​Keşmirliler liderlerinin yokluğunda hayal kırıklığı ve kafa karışıklılığı yaşıyor

Hindistan sınır muhafızları dün Cammu yakınlarındaki Pakistan sınırında devriye gezdiler (AFP)
Hindistan sınır muhafızları dün Cammu yakınlarındaki Pakistan sınırında devriye gezdiler (AFP)
TT

​Keşmirliler liderlerinin yokluğunda hayal kırıklığı ve kafa karışıklılığı yaşıyor

Hindistan sınır muhafızları dün Cammu yakınlarındaki Pakistan sınırında devriye gezdiler (AFP)
Hindistan sınır muhafızları dün Cammu yakınlarındaki Pakistan sınırında devriye gezdiler (AFP)

Hindistan hükümetinin nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Cammu Keşmir’in ‘özel statüsünü’ iptal etmesinin üzerinden 10 gün geçti. Geçen zamana rağmen bölgenin her köşesinde vatandaşlar, “Önümüzdeki günlerde neler yaşanacak?” sorusunu soruyor.
Cammu Keşmir’in yazlık başkenti Srinagar’da mesaj çok açık; “Narendra Modi hükümetinin yaptığı tam bir zorbalık ve asla kabul edilemez.”
Eğitimini Hindistan'ın Pune şehrinde sürdüren ve Kurban Bayramı tatili için Srinagar'a dönen mühendislik öğrencisi Basharat Malik düşüncelerini, “Tüm insanları ulusal kimlikleri yüzünden mahrum ettiler. Bu his hala kalpleri daraltıyor.  Hepsinin içinde baskın bir öfke ve ihanet duygusu var” ifadeleriyle dile getirdi.
Bölgede Kurban Bayramı kutlamaları sessizce devam ederken insanlar bayram namazlarını iki büyük tarihi cami ‘Cihannüma Camii’ ve ‘Iydgâh Camii’ dışındaki camilerde eda etti. Sınırlı sayıdaki yetkililer dışında bölge halkının halen internet ağları, mobil ve sabit telefon hatları ve yerel televizyon kanalları dahil olmak üzere hiçbir iletişim olanağına erişimi bulunmuyor.
Keşmirliler, camilerde, evlerde ve sokaklarda her yerde siyasi ve güvenlik alanında yaşanan gelişmeleri konuşurken herkes Hindistan hükümetinin aldığı kararın verdiği şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışıyor. Keşmirliler sadece birkaç saat içinde, birçok ülkenin anayasasına göre onlar için değerli olan bir şeyi kaybettiler. Tartışmalı bölgenin sakinleri, şimdi ‘bu büyük adaletsizliğin sebebini’ merak ediyorlar.
Kutlama ve hüzün bir arada
Keşmir'de temkinli ve belki de fitnenin hakim olduğu bir atmosfer varken, Cammu ve Ladakh'taki bazı bölgeler, Hindistan hükümetinin kararını kutluyor. Kutlamadan hoşnutsuzluğa, sevinçten umutsuzluğa, gururdan hayal kırıklığına kadar bölgede yaşayan insanların duyguları çeşit çeşitti.
Bölge sakinlerinden Mabsar Vani, Anayasa’nın 370’inci maddesinin iptal edilmesinin bölgedeki çatışmanın niteliğini değiştirmeyeceğini belirterek Keşmirlilerin otuz yılı aşkın bir süredir siyasi hakları için mücadele ettiğini söyledi. Hindistan hükümetinin kendilerini silah zoruyla bu bölgeye soktuğunu söyleyen Vani, "Bölgeye katıldığımızda, Pakistan ile değil Hindistan ile bir anlaşmamız vardı. Şimdi anlaşmayı bozdular. Şuan aramızda ne gibi bir ilişki var?” dedi. Amacın ülkenin tek Müslüman çoğunluğa sahip bölgesinin demografisini değiştirmek olduğunu ifade eden Vani, “Bu karar demokratik değil ve tamamen yasa dışıdır” diye konuştu.
Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de çalışan Cabir Ahmed ise duygularını şu sözlerle paylaştı;
“370’inci maddenin aniden iptal edilmesi, birçok soruyu gündeme getiriyor. Bunlardan biri de daha uygulanabilir bir karar alınabilir mi sorusu. Belki de hükümet, maddeyi yürürlükten kaldırma konusunda uzlaşmaya varmış olabilir. Ya da kararın uzun vadeli faydaları hakkında gerçekçi ve eğitici bir kampanya başlatarak sokaktaki insanın desteğini alabilir. Hükümet neden sakin olmak yerine şaşırtıcı ve güçlü kararlar almayı tercih ediyor? Bölgedeki çoğu insanın ‘özel statü’ ile olan duygusal bağları göz önüne alındığında iptal kararı, bölge nüfusu üzerinde uzun vadede duygusal olarak olumsuz etki yaratabilir."
Keşmirliler, özel günlerde ve kutlamalarda dahi internet ve mobil cihazlarda yaşanan kesintiler ve sokağa çıkma yasaklarına alışkın. Ancak, 5 Ağustos’tan bu yana devam eden kısıtlamalar daha öncekilere hiç benzemiyor. İnternet ve mobil hat sağlayıcılarının bağlantısının kesilmesinin yanı sıra sabit hat ve televizyon yayınları da durduruldu. Keşmir’deki medya organları bir hafta boyunca internet sayfalarını güncelleyemediler.
Bölgede ayrıca daha önce benzeri görülmemiş önlemler alınması nedeniyle yüzlerce düğün iptal edildi veya ertelendi. İletişim eksikliği ve yerel gazete ve kanalların askıya alınması nedeniyle bilgiye erişim neredeyse imkansız hale geldi. Aileler, çalışabilen birkaç medya kuruluşundan düğünlerinin iptal olduğunu duyurmaya çalışıyor. Bu düğünlerden biri olan Büşra’nın düğünü de damat ve ailesinin Yeni Delhi'den bölgeye ulaşamamasının ardından düğün gününden sadece 3 gün önce iptal edildi.
Keşmir dışındaki akraba ve arkadaşlarıyla tek bir telefon görüşmesi yapabilmek için saatlerce sıraya giren insanlara sık sık rastlanır oldu. Bölge yönetimi, insanların aileleriyle iletişim kurmasına izin vermek için bölgenin farklı yerlerinde cep telefonu kabinleri kurdu.
"Savaşmaya hazırız"
370’inci maddenin iptaliyle ilgili görüşleri sorulduğunda son derece öfkelenen 22 yaşındaki Tarık Şeyh, başlangıçta konuşmak istemese de ardından, “Konuşmak istemiyorum. Bu adım, bölgeye daha fazla savaşçının gelmesine neden olacak. Haklarımızı savunmak için savaşmaya hazırız” ifadelerini kullandı.
Keşmir hükümetinde çalışan bir mühendis olan İbrar Ali ise öfkeli bir şekilde, “Hindistan Başbakanı, Keşmir'in statüsünü değiştirmenin bölgeye barış ve refah getireceğini iddia ediyor. Hayır, bu karar bölgedeki şiddeti artıracak” diye konuştu.
Keşmirliler yaşadıkları hayal kırıklığının yanı sıra duygularını ifade edebilecekleri bir liderlikleri olmadığının da farkındalar. Hindistan tarafından ‘ayrılıkçı’ olarak kabul edilen liderlerin çoğu, ya bölge dışına, ya Hindistan’ın diğer bölgelerine sürüldüler ya da ev hapsinde tutuluyorlar. Bölgenin önde gelen eski liderlerinden Ömer Abdullah ve Mahbube Mufti, Srinagar'da Hindistan polisi gözetimi altında iki farklı otelde kalmaya zorlandı.
Soyadını belirtmek istemeyen bölge sakinlerinden Maruf, konuya ilişkin şunları söyledi;
“Keşmirli liderlerin ev hapsinde olduğunu biliyoruz. Hindistan hükümeti her şeyi istediği gibi düzenledi. Ama aynı zamanda savaşın uzun süreli olduğunu ve bitmediğini de biliyoruz. Akıllı olunması lazım. Onları şaşırtmak için doğru zamanı beklemeliyiz.”
Diğer yandan Cammu Keşmir'deki ana siyasi akıma katılmak için Hindistan İdari Servisi’ndeki görevinden ayrılan Şah Faysal, “Yeni Delhi’nin Cammu Keşmir’e ‘özel statü’ veren maddeyi iptal etmesi ve ardından bölgenin ikiye bölünmesi kararı alması, bölgedeki siyasi ana akımı sona erdiren ve Hindistan Anayasası çerçevesinde Keşmir anlaşmazlığını çözmeyi amaçlayan tüm Cammu Keşmir halkının yüzüne inen bir tokattır” dedi.
‘The Indian Express’ gazetesine açıklamalarda bulunan Faysal, “Bunu ortak tarihimizde yıkıcı bir dönüşüm olarak görüyorum.  Herkes bunun ulusal kimliğimizin, tarihimizin, toprak ve var olma hakkımızın kaçınılmaz bir sonu olduğunu düşünüyor. 5 Ağustos'ta yeni bir aşağılanma dönemi başlamıştır” ifadelerini kullandı.
2009 yılında Hindistan’a gelen ilk Keşmirli olan Faysal, “Cammu Keşmir Halk Hareketi’ni kurarak siyasi arenaya katılmak üzere bu yılın başlarında Hindistan İdari Servisi’ndeki görevinden istifa etti.
Şuan bu durumun kendisine bir meşguliyet duygusu verdiğini söyleyen Faysal, “Yaşananlar, Anayasa’ya inanan ve Anayasa’dan biraz olsun adalet alacağımızı düşünen bir kimse için büyük talihsizliktir. Geçtiğimiz birkaç günde konuştuğum Keşmirliler, Hindistan Anayasası'nın bize umut vaat edeceğini ve ona güvenmemiz gerektiğini söylediler. Bugün, Hindistan'ın gerçek yüzünü gördünüz. Bu insanlara ne cevap vereceğimizi bilememek son derece üzücü” şeklinde konuştu.
Tüm bu kınamalar arasında, birtakım çevreler ise bölgenin özel statüsünün iptali kararına övgüde bulundular. Cammu’daki Müslüman bir topluluk olan ‘Gujjar Bakarval’ cemaati üyeleri, Anayasa’nın 370’inci maddesinin yürürlükten kaldırılmasını kutladı. R S Bora köyü sözcüsü ‘İndian Today’ adlı haber sitesine yaptığı açıklamada, “50 yılı aşkın bir süredir ayrımcılığa uğradık. Sonunda biz de siyasi olarak temsil edileceğiz” dedi.
Rajouri köyü sakinlerinden biri ise “Hükümet, yüksek düzeyde bir karar aldı ve biz onu destekliyoruz. Ancak mezhepsel gerilimlerden korkuyoruz. Hükümet sakinleşmeli. Burada her zaman barış içinde yaşadık ve bunun böyle devam etmesini istiyoruz” şeklinde konuştu.
1990'lı yıllarda bölgedeki şiddeti en yüksek seviyeye tırmandıran ve savaşa sürükleyenler başta olmak üzere Keşmirli Hindular da Hindistan hükümetinin söz konusu kararını kutlayanlardandı. Keşmir'den yarım milyondan fazla insan zorla göç ettirilirken evlerini ve mülklerini silah zoruyla geride bıraktılar.
Aynı şekilde Hindistan hükümetinin kararını destekleyenler arasında Budist Ladakh topluluğu da bulunuyor.



AB ve NATO'nun Trump'ın Grönland'ı ilhak etmesini engellemek için ne gibi seçenekleri var?

Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)
Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)
TT

AB ve NATO'nun Trump'ın Grönland'ı ilhak etmesini engellemek için ne gibi seçenekleri var?

Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)
Birleştirilmiş bir görüntüde ABD Başkanı Donald Trump Grönland bayrağına bakarken görülüyor. (Reuters)

Başkan Donald Trump liderliğindeki ABD yönetimi, ABD’nin Grönland üzerinde kontrol sağlaması gerektiğini defalarca vurgulayarak, bölgenin Amerikan ulusal güvenliği açısından önemine dikkat çekti.

Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin Grönland’ı ‘bir şekilde’ ilhak edeceğini söyledi.

Bu durum, hem Avrupa Birliği (AB) hem de Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) zor bir konuma soktu. Geniş özerkliğe sahip olan Grönland, Danimarka’ya bağlı olsa da NATO üyesi değil; Danimarka ise NATO üyesi olduğu için, kutup adası, Danimarka’nın üyeliği dolayısıyla ittifakın savunma garantileri kapsamına giriyor.

Avrupa liderleri, Grönland’ın egemenliği ve toprak bütünlüğünü güçlü bir şekilde savunurken, adanın kendi işlerini belirleme hakkını desteklediklerini açıkladı. NATO ve Grönland da dün bölgenin savunmasını güçlendirmek için birlikte çalışacaklarını duyurdu. Ancak Trump’ın ilhak girişimine karşı net bir caydırıcı strateji veya müdahale yöntemi henüz belirlenmiş değil.

İngiliz gazetesi The Guardian, Trump’ın Grönland’ı ilhak girişimini engellemek için AB ve NATO’nun alabileceği başlıca seçenekleri şöyle sıraladı:

Arktik'te diplomasi ve güvenliğin güçlendirilmesi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun çarşamba günü Danimarka ve Grönland dışişleri bakanlarıyla bir araya gelmesi bekleniyor. Ancak Danimarka’nın Washington Büyükelçisi Jesper Moller Sorensen ile Grönland'ın ABD'deki temsilcisi Jacob Isbosethsen, şimdiden ABD’li yasama organı üyeleri arasında destek toplamaya başladı.

Diplomatik girişimlerin bir bölümü, ABD’nin güvenlik endişelerini ele almaya odaklanacak. Bunun başında, 1951’de imzalanan ve 2004’te güncellenen ABD-Danimarka Savunma Antlaşması’nın, adadaki Amerikan askeri varlığının büyük ölçüde genişletilmesine olanak tanıdığı, yeni üslerin kurulmasını kapsadığı vurgulanacak.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in açıkladığı gibi, Trump’ın Grönland’a yönelik olası bir saldırısı, pratikte bir NATO üyesinin diğerine karşı harekete geçmesi anlamına gelecek ve ‘NATO’nun sonu’ olarak nitelendirilecek.

Daha somut olarak, raporlara göre NATO’nun büyükelçileri geçen hafta Brüksel’de, Kuzey Kutbu’ndaki askeri harcamaların artırılması, daha fazla teçhizat konuşlandırılması ve kapsamlı, yoğun tatbikatlar yapılması gerektiği konusunda uzlaştı. Amaç, ABD’nin güvenlik endişelerini yatıştırmak.

Trump’ın ‘Grönland’ın Çin ve Rus gemileriyle dolu olduğu’ iddiasının belirgin biçimde abartılı olduğu düşünülse de, diplomatlardan alınan değerlendirmeye göre, Grönland’ın dış güvenliğini güçlendirmek için Batı’nın koordineli adımı, krizi çözmenin en az hasarla sonuçlanacak yolu olarak görülüyor.

Ekonomik yaptırımlar

Teorik olarak, 450 milyon nüfuslu bir pazar olan AB’nin, ABD üzerinde büyük ekonomik etkisi bulunuyor. AB, Amerikan askeri üslerini Avrupa’da kapatma veya Avrupalıların ABD Hazine tahvillerini satın almasını yasaklama gibi misilleme adımlarıyla baskı kurma potansiyeline sahip.

AB’nin ‘ekonomik baskı aracı’ olarak bilinen yaptırımı en yaygın seçenek olarak öne çıkıyor. Bu araç, Avrupa Komisyonu’na ABD menşeli mal ve hizmetlerin AB pazarına girişini engelleme, gümrük tarifeleri uygulama, fikri mülkiyet haklarını askıya alma ve Amerikan yatırımlarını dondurma yetkisi veriyor.

Ancak bu aracın etkinleştirilmesi, üye devletlerin onayını gerektiriyor; bu ise şu an için olası görünmüyor. Çünkü ülkeler, hem AB ekonomisine zarar vermek istemiyor hem de Trump’ın gümrük tarifesi tehditlerine rağmen Ukrayna konusunda ABD’nin desteğini korumaya özen gösteriyor.

Öte yandan AB pek çok alanda Amerikan teknoloji şirketlerine bağımlı durumda. Eski üst düzey Birleşmiş Milletler (BM) yetkilisi Jean-Marie Guehenno’nun da belirttiği gibi, “Veri koruma, yapay zekâ, yazılım güncellemeleri, hatta savunma alanında bile Avrupa, Amerikan iş birliğinden bağımsız hareket edemiyor.”

Grönland'a yatırım

Grönland ekonomisi büyük ölçüde Danimarka’dan aldığı yıllık desteğe bağımlı durumda. Geçen yıl bu destek yaklaşık 4 milyar Danimarka kronu (yaklaşık 530 milyon euro) olarak gerçekleşti. Bu miktar, bölgenin kamu harcamalarının yaklaşık yarısını karşılıyor ve gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) yaklaşık yüzde 20’sine tekabül ediyor.

Trump’ın ‘milyar dolarlık yatırım’ vaatleri, AB tarafından sağlanabilecek benzer bir destekle dengelenebilir. Bu girişim, adanın ABD’nin ekonomik nüfuzundan uzak kalmasını amaçlıyor.

Eylül ayında Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan bir taslak öneri, AB’nin Grönland’a yönelik taahhütlerini iki katına çıkararak Danimarka’nın yıllık hibesiyle eşit seviyeye getirebilmesini öngörüyor. Ayrıca ada, AB’nin uzak ve bağlı bölgeler için ayırdığı fonlardan 44 milyon euroya kadar finansman talep edebilir.

Washington, Brüksel’in sunduğundan daha fazla teklif etse bile, Grönland halkı bağımsızlık kazandıktan sonra ABD’li şirketlerin taleplerine kapılarını açmakta tereddüt edebilir ve kendi sosyal güvenlik sistemlerini kaybetmek istemeyebilir.

Asker gönderme

Tüm bu süreç zaman alacak. Üstelik, Trump’ın Grönland üzerindeki hedeflerinin, anlaşmalar yoluyla mı yoksa Kuzey Kutbu’nda güvenliğin güçlendirilmesiyle mi gerçekleşeceği de belirsizliğini koruyor. ABD Başkanı, New York Times’a verdiği demeçte, adanın ABD mülkiyetinde olmasının, ‘başarı için psikolojik olarak gerekli’ olduğunu ifade etmişti.

Avrupa merkezli Bruegel araştırma merkezinin yayımladığı bir çalışmada, ekonomistler Moreno Bertoldi ve Marco Buti, AB hükümetlerine “Grönland’ı ABD’nin genişleme girişimlerine karşı proaktif şekilde koruma” çağrısında bulundu ve şu ifadeyi kullandı: “AB, hızlı konuşlanma kapasitesine sahip ve bu potansiyel mutlaka kullanılmalı.”

İki ekonomist, Danimarka ve Grönland ile koordinasyon halinde, Avrupa güçlerinin adaya konuşlandırılmasının ‘AB’nin Grönland toprak bütünlüğüne bağlılığının göstergesi’ olacağını belirtti. Bu adım, ABD’nin adayı ilhakını tamamen engellemese de süreci oldukça karmaşık hale getirebilir.

Bertoldi ve Buti, “Silahlı bir çatışmaya gerek olmayacak, ancak ABD’nin müttefik güçlerini kontrol altına alması, ülkenin itibarını zedeleyecek, uluslararası imajını sarsacak ve ABD kamuoyu ile Kongre üzerinde ciddi etkiler yaratacak” değerlendirmesinde bulundu.

Almanya hükümetinden bir sözcü geçen hafta, Washington’un Grönland’ı ele geçirmesi durumunda Avrupa’nın caydırıcı bir plan üzerinde çalıştığını açıkladı. Geçen yıl ise Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot, Fransız askerî birliğinin adaya konuşlandırılma olasılığını gündeme getirmişti.

AB’nin hızlı konuşlanma kapasitesi sayesinde, farklı üye ülkelerden yaklaşık 5 bin asker kısa süre içinde adaya sevk edilebiliyor ve bu adım, krize hızlı müdahale imkânı sunuyor. Uzmanlar ve bazı siyasetçiler, böyle bir adımın ABD’nin hesaplarını değiştirebileceğini vurguluyor.

Almanya Yeşiller Partisi Avrupa Parlamentosu üyesi Sergey Lagodinsky, “Hiç kimse ABD ile AB arasında bir savaşın arzu edilir veya kazanılabilir olduğunu düşünmüyor. Ancak ABD’nin AB’ye karşı alacağı herhangi bir askerî adım, savunma iş birliği, piyasalar ve dünya genelinde ABD’ye duyulan güven üzerinde yıkıcı etkiler yaratır” ifadelerini kullandı.

Tüm bu gelişmeler, Trump’ın Grönland politikalarını yeniden gözden geçirmesine yol açabilir.


Çatışmanın kıyısından merkezine: Küçük devletler nüfuzlarını nasıl oluşturur?

Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
TT

Çatışmanın kıyısından merkezine: Küçük devletler nüfuzlarını nasıl oluşturur?

Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)

İnci Mecdi

1970'lerin başlarında, Avrupa başkentlerinden ve Soğuk Savaş'ın gürültüsünden uzak olan Libya çölü, ortak dil ve ortak bir amaç paylaşmayan savaşçılar için gizli buluşma yeri haline geldi. Libya topraklarındaki kamplarda, yabancı silahlı grupların üyeleri, Muammer Kaddafi rejiminin doğrudan himayesi altında silah, sabotaj ve gizli operasyonlar konusunda eğitim aldılar. ABD'li yetkililere göre Libya, müttefiklere ev sahipliği yapmıyor, sınır ötesi şiddeti açık cephelerin olmadığı uluslararası bir çatışmada etki aracı haline getiren erken bir deneyde vekiller yetiştiriyordu.

1970'li ve 1980'li yıllar boyunca, bu destek modeli ulusötesi bir politikaya dönüştü ve uzak bölgelerdeki isyancı gruplar, binlerce kilometre uzaktaki rejimlerden doğrudan destek almaya başladı. Muammer Kaddafi rejiminin, İrlanda’da IRA, İspanya'da ETA, İtalya’da Kızıl Tugaylar (BR) ve diğer şiddet yanlısı sol gruplardan, Çad'daki Ulusal Kurtuluş Cephesi (FROLINAT) örgütüne, 1980'lerde Liberya ve Sierra Leone'deki iç savaşlarda etkili bir rol oynayıp Charles Taylor ve Foday Sinkoh gibi isimleri eğiterek ve finanse ederek Avrupa, Latin Amerika ve Afrika'da olmak üzere birkaç kıtadaki isyancı ve kurtuluş hareketlerini desteklemeye dayalı bir dış politika benimsemiş olması, bu durumun en belirgin örneğidir.

Kaddafi'nin isyancı gruplara verdiği destek, anti-emperyalist bir retorik benimsediğinden, siyasi etkisini genişletme, solcu ve devrimci hareketlere ideolojik destek verme arzusuna dayanıyordu. İkinci neden, Küba lideri Fidel Castro'nun, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Angola Halk Kurtuluş Hareketi'nin komünist güçlerini desteklemek için ülkesinin güçlerini Afrika'ya, özellikle Angola'ya göndermesine neden olan nedenin aynısıydı.

Bu tür iç çatışmalara dış müdahale devam ederken, büyük güçler genellikle savaş alanında doğrudan çatışmaya girmeden, vekalet savaşları yoluyla hesaplaşmaya çalışıyor. Ancak, 21. yüzyılda iki temel özellikle tanımlanan yeni bir model ortaya çıktı. Bu modelin amacı ideoloji ile değil, belirli ülkelerin jeopolitik genişleme ve bölgesel nüfuz elde etme konusundaki sınırsız hırsları ile ilgilidir. İkincisi ise bu rolü oynayanların, coğrafi ve demografik ağırlıklarını aşan roller arayışında dış müdahaleler için kaynaklarını sömüren küçük, zengin devletler olmasıdır.

Gözlemciler, günümüzün vekalet savaşlarının Soğuk Savaş dönemini karakterize eden ideolojik çerçevenin ötesine geçtiğini, modern dolaylı çatışmaların genellikle bölgesel güç mücadeleleri, kaynaklar için rekabet, mezhepsel bölünmeler ve jeopolitik konumlanmalar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Desteğin niteliği de daha karmaşık ve sofistike hale geldi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre artık geleneksel askeri yardımla sınırlı kalmayıp, silahlanma ve eğitime ilave olarak siber savaş, ekonomik baskı ve medya etkileme kampanyalarını da kapsıyor. Modern vekalet savaşları, devlet ve devlet dışı aktörler arasındaki sınırları da bulanıklaştırıyor.

Geleneksel vekalet savaşları, devletlerin diğer devletleri veya açıkça tanımlanmış isyancı grupların desteklemesine dayanırken, günümüzün çatışmaları, örgütsel olarak tutarsız milisler, terör örgütü olarak sınıflandırılan gruplar ve hatta stratejik hedefleri gerçekleştirmek için kullanılan suç ağlarının desteklenmesini de içeriyor.

Günümüzün vekalet savaşlarının genellikle birden fazla destekçisi olur ve tek bir çatışma içinde farklı güçler karşıt tarafları destekleyebilir. Bu da onları Soğuk Savaş dönemindeki savaşlardan daha karmaşık hale getiriyor. Suriye’deki iç savaş bunun açık bir örneği, birçok bölgesel ve uluslararası güç farklı grupları destekliyor. Birbiriyle iç içe geçmiş bir çıkarlar ağı oluşturuyor ve çatışmanın uzamasına katkıda bulunuyor.

Etkiyi en üst düzeye çıkarma çabası

Bölgesel etki her zaman bir ülkenin büyüklüğü veya geleneksel askeri gücüyle bağlantılı değildir. Küçük ülkeler, nüfuz alanlarını genişletmek için para, arabuluculuk ve ittifaklar yoluyla yatırım yapabilirler. Örneğin, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), lojistik uzmanlığını ve finansal kaynaklarını Sudan ve Afrika Boynuzu'ndaki yerel güçleri desteklemek için kullanırken, siyasi ve askeri ağlar aracılığıyla Libya'daki nüfuzunun kapsamını genişletti. Bu tür stratejiler, küçük devletlere daha fazla manevra alanı sağlarken, doğrudan savaşa girmeden bölgesel güç dengesinin şekillenmesine aktif olarak katılmalarını mümkün kılıyor.

Bu ülkeler, Yemen’deki muhalif grupları veya ayrılıkçı hareketleri kullanarak, içerdeki toprakları kontrol etmek için mali ve askeri destek yoluyla veya sosyal kontrolü sağlamak için siyasal İslamcı gruplara finansman temin ederek nüfuzlarını artırıyor. Yemen, Irak, Lübnan'daki vekil ağları ve hatta Suriye'deki eski Beşşar Esed rejimi ile ittifak yoluyla bu taktiklere başvuran İran rejiminin aksine, BAE, Katar ve Ruanda gibi ülkeler İran kadar büyük değiller. Ayrıca, İran örneğinde vekil ağı dini ideolojiyle birleşmişken, daha küçük devletlerde siyasi nüfuz arzusu ana itici güçtür.

Birleşmiş Milletler (BM) uzmanlarından oluşan bir ekip tarafından geçtiğimiz yaz hazırlanan bir raporda, Ruanda'nın M23 isyancıları üzerinde kontrol sağladığı ve liderliği ele geçirdiği belirtildi. Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusunda ilerleyen isyancı hareket, Kuzey Kivu eyaletinin idari başkenti Goma şehrini ele geçirerek Ruanda'nın siyasi nüfuz kazanmasını ve maden zengini bölgelere erişimini sağladı.

Raporda, uzmanların Ruanda'nın Kongolu isyancılara sağladığı eğitim ve Kigali'nin kullandığı askeri teçhizat, özellikle de ‘hava varlıklarını etkisiz hale getirebilen yüksek teknolojili sistemler’ ayrıntılı olarak anlatıldı. Bu, isyancılara yorgun Kongo ordusu karşısında ‘belirleyici bir taktik avantaj’ sağladı.

BAE, Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) desteklerken, Yemen'de ülkenin güneyinden ayrılıp kendi devletini kurmak isteyen Güney Geçiş Konseyi'ne (GGK) destek veriyor. Bu durum, Suudi Arabistan ile BAE’yi karşı karşıya getirdi. Suudi Arabistan resmi bir açıklama yayınlayarak ‘BAE'nin Yemen'deki eylemlerinin ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve Suudi Arabistan’ın güvenliğinin aşılamayacak bir kırmızı çizgi olduğunu’ vurguladı.

Katar, Mısır, Suriye ve Libya'daki Arap Baharı ayaklanmalarında da İslamcı muhalefet gruplarını destekleyerek önemli bir rol oynayan BAE, Libya’daki iç savaşı sırasında Fecr-i Libya/Libya Şafak Tugayı grubuna destek sağladı. Türkiye ile koordinasyon içinde hareket etti ve Sudan gibi aracı ülkeleri kullanarak Libya'ya silah, eğitim ve savaşçıların ulaştırılmasını kolaylaştırdı.

Gözlemciler, bu ülkelerin dış müdahalelerinin, devletlerin kırılganlığı ve iç-bölgesel çakışmaların karakteristik olduğu bölgesel ortamlarda ‘küçük rejimlerin’ davranışlarını analiz etmek için daha geniş bir çerçeve içinde anlaşılabileceğini söylüyorlar. Küçük devletlerin ve Körfez'in dış politikaları konusunda uzman bir isim olan Avrupalı araştırmacı Matej Szalai, bu bağlamlarda nüfuzun, nüfus büyüklüğü veya doğrudan askeri güç gibi bir devletin geleneksel yetenekleriyle değil, daha çok iktidar rejiminin diğer devletlerin iç bölünmelerini, zayıf egemenliklerini ve siyasi ve sosyal sınırlarının geçirgenliğini kullanma becerisiyle bağlantılı olduğu değerlendirmesinde bulundu. Szalai’ye göre böylelikle yerel veya ayrılıkçı grupları desteklemek, güç dengesini yeniden şekillendirmek, stratejik çıkarları güvence altına almak ve ulusal topraklardan uzak çatışma bölgelerinde aktif bir varlık göstermek için dolaylı bir araç haline geliyor. Çatışma ve müdahaleye ilişkin bölgesel normlar da bu tür davranışların ortaya çıkmasında rol oynamaktadır, zira çatışmalar her zaman (modern) Vestfalyan devlet sistemi kurallarına göre değil, daha çok etki ağları ve esnek ittifaklar aracılığıyla yönetiliyor. Bu anlamda, bu politikalar, devlet ve egemenlik kavramlarının sürekli müzakereye tabi olduğu uluslararası bir ortamda siyasi ve güvenlik etkisini en üst düzeye çıkarma çabasını yansıtıyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki devlet sisteminin doğasının, kırılganlığına ve sürekli sızmalara açık olmasına rağmen, küçük devletlere geleneksel uluslararası ilişkiler modellerine kıyasla etkilerini en üst düzeye çıkarmak için nispi fırsatlar sunduğunu belirten Szalai, iç ve dış işler arasında net bir ayrım olmamasının, karşılıklı müdahaleyi yaygın bir uygulama haline getirdiğine işaret etti. Bunun da küçük devletler için en büyük tehdit olan doğrudan savaştan daha az maliyetli ve daha etkili bir araç olduğunun altını çizen Szalai’ye göre ayrıca, devletin zayıflığı, büyük kaynaklara ihtiyaç duymadan dış politikada kullanılabilecek devlet dışı aktörlere kapıyı aralıyor. Bununla birlikte ‘kapsamlı denge’ mantığı, büyük devletlerin militarizasyona yönelmesini sınırlarken bu da güç farkını azaltmakta ve küçük devletlere bölgesel sistem içinde daha fazla manevra alanı sağlamaktadır.

Aşırı hırs, ters sonuçlara yol açar

İsyancı grupları desteklemek, rakiplerini zayıflatmak veya etkilerini genişletmek isteyen devletler için yararlı bir taktik araç olabilir, ancak uzun vadede genellikle beklenmedik sonuçlara veya stratejik kayıplara yol açar. Tarihsel örnekler, bu tür grupları destekleyen devlet ile vekilleri arasındaki çıkar anlaşmazlıkları veya bir çıkış stratejisinin olmaması, özellikle de hedefleri sahadaki gerçek destek bağlamıyla uyumlu değilse, destekleyen devleti siyasi ‘tepkiye’ veya elde etmek istediği nüfuzun kaybına maruz bırakabileceğini gösteriyor. 1970'li ve 1980'li yıllarda Pakistan'ın Afgan mücahitlerine verdiği destekte de böyle oldu. Pakistan küçük bir ülke olmasa da o dönemde arabulucu rolünü üstlendi. Sovyetler Birliği’nin Afganistan'dan çekilmesinden sonra, ülkedeki durum kötüleşti ve ardından radikalizm Pakistan'a sıçradı. Pakistan, araç olarak yarattığı gruplar üzerindeki kontrolünü kaybetti.

Georgetown Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, küçük ve zengin ülkelerin yabancı müdahale yoluyla ‘küçük boyutlarını aşma’ girişimlerinin, doğrudan veya dolaylı olarak yerel grupları veya silahlı grupları desteklemek gibi yüksek bir bedeli olduğunu söylüyorlar. Bu, bu ülkeleri, gidişatını veya sonucunu kontrol etme kapasitelerini aşan uzun süreli çatışmalara sürükleyebilir. Dahası, Libya ve Yemen'deki gibi karmaşık çatışmalara dahil olmak, bu ülkeleri daha büyük bölgesel güçlerle çatışmanın tırmanması riskine maruz bırakır ve etki araçlarını sürekli diplomatik ve güvenlik sürtüşmelerinin kaynağına dönüştürür. Gözlemciler, devlet dışı aktörlere güvenmenin öngörülemez dinamikler yarattığı konusunda uyarıyorlar, çünkü bu gruplar, özellikle insan hakları ihlalleri veya istikrarı bozma suçlamalarının gölgesinde nüfuz araçlarından siyasi ve ahlaki yükümlülüklere dönüşebilirler. Bu yüzden mali zenginlik bu stratejilerin başarısını garanti etmez. Aşırı hırs, en önemlisi bölgesel izolasyon, uluslararası itibarın kaybı veya devletin büyüklüğü ve uzun vadeli sonuçlarını taşıma kapasitesiyle orantısız yorucu çatışmalara karışmak gibi ters sonuçlar doğurabilir.


Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
TT

Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)

Kemal Allam

Pakistan ordusu, 1947'deki kuruluşundan beri, İngiliz Hint Ordusu'nun “Süveyş'in Doğusu” politikası olarak bilinen politikasını devralarak Arap dünyasında ve Ortadoğu'da sürekli olarak önemli bir rol oynamıştır. Ancak, on yıllarca bu rol büyük ölçüde Suudi Arabistan ve Ürdün başta olmak üzere kilit müttefiklerle ve daha az ölçüde Suriye ve Irak ile eğitim ve iş birliğiyle sınırlı kaldı.

Ne var ki, geçtiğimiz yıl boyunca, Başkan Donald Trump yönetimi, savunma diplomasisinin önemli bir bölümünü Pakistan ordusuna ve komutanı Mareşal Asım Münir'e devretti. Münir'in etkisi sadece askeri rolüyle sınırlı kalmadı; hem perde arkasında İran ile gerilimleri azaltmada hem de Gazze barış görüşmelerinde önemli bir rol oynayarak kilit bir diplomatik kanal olarak da öne çıktı. Öyle ki, Trump onu kamuoyu önünde övdü ve uluslararası figürler arasındaki saygınlığını takdir etti.

Son haftalarda, Münir'in liderliğindeki Pakistan ordusu, Suudi Arabistan liderliği, Libya Ulusal Ordusu Komutanı Halife Hafter, Ürdün Kralı İkinci Abdullah (iki kez), Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yetkilileriyle görüştü. Ayrıca Yemen'deki gerilimi azaltmak için müdahalede bulundu. Pakistan ordusu, geleneksel bir güvenlik sağlayıcıdan, Kuzey Afrika'dan İran-Körfez yakınlaşmasına kadar birçok coğrafyada, potansiyel çözümler önermek için savunma diplomasisini kullanan bir oyuncuya dönüştü. Bu gelişen pozisyon, Pakistan ordusunu son derece istikrarsız bölgesel iklimde, önemli bir istikrar sağlayıcı güç haline getirebilir.

Pakistan ve Ortadoğu'daki büyük güçler: Tarihsel bir miras

Britanya Hindistanı'nın bölünmesinin ardından yeni bağımsız bir devlet olarak Pakistan'ın müthiş askeri yetenekleri, esasen Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da şekillenen askeri mirasın uzantısıydı. Askerlerinin önemli bir kısmı, Kudüs, Amman, Bağdat, Kahire ve Maskat'ta konuşlanmış Britanya Hindistan Ordusu birliklerinde görev yapmıştı.

Sadece birkaç gün önce Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti

Bu mirasın önemli bir özelliği, askeri kurumun Pakistan'ın dış politikasını şekillendirmede her zaman üstünlüğe sahip olması. Bunun sonucunda, Pakistan şu anda Suudi Arabistan, Türkiye, Bahreyn, Irak, Ürdün ve Umman dahil olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesinin en büyük askeri ortağı.

Bu ittifakların niteliği farklılık gösteriyor; Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma anlaşması bulunuyor, Bahreyn ve Umman ise silahlı kuvvetlerinin en az yarısını Pakistan'dan temin ediyor. Irak'a gelince, terörle mücadele eğitiminin yanı sıra, pilotları Pakistan'da eğitim aldı. Irak hükümeti, Musul'un kurtarılmasının ardından DEAŞ’ı yenmede verdiği destekten dolayı İslamabad'a teşekkür etti.

Türkiye, Pakistan'ın müttefiki olduğunu sürekli olarak vurguluyor. Pakistan ile Libya'da Ankara’nın hasmı Halife Hafter arasında yakın zamanda yapılan silah anlaşmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yakın isimlerden Amiral Cihat Yaycı, Türkiye ile Pakistan arasında bir zıtlaşmanın düşünülemez olduğunu vurguladı. Pakistan ayrıca, İran ile arabuluculuk yapmak için on yıllardır Suudi Arabistan ile olan yakın ilişkilerini kullandı. On yıllar önce, Pakistan ordusu, İran-Irak Savaşı'nın sona ermesi için arabuluculuk yaparak, kilit bir rol oynadı; bu rol, merhum İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani tarafından da açıkça övüldü.

xsd
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda düzenlenen bir törenle Genelkurmay Başkanı General Syed Asım Münir'e Mareşal rütbesini birlikte takdim etti, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlar, Pakistan'ı Ortadoğu güçleriyle yaklaşık 80 yıllık etkileşimden sonra olgun bir konuma getirdi; bu süre zarfında, bir tarafa karşı diğerinin tarafını tutmadan görünüşte karşıt ittifakları korumayı ve sürdürmeyi başardı. Bu durum, Pakistan'ı Arap ve Arap olmayan devletler arasında ve bölgedeki Arap içi rekabetlerde köprü görevi görmeye elverişli bir konuma getirdi.

2026, Pakistan'ın köprü rolü ve çatışmaları çözme gücü

Sadece birkaç gün önce, Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti. Pakistan ayrıca, Arap Baharı'nın ardından Körfez ülkeleriyle olan gerilimleri azaltmak için Türkiye ile olan ilişkisini de kullandı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Pakistan, Libya ve Yemen'deki gibi çatışmalarda artık karşıt kutuplarda yer alan taraflarla on yıllardır süregelen askeri ittifakları göz önüne alındığında hem arabulucu hem de müttefik rolünün sınırlarını anladı. Nitekim Libya'da İslamabad, yakın zamanda Kaddafi sonrası dönemin en büyük savunma anlaşmalarından birine, dört milyar dolar değerinde bir anlaşmaya imza attı. Bu anlaşma, savaş uçakları, tanklar ve askeri eğitim uçaklarının yanı sıra Pakistan savunma sanayisini kullanan açık deniz petrol sondaj operasyonlarını da içeriyor.

Bu anlaşma, özellikle Ankara'nın Trablus hükümetini resmen desteklemesi nedeniyle, bazı gözlemcilerin Türk-Pakistan ilişkilerinin durumunu sorgulamasına yol açtı. Ancak Erdoğan'a yakın kaynaklar, Ankara'nın Hafter ile artan ilişkileri göz önüne alındığında, anlaşmanın Türkiye'nin önceden onayıyla sonuçlandırıldığını açıkladılar. Pakistan'ın, Hafter'in oğlunun İslamabad'a yaptığı son ziyaretler sırasında kendisi ile Türk yetkililer arasında görüşmeler ayarlamadaki rolüne işaret ettiler.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti

Pakistan, elbette, Azerbaycan'ı Ermenistan'a karşı desteklemede Türkiye'nin en büyük askeri ortağıydı ve Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı programının geliştirilmesinde resmi bir ortak.

Yunanistan ise Pakistan'ın sınırlarındaki tehditlerle mücadelede Ankara'yı desteklemeye istekli olduğunu gösterir şekilde, askeri müdahalelerinden ve uçaklarının Türk hava sahasında ve Ege Denizi sularında uçmasından sürekli olarak şikayet ediyor.

Pakistan, Suudileri ve Türkleri tek bir güç içinde bir araya mı getiriyor?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti. Bu bilgiye Bloomberg ve hükümete yakın birçok Türk medya kuruluşunda yer verildi. Ancak bu konuda resmi bir açıklama yapılmadı. Bugün Pakistan, Yemen, Sudan ve Libya'da ve belki de Suriye'de Suudi Arabistan ile koordinasyon içinde çalışıyor.

Gazze konusunda Trump, Pakistan ordusunun bir sonraki aşamaya liderlik edebilecek potansiyel bir güç olarak rolüne işaret etmeye devam ediyor. Yakın tarihli bir Financial Times haberinde, Pakistan ordusu, giderek daha çalkantılı bir dünyada Trump'ın yörüngesindeki jeopolitik nüfuzun yeniden şekillenmesinde “en büyük kazanan” olarak tanımlandı.

xcdfrgt
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Mareşal Syed Asım Münir ve ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da, 26 Eylül 2025 (AFP)

Mısır ve Ürdün de Pakistan ile resmi ilişkilerini yoğunlaştırdı; Kral Abdullah ve Cumhurbaşkanı Sisi, bir ay içinde Pakistan liderliğiyle iki kez görüştü. Gazze'nin bu iki komşusu, Gazze planının ikinci aşamasında kilit oyuncular. General Münir ile kamuoyu önündeki yakınlaşmaları, Trump'ın Pakistan ordusuna olan artan güveniyle birleştiğinde, gelecekte şekillenecek barışın beklentisiyle, uluslararası dikkatleri Pakistan'ın en üst düzey askeri liderliğine çevirdi.

2026 yılı başlarken, Ortadoğu'daki iç savaşlardan henüz netleşmeyen Gazze barış planına kadar dünya benzeri görülmemiş bir belirsizlik yaşıyor. Ancak Pakistan ordusu, Beyaz Saray'dan Maşrık’a (Levant) kadar konumunu sağlamlaştırdı.