Kral Hüseyin'in Abdunnasır'a uyarısı Mısır'ı 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın pençesinden kurtaramadı

Yayına hazırlayan: Muhammed Hayr Raşida

Kral Hüseyin'in Abdunnasır'a uyarısı Mısır'ı 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın pençesinden kurtaramadı
TT

Kral Hüseyin'in Abdunnasır'a uyarısı Mısır'ı 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın pençesinden kurtaramadı

Kral Hüseyin'in Abdunnasır'a uyarısı Mısır'ı 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın pençesinden kurtaramadı

Ürdün Başbakanı, Savunma Bakanı ve Kraliyet Mahkemesi Başkanı Zeyd bin Şakir’in dul eşi Nevzad es-Sati, gelecek ay yayınlanacak ‘Silahtan açılıma: Zeyd Bin Şakir’ adlı kitabında oldukça önemli bilgiler ortaya koydu.  
Kitabın önemi, Zeyd bin Şakir’in Kral Hüseyin'in en yakında bulunan isimler arasında yer almasından, onlarca yıl onunla beraber bulunmasından, tugay komutanlığından ordu komutanlığına yükselmesinden ve Savunma Bakanı, Kraliyet Mahkemesi Başkanı ve Başbakan olarak görev almasından kaynaklanıyor. Bunların yanı sıra Kral Hüseyin tarafından kendisine mareşal rütbesinin verilmesi de Zeyd bin Şakir’in önemli bir isim olduğunu gösteriyor. Nitekim o döneme kadar merhum Ürdün Kralı ile Silahlı Kuvvetler Komutanı Casim el-Mecali dışında kimse bu rütbeyi elde edememişti. Zeyd bin Şakir, bu rütbeye ulaşan üçüncü kişi oldu. Öte yandan 1996 yılında Kral Hüseyin ona ‘Emir’ unvanı verdi.
Şarku’l Avsat bugünden itibaren ilk kez kitaptan bazı bölümleri okuyucularla buluşturacak. Yayınlanan bölümlerde, Ürdün ve bölge tarihinin önemli bir dönemine ilişkin daha önce yayınlanmamış ayrıntılar yer alacak. Bu ayrıntılar, ‘1967 savaşı ve akabinde yaşanan diğer savaşlardan, bunlara eşlik eden Kral Hüseyin ile dönemin Mısır Başbakanı Cemal Abdunnasır arasındaki görüşmelere, Kudüs ve Batı Şeria'nın yitirildiği yenilginin olumsuz etkilerine, ‘Karameh Savaşı’ ve buna bağlı olarak Ürdün’deki Filistinli örgütlerin etkisinin artmasına ve Zeyd bin Şakir’in Ürdün ordusunun kıdemli subaylarından biri olduğu dönemde yaşanan Kara Eylül olaylarına’ kadar uzanıyor.
Bununla birlikte Kral Hüseyin ile Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin arasındaki ilişkiye değinilen kitapta, Ürdün'ün Saddam tarafından reddedilen İkinci Körfez Savaşı sırasındaki Arap çözümüne verdiği destek de ele alınıyor. Ayrıca Amman’ın Saddam Hüseyin’in damadı ve Irak ordusunda askeri endüstriden sorumlu olan Hüseyin Kamil’e ev sahipliği yapmasından dolayı yaşanan krize değiniliyor.
Kitapta yer alan bilgilerin, Ürdün tarihine ve bölge tarihinin 40 yıllık dönemine ilişkin geniş tartışmalara neden olacağı bekleniyor.
Kitabın ilk bölümünde yer alan bilgiler;
Samu olayları İsrail ile Araplar arasındaki askeri çatışmalarda önemli bir dönüm noktası oldu. Kral Hüseyin, bunun, İsrail’in Batı Şeria’yı işgal etme niyetine ilişkin ‘doğrudan bir uyarı’ olduğunu düşünüyordu. ABD Başkanı Lyndon B.Johnson’ın verdiği güvencelere rağmen Kral Hüseyin, İsrail’in Batı Şeria’ya gözünü diktiğine ve askeri mesajlaşmalar yoluyla savaş atmosferinin bölgeye hâkim olmaya başladığına ilişkin derin bir şüphe duyuyordu. Nitekim, Suriye-İsrail cephesinde çatışmaların patlak vermesinin akabinde 1967 Mayıs ayından itibaren bölgedeki gerilim tırmanmaya başladı. Dönemin İsrail Savunma Bakanı İzak Rabin, Şam'ı işgal edeceğini söyledi. Abdunnasır, her ne kadar Yemen'deki askeri çatışmalara girmiş olsa da İsrail ile savaşmak istemiyordu. Arapların böyle bir askeri çatışmadan galibiyetle çıkma gücüne sahip olduğundan şüpheliydi. Suriye cephesindeki bu gelişmelerin ardından oldukça önemli kararlar aldı ve onun bu kararları bölgeyi uçurumun eşiğine getirdi. İsrail sınırında yer alan Sina’daki uluslararası acil durum kuvvetlerinden ayrılmalarını talep etti. İsrail seyrüseferlerine karşı Tiran Boğazı’nı kapattı ve Sina’ya Mısır ordusundan büyük birlikler yığdı. Abdunnasır, savaş konusunda hevesli değildi, fakat -siyasi tutumlara ve eylemlere hâkim olan halk söyleminin baskısı altında- attığı adımlar İsrail tarafından savaş ilanı olarak değerlendirildi. Abdunnasır’ın bu adımları atmasının bir diğer sebebi ise Mısır ile İsrail arasında bulunan ve uluslararası bir tampon mesabesinde olan acil durum kuvvetlerinin varlığını teşvik eden siyasi propagandaya karşı koymaktı. Bu durum, savaşın ağırlığının Suriye tarafına kaymasına sebep oldu.
Moskova’dan gelen istihbarat ve sonrası
Savaş öncesi gerginliğin zirveye ulaştığı bir zamanda Moskova'dan İsrail'in Suriye cephesine saldırmayı amaçladığı yönünde bir istihbarat geldi. Bu istihbarat her ne kadar daha sonra yalanlansa da birtakım soruları ve şüpheleri gündeme getirdi. Fakat bu istihbarat Abdunnasır’ın o zamanki tutumu ve askeri birlikleri alarm durumuna geçirme yönündeki kararı üzerinde çok etkili oldu. İsrail’e Mısır’ın Suriye’nin yanında olduğuna dair açık bir mesaj göndermek istiyordu.
Bütün bunların ardından Kral Hüseyin, savaş atmosferinin bölgeye hakim olacağı yönünde bir kanaate sahip oldu. Araplar arasında istihbarat açısından öne çıkmasına ve daha doğru ve derin bilgi kaynaklarına sahip olmasına rağmen gönderdiği mesajların hiçbiri Abdunnasır tarafından dikkate alınmadı.
Abdunnasır’ın tarihçisi ve kendisine çok yakın bir isim olan Muhammed Hasaneyn Heykel’in de dediği gibi Kral Hüseyin’in Abdunnasır’a gönderdiği belki de ilk önemli mesaj, Mayıs ayının başında Nasır’ı uyarmasıydı. Kral Hüseyin, Mısır’ın askeri komutanlarından Abdulmünim Riyad ile görüşmek istedi ve ona Suriye cephesindeki durumun tırmandırılmasının bir tuzak olduğuna dair önemli bilgilere sahip olduğunu söyledi. Ancak Mısırlılar, bu mesajı dikkate almadılar. Bunun yerine Sovyetlerden ve Suriye cephesinden gelen haberlerden etkilendiler.
30 Mayıs'ta (yani savaştan birkaç gün önce) Kral Hüseyin, Başbakan Saad Cuma, Dışişleri Bakanı Ahmed Toukan, Genelkurmay Başkanı Amir Hamaş ve Kraliyet Hava Kuvvetleri Komutanı Salih el-Kürdi’den oluşan üst düzey bir resmi heyetle birlikte Abdunnasır ile görüşmek üzere Mısır’a gitmek gibi çok önemli bir karar aldı. Heyet, Abdunnasır ile bir araya geldi. Abdunnasır, Kral Hüseyin ile şakalaştı ve ona, “Ziyaret gizli olduğundan seni tutuklayabilir miyim, ne dersin?” dedi. Kral Hüseyin, cevap olarak, “Bunu hiç düşünmedim” dedi. Görüşme sırasında Kral Hüseyin, gerçekleştiği takdirde savaşa hazır olup olmadığını, bu konuda ciddi olup olmadığını sordu ve Kudüs’ün akıbetine ilişkin endişesini dile getirdi. Daha sonra Amir Hamaş’ın Zeyd’e söylediğine göre, Kral Hüseyin, Abdunnasır’a “Seni Kahire’den Kudüs’e ulaştıracağım” demiş ve bir çatışma yaşanması durumunda Arapların arkasında duracağını göstermek için iki ülke arasında Mısır-Suriye anlaşmasına benzer şekilde ortak bir savunma anlaşması imzalamayı teklif ederek, Abdunnasır’ı şaşırtmış.
İkili anlaşmayı imzaladılar. Kral Hüseyin, Abdunnasır’dan gerek Ürdün cephesine komutanlık etmesi gerekse de Ürdün birliklerinden ve Irak ve Suudi Arabistan’dan gelmesi beklenen birliklerden sorumlu olması için Abdulmünim Riyad’ı kendisiyle birlikte Ürdün’e göndermesini istedi. Çünkü Ürdün ve Mısır arasındaki ilişkiler, Ürdün’ün Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Başkanı Ahmed Şukayri’yi sınırdışı etmesinden dolayı gergindi. Abdunnasır, Şukayri’den toplantıya gelmesini ve aralarındaki gerilime son vermeleri için Kral Hüseyin ile görüşmesini istedi.
Akademik, siyasi ve askeri çevrelerde Kral Hüseyin'i savaşa girmeye sevk eden ve bu önemli adımı atmasına yol açan sebeplere ilişkin hala tartışılmakta olan yüzlerce soru var. Nitekim öncesinde İsrail tarafının savaştan galip olarak çıkacağından korkmasına rağmen ciddi bir hazırlığı bulunmayan ve stratejik bir planlaması olmayan Arap güçleriyle birlikte savaşa girdi. Hasaneyn Heykel’in ifadelerine göre o sıra başlarında Vasfi Tel’in bulunduğu ‘Ürdünlü siyasetçilerden oluşan ve İsrail’in savaştan beklediği armağanın Batı Şeria’yı ele geçirerek, Siyonist rüyasını tamamlamak olduğunun farkında olan’ bir ekibin, atılan bu adıma karşı çıkmaları bu soruyu daha önemli kılıyor. Ancak bu durumu, Irak'taki 1958 darbesinden ve kraliyet ailesinin öldürülmesinden sonra yaşanan süreç gibi Kral Hüseyin’in kararını ve tutumunu etkileyen bölgesel ve iç koşullar bağlamından kopararak cevaplamak oldukça zor.
En doğru hükmü verecek olan ‘zaman’
Kral Hüseyin, katılmasa bile gerçekleştiği takdirde böyle bir savaşın sonuçlarından korkuyordu. Her ne kadar en başından bunun aslında kaybedilmiş bir savaş olduğunu düşünse de Abdunnasır’ı ziyaret etti ve ortak bir savunma anlaşması imzaladı. Ürdün aleyhindeki suçlamalar ve Arap sahnesinde kendilerine duyulan güvenin azalması, Kral Hüseyin’i Ürdün cephesine komutanlık etmesi için Abdunnasır’dan Mısırlı komutan Abdulmünim Riyad’ı kendisiyle birlikte Ürdün’e göndermesini talep etmeye sevk etti. Kral Hüseyin, Abdunnasır ile görüşmesinde, ne şartlarda savaşa girileceğinin görüşülmesi için Mısırlı bir komutanı yanına almak istediğini söyledi. Her ne kadar Kral Hüseyin'in politikaları Abdunnasır’ın takip ettiği siyaset karşısında başarılı olmuş olsa da en doğru hükmü verecek olan ‘zaman’dı.
Irak'taki darbeden sonra Abdunnasır, yaptığı konuşmaların birinde, Kral Hüseyin'in annesine hakaret etme noktasına kadar geldi. Öte yandan Kral Hüseyin’in aleyhinde, onu ‘sömürgecilerin kuyruğu’ olarak nitelendiren basın kampanyaları birbirini takip etti. Kral Hüseyin'in savaşta Arapların yanında durmaktan başka seçeneği yoktu. Çünkü iç koşullar ve halkın galeyana gelmesi, Kral Hüseyin’i böyle bir karar almaya sevk etti. FKÖ ile yaşanan gergin ilişkiler, Arap atmosferini Ürdün aleyhinde kışkırtan propagandalar ve diğer yandan asıl savaş sebepleriyle birlikte İsrail’in Samu köyüne saldırması ateşe yağ döktü.
Kral Hüseyin’in Arapların yanında yer almasının bir diğer sebebi ise ABD tarafından verilen garantilere ve İsrail’in Batı Şeria’ya yönelik niyetlerine karşı olan güvensizliğiydi. Savaştan iki gün önce Kral Hüseyin, Batı Şeria'daki Ürdün kuvvetlerini ziyaret etti.
Zeyd’in komutasındaki 60. Tugay ile ziyarete başlayan Kral Hüseyin, askerlere ve subaylara şöyle hitap etti:
“İçinde bulunduğumuz koşullarda İsrail’le yüzleşecek gücümüz yok. Sadece Ürdün değil, bütün Arap ülkeleri bu güce sahip değil. Sonuçlar umduğumuzun ve her köşedeki Arap vatandaşlarının arzularının aksi olacak. Olurda savaş patlak verirse, önünüzde tek bir yol var: Ülkenizin başını dik tutacak, ordunun geleneklerini koruyacak ve bütün gücünüzle savaşacaksınız. İnşallah Allah elimizden tutacak.”
Abdunnasır’a son uyarı
Kral Hüseyin, 30 Mayıs’ta ve 3 Haziran’daki uyarılarının ardından, Amman’daki Türk Büyükelçi’sinin kendisine verdiği bilgiye dayanarak, 4 Haziran’da (savaşa saatler kala) Abdunnasır’ı son bir kez daha uyardı. Uyarıda, İsrail’in 5 veya 6 Haziran’da havaalanlarını hedef alan hava saldırılarına başlayacağı belirtiliyordu. Mısırlılar bu uyarıya, böyle bir saldırı beklediklerini ve buna hazır olduklarını söyleyerek cevap verdiler.
Mısır ordusu komutanlarından Abdulhakim Amir’den beklenmedik hareket
Ertesi sabah 6 Haziran’da beklenen saat gelip çattı ve aylardır hazırlanılan savaşın neticesini önceleyen korkunç gerçekler üzerindeki tozlar dağıldı. İsrail uçakları, Mısır havaalanlarına baskın düzenledi ve savaş uçaklarını imha etti. Bu baskınlar, tüm Arap kuvvetlerine vurulan nihai darbe oldu. Çünkü Mısır İsrail'e karşı hava savunmasına güveniyordu. Mısır askeri liderliği, bu şiddetli hava saldırısının ardından sarsıldı. Fakat Mısır ordusu komutanlarından Abdulhakim Amir bu hezimeti kabullenmek istemedi ve Mısır medyasında Mısır uçaksavarlarının İsrail uçaklarının yüzde 75’ini imha ettiği haberi yer aldı. Amir bu yalan haberi, Ürdün Cephesi Komutanı Abdulmünim Riyad’a göndererek, Arap ordusunun İsrail güçleriyle savaşmaya başlamasını istedi.
Ürdün Silahlı Kuvvetleri, İsrail’in Kudüs yakınlarındaki pozisyonlarını bombalamaya başladı. Sahada ilerleyen silahlı güçler, Kudüs’teki bazı alanların kontrolünü ele geçirirken, saat 11.00'da Ürdün’ün savaş uçakları, İsrail havaalanlarına baskın düzenledi. Fakat Mısır’a karşı saldırıya geçtiklerinden dolayı savaş uçaklarını yerlerinde bulamadılar. İsrail uçakları, derhal Ürdün uçaklarına baskın düzenledi ve ikinci bir baskın için hazırlandıkları sırada onları imha etti. Suriye ve Irak uçaklarının akıbeti de bundan farklı olmadı. Böylece öğlen saatlerinde İsrail, Arap hava kuvvetlerini tamamen ortadan kaldırdı. Mısır ve Ürdün cephelerindeki orduların karşı karşıya kaldığı bombardımanın daha önce benzeri görülmemişti. Çünkü onlar ile İsrail hava kuvvetleri arasında artık hiçbir engel kalmamıştı.
İsrail Başbakanı’ndan Kral Hüseyin’e mesaj
Kral Hüseyin, savaşın başlangıcında Mısır Hava Kuvvetleri’nin hezimete uğramasının ardından Avrupalı ve Amerikalı arabulucular aracılığıyla İsrail Başbakanı Levi Eşkol’den önemli bir mesaj aldı. Mesajda, savaşa girmedikleri takdirde İsrail’in Ürdün’e saldırmayacağını taahhüt ettiği bildiriliyordu. Fakat Kral Hüseyin, “Ben bir Arap’ım ve savaşa katılmak benim görevim” diyerek, bu teklifi reddetti. Hüseyin, Mısır Hava Kuvvetleri’nin tamamen imha edildiğini bilmiyordu. Kendisine ulaşanlar Mısır basınında yer alan yalan haberlerdi. Kral Hüseyin, daha sonra şayet bunu bilmiş olsaydı, kaybedeceği bir savaşa girmeyeceğini itiraf etti.
Hava kuvvetlerinin savaşın ilk saatlerinde imha edilmesi, hava alanının bütünüyle İsrail’in kontrolünde olmasını sağladı. Bunun ardından Mısır ordusu, Sina Çölü’nde saldırıya uğradı. Bu durum askeri liderliğin ertesi sabah Sina'dan çekilmeye karar vermesine neden oldu. Bununla birlikte yaşanan kaosun ve savaşın yürütülmesinde stratejik planlamanın olmayışının, bilakis tamamen hesaplanmadan hareket edilerek verilen geri çekilme kararının, Mısır ordusu için maliyeti çok yüksek oldu. Hasaneyn Heykel’in söylediği gibi savaşın ilk gününde Mısır ordusundan 642 asker hayatını kaybetti. Fakat 8 Haziran akşamı hayatını kaybedenlerin sayısı 6 bin 811’e ulaştı. Bu, ordunun geri çekilemediğini ve felaketle sonuçlanan kaos ortamının yaşandığını gösteriyor.
Ürdünlü savaşçılar kahramanca savaşıyor
Savaşın ilk gününün erken saatlerinde, Ürdünlü savaşçılar kahramanca savaştılar ve İsrail'in Kudüs yakınlarındaki pozisyonlarını kontrol altına aldılar. Ancak aynı günün akşamı, Mısır askeri liderliğinin hatalarının ve yalanlarının neticelerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla birlikte, işler tamamen tersine döndü. Nitekim İsrail hava saldırıları, yerdeki güç dengesini değiştirmeye başladı. Ürdünlü askerler iki büyük sorunun acısını tattılar: ‘İmha edilmesinden dolayı hava desteğinden mahrum olmaları ve maruz kaldıkları bombardıman.’ Savaştan 48 saat önce Zeyd’in komutanlığındaki tugaya, Eriha’nın batısında bulunan Han el-Ahmer bölgesinden el-Halil’e doğru hareket etmeleri emredildi. Bizzat Zeyd sahadaki planları gözden geçiriyor ve işlerin seyrini denetliyordu. Mısır Hava Kuvvetleri’nin bütünüyle tahrip edildiği gerçeğinin gizlenmesiyle birlikte, Zeyd’e en-Nakib’ten el-Halil şehrine doğru yola çıkan Mısır birlikleriyle bir araya gelmesi emredildi. Bunun üzerine Zeyd, görevi yerine getirmek için zaman ve mesafeyi kısaltmak amacıyla geleneksel yoldan gitmeyerek, el-Halil’e doğru çölden gidilmesi yönünde talimat verdi.
Savaş sırasında Zeyd’in yanında bulunan Aid er-Revdan, bu trajik anlar hakkında önemli detayları şu şekilde anlatıyor:
“Savaşın başından sonuna kadar Zeyd ile beraberdim. El-Halil’den sonra ez-Zahiriya bölgesine ulaştık. Burada, Ürdün polisine ait bir karakol vardı. Mısır ordusuyla buluşma noktasına ulaşmak için nereden yürüyeceğimizi görmek için bir binanın tepesine çıktık. Fakat tam bu sırada karakol personeli tugay karargahının İsrail uçakları tarafından bombalandığını söyleyen bir telgraf aldı. Bunun üzerine bölgeye gittik ve tamamen yanıp yıkıldığını gördük. Savaş başladıktan sadece birkaç saat sonra kendimizi acı dolu bir gerçeklikle karşı karşıya bulduk. Kahire’den yayın yapan Savtu’l Arab radyosunun söylediği her şey yalandı. İsrail uçaklarının yüzde 75’inin imha edildiği gibi haberlerin palavra olduğunu anladık. Gerçek olan bunun tam aksiydi. Mısır uçakları tamamen imha edilmişti ve Mısır ordusu hiçbir şekilde ilerlemiyordu. Bilakis Sina’da maruz kaldıkları bombardımanın ardından geri çekiliyordu. Sonrasında işler değişti ve  İsrail baskısının yavaş yavaş Ürdün cephesine kaymasıyla birlikte bulunduğum tugayın görevi, artık Kudüs’ü savunan birlikler için yedek güç olmaktı.
İsrail’in yoğun hava saldırılarından ve askerlerimizi koruyacak hava desteğinin olmamasının dolayı batı cephesindeki komutanlara geri çekilmeleri emredildi. Savaşın ikinci gününde Arap kuvvetleri komutanı Abdulmünim Riyad’dan Arap ordusunun Batı Şeria'dan çekilmesi yönünde emir geldi. Ürdün, Suudi Arabistan’dan bu kararı resmi olarak imzalamasını istedi. Çünkü tarihte, Arap ordusunun, Batı Şeria sakinlerini terk ederek, onları yalnız bıraktıklarının söylenmesini istemiyordu. Mısır ordusunun aynı günün sabahında geri çekilmesinin ardından, Batı Şeria'dan çekilmemenin tek alternatifi, Ürdün güçlerinin İsrail uçakları tarafından tamamen yok edilmesiydi.”
Zeyd, Abdulmünim Riyad’ı hayırla yad ediyor ve cephedeki Ürdün kuvvetlerinin ona teslim edilmesi kararının doğru olmadığını düşünüyor. Çünkü onun, gerek bölgenin doğası gerekse de Ürdün kuvvetleri ve savaştığı cephe hakkında bilgisi yoktu ve savaş başlamadan sadece birkaç gün önce gelmişti. Bununla birlikte aldığı çekilme kararı akıllıca ve doğruydu. Zeyd onu cesur ve nazik biri olarak nitelendiriyor.
Abdunnasır, Kral Hüseyin’den ateşkes çağrısı yapmasını ve İsrail’in ateşkes sınırlarına geri dönmelerini talep etmesini istedi. Fakat böyle bir fırsatı ellerine geçiren İsrailliler bu talebi reddetti. En nihayetinde Ürdün, Arap ordusunu bütünüyle kaybetme ve siyasi ve güvenlik sorunları, korkular dolayısıyla şartsız bir şekilde ateşkes talep etmeyi kabul etti.
Aid er-Redvan, bu hadiselere ilişkin sözlerini şöyle sürdürüyor;
“İlk üç gün boyunca Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'daki şehirler ve köyler İsrail işgal ordusunun eliyle birbiri ardına düşmeye başladı. Çekilme kararının ardından Irak kuvvetleri, askeri operasyonlara başlamak için istenilen bölgeye gelmeye başladı. Fakat çok geç kalınmıştı ve Irak askerileri bitkin bir haldeydi. Çünkü bulundukları askeri üsten el-Kerame’ye olan yolculukları sırasında İsrail’in tarafından gerçekleştirilen ağır bombardımanlara maruz kalmışlardı. Irak askerilerinin bölgeye ulaşmasının hemen ardından, Ebu Şakir ve Arap ordusunun komutanları, ortak bir toplantı düzenlediler. Batı cephesinin çökmesi sonrasında Doğu Cephesi Komutanı Meşhur Hadisa, bize geldi ve komutanlığını ez-Zerka’dan es-Salt’a taşıdı. Ebu Şakir’in en çok şikayetçi olduğu durum, ordu birimlerinin talimatları ve Abdulmunim liderliğindeki Arap ortak komutanlığının sahaya ilişkin bilgisizlikleriydi. Zeyd’in komutan kişiliği, silahlı kuvvetlerdeki askeri inisiyatifi eline almasıyla ve savaş günlerinde askeri, profesyonel ve teknik performansını koruması ile kendini gösterdi ve geri çekilme emirlerinin ardından, Batı Şeria’dan doğuya döndüğümüzde açıkça ortaya çıktı. İsrail kuvvetlerinin Doğu Kudüs’e girebileceği üç ekseni kapatmak için ordunun geri kalanını hızlı bir şekilde organize etti. Kalan askerler ve teçhizatla birlikte yaptığı hızlı bir plan ile Kudüs, Vadi Şuayb ve Kuzey olmak üzere 3 eksende askeri konuşlandırdı. Daha sonra gelen bilgiler, İsrail’in köprüleri bombaladığını teyit etti. Bu haberler Zeyd’i onların nehrin doğusu boyunca ilerlemek niyetinde olmadıklarına dair kesin bir kanaate ulaştırdı.
Zeyd’in komutasında bulunan tank birliklerinin komutanlarından Fadıl Fahid şunları söyledi;
“Büyük bir hayal kırıklığı içerisindeydik. Ebu Şakir, askerlerin moralini yükseltmek için birlikler içinde dolaşıyordu. Mısır'ın çöktüğünden haberdar değildik. 8 Haziran saat 21.00’da tabur komutanımız bize, Kudüs’ün düştüğü söyledi ve askerlerin morallerinin bozulmaması için bunun gizli tutulmasını istedi. Nehrin doğusunda toplandığımızda, bir subay tarafından komuta edilen bir topçu taburu vardı. Şerif ona topları geri çekip çekmediklerini sordu. Subay teçhizatın nehrin batısında kaldığını söyledi. Şerif ona gidip geri getirmelerini söyledi.”
2. BÖLÜM: KERAME SAVAŞINDA İSRAİL UÇAKLARINI ENDEN KULLANAMADI?



Libya sahilinde 7 kaçak göçmenin cesedi bulundu

Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
TT

Libya sahilinde 7 kaçak göçmenin cesedi bulundu

Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)

Libya Kızılayı çalışanı dün AFP’ye verdiği demeçte, Libya'nın başkenti Trablus'un doğusundaki bir plajda Sahra altı ülkelerden gelen 7 kaçak göçmenin cesetlerinin bulunduğunu söyledi.

Kaynak, kurbanlardan üçünün çocuk olduğunu belirterek, birçok göçmenin hala kayıp olabileceğini belirtti. Libya Kızılayı, ölümlerin koşullarını açıklamadı.

Kurum yaptığı açıklamada şunları belirtti: “Libya Kızılayı - Al-Hums şubesinden gönüllüler, Kasr el-Akyar bölgesindeki plajdan, yasadışı göç etmeye çalışan göçmenlere ait yedi ceset çıkardı.”

Kıyı kasabası Kasr el-Akyar, Trablus'un yaklaşık 73 kilometre doğusunda yer almaktadır.

Libya, her yıl Avrupa'ya ulaşmaya çalışan binlerce göçmen için önemli bir geçiş ülkesidir ve sık sık göçmen ölümleri bildirilmektedir.

Şarku’l Avsat’ın Uluslararası Göç Örgütü verilerinden aktardığına göre, geçen yıl 2 bin 100'den fazla yasadışı göçmen Akdeniz'i geçerek Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken öldü veya kayboldu.


Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.