Gün batımına doğru yola çıkan basılı medya

Mısır’ın el-Ahram gazetesinin 1876 tarihli ilk sayısının bir kopyası (AFP)
Mısır’ın el-Ahram gazetesinin 1876 tarihli ilk sayısının bir kopyası (AFP)
TT

Gün batımına doğru yola çıkan basılı medya

Mısır’ın el-Ahram gazetesinin 1876 tarihli ilk sayısının bir kopyası (AFP)
Mısır’ın el-Ahram gazetesinin 1876 tarihli ilk sayısının bir kopyası (AFP)

Genelde gazeteciliğin geleceği, özelde ise Arap basınındaki çağdaş yazıların hacmiyle ilgili tartışmalar yeni sayılmaz. Burada özellikle basılı medya üzerinde durmak istiyorum. Arap ülkeleri ve diğer ülkelerde çok sayıda gazete, basılı yayınlarına son vererek, okuyuculardan ilerleyen zamanın ve evrenin doğası olan tüm modernlik belirtileri ve değişimleriyle dijital çağa geçmelerini istedi. Her ne kadar onlarca yıldır hem yazar hem de bir okuyucu olarak kâğıt gazete nesline ait olsam da bazı akımların durdurulamayacağını ve ilerlemeleri eski fikirlerle engellenemeyeceğini düşünüyorum. Değişimin kendisini dayattığını ve geçen zamanın önünde durmanın, tren raylarındaki bir intihar gibi göründüğüne inanıyorum.
Her dönemin bir alameti olduğunu söylerler. İçinde bulunduğumuz dönemin alameti ise basındı. Bunun nedeni ise Arap uyanışının basınla ilişkilendirilmiş olmasıydı. Ne var ki Mısırlı öncü kuşak ile Suriye'den, farklı din ve ırklardan gelen öncü neslin ortak katkılarıyla modern Mısır kültürü inşa edildi. Tekla, Corci Zeydan, Halil Mutran, Rose el-Yusuf ve diğer isimler edebiyat, şiir ve sanatın parlayan yıldızlarıydılar ve Mısır’da Ahmed Hasan Ez-Zeyyat tarafından çıkarılan haftalık edebiyat dergisi er-Risâle’nin gelişinin beklendiği zamanlarda Arap basılı yayınlarını elle tutulur gözle görülür hale getirdiler. Çeşitli Arap ülkelerinden gelen diğer yayınlar Irak, Suriye, Fas, Arap Yarımadası ve Körfez halkının aydınlanmasına katkıda bulunan bilgi kaynakları oldu. Arap basını, 19’uncu yüzyılın sonları ve 20’inci yüzyılın başlarında gelişti. Yaklaşık 150 yıl önce el-Ahram gazetesi, Şam’ın tercih ettiği ve kendilerini deniz kıyısına daha yakın hissettikleri İskenderiye’de ilk sayısını çıkardı. Aralarındaki görüş ayrılıklarına, üzerlerindeki dış baskıya ve içeride yaşanan sorunlara rağmen Arapların bir araya geldiği en büyük camia olan gazetede, çeşitli Arap ülkelerinden çok sayıda güzel isim vardı.
Gazeteciliğin hayatımızdaki önemini yıllardır biliyoruz. Hatta rahmetli tarihçi Younan Labib Rizk dahi el-Ahram gazetesinin adeta bir çağdaş yaşam ofisi olduğunu düşünürdü.
Kuşkusuz olayları, insanları ve tutumları takip etmek isteyenler, artık gazetelerin belirli ya da önemli olaylara ilişkin eski sayılarına bakarlardı. Ancak gerçek şu ki, işler artık değişti ve modern teknoloji, basılı gazete yerine okuyucuya daha okunaklı ve belki de daha cazip bir alternatif sundu.
Biz ise kâğıtla arasında bağ olan bir kuşaktan geliyoruz ve bunun doğal bir gelişme olduğu, akıntıya karşı yüzülmemesi gerektiği inancıyla dijital basında dürüst gezginler arıyoruz. Tam da bu noktada bazı gözlemler yapmama izin verin:
Günbatımına doğru ilerleyen basılı medya ile güneşin doğumu gibi yükselen dijital basın arasında öyle kolay bir mücadele yaşanmıyor. Çatışma, geçmiş nesillerle yeni nesiller arasındaki farkı temsil eden belli bir noktada ortaya çıkıyor. Basılı medya destekçileri hala güçlü duygularla kâğıttan haber okumayı savunurken her sabah kendilerine bir fincan kahve veya çay ile gelen onlarca yılın alışkanlığı olan kâğıt gazeteleri okumadan haberleri öğrenmek zorunda kalmalarını hayal dahi edemiyorlar. Kâğıdın, kendisiyle ve üzerinde yazılı kelimelerle ilgilenenlere samimi bir çekiciliği vardır.
Bir diğer mücadele ise dijital basının doğumunu kutsayan, bunun geleceğin ta kendisi olduğuna inanan ve bilmediği şeyin düşmanı olduğu için buna karşı çıkanların olmasını istemeyen ilerlemecilik akımı lehine sonuçlandı. Ancak alışamadıkları ve uzun süredir ilgilenmedikleri için dijital basından uzak duranların gazete ya da dergilerle yakın tarihe dayalı bir nostaljileri vardır. Bu nedenle, geçmişe aşırı bağlılığa direnmek bazen zordur.
İnternet dünyasına bağlı ve küçük ekranlarla uğraşmaya alışkın olan yeni nesiller, gelişmelere ve yazılı basının dijitalleşmesine mutlaka daha kolay adapte olacaktır. Çünkü günümüzde her dakika değişen hızlı bilgi akışını takip etmek artık kaçınılmazdır. Bununda ötesinde onlarca yıl bilgiye ulaşmada çekilen zahmetler artık bir kenara itilmiş ve bilgiye ulaşmak kolaylaşmıştır. Dijital gazetecilik, bilgi teknolojisi çerçevesinde varlığını ve etkisini artıran entegre bir sistemle yoluna devam ediyor. Bunu yaparken de yeni nesillere hitap ediyor ve onlarla sadece Arap dünyasında değil, tüm dünyada basılı medyanın gün batımına doğru ilerleyiş anını paylaşıyor.
Kâğıt gazetenin samimiyetini savunanlar, onun okuyucusu olarak kalmaya ve istedikleri zaman tekrar okumak için çıkarıp bakmaya devam ediyorlar. Ancak gazeteler zamanla yıpranırken dijital gazetecilik, teknolojik gelişmelerle birlikte evrimleşiyor ve özellikle yeni kayıt ve arşivleme teknikleriyle büyük ilgi görüyor. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki insanlara aynı anda aynı haberi okuma imkânı veren bu teknoloji, ne kutsamamız ne de direnmemiz gereken benzeri görülmemiş bir gelişmedir.
Fakat önemli bir nokta var ki o da dijital yazının ana dilde kalmasının önemidir. Dijitalleşen Arapça gazeteler, dijital ortamda da Arapça olarak kalmaya devam etmeli. Böylece yeni kuşaklar, teknolojik gelişme ve bilimsel ilerleme bahanesiyle milli dillerini bırakmamalılar. Ancak bu, Arapçaya verilen değerin derecesine ve dijital yazı yöntemlerinin geliştirilmesine bağlı. Çünkü hem Arapçaya hem de dijital basına büyük hizmetlerde bulunduk. Teknolojik gelişmeler, Arapçanın zayıflamasına ve Birleşmiş Milletler'in en önemli resmi dillerinden birinin, diğer uluslararası dillere ayak uydurmasına çare olabilir.
Tüm bu dikkat çektiğim noktalar, yazılı basının gün batımı ile dijital basının doğumu çevresinde yer alıyor. Bununla birlikte geleceğin teknolojisi olan dijital basının yanında geçmişi onurlandırmak için sınırlı sayıda da olsa belli bir yüzdeyi korumak ve kâğıt ile dijital gazete arasındaki geçişi teşvik etmek, eski kuşakların gazete keyfini tatmin ederken yeni nesillerin zevklerine ayak uydurmalarını sağlamak için basılı gazetelerin devam etmesinin dijital gazeteyi engellemeyeceğini düşünüyoruz. Arap aydınlar, bu dönüşümü olumlu bir şekilde dört gözle beklemeli ve geleceğe, teknolojiye ve tekniklerine karşı yabancılaşma hissine yol açan her türlü girişimden uzak durmalılar.
* Independent Arabia’dan Mustafa el-Feki’nin analizi



Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
TT

Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)

Güney Lübnan, Temmuz 2006 savaşının sona ermesinden bu yana çatışma ortamının dışında olmaktan ziyade savaşın zamanlamasının dışında kaldı. Bölgede hâkim olan ateşkes kalıcı bir barışı değil, nedenleri ortadan kaldırılmadan ve yapısal koşulları ele alınmadan ertelenmiş bir çatışmayı ifade ediyordu. Ekim 2023’te savaşın yeniden başlamasıyla birlikte Güney Lübnan, bölgesel ve uluslararası siyasi uzlaşıları bekleyen istikrarsız bir cephe haline geldi.

Yaklaşık 19 yıl boyunca bu tablo ‘istikrar’ olarak sunuldu. Oysa gerçekte, caydırıcılık hesaplarına dayanan ve bölgesel siyaset tarafından yönetilen kırılgan bir dengeden ibaretti. Güney cephesindeki gelişmeleri yakından izleyen Lübnanlı kaynaklara göre, 2025’in sonuna gelindiğinde ortaya çıkan durum, istikrarın çöküşünden ziyade, bu istikrar algısının bir yanılsama olduğunun anlaşılması oldu.

Savaştan önce siyaset

Eski Lübnan Sosyal İşler Bakanı Raşid Derbas, 2006’dan sonra Güney Lübnan’da ‘istikrar’ olarak adlandırılan durumun gerçekte ‘sahte ve zehirli bir sükûnetten’ ibaret olduğunu belirterek, bunun başından itibaren kalıcı bir istikrar yolu değil, geçici bir uzlaşma olarak ele alındığını söyledi. Derbas, bu yanlış yaklaşımın sonraki dönemde yaşanan patlamanın temel nedenlerinden biri olduğunu vurguladı.

Derbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ilgili tarafların 2006 sonrası ateşkesi, güneyi korumaya ya da devleti güçlendirmeye yönelik bir adım olarak değil, nüfuzu pekiştirme ve yeni güç dengeleri inşa etme fırsatı olarak gördüğünü ifade etti. Öte yandan İsrail’in de bu sakinlik dönemini ‘sessiz bir hazırlık ve yıpratma süreci’ olarak kullandığını belirten Derbas, Tel Aviv’in gelecekteki çatışmalara hazırlandığını söyledi. Hizbullah’ın ise bu dönemi, askeri kontrolünü güçlendirmek ve devlet ile Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) rolünü aşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini dile getirdi.

cdf
İsrail'in 2024'te Lübnan'ın güneyindeki el-Hıyam kasabasında düzenlediği bombardıman sonucu bir kilisede meydana gelen hasar (EPA)

Bu çerçevede Derbas, Lübnan’ın ‘uluslararası meşruiyet şemsiyesi altına tam anlamıyla yerleşme yönünde önemli bir fırsatı kaçırdığını’ ifade ederek, bu şemsiyeye sıkı biçimde bağlı kalınmasının, İsrail’den gelebilecek her türlü saldırı karşısında devlete Arap ve uluslararası düzeyde siyasi ve hukuki güç kazandıracağını söyledi. Derbas’a göre uluslararası meşruiyet zemininden kademeli olarak uzaklaşılması, UNIFIL’in rolünü de doğrudan zayıflattı.

Derbas ayrıca, sükûnetin bozulmasının yalnızca bir güvenlik ihlali ya da askeri bir aşım olarak ele alınamayacağını belirtti. “Güvenlik ihlali, çatışmanın nedeni değil, araçlarından biridir” diyen Derbas, asıl sorunun, güç dengelerinin göz ardı edilmesinden ve bazı kesimlerde Lübnan’ın gerçekleriyle örtüşmeyen askeri ya da siyasi denklemler dayatılabileceği yönünde oluşan yanılsamadan kaynaklanan açık bir siyasi hata olduğunu savundu. Derbas, bu tür hesapların asgari düzeyde siyasi öngörüden dahi yoksun olduğunu bildirdi.

Caydırıcılık kavramı

Konuya askeri-siyasi açıdan yaklaşan emekli Tümgeneral Abdurrahman Şuhaytli, Güney Lübnan’da 2006–2024 yılları arasında ‘istikrar’ olarak nitelenen dönemin gerçekte kalıcı bir istikrar değil, İsrail ile Hizbullah arasında ertelenmiş bir savaşa yönelik karşılıklı hazırlıkları gizleyen ‘sahte bir sükûnet’ olduğunu söyledi. Şuhaytli, 2024 sonrasında yaşananların mevcut durumun gerçek niteliğinin açığa çıkması olduğunu vurguladı.

dfgth
İsrailli bir subay, Lübnan'ın güneyinde, Gazze Şeridi'nde ve Suriye'de ordu tarafından ele geçirilen silahları sergiliyor. (EPA)

Şuhaytli, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, 2006 savaşının taraflardan hiçbiri açısından nihai hedeflere ulaşmadığını belirterek, İsrail’in Hizbullah’ın kapasitesini ortadan kaldıramadığını, Hizbullah’ın da savaşın sonuçlarını iç ya da bölgesel düzeyde siyasi kazanımlara dönüştüremediğini ifade etti. Bu sonucun, iki tarafı da uzun vadeli bir sonraki çatışmaya hazırlık sürecine soktuğunu dile getiren Şuhaytli, Hizbullah’ın güneyde kurduğu kapsamlı tahkimatlar ile İsrail’in yıllar öncesinden oluşturduğu ayrıntılı hedef bankası, mühimmat birikimi ve operasyon planlarını buna örnek gösterdi. Şuhaytli’ye göre Güney Lübnan, ‘savaşın dışında değil, onu bekleyen bir zaman diliminin içindeydi’.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasının görece sakin yıllar boyunca sahada ve güvenlik alanında bazı kazanımlar sağladığını belirten Şuhaytli, bu kazanımların son savaşın patlak vermesiyle fiilen ortadan kalktığını söyledi. Şuhaytli ayrıca, ABD ve Batılı ülkelerin hızlı şekilde devreye girmesinin, çatışmanın yalnızca yerel bir mesele olmadığını, Lübnan cephesinin daha geniş bir bölgesel bağlamda ve Lübnan iç dinamiklerini aşan dengeler çerçevesinde yönetildiğini ortaya koyduğunu kaydetti.

2006 ile 2025 yılları arasında neler değişti?

Şuhaytli, 2006 savaşı ile son çatışma turu arasında doğrudan bir karşılaştırma yaparak, bu kez temel farkın İsrail’in önleyici saldırısının başarısında ortaya çıktığını söyledi. Şuhaytli’ye göre İsrail bu defa çatışmanın ilk aşamalarında Hizbullah’ın komuta kademesini, ikmal hatlarını ve hedef bankasını vurmayı başardı. 2006’da İsrail’in komuta ve kontrol sistemini devre dışı bırakamadığını, ikmal hatlarının işlerliğini koruduğunu ve bunun da savaşın uzamasına yol açtığını hatırlatan Şuhaytli, son gelişmelerin çatışmanın yönetilme anlayışında bir değişime işaret ettiğini belirtti. Şuhaytli, bu dönüşümün, uzun süreli yıpratma stratejisinden çatışmayı erken aşamada sonuçlandırmayı hedefleyen bir yaklaşıma geçiş anlamına geldiğini ifade ederek, bunun olası her yeni çatışmanın maliyetini artırdığını ve yönetilebilir sükûnet alanlarını daralttığını ifade etti.

Garanti yok

2026 yılının başı itibarıyla Güney Lübnan’ın gerçek bir istikrara kavuştuğu yönünde bir tablo ortaya çıkmıyor; aksine bölgenin önceki dönemlere kıyasla daha kırılgan bir dengeye sürüklendiği görülüyor. 2006 sonrası istikrarı belirleyen unsurların değiştiğine dikkat çekilirken, savaş araçlarının geliştiği, bölgesel ortamın daha karmaşık hale geldiği ve Lübnan devletinin ekonomik ve kurumsal açıdan daha da zayıfladığı vurgulanıyor. Bu çerçevede Şuhaytli, kalıcı güvenlik istikrarının artık geniş çaplı bölgesel ve uluslararası bir siyasi karara bağlı olduğunu belirterek, bunun başta Filistin meselesinin seyri ve İran’ın bölgesel rolünün niteliği olmak üzere kapsamlı uzlaşılarla bağlantılı olduğuna işaret etti. Aksi halde Güney Lübnan’ın, istikrardan ziyade ‘sürekli bir istikrarsızlık alanı’ olarak kalacağı uyarısında bulundu.


Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
TT

Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)

Irak’ta gelenek gereği Kürtlere ayrılan cumhurbaşkanlığı makamı için Kürt adayın belirlenmesi süreci, Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana parti olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki siyasi görüş ayrılıkları ve belirsizlikler nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. KYB’nin nihai aday ismini ne zaman açıklayacağı merakla bekleniyor.

KYB lideri Bafel Talabani’ye yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “KYB henüz resmî adayını sunmadı. Nihai ismin pazartesi günü açıklanması bekleniyor. Bu tarih, aday listesinin Parlamento Başkanı’na teslim edilmesi için son gündür” dedi. Kaynak, medyada dolaşan isimlerin resmî olmadığını ve henüz kesin bir aday üzerinde uzlaşma sağlanmadığını vurguladı.

Siyasi kaynaklar ise mevcut Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid’in görev için yeniden adaylığını koyduğunu, bunun da bazı Kürt siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattığını belirtiyor. Buna karşılık KDP’nin, Kürt siyasi dengelerini yeniden şekillendirme arayışı çerçevesinde, ister KYB’den ister ona yakın bir isim olsun, uzlaşı adayını desteklemeye sıcak baktığı ifade ediliyor.

Karar toplantıları

Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana partinin, cumhurbaşkanlığı dosyasını ele almak üzere yarın (cumartesi) Erbil ve Süleymaniye’de ayrı ayrı toplantılar yapması bekleniyor.

Şafak News ajansına göre KYB, Süleymaniye’deki toplantısında aday isimlerini masaya yatıracak. Öne çıkan isimler arasında Nizar Amedi ve Halid Şuvani bulunuyor. Toplantının, parti lideri Bafel Talabani’nin katılımıyla nihai kararın alınmasına zemin hazırlaması bekleniyor.

hnj
Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid (Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Öte yandan KDP de parti lideri Mesud Barzani başkanlığında, Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’nin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirecek. Bu toplantıda, Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanı Riber Ahmed ile Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in adaylıkları ele alınacak.

Her iki toplantının ardından, Kürt siyasi partilerinin üst düzey isimlerini bir araya getirecek geniş kapsamlı bir görüşme yapılması da gündemde. Amaç, Kürt siyasi evi adına tek bir aday üzerinde uzlaşı sağlamak. Diğer siyasi bloklar da, sürecin sorunsuz ilerlemesi için bu yönde bir mutabakat çağrısı yapıyor.

Kürtler arası görüş ayrılıkları

Kürt siyasi sahnesinde, açık polemiklere dönüşmese de, Kürtler arası görüş ayrılıklarının giderek derinleştiği belirtiliyor. Bu durumun, özellikle KDP lideri Mesud Barzani’nin cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin önerdiği mekanizma nedeniyle ortaya çıktığı ifade ediliyor. Tüm siyasi süreç ise ana üç bileşen (Şii, Sünni ve Kürt) arasındaki kırılgan dengeler üzerinde ilerliyor. Gözlemciler, bu iç ayrılıkların yaklaşan anayasal süreçlere yansımasından endişe ediyor.

Irak’ta 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana siyasi teamül gereği cumhurbaşkanlığı Kürtlere, başbakanlık Şii güçlere, parlamento başkanlığı ise Sünni güçlere veriliyor. Bu yapı, geleneksel “muhasasa” (kota) sisteminin bir parçası olarak kabul ediliyor.

2005’ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamı, yazılı olmayan uzlaşılar çerçevesinde KYB’nin payına düşerken, KDP’nin ise bölge içindeki egemen ve kilit pozisyonları elinde tutması öngörülüyor.

Seçim yöntemi tartışması

2025’in sonunda Mesud Barzani, Kürt cumhurbaşkanının belirlenme yönteminin değiştirilmesi çağrısında bulundu. Barzani, üç olası mekanizma önerdi: Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’nun Kürtleri temsilen bir isim belirlemesi; tüm Kürdistani tarafların tek bir aday üzerinde uzlaşması; ya da Irak Parlamentosu’ndaki Kürt bloklar ve milletvekillerinin adayı seçmesi.

Barzani, en önemli hususun Kürtler arasında geniş bir mutabakat sağlanması olduğunu vurgulayarak, cumhurbaşkanının “Bağdat’ta Kürdistan halkını temsil eden” bir figür olması gerektiğini, belirli bir partiye bağlı olmamasının esas olduğunu dile getirdi.

Ancak bu öneri, özellikle iki ana parti arasında yeni bir tartışma alanı açtı. KYB, cumhurbaşkanlığını siyasi nüfuzunun temel unsurlarından biri olarak görürken; KDP, geleneksel teamülü kırarak devletin egemen makamlarının paylaşımında daha büyük bir rol elde etmeyi hedefliyor.

Gözlemcilere göre Kürtler arasındaki bu anlaşmazlıkların sürmesi, sessiz kalsa bile, Bağdat’taki müzakere sürecini etkileyebilir. Zira cumhurbaşkanlığı seçimi, başbakanın belirlenmesi ve parlamentodaki ittifak düzenlemeleriyle yakından bağlantılı daha geniş siyasi dengelerin bir parçası olarak görülüyor.


Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare

Sahadaki kaynaklar, Hadramut Valisi ve Güvenlik Komitesi Başkanı’nın komutasındaki Vatan Kalkanı güçlerinin, El-Haşa bölgesinde bulunan stratejik 37. Tugay Kampı’nın kontrolünü ele geçirdiğin doğruladı.

Sahadaki kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin, Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından El-Haşa Kampı’nda tam kontrol sağladığını, GGK unsurlarının ise geri çekildiğini bildirdi.

Aynı kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin kamp çevresindeki bölgeleri güven altına almak için  operasyonların sürdürdüğünü aktardı.

Hadramutlu askerî kaynaklara göre, GGK güçleri, olası hava saldırılarından endişe duydukları için erken saatlerden itibaren kampın çevresindeki bazı noktalarda konuşlanmıştı. Kaynaklar, bu unsurlarla müdahale edildiğini ve bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik çalışmaların hâlen devam ettiğini belirtti.

Kaynaklar ayrıca, “Vatan Kalkanı” güçlerinin Seyun yönünde ilerlemeyi sürdüreceğini, kalan askerî kamplar ve bölgelerin kontrol altına alınmasının hedeflendiğini vurguladı. Açıklamada, Suudi Arabistan’daki müttefiklerin desteğiyle, Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki tüm kampların güvenliğini sağlamaya yönelik net planlar doğrultusunda hareket edildiği ifade edildi.

Kaynaklar, “Vatan Kalkanı” güçlerinin şu anda bazı noktalarda Seyun’un kırsalına ulaştığını da kaydetti.

Öte yandan kaynaklar, GGK güçlerinin Seyun’daki Birinci Askerî Bölge’den tamamen çekildiğine dair haberleri doğrulamadı; ancak göstergelerin olumlu olduğunu belirtti. Açıklamada, GGK’ya bağlı bazı unsurların Seyun Hastanesi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda konuşlandığı, diğer noktaların ise tamamen boşaltıldığı ve güçlerin El-Katın yönüne çekildiği ifade edildi.