Trump’ı destekleyen 2019 Nevada Güzellik Kraliçesi’nin tacı geri alındı

Katie Williams Trump’ın 2020 başkanlık adaylığını destekleyen şapka ile (Daily Mail)
Katie Williams Trump’ın 2020 başkanlık adaylığını destekleyen şapka ile (Daily Mail)
TT

Trump’ı destekleyen 2019 Nevada Güzellik Kraliçesi’nin tacı geri alındı

Katie Williams Trump’ın 2020 başkanlık adaylığını destekleyen şapka ile (Daily Mail)
Katie Williams Trump’ın 2020 başkanlık adaylığını destekleyen şapka ile (Daily Mail)

ABD’de 2019 Nevada güzeli seçilen Katie Williams’ın tacı internette bir takım siyasi yorumlar yapmasının ardından elinden alındı.
The Independent gazetesinde yer alan habere göre Katie Williams (29), Facebook hesabı üzerinden bir video paylaşarak, ‘Miss Nevada’ ünvanının elinden alındığını ve cumartesi düzenlenecek olan ‘Miss America’ güzellik yarışmasından diskalifiye edildiğini açıkladı.
24 Ağustos Cumartesi günü gerçekleşecek olan Miss America güzellik yarışmasına 26 yaş ve üstü yarışmacılar katılabiliyor.
Katie Williams söz konusu videosunda, “Özellikle kötü bir şey söylemediğim zaman, muhafazakar değerleri olan birini nasıl sansürleyebileceğinizi anlamıyorum” yorumunda bulundu.
Williams, sosyal medya hesabından ABD Başkanı Donald Trump’ı desteklemenin yanında ABD tarafından terör örgütü sınıflandırılan faşizm karşıtı Antifa hakkındaki görüşlerini de paylaşmıştı.
Bununla birlikte, doğum kontrolünün bir ‘hak’ olmadığını ve feminizmin ABD’yi mahvettiğini ifade eden eski güzellik kraliçesi Williams, inandığı şeyler için ‘sansürlendiğini’ söyledi.
Williams, “Görüşlerim daha liberal olsaydı, hiçbir sorun olmazdı” şeklinde sitemde bulundu.
Öte yandan, Dail Mail gazetesinde yer verilen habere göre Miss America yarışmasının organizatörleri Williams’ın gerçekleri çarpıttığını savunarak, söz konusu siyasi mesajların yer aldığı ‘Miss Nevada’ resmi Facebook hesabından silmeyi reddetmesi nedeniyle tacının elinden alındığını açıkladı.



İsrail, Batı Şeria'daki Filistinlilerin telefon hizmetlerini 4G'ye yükseltmeyi kabul etti

Batı Şeria'daki Tulkarm kenti yakınlarındaki Nur Şems mülteci kampında askeri operasyon sırasında çekilmiş binaların fotoğrafı (EPA)
Batı Şeria'daki Tulkarm kenti yakınlarındaki Nur Şems mülteci kampında askeri operasyon sırasında çekilmiş binaların fotoğrafı (EPA)
TT

İsrail, Batı Şeria'daki Filistinlilerin telefon hizmetlerini 4G'ye yükseltmeyi kabul etti

Batı Şeria'daki Tulkarm kenti yakınlarındaki Nur Şems mülteci kampında askeri operasyon sırasında çekilmiş binaların fotoğrafı (EPA)
Batı Şeria'daki Tulkarm kenti yakınlarındaki Nur Şems mülteci kampında askeri operasyon sırasında çekilmiş binaların fotoğrafı (EPA)

İsrail İletişim Bakanlığı bugün, İsrail'in Batı Şeria'daki Filistinliler için cep telefonu hizmetlerini 4G'ye yükseltmeyi kabul ettiğini açıkladı.

Bakanlık, iki Filistinli cep telefonu hizmet şirketi Jawwal ve Arid ile İsveçli mobil ağ altyapı şirketi Ericsson'un pazar günü İsrail tarafından onaylanan idari anlaşmalar imzaladığını belirtti.

Filistinli mobil iletişim sağlayıcıları, 2018 yılında işgal altındaki Batı Şeria'da 3G tabanlı yüksek hızlı veri hizmetlerini başlatarak, yerel 3G ağlarının işletilmesine yönelik uzun süredir devam eden yasağın ardından İsrail ile arasındaki teknolojik uçurumu kapatmaya yardımcı oldu.

Bakanlık, onayın 2022 yılında İsrail ile Filistin Yönetimi arasında dördüncü ve beşinci nesil teknolojilerin kullanımına izin vermeyi amaçlayan bir anlaşma çerçevesinde verildiğini belirtti. İsrail medyası, anlaşmanın Gazze'deki savaş nedeniyle ertelendiğini ve 4G'ye geçişin altı aya kadar sürebileceğini bildirdi.

Filistinli telekomünikasyon sağlayıcıları, çok daha hızlı 5G frekanslarında çalışan İsrailli cep telefonu şirketleriyle rekabet ediyor.

İsrail, eski ikinci ve üçüncü nesil teknolojilerin kullanımını aşamalı olarak sonlandırmayı hedefliyor ve halka dördüncü ve beşinci nesil teknolojileri destekleyen cihazlara geçmelerini tavsiye ediyor.

Ancak Gazze Şeridi'nde yalnızca ikinci nesil ağlar kullanılabilir durumda.


Esed'den Maduro'ya: Rusya ve Çin'in müttefiklerini terk etmesi Afrika'da endişeleri artırıyor

Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)
Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)
TT

Esed'den Maduro'ya: Rusya ve Çin'in müttefiklerini terk etmesi Afrika'da endişeleri artırıyor

Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)
Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)

Sagir el-Haydari

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasının ardından, özellikle Moskova'nın yaklaşık bir yıl önce bir diğer müttefiki olan eski Suriye devlet başkanı Beşşar Esed'i de terk etmesi sebebiyle, Mali, Nijer, Burkina Faso, Rusya ve Çin'e yakın diğer Afrika ülkelerini endişe kapladı.

Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti. Bu durum, son yıllarda Moskova ve Pekin ile ittifaklar kuran Afrika ülkeleri arasında endişeleri artırdı.

Meşru endişeler

Birçok faktör bu endişeleri güçlendiriyor. Örneğin, Mali'de Albay Assimi Goita rejimi, Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) örgütü tarafından başkent Bamako'ya uygulanan kuşatmanın üçüncü ayına girmesiyle varoluşsal bir tehditle karşı karşıya. Kuşatmanın uzaması Moskova'nın tutumu ve müttefikini kurtarmak için müdahale edip etmeyeceği konusunda soruları gündeme getiriyor.

Afrika meseleleri konusunda uzman siyasi analist Sultan Alban, “Bu Afrika endişeleri üç nedenden dolayı meşru. Birincisi, Rusya'nın benzer durumlardaki davranışı, desteğinin sınırsız olmadığını doğruluyor. Suriye'ye yoğun bir şekilde müdahil oldu, ancak Esed'in iktidarda kalması Rusya'nın nüfuzu için bir yüke dönüşünce, onun güvenli bir şekilde ülkeden ayrılmasına katkıda bulundu. İkincisi, Mali, Nijer ve Burkina Faso'da, Batı ve BM'nin çekilmesi, bu ülkelerin rejimlerini Moskova'ya daha bağımlı hale getirdi; Moskova ise Ukrayna ile savaş nedeniyle kısıtlı kaynaklara sahip ve bu çatışma kaynaklarını önemli ölçüde tüketmiş durumda. Bu durum, Moskova'yı önümüzdeki dönemde Sahel bölgesinde askeri ve güvenlik açıdan daha az müdahil olmaya itebilir” dedi.

dcfgthy
Rusya, savaş kapasitelerini ve kuvvetlerini pekiştirmek için Afrika ülkelerine yüzlerce Wagner paralı askerini gönderdi (Reuters)

Alban kendisi ile özel röportajda sözlerine şöyle devam etti: “Üçüncüsü, Çin, politikaları gereği, dikkat çekici bir pragmatizmle hareket ediyor. Yeni güç ve otoritelere uyum sağlayabiliyor ve onun için önemli olan, belirli bir kişinin iktidarının devam etmesi değil, yatırımlarını korumak. Güçlü ve meşru kurumlara alternatif olarak Rus ve Çin şemsiyesine güvenen Afrika rejimleri, zayıf tekliflere bel bağlıyorlar.”

Sınırlı destek

Yakın zamana kadar Mali, Burkina Faso, Ekvator Ginesi ve Nijer gibi Afrika ülkeleri Batılı güçlerin müttefikleriydi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak son yıllarda, onları Moskova ve Pekin ile ittifak kurmaya ve İran ile de kanallar açmaya yönlendiren siyasi dönüşümler ve askeri darbeler yaşadılar.

Güvenlik ve askeri anlaşmaların imzalanmasının ardından Rusya, bu Afrika ülkelerine, etkilerini eşi benzeri görülmemiş bir dereceye kadar genişletmeyi başaran silahlı örgütlere karşı savaş kapasitelerini ve kuvvetlerini pekiştirmek için yüzlerce Wagner paralı askerini, eğitmeni ve askeri danışmanı gönderdi.

Nijerli siyasi analist Muhammed Aval, “Yeni liderlerin Maduro, Esed ve hatta İran'dan ders alması gerektiğini” düşünüyor. “Zira İsrail geçen yıl haziran ayında İran’daki hedefleri vurmaya başladığında, Rusya ve Çin sessiz kaldı, sadece kınama açıklamaları yayınladı.”

dfgthyju
Son yıllarda, birçok Afrika ülkesi, onları Moskova ve Pekin ile ittifaklara iten siyasi dönüşümlere ve askeri darbelere tanık oldu (Reuters)

Aval, özel röportajda “Rusya ve Çin'in Sahel ülkelerine desteği son derece sınırlı olup, birkaç yüz paralı asker ve askeri teçhizattan ibaret. Bunlar, iç ayaklanmalar veya yerel rejimlere karşı askeri müdahaleler durumunda etkisiz kalacaktır” değerlendirmesinde bulundu. “Buna rağmen, Mali, Nijer ve Burkina Faso'daki rejimler bu uyarıları ve endişeleri görmezden gelmeye devam ediyor ve Batı'ya meydan okuyan egemen bir söylem benimsiyorlar. Bu nedenle, Karakas, Şam veya Tahran'dan ders aldıklarını düşünmüyorum” dedi.

Önce çıkarlar

Bu ülkelerin çoğu tarafından Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili resmi bir açıklama yapılmadı. Bu arada Mali, Burkina Faso ve Nijer artan güvenlik sorunlarıyla mücadele ediyor ve Rusya'nın bu krizlerin üstesinden gelmelerine ne ölçüde yardımcı olabileceği soruları gittikçe artıyor.

Sultan Alban, “Esed'in ayrılmasından bir yıl sonra Başkan Maduro'nun devrilmesi, Afrika ülkelerinde Moskova ve Putin'in korumasının önemi hakkında bir tartışmanın kapısını açıyor. Ancak bu tartışma, Rusya ve Çin'in sunabileceği şeylerin sınırlarına odaklanmalı, bu iki ülkenin Afrikalı ortaklarını bu kadar kolay terk etmeye hazır olduğu düşüncesine değil” dedi.

Alban, “Örneğin Suriye'de, Şam rejimi Rusya ve İran'ın sağladığı askeri, siyasi ve mali destek sayesinde 10 yıldan fazla ayakta kaldı. Ancak iç çürüme, yatırımın bizzat Rusya için artık kârlı olmadığı bir noktaya ulaştığında devrildi. Bu nedenle Moskova, nüfuzunun ve üslerinin devamlılığını sağlamak için Esed'in ayrılışını organize etti” diye belirtti.

Alban, “Maduro, Venezuela'da iç bir devrimle değil, askeri bir operasyonla devrildi. Maduro rejiminin ve aygıtının önemli bir kısmı sağlam kaldı. Bu, Rusya'nın kendisini yeniden konumlandırabileceği anlamına geliyor. Bu da Washington ile bir çatışmaya girmekten daha az maliyetli. Buradan, büyük güçlerin mantığını anlayabiliriz; çıkarları ve stratejik varlığı savunmak, faydaların devamlılığını sağlamak, kişileri savunmaktan daha önceliklidir” ifadelerini kullandı.

Alban son olarak; “Sahel bölgesinde Rusya, madencilik sözleşmeleri ve diğer imtiyazlar karşılığında paralı askerler ve rejimleri koruma gibi askeri destek sunuyor. Ancak bu ittifak, ideolojik olarak belirli bir Afrika liderine bağlı kalmayı zorunlu kılmıyor. Çin ise altyapıya yatırım yapmayı ve yatırımlarını korumak için istikrarlı bir ortam aramayı hedefliyor. Rusya'ya kıyasla askeri maceralar konusunda daha az istekli ve kendini belirli bir liderin kaderine bağlamıyor. Onun için önemli olan devletin sürekliliği ve ortağın sözleşmelerin sürekliliğine olan bağlılığını güvence altına almaktır” dedi.


Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
TT

Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)

Ahmed Abdulhakim

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’in ele geçirildiğini açıklarken, ABD'nin tüm Latin Amerika kıtası üzerinde tartışmasız nüfuzunu yeniden kazanması gerektiğini söyleyerek bu hamleyi savundu. Washington'ın ‘Monroe Doktrini'ni artık unutmayacağını’ söyleyen Trump, Batı Yarımküre'yi özel bir hayati alan ve yabancı güçlerin giremeyeceği bir Amerikan nüfuz alanı olarak gören tarihi doktrine doğrudan atıfta bulundu.

Trump'ın ‘Monroe İlkesi’ veya Amerikan siyasi jargonunda bilinen adıyla ‘Monroe Doktrini’ hakkındaki konuşması, 19. yüzyılda ABD’nin 5. Başkanı James Monroe’ya (1817-1825) dayanıyor. Trump, Maduro'nun tutuklanmasını bu doktrinle ilişkilendirerek, bunun ‘Batı Yarımküre'de Amerikan hegemonyasının gelecekte sorgulanmayacağını kanıtladığını’ söyledi. Trump, “Monroe Doktrini çok önemli, ancak biz bunun da çok ötesine geçtik” şeklindeki gururlu ifadelerle doktrinin adını, kendi adının ilk üç harfi ‘Don’ ile uzak atası Monroe'nun adının son kısmı ‘roe’yu birleştiren ‘Donroe’ olarak değiştirdi. Yaklaşık bir ay önce yönetimi tarafından yayınlanan bir belgeye atıfta bulunan Trump, milliyetçi yönelimler doğrultusunda ABD’nin ‘ulusal güvenlik stratejisini’ yeniden çizdi.

Monroe Doktrini’ne ‘Trump değişikliği’ olarak tanımlanan yeni ‘ulusal güvenlik stratejisi’ ile karşı karşıya kalan Washington, Latin Amerika'daki kaynaklara ve stratejik konumlara erişim sağlayarak bölge ülkelerinin ‘istikrarlı ve yeterince iyi yönetilmesini’ sağlamaya çalışıyor. Trump’ın ifadesiyle, Washington'ın Venezuela rejimini devirme sürecini uygulaması ve Kolombiya, Meksika, Küba ve diğerleri gibi ülkelerin politikalarını değiştirmezlerse müdahale tehdidinde bulunması, Trump yönetiminin Latin Amerika'da doğrudan angajmanı yeniden tesis etme kararlılığını yansıtıyor. Peki, Monroe Doktrini hakkında ne biliyoruz? Bu doktrinin ABD’nin Batı Yarımküre ülkeleriyle olan genel ilişkilerinde uygulanma senaryoları ve bunun uluslararası ve küresel ilişkiler üzerindeki sonuçları neler?

Monroe Doktrini: Kuruluş ve Bağlam

19. yüzyılın ilk çeyreğinde, Latin Amerika cumhuriyetlerinde bir bağımsızlık dalgası vardı ve bu ülkeler İspanya ve Portekiz sömürge yönetimlerinden kurtuldular. Washington, 1823 yılına kadar Arjantin, Şili, Kolombiya, Meksika ve Peru olmak üzere beş yeni cumhuriyeti tanıdı. Ancak bu ülkeler, özellikle İspanyol Krallığı’nın gücünü yeniden kazanması ve Rusya, Prusya ve Avusturya ile o dönemde ‘Kutsal İttifak’ olarak bilinen ittifaka katılmasıyla, Avrupa sömürge yönetimine geri dönme riski altında kalmaya devam etti.

Yeniden sömürgecilik tehdidi ve ABD'nin, Rusya'nın Kuzey Amerika'nın kuzeybatı kıyılarındaki yayılmacı emelleri ile Oregon Bölgesi'ne (kuzeybatıda bulunan bir ABD eyaleti) yönelik iddialarından duyduğu endişeler. Bu durum, Rus Çarı I. Alexander'ın kuzeybatı Atlantik bölgelerini (özellikle Alaska) egemenliği altına almayı başarması ve 1821'de yabancı gemilerin bu kıyılara yaklaşmasını engellemesinden sonra özellikle geçerliydi. 1821'de yabancı gemilerin bu kıyıya yaklaşmasını engelledi. Washington, Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyılarını kontrol etme konusundaki sömürgeci çıkarlarını ve emellerini yeniden gözden geçirmeye başladı.

Bu koşullar çerçevesinde Encyclopaedia Britannica'ya göre Büyük Britanya (o dönemin süper gücü) ABD’nin endişelerini paylaşıyordu ve dönemin Dışişleri Bakanı George Canning, Latin Amerika'nın gelecekte kolonileştirilmesini yasaklayan ortak bir ABD-Büyük Britanya deklarasyonu önerdi. Bu deklarasyon, Batı Yarımküre'de Kutsal İttifak’ın olası herhangi bir müdahalesini reddediyordu. Ancak, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Quincy Adams buna itiraz etti ve ABD'nin 5. Başkanı James Monroe'ya, ABD'nin bağımsızlığını ilan etmek ve bölgesel gücünü göstermek için tek taraflı bir deklarasyon yayınlanması önerisinde bulundu. Adams, ABD’nin Büyük Britanya’ya bağlı bir devlet olmadığını göstermesi gerektiğini, ortak bir bildirinin Washington'ın gelecekteki genişleme şansını azaltabileceğini ve Londra'nın kendi imparatorluk hırsları olabileceğini belirtti.

Bu koşullar çerçevesinde 2 Aralık 1823'te ABD Başkanı James Monroe, Kongre'ye sunduğu yedinci yıllık mesajında, kıta güçlerinin Latin Amerika'daki İspanya'nın eski kolonilerini bağımsızlıklarını kazandıktan sonra geri almaya çalışabilecekleri yönündeki ABD'nin artan endişesini yansıtan bir bildiri hazırladı. Bu bildiri, daha sonra ‘Monroe Doktrini’ olarak bilinen ve yıllar ve on yıllar boyunca Güney Amerika'nın ABD’nin arka bahçesi olduğu ve hiçbir dış küresel gücün, ne olursa olsun, Amerikan ulusal güvenliği için stratejik öneme sahip bu bölgede yer edinmesine izin verilmemesi gerektiği görüşüne dayanan, ABD'nin Güney Amerika ülkelerine yönelik dış politika doktrini haline gelen ilkeler barındırıyordu.

swdfrgt
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

O dönemde Ohio eyaletinin Urbana kentinde yayınlanan bir yerel gazetede yer alan açıklamada, ABD Başkanı’nın, Amerika kıtasının güney yarısında Avrupa'nın varlığını reddeden, açık sözlü bir açıklaması yer alıyordu. Ayrıca ABD'nin ‘Eski Dünya’nın işlerine karışmayacağı, buna karşın Avrupa'nın ABD'nin komşularına yönelik herhangi bir saldırısını ABD'ye yönelik bir saldırı olarak kabul edeceği belirtilen bir taahhüt vardı.

Monroe Doktrini ilk açıklandığında, “ABD’nin Avrupa güçlerinin iç işlerine veya aralarında çıkan savaşlara müdahale etmemesi ve ABD’nin o dönemde Batı Yarımküre'de var olan Avrupa kolonilerini tanıması ve bunlara müdahale etmemesi’ dahil olmak üzere dört ana ilkeyi içeriyordu.

Batı güçlerinin gelecekte Batı Yarımküre'de yeni bölgeler kolonileştirme hakkına sahip olmadığını ve bir Avrupa ülkesinin Batı Yarımküre'deki herhangi bir ülkeyi kontrol etme veya baskı altına alma girişiminin ABD’ye karşı düşmanca bir eylem olarak kabul edileceğini vurgulayan Monroe, ‘Eski Dünya’ ile ‘Yeni Dünya’nın farklı sistemlere sahip olduğunu ve ayrı alanlar olarak kalmaları gerektiğini belirtti.

Çok sayıda Amerikan işleri uzmanı ve araştırmacısına göre Monroe Doktrini, açıklanmasından sonra ABD'nin, güney komşularına yönelik dış politikasının ‘temel taşı’ olarak kalmış olsa da Monroe'nun bazı halefleri tarafından eklemeler yapılarak güncellendi. İlk ekleme, James K. Polk'un başkanlığı döneminde (1845-1849) yapıldı. Başkan Polk, Avrupa ülkelerinin ABD'nin olası genişlemesine müdahale etmemesi gerektiğini belirten bir madde ekledi.

ABD Başkanı Theodore Roosevelt (1901–1909) 1904 yılında, Latin Amerika ülkelerinden borçlarını tahsil etmek için askeri müdahale tehdidinde bulunan Avrupalı alacaklı ülkelere karşı müdahale etme hakkından bahsetti ve daha sonra tutumunu sertleştirdi. Aynı yıl Kongre'ye gönderdiği mektubunda, ‘nihayetinde Batı Yarımküre'de medeni bir ulusun müdahalesini gerektirebilecek tekrarlanan yanlış uygulamalar’ olarak nitelendirdiği durumdan bahsetti. Roosevelt, “ABD’nin Monroe Doktrini'ne bağlılığı, bu tür uygulamaların açıkça görüldüğü durumlarda, isteksiz de olsa uluslararası polis rolünü üstlenmesini gerektirebilir” diye belirtti. Bu sözler, o dönemde ‘Roosevelt Corollary’ (Roosevelt Koroları) ve ‘Büyük Sopa’ olarak bilinen politika çerçevesinde, askeri güce sahip olmak ve Amerikan hegemonyasını uygulamak için bu gücü kullanmaya hazır olmak anlamına geliyordu ve Roosevelt'in Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Haiti ve Küba dahil olmak üzere Orta Amerika ve Karayipler'deki ülkelere Amerikan askeri müdahalesini meşrulaştırmak için izlediği politikaya hızla yansıdı.

Encyclopaedia Britannica'ya göre ABD, 1930'lardan bu yana, Latin Amerika'ya yönelik dış politikasını bu bölgedeki ülkeler ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ile istişare içinde oluşturmaya çalıştı. Başkan Theodore Roosevelt'in bazı halefleri, Monroe Doktrini'ni daha az katı bir şekilde yorumlamaya çalıştılar. Bunlar arasında, büyük sopa diplomasisini iyi komşuluk diplomasisiyle değiştiren Başkan Franklin Roosevelt (1933-1945) de bulunuyor. Bununla birlikte, birçok uzmana göre ABD, güney komşularının iç işlerine müdahalesini meşrulaştırmak için Monroe Doktrini'ni kullanmaya devam etti.

dfe
Daniel Patrick Moynihan Federal Adliye Sarayı önünde devrik Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu destekleyen pankartlar taşıyan protestocular (AFP)

Roosevelt'ten sonra, ABD Başkanı John F. Kennedy (1961-1963) 1962'de Monroe Doktrini'ni yeniden uyguladı. Sovyetler Birliği Küba'da füze fırlatma rampaları inşa etmeye başladıktan sonra Küba'ya deniz ve hava ablukası uyguladı (ABD kıyılarından sadece 90 mil uzaklıkta), ABD'nin ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü unsurları etkisiz hale getirmek için askeri güç kullanmaya hazır olduğunu gösterdi. Bu kriz, ‘Küba Füze Krizi’ adıyla biliniyor.

Öte yandan Cumhuriyetçi isimlerden Ronald Reagan, başkanlığı döneminde (1981–1989), 1985 yılında komünizmle mücadele politikasını açıklarken Monroe Doktrini'ni referans gösterdi. Her ne kadar buna ‘Reagan Doktrini’ adıyla kendi yorumunu eklemiş olsa da o dönem yaptığı konuşmaya göre bu doktrin ‘demokratik müttefikleri yanında durmak ve Afganistan'dan Nikaragua'ya kadar her kıtada Sovyet destekli saldırganlıklarla mücadele etmek için hayatlarını tehlikeye atanlara umudumuzu kaybetmemek’ anlamına geliyordu.

Washington, bu yaklaşım çerçevesinde Nikaragua'daki Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) sosyalist hükümetini devirmek amacıyla kontralar (karşı devrimciler) hareketini destekledi. Afgan mücahitlerine Sovyet işgalinden kurtulmaları için askeri yardım sağladı.

Washington, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve 1990'larda Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından, 21. yüzyılın başlarında Latin Amerika'daki askeri müdahalelerini azalttı, ancak Barack Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı John Kerry, 2013 yılında OAS'da yaptığı bir konuşmada, bölgedeki önemli etkisini koruduğunu belirtti. Kerry,  ABD politikasında önemli bir dönüşüm olarak değerlendirilen ‘Monroe Doktrini döneminin sona erdiğini’ ilan etti. Ancak bu açıklamanın etkisi Latin Amerika ülkeleri tarafından o dönemde önemsizleştirildi.

Monroe ve Donroe arasındaki Latin Amerika

Başkan Trump'ın görev süresi boyunca Latin Amerika'ya yönelik ABD politikasının temel direği olarak Monroe Doktrini’nin geri dönüşü yeni bir durum değildi, zira başkan ve yönetimi, Beyaz Saray'a dönüşüyle birlikte birinci ve ikinci dönemlerinde bunu yeniden teyit ettiler. Trump'ın küresel sahnede ABD'nin hakim ve kontrolcü konumunu pekiştirmek için ‘Monroe İlkesi’ veya ‘Monroe Doktrini’ olarak adlandırdığı ilkenin tamamlayıcısı olarak geçen ay ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'ne dahil edilmesinin yanı sıra, Doktrinin ilkelerine bağlılık, Trump'ın ilk başkanlığı döneminde (2017-2021) de mevcuttu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, 2018 yılında Meksika'ya yaptığı ziyaret sırasında doktrini överek, ‘bugün yazılmış gibi güncel’ olduğunu söyledi. Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton da Venezuela ve Küba'daki diktatörlükleri devirmekle tehdit ettiği bir konuşmasında, doktrinin ‘hayatta ve iyi durumda’ olduğunu ilan etti.

juıko
Trump, Venezuela'ya yapılan saldırının ardından Kolombiya'ya askeri müdahale tehdidinde bulundu (AFP)

Trump, 2019 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, “Başkan Monroe'dan bu yana ülkemizin resmi politikası, bu yarımkürede yabancı müdahaleyi reddetmek olmuştur” dedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu sözler Rusya ve Çin'e, ABD'nin kendi arka bahçesi olarak gördüğü bölgelere, özellikle de Trump'ın ‘diktacı troyka’ olarak nitelendirdiği Venezuela, Küba ve Nikaragua'ya müdahale etmemeleri konusunda bir uyarı olarak algılandı.

Trump yönetiminin Monroe Doktrini'ni kullanma yaklaşımını analiz eden Amerikan televizyonu NBC, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu devirmek için askeri güç kullanması ve başka yerlerde de benzer operasyonlar yapacağına dair tehditlerinin, ‘Önce Amerika’ söyleminden dramatik bir sapma olduğunu yazdı. Bunun Trump’ın ikinci başkanlık döneminde daha müdahaleci bir dış politika izleyeceğini teyit ettiğini belirten kanal, ABD Başkanı’nın cumartesi günü yaptığı açıklamaların, birçok cephede askeri güç kullanma isteğini giderek artıran başkan için yeni bir dış politika doktrini çizdiğini kaydetti. Bu yaklaşım, geçtiğimiz ocak ayında yaptığı göreve başlama konuşmasında ‘barışçı’ olarak hatırlanmak istediğini söyleyen bir başkan için tehlikeli olabilir.

NBC, eski Savunma Bakanlığı yetkilisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde kıdemli araştırmacı olan Seth Jones'un, Trump ve ulusal güvenlik ekibinin Venezuela'da bundan sonra olacaklardan sorumlu olacağını söylediğini aktardı. Jones, “Bu artık onların sorumluluğunda ve işler ters giderse, başka kimse suçlanamaz” diye ekledi. NBC, Trump'ın 2024 yılındaki seçim kampanyasında hükümetten ‘savaş çığırtkanlarını’ uzaklaştıracağına dair verdiği sözün aksine, dışarıdaki savaşlara karşı şüpheci yaklaşımını paylaşan J.D. Vance'i başkan yardımcısı adayı olarak seçtiğine dikkat çekti. Trump, 2016 yılındaki seçim kampanyasında Irak, Afganistan ve Libya'daki başarısız askeri müdahaleleri destekledikleri için Cumhuriyetçi meslektaşlarını ve eski başkanları eleştirmişti. “Mevcut ulus inşa ve rejim değişikliği stratejimiz kanıtlanmış ve mutlak bir başarısızlıktır” diyen Trump'ın ikinci döneminin ilk aylarındaki dış politikası ise bunun aksine işaret etti. Trump, Yemen, Suriye, Irak, Somali, İran ve şimdi de Maduro'yu yakalayıp uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili suçlamalarla yargılanması için ABD'ye getirmek amacıyla Venezuela'ya saldırı emri verdi.

Venezuela operasyonu konusunda ABD içindeki bölünmeye dikkat çeken NBC’ye göre çoğu Cumhuriyetçi temsilci, bu hamleyi açıkça desteklerken, Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçi isimler, operasyonun yasal dayanağı ve ABD'nin Venezuela'da süresiz ve tehlikeli bir taahhüde girme olasılığı konusunda şüphelerini dile getirdi. Başkan Trump'ın hava saldırılarını denetleyen başkomutan ya da diplomatik anlaşmalar için çaba gösteren barış elçisi olarak, ekonomik iyileşme umuduyla oy veren seçmenlerin faturalarını ödemekte zorlanmaları nedeniyle onay oranlarının düşmesinden dolayı potansiyel bir siyasi risk oluşturduğunu belirttiler.

dfgthyju
Karakas'ta Donald Trump karşıtı bir duvar resminin önünden geçen kadınlar (AFP)

Trump’ın ateşli bir destekçisiyken eleştirmeni haline gelen Georgia eyaleti Cumhuriyetçi Temsilcisi Marjorie Taylor Greene, X'te şu sloganı savunanların ‘Make America Great Again’ (Amerika'yı Yeniden Büyük Yap/MAGA) sloganını destekleyenlerin, yurtdışındaki ‘sonsuz’ askeri maceralara karşı ‘tiksinti’ duyduklarını belirterek, “MAGA hareketinin birçok üyesi, bunu sona erdirmek için oy verdiklerini düşünüyordu, ama ne kadar yanılmışız” diye yazdı.

Aynı endişeler, İngiliz gazetesi The Guardian'da Simon Tisdall tarafından da dile getirildi. Tisdall, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, ABD Başkanı Donald Trump'ın dış politikasının niteliği ve uluslararası meşruiyet çerçevesi dışında güç kullanımının sınırları hakkında küresel tartışmayı yeniden alevlendirdiğini belirtti. Simon Tisdall, yaşananların münferit bir olay olmadığını, daha ziyade küresel istikrarı tehdit eden ve Latin Amerika'daki uluslararası düzeni ve istikrarı baltalayan tırmanan bir yaklaşımın yeni bir bölümü olduğunu vurguladı.

Tisdall'a göre, ABD'nin bu hamlesi ‘yasadışı ve haksız’ ve Trump döneminde benimsenen bir politika olarak kaosa dayalı yaklaşımı yansıtıyor. Tisdall, Venezuela'ya yönelik saldırının, ABD'nin İran'ı vurma tehditleriyle aynı zamana denk gelen ve Karakas'a aylarca süren askeri ve ekonomik baskıların ardından, daha geniş kapsamlı bir gerginlik bağlamında gerçekleştiğini belirtti.

Trump, Venezuela'ya karşı attığı adımı uyuşturucu kaçakçılığı ve yasadışı göçü hedef almak olarak gerekçelendirse de Tisdall, bunun gerçek nedenlerinin Maduro'ya karşı şahsi düşmanlığı ve Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırma arzusu ile bağlantılı olduğuna inanıyor. Washington'ın Batı Yarımküre'de mutlak bir nüfuz kurma çabasının Latin Amerika ülkelerinin liderleri arasında paniğe yol açtığını söyleyen Tisdall, özellikle de Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimlerin Küba ve Panama gibi ülkelere karşı çatışmacı bir vizyonla ABD diplomasisini yönetmesi nedeniyle, bu liderlerin artık ülkelerinin Beyaz Saray'ın gündemindeki bir sonraki hedefler olacağından korktuklarını düşünüyor.

Trump'ın ‘barışçı’ imajının tamamen kaybolmuş olabileceğinin altını çizen Tisdall, çünkü günümüz dünyasının sadece bir ABD başkanının seçimi ile karşı karşıya olmadığını, aynı zamanda küresel istikrarı tehdit eden ego ve siyasi miras bırakma arzusuna dayalı bir strateji ile karşı karşıya olduğunu belirtti. ABD merkezli bazı raporlara göre Başkan Trump'ın Latin Amerika'ya ilişkin Monroe Doktrini'ni nasıl uygulayacağı, özellikle de kendisi ve yönetiminin üst düzey üyeleri diğer dünya liderlerine uyarı mesajları göndermesinden dolayı endişelere yol açıyor.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun cumartesi günü alıkonulmasının ayrıntılarını açıklamak için düzenlenen basın toplantısında Trump, Maduro'nun müttefiki olan Kolombiya Başkanı Gustavo Petro'yu ‘kokain üretmek’ ve bunu ABD’ye göndermekle suçlayarak, “O yüzden arkasını kollasa iyi olur” dedi.

Trump, Fox News’e daha önce verdiği bir röportajda, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'a ‘ülkeyi yöneten’ uyuşturucu kartelleriyle nasıl mücadele edileceğini öğrenmek konusunda sabırsızlandığını söylediğini belirtmişti. “Meksika bu konuda bir şeyler yapılmalı” diyen Trump, Küba'nın artık başarısız bir devlet olduğunu belirterek ayrıntılara girmeden “Küba, sonunda konuşacağımız bir konu olacak” ifadelerini kullandı. Basın toplantısında Trump’ın yanında duran ve daha açık sözlü olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio Küba ile ilgili olarak, “Hükümette olsaydım, en azından biraz endişelenirdim. Herkesle konuşur ve görüşürüz ama bizimle oyun oynamayın. Bu başkan görevdeyken oyun oynamayın. Sonu iyi olmaz” ifadesini kullandı.

Maduro'nun alıkonulması, Latin Amerika'daki durumu değiştirebilecek tehlikeli bir emsal oluşturdu. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, bunu ‘kimsenin aşmaması gereken bir sınırı aşmak ve bölgedeki barışa büyük bir tehdit oluşturmak’ olarak nitelendirdi.

Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ise Venezuelalı meslektaşının gözaltına alınmasının hemen ardından Ulusal Güvenlik Konseyi'ni topladı, sınır koruma ve güvenliğini güçlendirme kararları aldı ve ABD'nin Karakas'a saldırısını görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi'nden (BMGK) acil bir toplantı talep etti.

Tüm bunlar sadece düşmanlarla sınırlı kalmayabilir. Fransız Haber Ajansı AFP’ye göre Venezuela’daki operasyon, Donald Trump'ın stratejik kaynakları ele geçirme tehditlerinden, özellikle de Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı ilhak etme niyetini kamuoyuna açıklamasından endişe duyan ABD müttefiklerine bir uyarı niteliğinde olabilir. Askeri araştırma ve analiz merkezi Defence Priorities'in direktörü Jennifer Kavanagh, bununla ilgili değerlendirmesinde, “ABD’nin Grönland'a birkaç yüz veya birkaç bin askeri personel göndermesi büyük bir zorluk oluşturmaz ve buna kimlerin itiraz edebileceğini de anlamıyorum” ifadelerini kullandı.

Kavanaugh, Venezuela’daki operasyonun, Çin ve Rusya gibi ülkeleri ve bu ülkelerin, özellikle Pekin için Tayvan ve Moskova için Ukrayna olmak üzere, kendi nüfuz alanlarında aynı şeyi yapmaya teşvik edilme olasılığına atıfla ‘Eğer ABD, bir yetkilinin meşru olmadığını ilan edebilir, onu devirebilir ve ülkesini yönetebilirse, diğer ülkelerin aynı şeyi yapmasını ne engelleyebilir?’ sorusunu gündeme getirdiğini söyledi.