Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?

Mısır Devlet Başkanı’nın her bir Arap ülkesinin oylamadaki tutumunu açık bir oturumda ve canlı yayında açıklaması herkes için bir süpriz oldu.

Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?
TT

Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?

Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?

Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinin yarattığı şaşkınlık kadar Arap ülkeleri arasında bu nedenle yaşanan bölünmüşlük de büyüktü. İşgal edilen ülke Kuveyt; Arap ülkelerinin tutumlarını gözlemlerken bazı ülkeler bu işgali kınayarak Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e ön koşulsuz geri çekilme çağrısında bulunurken bazıları da diplomatik düzeyde bile olsa harekete geçmekten kaçındılar.
Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden (2 Ağustos 1990) birkaç gün sonra 8 Ağustos’ta, krize Arap Birliği çerçevesinde hemen bir çözüm bulmak amacıyla 24 saat içerisinden acil bir Arap Zirvesi düzenlenmesi çağrısında bulunan Eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in ifadesi ile: “Tablo korkunç ve çok karamsardı. Hemen bir çözüm bulunmaması halinde Arap ümmeti cansız bir beden gibi düşecek ve varlığının hiçbir anlamı kalmayacaktı.” Nitekim 10 Ağustos 1990’da Kahire’de toplanan zirve sırasında Araplar arasındaki bölünmüşlük tam anlamıyla Mübarek’in bu sözlerini yansıtmıştı.
Son yıllarda Arap ülkelerinin tutumunu takip edenler; Kuveyt’in işgalinin ve bazılarının ifadesi ile Arap ülkeleri ilişkilerindeki tehlikeli etkilerinin, Arap halklarının muzdarip olduğu bölünmüşlüğü bütün boyutları ile tutuşturan kıvılcım olduğunu görecektir. Peki Arap ülkeleri Irak’ın bu işgal girişimine karşı nasıl bir tutum benimsediler, Kuveyt’in kurtarılması krizi ya da uluslararası koalisyonun “Çöl Fırtınası” adını verdiği operasyonda nasıl hareket ettiler?
Fırtına Zirvesi
Eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Kahire’de onlarca basın mensubu ve kamera önünde zirve için yaptığı çağrıda; bir çözüme ulaşmak umuduyla Arap ülkelerinden 24 saat içerisinde acil bir zirve için bir araya gelmelerini talep etmişti. Mübarek’in deyimiyle kendisi bu çağrıyı karşılıklı suçlamalar ve hakaretlerde bulunmak için değil Arap ümmeti için daha onurlu olacak olan krizin Arap Birliği çerçevesi içinde çözüme kavuşturulmasını sağlamak için yapmıştı.
Zirvenin düzenleneceğinin açıklanması ile Arap ülkelerinin Irak’ın işgaline karşı nasıl bir tutum  benimseyeceklerini görmek için uluslararası toplumun bakışları onlara çevrildi. Nitekim dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Temsilcisi Robert Comet bu zirve hakkında şunu söylüyor: “Arap Zirvesi’nin nasıl sonuçlanacağını bilmediğimiz için kendisine biraz endişe ile bakıyorduk”. New York Times gazetesinin Irak’ın Kuveyt’i işgalinin yıldönümü vesilesi ile hazırlamış olduğu dosya çerçevesinde görüştüğü ve anılarını naklettiği Comet’e göre; bu Arap zirvesi çok sıkıntılıydı. Sonuç bildirgesinde herhangi bir belirsizlik olması Saddam Hüseyin’in Arap Birliği ve ılımlı ülkelerinin, ABD’nin kendisine yönelik almak istediği katı önlemleri desteklemeyeceğine dair inancını pekiştirebilirdi. Bu nedenle ABD, bunun gibi açık bir saldırının küçük ya da büyük olsun bölge ülkelerinin hiçbirinin çıkarına olmayacağı gerçeğini açıklamak için mümkün olan çok sayıda katılımcı ülkelerin heyetleri ile çalışmaya önem vermişti.
Mısır’ın bir Arap Zirvesi düzenlenmesi çağrısında bulunmasından birkaç saat sonra, 10 Ağustos 1990’da düzenlenmesi kararlaştırılan zirveye katılacak olan Arap ülkelerinin heyetleri Kahire’ye ulaşmaya başladı. İlk ulaşanlar arasında merhum Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ve dönemin Kuveyt Veliaht Prensi Şeyh Saad el-Abdullah es-Sabah vardı.
Kahire’nin bir Arap Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağını deklare etmesinden 1 gün sonra, Arap tutumuna ve uluslararası gelişmelere bir karşılık olarak Irak; 9 Ağustos 1990’da Kuveyt’i topraklarına kattığını ve Kuveyt’in artık Irak’ın 19’uncu ili olduğunu deklare etti. Kuveyt’te mevcut bütün yabancı büyükelçilikler ile dünyanın her yerindeki Kuveyt büyükelçiliklerinin kapatıldığını, başkent Kuveyt’in adını “Kazima” şeklinde değiştirildiğini ve Kuveyt’in ana vatana döndüğünü açıkladı. Bu şekilde Irak, 4 Ekim 1963’te Kuveyt ile sınırlarını resmi bir şekilde tanımasına rağmen 1961 yılında İngiltere’den bağımsız olduğu zamandan beri Kuveyt ile ilgili dile getirdiği taleplerini gerçekleştirmiş oldu.
Kuveyt’in 1991 yılının şubat ayının sonlarında kurtarılmasından çok sonra Al-Arabiya kanalının hazırladığı belgeselde tanıklığına başvurduğu Kuveyt Veliaht Prensi Saad el-Abdullah’a göre; “Kuveyt, Arap zirvesinde çoğunluğun Irak’ın Kuveyt’i işgaline arka çıkmasından ve Saddam Hüseyin’in tutumunu desteklemesinden korkuyordu. Çünkü bu, Arap Birliği’nin işgale karşı olan tutumunun değişeceği anlamına geliyordu. Ayrıca tehlikeli sonuçlar da doğurabilirdi.” Buradan yola çıkarak; ABD ve Sovyetler Birliği’nin BM ve Güvenlik Kurulu’nda liderlik ettikleri uluslararası girişimlere paralel olarak bu “farklı zirve”nin hedef ve içerik olarak Arap tarihinde büyük bir öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz.
O dönemi yaşayanların anılarına ve yazdıklarına göre; bu zirve, Arap Birliği çatısı altında Araplar arasında eşi benzeri görülmemiş bir bölünmeye tanık oldu.
Ünlü gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel “Körfez Savaşı: Güç ve Zafer Hayalleri” adlı kitabında şöyle diyor: “O döneme hakim olan kaos durumu tam anlamıyla Arapların acizliğini vurguluyordu.” Ardından şunu ekliyor: “Arap liderleri daha Kahire yolunda iken bir Arap çözümüne ulaşma  olasılığı azalmıştı. Çünkü Fas zaten Suudi Arabistan’a askeri bir güç göndermişti. Mısır da ileride Suudi Arabistan’da konuşlanacak olan güçlerinin kalacakları yerleri incelemesi için öncü bir idari birlik gönderme hazırlıklarına başlamıştı.”
Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa da anılarına yer verdiği kitabında o günlerde yaşananları şöyle anlatıyor: “Arap Birliği Genel Sekreterliği o gün Kahire’ye ulaşamadığı,  bazı liderler geciktiği ve Tunus gibi bazı ülkeler zirveye yönelik çekincelerini belirtip birkaç gün ertlenmesini talep ettikleri için zirve, 9 Ağustos’ta düzenlenemedi. Tartışmaların ardından zirvenin açılış oturumunun 10 Ağustos Çarşamba günü sabah saat 9’da yapılması kararı alındı.”
Kararlanan saat ve günde zirvenin düzenlenmesi ile Arapların, Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı ortak bir tutuma sahip olmadıkları ve aralarında bir anlaşmazlık olduğunu gösteren tablo da netleşmeye başladı. Nitekim Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ile Libyalı mevkidaşı Muammer Kaddafi arasında kameraların önünde cereyan eden tartışma da bunun örneklerinden biriydi. Bu tartışmanın nedeni; Mübarek’in zirvenin sonuç bildirgesinin açık bir oturumda oylanacağını deklare etmesinin ardından Kaddafi’nin konuşmak istediğini belirtip itiraz etmesi ve Mübarek’in ona: “Yaklaşık 7 saattir konuşuyoruz ama krizi kapsayacak bir çözüm ile ilgili bir konuşma bile duymadım. Herkes kendince bir şeyler anlatıyor” karşılığını vermesiydi. Bunun üzerine Kaddafi, karar tasarı ile ilgili oylamanın kapalı bir oturumda yapılmasını önerdi. Ama gerekli sayıya ulaşılamadığı için bu önerisi de kabul edilmeyip bir de çoğunluk (12 ülke) Arap Birliği’nin Kuveyt’in işgalini kınayan sonuç bildirgesini kabul etmesi Kaddafi’nin itirazları daha da yükseldi.
Musa’nın anılarına göre; son oturumda, kriz genel bir şekilde ele alınmadan ve daha sonra Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınayan ve kendisinden kayıtsız şartsız hemen çekilmesini talep eden sonuç bildirgesi oylamaya sunulmadan önce ilk olarak Irak Heyeti Başkanı Taha Hüseyin Ramazan’a daha sonra da Kuveyt Heyeti Başkanı Şeyh Saad el-Abdullah es-Sabah’a söz hakkı verildi. Musa kitabında şunu da ekliyor: “Irak ve Kuveyt heyetleri başkanlarının konuşmalarının ardından salona tam bir kaos hakim oldu. Muhalif ve destekçi herkes kendisine söz hakkı verilmesini talep ediyordu. Bunun  üzerine oturumun başkanı olarak Mübarek müdahalede bulundu ve: “Bütün ülke heyetlerine sabah dağıttığımız karar tasarısını oylamaya açıyorum” dedi. Bu kez de konunun aceleye getirilemeyecek kadar tehlikeli, koşulların  ondan da tehlikeli olduğu ve gerektiği gibi ele alınmadığı gerekçesi ile kararın oylamasının ertelenmesini talep eden sesler yükseldi.”
Mısır Dışişleri Bakanı Musa anılarını şu şekilde noktalıyor: “Mübarek karar tasarısını kabul eden oyları -ki 20 asıl üye ülkeden 12’si bunu kabul etmişlerdi- saydıktan sonra Arap ülkeleri arasında Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ilgili bir bölünme olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Bu bölünme, Arap bedeninin bugün hala muzdarip olduğumuz bir zayıflığa yakalanmasına yol açtı. Mısır Devlet Başkanı Mübarek, kararı açık bir oturumda oylamaya sunma kararı ile herkesi şaşırtmasaydı bu karar alınamayabilirdi. Çünkü Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınamayı reddeden ülkelerin, bir araya gelerek bu kararın alınmasını engelleme ya da Arap Birliği’nden ayrılmakla tehdit etme olasılığı vardı. Oturum sona erdikten sonra Yaser Arafat’ın toplantı salonun dışında Irak’ı savunan bir söylev çektiğini gördüm. Bunun üzerine o dönemde Mısır Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşavirliği görevinde bulunan Müfid Şahab da Kuveyt’i savunan benzer bir ateşli söyleve başladı.”
İngiltere’nin savaştan yıllar sonra yayınladığı ve Arap ülkeleri arasındaki bölünmüşlüğü ele alan hükümet arşivleri belgelerine göre;  Araplar bu kriz nedeniyle derin bir ayrışma ve bölünme içindeydi. Özellikle de Kuveyt ve meşru hükümetinin safında yer alanlar ile tarafsız oldukları ve Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesini sağlamak için arabulucululuk yapmak istedikleri konusunda ısrar etmelerine rağmen Saddam Hüseyin’i savunan ve onu  safında yer aldıklarını açıklayan ülkeler arasında bu bölünme daha da derindi.
Kral Hüseyin, Salih ve Arafat Saddam’ı destekledi
Bu belgeler ayrıca Körfez ülkelerinin Kuveytliler ile bu konuda dayanışma içinde olurken Ürdün Kralı Hüseyin, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ve FKÖ Lideri Yaser Arafat’ın bir nevi Iraklıları destekleyen bir tutum benimsedikleri bilgisini veriyor. Yine bu belgeler arasında, İngiltere Dışişleri Bakanı Douglas Hurd’un 31 Ağustos-5 Eylül 1990 tarihleri arasında bölgeye düzenlediği ve birçok Arap lider ile görüşmeler gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İngiltere’nin Amman Büyükelçisi Sir Anthony Reeve’nin hükümetine göndermiş olduğu bir telgraf da bulunuyor. Hurd’un Ürdün Kralı Hüseyin ve Veliaht Prens Hasan ile görüşmeleri hakkında bilgi veren telgrafta: “Kral Hüseyin hala gerilimi azaltmak ve bir orta yol bulmaya çalışmak istiyor. Veliaht ise Güvenlik Kurulu’nun 660 sayılı kararını tam anlamıyla uygulamak ve ufukta görünen ekonomik felaket ile yüzleşmek gerektiğinin daha çok farkında” deniliyor.  Büyükelçi buna benzer bir tutumu, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile Sana’da yaptığı görüşme sırasında da gözlemlediğini sözlerine ekliyor.
Kriz sırasında kim kimi destekledi?
Başta ABD ve Sovyetler Birliği olmak üzere Batılı ülkeler bu süreçte; Güvenlik Kurulu’nda Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınayan kararlar almaya ve Bağdat’ı kayıtsız ve şartsız bir şekilde hatta gerekirse askeri güç kullanarak geri çekilmek zorunda bırakmak için uluslararası bir koalisyon kurmak için destek toplamaya çalışıyordu. İşte Arapların 10 Ağustos’ta kabul ettikleri ve Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınayan, Bağdat’ın Kuveyt’i ilhak etme kararını ve bunun sonuçlarını geçersiz sayan, Irak’ın Körfez ülkelerine yönelik tehditlerini reddeden, Irak güçlerinin Suudi Arabistan sınırında konuşlanmasını kınayıp Riyad’ın topraklarının savunulması için Arap güçleri gönderilmesi talebini kabul eden kararı tam da bu süreçte alındı.
Arap Birliği arşivlerine göre; Irak’ın Kuveyt’i işgalini başta Körfez ülkeleri, Mısır, Suriye ve Fas olmak üzere 12 Arap ülkesi reddederken Libya, Ürdün, Cezayir, Moritanya, Sudan, Yemen ve Yaser Arafat liderliğinde FKÖ’nü kapsayan grup ise bunu desteklemiştir. Yine buna göre Mısır, Suriye ve Fas’ın Kuveyt’in kurtarılmasına katkıda bulunmaları için gönderdikleri askeri birlikler 11 Ağusutos 1990’da Suudi Arabistan’a ulaştı.
Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı Arap ülkelerinin tutumlarını gözlemleyen Independent Arabia’dan Ahmed Abdulhekim’e göre krizin devam ettiği 7 ay içerisinde Arap ülkeleri arasındaki bu bölünme artarak büyük bir çatlağa dönüştü. Arap ülkeleri destekleyenler ile karşı olanlar ve tarafsızlığı seçenler şeklinde birden fazla gruba bölündüler.
Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri, Mısır ve Suriye işgale karşı ortak bir tutumda birleşmişlerdi.  Bu ülkelere göre mevcut krizin nedeni; bir Arap ülkesinin bir başka Arap ülkesini zorla işgal etmesi, topraklarına ilhak etme ve kimliğini ortadan kaldırmaya çalışmasıydı. Bu grup ayrıca bu işgalin neden olduğu bütün sorunların çözümü için öncelikle; kökeninin yani işgalin kendisinin ortadan kaldırılması gerektiğini, ardından Irak’ın geri çekilmesi ve Kuveyt’e meşruiyetin geri dönmesi ile her şeyin eski haline  döneceğini düşünüyordu.
Buna karşılık Ürdün, Libya, Yemen ve Filistin; sorunun temel olarak bunun bir Arap sorunu olduğunu, tek bir ev içerisindeki 2 Arap taraf arasında bir anlaşmazlıkdan kaynaklandığını, uluslararası seferberliği ve yabancı güçlerin yardımını gerektirmediğini düşünüyorlardı. Aynı şekilde; Arap doğal kaynaklarının dağıtımında büyük bir dengesizliğin var olduğunu ve Irak’ın Kuveyt’i işgalinin bu dengesizliğin düzeltilmesi gerektiğini ortaya çıkardığı görüşünü dillendirenler de vardı.
Ürdün, Irak’ın Kuveyt işgalini reddettiğini ve sonuçlarını kabul etmeyeceğini deklare ederken Sudan ve Yemen’in tutumu ise; meselenin kınama meselesi olmadığı, bilakis ilgili taraflar ile diğer Arap ülkeleri arasında yoğun olumlu çabalara ihtiyacı olduğu, yabancı güçlerin varlığının bütün olarak Arapların güvenliğine tehdit oluşturduğu ve sorunun Arap evi içerisinde çözülmesi gerektiğine odaklanıyordu.
Kuzey Afrika’da ise sadece Fas, Irak’ın muhtemel saldırlarını engellemek için Suudi Aarbistan’a askeri güç göndermek başta olmak üzere her türlü yardımı sunarken diğer ülkeler (Tunus, Cezayir ve Moritanya) Körfez krizinde 2 Arap taraf arasında arabuluculuk rolü oynamaya çabaladılar. Bu şekilde Kuveyt’i işgal etmekte ısrar eden Irak ile işgali kınayan Kuveyt, Suudi Arabistan, Mısır, Suriye ve diğer KİK üyesi ülkeler arasında orta bir tutum benimsemeye ve bunu korumaya çalıştılar.



Gazze’deki İran destekli gruplar çöküşten korkuyor

Gazze’deki İran destekli gruplar çöküşten korkuyor
TT

Gazze’deki İran destekli gruplar çöküşten korkuyor

Gazze’deki İran destekli gruplar çöküşten korkuyor

Gazze’deki İran destekli grupların saha komutanları ve üyeleri, ABD'nin Tahran'a olası bir saldırı sinyalleriyle eşzamanlı olarak tırmanan mali krizle karşı karşıya kalırken ‘tam bir çöküşten’ korkuyorlar.

Neredeyse iki yıldır süren İsrail'in Gazze'de yürüttüğü uzun soluklu savaşı ve Lübnan, İran ve Suriye'nin bazı bölgelerini de kapsayan saldırıların kapsamı, para transferi yollarına baskı uyguladı ve bu grupların varlıklarını ve birikimlerini tüketti.

İslami Cihad Hareketi, Gazze’deki İran’la mali ve lojistik olarak bağlantılı en büyük grup. Daha az ölçüde de olsa, bu bağlantılar ‘Direniş Komiteleri’, ‘Mücahit Tugayları’ ve diğer askeri gruplar için de söz konusu.

Bu gruplardan kaynaklar ve Gazze'deki diğer aktivistler, zorlu mali koşulların herkesi etkilediği konusunda hemfikir.

Washington'ın İranlı kuruluşlara ve kişilere uyguladığı ekonomik yaptırımlar, krizin geleceğini tartışmaya devam eden grupları desteklemeyi zorlaştırdı.


Filistin Dışişleri Bakanı Yardımcısı: İsrail'in eylemlerine sessiz kalmak artık bir seçenek değil

Filistin Dışişleri Bakanı Yardımcısı: İsrail'in eylemlerine sessiz kalmak artık bir seçenek değil
TT

Filistin Dışişleri Bakanı Yardımcısı: İsrail'in eylemlerine sessiz kalmak artık bir seçenek değil

Filistin Dışişleri Bakanı Yardımcısı: İsrail'in eylemlerine sessiz kalmak artık bir seçenek değil

Filistin Dışişleri ve Gurbetçilerden Sorumlu Devlet Bakanı Dr. Farsin Ağabekian Şahin, uluslararası hukuk ilkeleri ve ilgili uluslararası meşru kararlar, Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) bulguları, tüm unsurları ve doğal sonucu ile Arap Barış Girişimi ve işgalin etkilerinin ortadan kaldırılması ve zararların tazmin edilmesi çerçevesinde Ortadoğu'da barış ve güvenliğin stratejik bir tercih olarak ancak İsrail'in yasadışı işgaline son verilmesi ve 1967'den beri işgal altında tutulan Filistin topraklarından tamamen çekilmesiyle sağlanabileceğini vurguladı.

Filistinli bakan, dün akşam Cidde'de düzenlenen ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi ülkelerin dışişleri bakanları düzeyinde İsrail'in son kararlarını tartışmak üzere düzenlenen Olağanüstü Açık Yürütme Komitesi toplantısında bu açıklamayı yaptı. Dr. Şahin, sessiz kalmanın artık bir seçenek olmadığını ve kınamanın tek başına yeterli olmadığını vurgulayarak, uluslararası hukukun seçici olmadığını teyit eden kararlı bir ortak tutum sergilemeye çağırdı. Bu tutumun, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), BM Genel Kurulu, uluslararası mahkemeler ve tüm ilgili uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından ciddi adımlar atılması da dahil olmak üzere pratik adımlara dönüştürülmesi gerektiğini belirten Dr. Şahin, bu sömürgeci ve yayılmacı politikalara karşı çıkmak ve İsrail'i uluslararası hukuka uymaya zorlamak için çağrıda bulundu.

Filistinli bakan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tüm acılara rağmen, halkımız haklarına ve ulusal ilkelerine, topraklarına ve özgürlüğüne bağlı kalmaya devam ederken adaletin galip geleceğine inanıyor. Ancak bunun için, zorlukların üstesinden gelmek için, bu acımasız işgalin ağırlığını ezmek için gerçek İslami dayanışma ruhunu somutlaştıran ve özgürlük, geri dönüş hakkı ve bağımsızlık için gerçek bir ufuk açan, beyanların ötesine geçen samimi bir uluslararası irade ve etkili bir dayanışma gerekiyor."

sdrtg
Olağanüstü Toplantı’da İsrail'in son kararları tartışıldı (İİT)

Dr. Şahin, değişen koşullar ve ihlallerin, suçların ve soykırımın tırmanması ışığında, İsrail'in tırmanışını sürdürmesi ve işgalci güç İsrail'in yasadışı statükoyu derinleştirecek kararlar, prosedürler ve önlemler açıklaması ışığında, tüm bunları çok tehlikeli bir aşamada ele almak ve bunlarla mücadele etmek için bugün burada olduğumuzu ekledi.

İsrail'in ‘tarihi ve hukuki gerçekleri tahrif ve çarpıtarak, işgal ordusu tarafından korunan yerleşimci milislerin sistematik terörünü tırmandırarak, Batı Şeria'yı kanlı bir şiddet sarmalına sürükleyerek, soykırım suçunu ve zulmünü Gazze Şeridi'nden Kudüs dahil Batı Şeria'ya aktarmaya çalıştığını’ belirtti.

İsrail'in on yıllardır sürdürdüğü faaliyetlerin sistematik bir politikanın ve kapsamlı bir sömürgeci genişleme planının devamı olduğunu belirten Bakan Şahin’e göre bunların amacı, Filistin davasını ortadan kaldırmak ve sömürgeci yerleşim, toprak müsaderesi, Filistin coğrafyasının parçalanması, ırk ayrımcılığı sisteminin dayatılması ve Filistin halkının zulüm görmesi yoluyla, onları topraklarından zorla çıkarmak ve iki devletli çözümü yok etmek.

Bu uygulamaların savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar teşkil ettiğinin altını çizen Filistinli bakan, ‘uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye attığını, bölgemizi ve dünyayı istikrarsızlaştırdığını ve Filistin Devleti topraklarının İsrail tarafından yasadışı işgalinin sömürgeci ve yerleşimci-sömürgeci niteliğini teyit ettiğini’ vurguladı.

cdcdc
İİT, ‘barış planının’ ikinci aşamasının hızla uygulanması çağrısında bulundu (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Filistin Dışişleri Bakanı Yardımcısı Dr. Şahin, Filistin Devleti'nin başkenti olan işgal altındaki Kudüs'ün dini, tarihi ve kültürel önemi nedeniyle, özellikle bu kutsal ayda, Arap, İslam ve Hıristiyan kimliğini yok etmek, tarihi özelliklerini değiştirmek, mevcut yasal ve tarihi statükoyu ortadan kaldırmak ve E1 planı gibi sömürgeci planlar yoluyla İsrail'in sözde egemenliğini dayatmak amacıyla her gün saldırıya maruz kaldığını belirtti.

El-Halil kentindeki İbrahim Camii'nin tarihi ve hukuki statüsünü değiştirme girişimleri de dahil olmak üzere, İslam dini ve Hristiyanlık için kutsal olan mekanları hedef alan İsrail'in son dönemdeki ciddi eylemlerine dikkati çeken Dr. Şahin, bunların meşru Filistin makamlarının denetim ve idari yetkilerinin yasadışı yerleşim konseylerine devredilmesi yoluyla gerçekleştirildiğini ve bu tehlikeli ve kışkırtıcı hamlenin, uluslararası anlaşmaların, BM ve BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) kararlarının açık bir ihlali ve dini, kültürel ve insani mirasa doğrudan bir saldırı olduğunu söyledi.

Gazze'de yaşanan daha önce eşi ve benzeri görülmemiş insani felaketin ciddiyeti ve işgal güçleri tarafından işlenen kitlesel suçlar ve sistematik yıkımın göz ardı edilemeyeceğini vurgulayan Bakan Şahin, kırılgan ateşkesin başlamasından bu yana 500'den fazla Filistinlinin öldürüldüğünü, bunun yanı sıra sınır kapılarının açılmasında yavaşlama, insani yardımın yeterli ve sürekli akışının engellenmesi ve ateşkesin ikinci aşamasına geçilmesinde gecikme yaşandığını vurguladı. Ateşkesin ikinci aşaması, İsrail'in Gazze Şeridi'nden tamamen çekilmesini garanti altına alacak, yerinden edilmeyi önleyecek, istikrarı sağlayacak ve halkımızın acılarına son verecek yeniden inşa sürecini mümkün kılacak.

Bunun için İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarında faaliyet gösteren uluslararası, BM ve insani yardım kuruluşlarına yönelik saldırılarına karşı çıkılması gerektiğine işaret eden Dr. Şahin, İsrail’in özellikle BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) Gazze’deki genel merkezini ve personelini hedef alarak, çalışmalarını engelleyerek, insani yardım erişimini önleyerek ve yasadışı kısıtlamalar uygulayarak, insani yardım çalışanlarını koruma ilkesini ve uluslararası insani hukuk kurallarını açıkça ihlal ederek, Filistinli mültecilerin haklarını zayıflatmaya ve davalarını gölgelemeye çalıştığını belirtti.

İşgalci İsrail makamlarının Filistinli tutukluların infazına izin veren bir yasa çıkarma çabaları, keyfi tutuklamalar, gözaltı ve işkence politikalarını sürdürmeleri ve şehitlerin cenazelerini ahlaka aykırı ve yasadışı bir suç olan ‘numaralı mezarlarda’ tutmalarından bahseden Bakan Şahin, Filistin halkının çektiği tüm acıların temel nedeni olan bu mücrim işgalin tüm belirtilerini ele almanın zamanının geldiğini vurguladı. Filistinli bakan, ihlallerden ve suçlardan sorumlu olanların hesap vermesi ve yargılanması gerektiğini söyledi.

fevf
Suudi Arabistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Mühendis Velid el-Hureyci, İİT Olağanüstü Toplantısı’nın oturum aralarında Dr. Farsin Şahin ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Filistinli bakan, İsrail'i cesaretlendiren şeyin uluslararası sessizlik, çifte standartlar ve hesap verebilirliğin olmaması olduğunu yineledi. Buna ek olarak, sahte dini veya ideolojik iddialar ortaya atan, tarihi gerçekleri ve Filistin halkının yasal ve temel haklarını çarpıtan ve Orta Doğu ülkelerinde veya işgal altındaki Filistin topraklarında toprak gaspını meşrulaştıran kışkırtıcı ırkçı söylemler de var.

Filistin Dışişleri Bakanı Yardımcısı Dr. Şahin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“ABD'nin işgalci İsrail’e atanan Büyükelçisi Mike Huckabee'nin, işgal altındaki Filistin toprakları da dahil olmak üzere Arap ülkelerine ait topraklar üzerinde İsrail'in kontrolünü kabul ettiğini söylediği açıklamalarını kınadığımızı ve reddettiğimizi ifade ettik. Ayrıca, ABD’nin işgal altındaki Kudüs'teki büyükelçiliğinin, uluslararası hukuku ve uluslararası anlaşmaları ihlal ederek yerleşim yerlerindeki yerleşimcilere vize vereceğini ve konsolosluk hizmetleri sunacağını duyurmasını da kınıyoruz."

Filistin'deki yaşamın her alanını, toprağından taşlarına ve insanlarına kadar etkileyen İsrail suçlarını vurgulayan Dr. Şahin, bugün sadece İİT üyesi ülkeler değil, tüm dünya ülkeleri tarafından pratik eylemlerle Filistin halkını ve toprağını korumak, işgalci İsrail’i suç işlemekten caydırmak için hiçbir çabadan kaçınmamak, İsrail’in işgaline ve uluslararası hukuk kurallarını zedeleyen ve hukuka dayalı uluslararası sistemin temellerini istikrarsızlaştıran sömürgeci uygulamalarına karşı tüm cezai tedbirleri almak ve tüm baskıyı uygulamak için Filistin davasını korumaya ihtiyaç olduğunun altını çizdi.

Dr. Şahin, ülkeleri işgalci İsrail’le diplomatik, ekonomik, ticari ve kültürel bağların yanı sıra İsrail’in işgalini ve sistemini sürdürmeye hizmet eden parlamento bağlarını da koparmaya ve uluslararası ilişkilerini kullanarak işgali sona erdirmek ve kapsamlı ve tam bir geri çekilme sağlamak için ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulamaya ve 4 Haziran 1967'den beri işgal altındaki Filistin topraklarından koşulsuz olarak çekilmesini, Filistin Devleti'ni tanımayı ve Filistin halkının bağımsızlık, geri dönüş ve kendi kaderini tayin etme gibi vazgeçilmez haklarını kullanmasını sağlamaya çağırdı.

Ayrıca, BM de dahil olmak üzere tüm dünyanın, İsrail'in 1949 yılında BM’ye kabul edildiği şartlara uymasını sağlamak konusunda sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini vurgulayan Bakan Dr. Şahin, “Özellikle İsrail, BM Genel Kurulu’nun 181 sayılı Kararı (1947 Filistin Bölme Planı) ve Filistinli mültecilerin haklarına ilişkin 1948 tarihli 194 sayılı Kararı'na saygı göstermeli ve bunları uygulamalı” dedi.

Filistinli yetkili, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Moşe Şaret’in BM’ye gönderdiği mektupta, İsrail'in bu kararları kabul ettiğini ve bunları uygulamaya kararlı olduğunu teyit eden resmi taahhütlerine atıfta bulundu. Bu taahhütler, 1949 tarihli Genel Kurul Kararı 273 uyarınca İsrail'in BM’ye kabul edilmesinin temelini oluşturdu.

Dr. Şahin, İsrail'in Filistin topraklarının ele geçirilmesi, yerleşim birimlerinin genişletilmesi, fiili ilhak girişimleri dahil olmak üzere sürdürdüğü politikalar, uygulamalar ve dayatılan yasadışı kuralları, yerleşimci terörizmi, Filistin'in gümrük gelirlerine el konulması ve Filistin devlet kurumlarının zayıflatılması, uluslararası hukuku, ilgili BM kararlarını ve uluslararası örgütün üyeliğinin gerekliliklerini açıkça ihlali olduğuna dikkati çekti.

Filistinli bakan, bu eylemlerin sürdürülmesinin Filistin'de infiale yol açacağı, ciddi bir siyasi süreci yeniden başlatmak için ABD ve uluslararası toplumun siyasi çabalarını baltalayacağı, bölgesel güvenlik ve istikrarı tehdit edeceği ve geniş uluslararası fikir birliğinin sağladığı iki devletli çözümün gerçekleştirilme şansını doğrudan olumsuz etkileyeceği konusunda uyardı.


Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu Nuri el-Maliki'nin başbakanlık adaylığını onayladı

Dün Bağdat banliyösünde bir sokakta Ramazan etkinliği (AFP)
Dün Bağdat banliyösünde bir sokakta Ramazan etkinliği (AFP)
TT

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu Nuri el-Maliki'nin başbakanlık adaylığını onayladı

Dün Bağdat banliyösünde bir sokakta Ramazan etkinliği (AFP)
Dün Bağdat banliyösünde bir sokakta Ramazan etkinliği (AFP)

Irak'taki (Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu, dün gece, ABD’nin Nuri el-Maliki’nin adaylığına karşı olmasına rağmen Maliki'yi bir sonraki hükümeti kurmak üzere aday gösterip göstermeyeceğine ya da bu görev için başka birini aday olarak belirleyip belirlemeyeceğine karar vermek üzere nihai tutumunu belirleyecekti. Bu konuda farklı görüşler varken, mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin adı gündeme geldi.

Bu gelişmeye, ABD'nin Irak’taki siyasi güçlere hükümet kurmaları için verdiği sürenin cuma günü dolması eşlik etti.

Irak’taki silahlı gruplardan bazıları dün, Irak Direniş Grupları Koordinasyonu aracılığıyla, ABD'nin Irak'ın siyasi işlerine müdahalesini kınayan bir bildiri yayınladı.

Irak Direniş Grupları Koordinasyonu tarafından yapılan açıklamada “Washington, Irak'ın iç işlerine müdahale etmeye devam ediyor. Hatta Amerikan iradesinin kriterlerine göre hangi siyasi isimlerin hükümet görevlerinde yer alabileceğini ve hangilerinin dışlanacağını belirliyor” ifadeleri yer aldı.