeyh el-Ahmar'ın evini kuşattı

Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
TT

Husiler Sana'daki Şeyh el-Ahmar'ın evini kuşattı

Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)

Husi grubu, birkaç gündür Yemen'deki Haşid aşiretinin en önde gelen şeyhlerinden biri olan aşiret lideri Himyar el-Ahmar’ın, Husi kontrolündeki başkent Sana'nın kuzeyindeki el-Hesebe mahallesindeki evine güvenlik kuşatması uyguluyor. Bu hareket, aşiret ve siyasi çevrelerde geniş çaplı kınamalara yol açtı.

Şarku’l Avsat'a bilgi veren kaynaklar, Husi lideri Yusuf el-Madani'nin birkaç gün önce el-Ahmar’ın evinin etrafına sıkı bir güvenlik kordonu kurulması emrini verdiğini söyledi. Maskeli silahlı kişiler zırhlı araçlar ve askeri kamyonlarla eve giden sokaklara konuşlandırıldı ve giriş çıkışları kısıtlamak için kontrol noktaları kuruldu.

Kaynaklara göre, grubun uyguladığı prosedürler arasında Haşid kabilesi ve diğer kabilelerden şeyhler de dahil olmak üzere ziyaretçilerin kimliklerinin kontrol edilmesi ve bazılarının eve girmesinin engellenmesi, diğer ziyaretçilerin ise bir daha el-Ahmer'i ziyaret etmeyeceklerine dair taahhüt imzalamaya zorlanması yer alıyordu. Bu durum, grubun kontrolü altındaki bölgelerde kabile şeyhlerine karşı dikkat çekici bir tırmanış anlamına geliyor.

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'deki Haşid kabilesinin en önde gelen şeyhlerinden biridir (Facebook)

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'deki Haşid kabilesinin en önde gelen şeyhlerinden biridir (Facebook)

Sana'a'nın kuzeyindeki el-Ahmar’ın evinin yakınlarında yaşayanlar, Şarku’l Avsat'a verdikleri demeçte, mahallede alışılmadık güvenlik takviyelerinin yaşandığını, bunun günlük hayatı etkilediğini ve özellikle artan halk hoşnutsuzluğu doğrultusunda durumun aşiret çatışmalarına dönüşmesi konusunda ciddi endişeler doğurduğunu söylediler.

Bölge sakinleri ayrıca, "provokatif" olarak nitelendirdikleri bu hamlenin, özellikle kuşatma uzarsa veya hedef alınan kişilerin sayısı artarsa, kabileler arasındaki gerilimleri daha da artıracağından endişe ediyorlar.

Boyun eğdirme mesajları

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'in siyasi sahnesindeki en büyük ve en etkili kabilelerden biri olan Haşid kabilesinin en önde gelen sosyal figürlerinden biridir. Gözlemciler, bu statüdeki bir kabile figürünü hedef almanın, acil güvenlik endişelerinin ötesine geçen siyasi bir mesaj olarak görülebileceğini değerlendiriyor.

Amran, Sana ve çevresindeki kırsal kesimden aşiret liderleri, Şarku’l Avsat'a yaptıkları açıklamada, Husilerin aldığı önlemlerden duydukları derin memnuniyetsizliği dile getirerek, aşiret önderlerine yönelik devam eden tacizin yerleşik toplumsal normların ihlali ve kuzeydeki aşiretler arasında gerilimi artırma tehdidi olduğunu belirttiler.

Bu tür önlemlerin devam etmesinin, Yemen toplumunda derinden kök salmış aşiret geleneklerine doğrudan bir provokasyon oluşturduğunu, bu geleneklere göre evleri silahlarla kuşatmanın veya kutsallıklarını ihlal etmenin suç sayıldığını vurguladılar.

 Husiler, kendilerine karşı herhangi bir ayaklanma korkusuyla halk üzerinde sıkı bir güvenlik baskısı uyguluyor (EPA)Husiler, kendilerine karşı herhangi bir ayaklanma korkusuyla halk üzerinde sıkı bir güvenlik baskısı uyguluyor (EPA)

Yerel kaynaklar, Husi militanlarının, Haşid aşiretinin önde gelen isimlerinden aşiret şeyhi Cibran Mücahid Ebu Şevarib'i, Sana'nın kuzeyindeki bir kontrol noktasında, el-Ahmar ailesinin evini ziyaretinden dönerken kaçırdığını ve hiçbir açıklama yapmadan bilinmeyen bir yere götürdüklerini bildirdi.

Ziyaretler devam ediyor

Husilerin sıkılaştırdığı güvenlik önlemlerine rağmen, aşiret şeyhleri ​​ve ileri gelenleri, grubun birkaç gündür konut çevresinde uyguladığı kısıtlamaları hiçe sayarak Sana'daki Şeyh Humeyr el-Ahmar’ın evini ziyaret etmeye devam ediyor.

Aşiret kaynaklarına göre önde gelen sosyal figürler, silahlı adamların konuşlandırılması ve bölge çevresinde kontrol noktalarının kurulmasının devam etmesi göz önüne alındığında, "aşiret geleneklerinin ihlali" olarak nitelendirdikleri durumu reddetmek ve dayanışma göstermek için Şeyh el-Ahmar’ın evine ulaşma konusunda istekliydiler.

Kaynaklar, ziyaretlerin gergin bir atmosferde gerçekleştiğini ancak aşiretlerin Şeyh el-Ahmar'a olan sürekli desteğini yansıttığını vurguladı.

Gözlemciler, bu aşiret hareketlerinin taciz politikasını ve evlerin kuşatılmasını reddeden açık mesajlar taşıdığını, Yemen'deki aşiret geleneklerinin evlere özel bir kutsallık tanıdığını ve onları herhangi bir şekilde hedef almayı yasakladığını savundu.

 Bir güvenlik kamerası görüntüsü, Şeyh el-Ahmar’ın evinin önünde daha önce yapılan bir Husi askeri geçit törenini gösteriyor (Facebook)Bir güvenlik kamerası görüntüsü, Şeyh el-Ahmar’ın evinin önünde daha önce yapılan bir Husi askeri geçit törenini gösteriyor (Facebook)

Bu gelişmeler, Husilerin Sana ve diğer şehirleri ele geçirmesinden bu yana, kabilelerin nüfuz dengesini yeniden şekillendirmek ve geleneksel liderleri kendi otoritesine tabi kılmak amacıyla, Husiler ile bir dizi kabile şeyhi ve ileri gelenleri arasında yaşanan gergin ilişki bağlamında ortaya çıkmaktadır.

Tekrarlanan provokasyonlar bağlamında, Husi grubu geçen yıl Ağustos ayında Sana'da merhum Şeyh Abdullah bin Hüseyin el-Ahmar’ın evinin ana kapısı önünde "Humeyni sloganı" atarak askeri geçit töreni düzenledi.


Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
TT

Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık ettiği Barış Konseyi’nin ilk toplantısı, çeşitli önerileri gündeme taşıdı. Washington yönetimi toplantının çıktısını Gazze Şeridi’nin yeniden imarı için finansman sağlanması ve Hamas’ın silahsızlandırılması başlıklarında özetlerken, Arap tarafı taleplerini Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının tüm maddeleriyle uygulanması, uluslararası istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve teknokrat komitenin Tel Aviv’in engellemeleri olmaksızın görev yapabilmesi üzerine yoğunlaştırdı.

40’tan fazla ülkeden temsilciler ile 12 ülkeden gözlemcinin katıldığı toplantının sonuçlarının uygulama aşamasında başarıya ulaşıp ulaşamayacağı ise tartışma konusu oldu. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, özellikle İsrail’in geri çekilmemesi ve Hamas’ın silahsızlandırılmasına ilişkin net mutabakat sağlanamaması gibi başlıca engeller nedeniyle sürecin ciddi zorluklarla karşılaşabileceğini, bunun da anlaşmanın aksamasına ya da askıya alınmasına yol açabileceğini ifade etti.

Endişeler

Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto, Gazze Şeridi’ndeki barış sürecini zayıflatabilecek girişimlere karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguladı.

Söz konusu açıklama, Subianto’nun, ABD Başkanı Donald Trump tarafından başlatılan Barış Konseyi’nin açılışına katılmasının ertesi gününde geldi. Toplantıda, İsrail saldırılarıyla büyük yıkıma uğrayan Gazze Şeridi’nin yeniden inşası ve bölgede uluslararası bir istikrar gücü oluşturulması konuları öne çıkmıştı.

Trump, ABD’nin konseye 10 milyar dolar bağışta bulunacağını açıklarken; Suudi Arabistan, Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fas, Bahreyn, Katar, Özbekistan ve Kuveyt’in Gazze Şeridi’ne yönelik yardım paketi için 7 milyar dolardan fazla katkı sağladığını belirtti.

Hamas’ın silahsızlandırılması gerektiğini vurgulayan Trump, hareketin söz verdiği üzere silahlarını teslim edeceğini ifade ederek, aksi halde ‘sert bir karşılık’ verileceği uyarısında bulundu. Trump, “Dünya şu anda Hamas’ı bekliyor… Şu an önümüzdeki tek engel o” dedi.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar da Barış Konseyi toplantısındaki konuşmasında Hamas ve diğer grupların silahsızlandırılması planına destek verdiğini açıkladı. Başbakan Binyamin Netanyahu ise toplantı öncesinde “Gazze silahsızlandırılmadan yeniden inşa olmayacak” mesajını vermişti.

Toplantıda konuşan ve yeni kurulan uluslararası istikrar gücünün komutanı olan General Jasper Jeffers, Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk’un güç göndermeyi taahhüt ettiğini açıkladı. Gazze’ye komşu iki ülke olan Mısır ve Ürdün’ün ise polis ve güvenlik güçlerinin eğitilmesini üstlenmeyi kabul ettiği bildirildi.

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, toplantıda yaptığı konuşmada Batı Şeria ile Gazze Şeridi arasındaki bağın korunmasının önemine işaret ederek, Filistin Yönetimi’nin Gazze Şeridi’ndeki sorumluluklarını yeniden üstlenebilmesi gerektiğini belirtti. Medbuli, Filistinlilerin kendi işlerini doğrudan yürütebilmesi ve teknokrat komitenin Gazze Şeridi’nin tüm bölgelerinde görev yapabilmesi çağrısında bulundu.

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ise konuşmasında Doha’nın nihai çözüme ulaşılması amacıyla Konsey’in çalışmalarına 1 milyar dolar katkı sağlayacağını duyurdu. Al Sani, Trump liderliğindeki Barış Konseyi’nin ‘20 maddelik planın tam ve gecikmeksizin uygulanmasını’ sağlayacağını ifade etti.

Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)

El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde İsrail meseleleri analisti olarak görev yapan Dr. Said Ukkaşe, Barış Konseyi’nde ortaya konan çerçevenin net planlar içermediğini ve bunun anlaşmanın uygulanmasında karmaşaya, hatta tıkanma ve donmaya yol açabileceğini belirtti. Ukkaşe, ABD Başkanı Donald Trump’ın, engellerin giderilmesi ve gerekli mutabakatların sağlanmasına odaklanmadan konseyi hızla devreye sokarak bir başarı elde etmeye çalıştığını ifade etti.

Filistinli siyasi analist Nizar Nazzal da benzer bir görüş dile getirdi. Nazzal, Konsey’in taahhütlerinin uygulama aşamasında sekteye uğrayabileceğini belirterek, ekonomik başlıklara -örneğin yeniden imar için fon sağlanmasına- ağırlık verildiğini, ancak açık bir yol haritası ortaya konmadığını söyledi. Güvenlik boyutunda ise Hamas’ın silahsızlandırılmasının gündeme getirildiğini, buna karşın İsrail’in çekilmesi ya da hareketin geleceği konusunda netlik bulunmadığını kaydetti.

Nazzal, siyasi yükümlülüklerden uzak bu yaklaşımın temel bir sorun teşkil ettiğini vurgulayarak, uluslararası istikrar gücünün konuşlandırılması, İsrail’in geri çekilmesi ve teknokrat komitenin yetkilendirilmesi gibi hassas başlıkların güvenlik alanındaki karmaşık dengeler nedeniyle gecikebileceğini ifade etti.

Hamas’ın önceliği

Hamas ise son günlerde ABD Başkanı Donald Trump’ın silahsızlanma yönündeki açıklamalarıyla doğrudan bir polemiğe girmekten kaçınmayı sürdürdü. Hareket, perşembe günü yayımladığı bildiride, Gazze Şeridi’ne ilişkin herhangi bir düzenlemenin ‘İsrail saldırılarının tamamen durdurulmasıyla’ başlaması gerektiğini vurguladı.

Hamas, akşam saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada da Gazze’nin ve Filistin halkının geleceğine dair ele alınacak her türlü siyasi sürecin ya da düzenlemenin, ‘saldırıların bütünüyle sona erdirilmesi, ablukanın kaldırılması ve başta özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere Filistin halkının meşru ulusal haklarının güvence altına alınması’ temelinde şekillenmesi gerektiğini belirtti.

ABD’li arabulucu Bishara Bahbah ise perşembe günü basına yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahsızlandırılmasının, mensuplarına güvence ve koruma sağlanmasına bağlı olduğunu ifade etti.

Ukkaşe, ABD ve İsrail’den gelen açıklamaların, silahsızlanma gerçekleşmeden Gazze Şeridi’nde saldırıların durmasının mümkün olmadığına işaret ettiğini savundu. Ukkaşe, Hamas’ın izlediği çizginin örgütün varlığını sürdürme isteğini yansıttığını belirterek, bunun anlaşma maddelerinin tamamlanmasına engel olabileceğini ve Washington’un istikrar gücünün yetkileri ile konuşlandırılma takvimini netleştirmemesi halinde savaşın yeniden başlayabileceğini söyledi.

Nazzal ise Hamas’ın tamamen tasfiyesi üzerinden bir müzakere yürütülmesinin mümkün olmadığını belirterek, hareketin geleceğinin kapsamlı biçimde ele alınması ve karşılıklı tavizlere dayalı formüller yerine gerçek ve ciddi mutabakatlara yönelinmesi gerektiğini ifade etti.


Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)

Trump yönetimi, ülkedeki iç savaş sırasında 2012 yılında kapatılan Şam'daki ABD büyükelçiliğini yeniden açma planlarıyla ilgili olarak Kongre'ye bildirimde bulundu.

Associated Press (AP) tarafından elde edilen ve bu ayın başlarında Kongre komitelerine gönderilen bir bildirimde, Dışişleri Bakanlığı'nın "Suriye'deki büyükelçilik faaliyetlerinin olası yeniden başlatılmasına yönelik aşamalı bir yaklaşım uygulamayı" amaçladığı belirtildi.

10 Şubat tarihli bildirimde, bu planlara ilişkin harcamaların 15 gün içinde, yani gelecek hafta başlayacağı belirtilmişti; ancak planların tamamlanma tarihi veya Amerikalı personelin Şam'a kalıcı olarak ne zaman döneceğine dair bir zaman çizelgesi belirtilmemişti.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre ABD yönetimi geçen yıldan beri, özellikle Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te beklenen düşüşünden kısa bir süre sonra, büyükelçiliği yeniden açmayı değerlendiriyordu.

Yönetim, bu adımı Başkan Donald Trump'ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın gündemindeki en önemli önceliklerden biri olarak belirledi.