Yeni Zelanda’da Nur Camii'ne düzenlenen saldırıya yönelik tartışma sürüyor

Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)
Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)
TT

Yeni Zelanda’da Nur Camii'ne düzenlenen saldırıya yönelik tartışma sürüyor

Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)
Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, Christchurch şehrindeki Nur Camii'ne geçen mart ayında düzenlenen ve onlarca müslümanın öldüğü silahlı saldırıdan on gün sonra yaptığı açıklamada hükümetinin Kraliyet Soruşturma Komisyonu kuracağını duyurmuştu. Soruşturmayla tüm Yeni Zelanda vatandaşlarının, özellikle de ülkede  yaşayan Müslümanların saldırı sonrasında duyduğu endişelerin ele alınması ve olası bir saldırının önlenebilmesi için neler yapılması gerektiği hedefleniyordu. Peki, bu terör saldırısı önceden önlenebilir miydi?
Ardern, soruşturmada önceliğin yıllar boyunca ikinci plana itilmiş olan Müslüman topluluğa verileceğini bildirdi. Soruşturmada ilk önce Müslümanların görüşleri dinlenecekti. Ne var ki Müslümanlar gelinen noktada can güvenliklerinin korunması konusunda ümitlerini kaybetmiş durumda.
8 ay sürmesi beklenen soruşturma sürecinde önemli bir gelişme yaşandı. Komitedeki Müslüman üyeler, soruşturmayı yürütenler tarafından ikinci plana itildiklerini duyurdu. Oysa Müslümanlar, soruşturmaya katkı sağlamak için komiteye davet edilmişti.
Komitenin Müslüman üyeleri, soruşturma sürecinin başından beri kusurlu yürütüldüğünü öne sürdü. İddialara göre hükümet yetkilileri soruşturma kriterlerini tek başına belirledi ve Müslüman üyelerden herhangi bir görüş almadı. Zira Müslüman üyeler, her konuda soruşturma talebinde bulunamıyor. Örnek verilecek olursa; Müslüman üyeler camilere düzenlenen saldırıların öncesinde, emniyet güçlerinin Müslümanlara karşı gösterdikleri tutumu soruşturma konusu yapamıyorlar.
Komitenin bazı Müslüman üyeleri soruşturmada sürecinde hükümet yetkililerinin sunduğu delillere öncelik verildiğini aktardı. Yapılan açıklamalara göre hükümete bağlı üyeler katliamdan önceki dönemde de görevlerini ihmal etti. 35 üyeli İslam Danışma Komitesi'nin ilk toplantısı gerçekleşene kadar soruşturma iki aydan fazla bir süre boyunca aynı şekilde yürütüldü. İslam Danışma Komitesi'nin toplantısına katılan üyeler, toplantının içerikten yoksun olduğunu ve beklenen katkıyı vermediğini bildirdi.
Soruşturma sürecinde atılan tüm hatalı adımlar ve soruşturmanın bir yıl içerisinde gizli kapaklı bir şekilde yapılmak istenmesi, Müslümanların, komitedeki ve sosyal hayattaki adalete olan inançlarını zedeledi. Müslümanlar ayrıca hükümetin şeffaf politika benimsememesi sebebiyle endişeli. Danışma Komitesi üyesi ve Nur Camii'ne bağlı bir klinikte hemşire olarak görev yapan Sahara Ahmed,  açıklamasında şunları söyledi:
“Bu olay; sadece bir katil tarafından saldırıya uğrayıp basit bir şekilde öldürülebilmemizi değil, aynı zamanda soruşturmanın sonuçlarını dahi takip edemeyecek kadar etkisiz olduğumuzu bize göstermiş oldu.”
Nur Camii'nde 15 Mart’ta düzenlenen katliamın soruşturulması sürecinde kurulan İslam Danışma Komitesi’nin üyesi Sundus Kuran, "Kraliyet Araştırma Komitesi’nin bizim için çalıştığını söylüyorlar. Ancak henüz menfaatimiz doğrultusunda atılan bir adım göremedim" dedi.
Mültecilerin avukatlığını yapan ve komite üyesi olan Şeyma Arif de komitenin kendilerine güven vermediğini vurguladı. Şeyma Arif, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Araştırma Komitesi yeterince şeffaf değil. İnsanlar komiteye ve yürütmüş olduğu soruşturma sürecine güvenip güvenemeyeceklerini bilmiyor.”
Şeyma Arif’e göre komite son derece sembolik bir görev yürütüyor.
Yeni Zelanda'da yaşayan Müslümanların sayısı yaklaşık 46 bin. Bu da nüfusun yüzde birine tekabül ediyor. Ancak Müslümanlar eskiden beri siyasette veya kamusal alanda herhangibir temsil gücüne sahip değil.
Komisyon Sözcüsü Sia Aston yaptığı açıklamada araştırmacıların, Müslüman üyelerin görüşlerini dinlemeyi ve tavsiyelerini almayı arzuladığını söyledi. Sia Aston, “Saldırıda mağdur olan aileler ile diledikleri yer ve zamanda görüşmekten memnuniyet duyacağını” ifadesini kullandı.
İslam Danışma Komitesi, Kraliyet Araştırma Komitesi ile toplum arasında kurulan temasta yalnızca bir aracı pozisyonunda. Komitede alınan notlar, soruşturma sürecinde birkaç İslami kuruluş ile istişare edildiğini gösteriyor. Ancak şahıs düzeyinde gerçekleştirilen görüşmelerde görüşülen kişilerin büyük bir bölümünü hükümet yetkilileri, güvenlik görevlileri ve akademisyenler oluşturuyor.
İslam Danışma Komitesi üyesi olan hukuk öğrencisi Sundus Kuran, Kraliyet Soruşturma Komitesi’nin ilk önce Müslüman toplumla temasa geçmesi gerektiğini belirtti.
Sundus Kuran konuya dair şunları söyledi:
“Kraliyet Soruşturma Komitesi, faaliyetlerini Müslümanların menfaatleri doğrultusunda yürüttüğünü iddia ediyor. Ancak henüz bu doğrultuda atılmış bir adım göremedim. Bireyler olarak bu şekilde düşünmek en doğal hakkımız. Çünkü soruşturma süreci başladığından bu yana olan biteni anlamakta zorlanıyoruz. Bu yüzden hükümet yetkililerinden kafamızdaki soru işaretlerini gidermelerini istiyoruz.”
Sundus Kuran, temmuz ayının sonlarında, Nur Camii'ndeki geleneksel bir toplantı merkezinde ilk defa bir araya gelen 35 Müslüman arasındaydı. Gelenek haline gelen selamlaşmanın yapılmasının ardından Müslüman komite üyeleri, toplantı salonundan ayrılmak için hükümet yetkililerinden izin istedi. Gerekçe ise toplantıda konuşacakları konuları önceden kendi aralarında müzakere etmekti.
Müslüman üyeler tekrar salona girdiklerinde soruşturma sürecinde kendilerine biçilen rol hakkında birçok sorularının olduğunu söyledi. Bunun yanı sıra sürece dair edindikleri tüm bilgilerin zaten kamuoyuna yansıyan bilgiler olduğunu, herhangi özel bir bilgi edinemediklerini aktardılar. Müslüman üyeler, komiteye katılıma amaçları ile ilgili sorular karşısında doyurucu cevaplar alamadıklarını ifade ettiler.
Sahara Ahmed duruma ilişkin şu değerlendirmede bulundu:
“Bu olay; sadece bir katil tarafından saldırıya uğrayıp basit bir şekilde öldürülebilmemizi değil, aynı zamanda soruşturmanın sonuçlarını dahi takip edemeyecek kadar etkisiz olduğumuzu bize göstermiş oldu. Daha iyi organize edilmiş mahalle toplantılarına gitmişliğim var. Utanç verici bir gündü. Nur Camii'ne 15 Mart'ta düzenlenen katliam bir ihmalin sonucuydu.”
Analistlerin bir kısmına göre de söz konusu ihmalin tek sorumlusu hükümet yetkilileri. Bazılarına göre istihbarat birimleri de sorumlu. Zira Müslüman kanaat önderleri, ırkçılardan yoğun bir şekilde tehdit aldıklarını istihbarata bildirmişlerdi.
Yapılan değerlendirmeler ulusal güvenlik konularında bazı bilgilerin gizli tutulmasının normal olduğu yönünde. Aynı şekilde katliamın şüphelilerinin de adil bir şekilde yargılanması gerektiği kaydediliyor.



ABD'de çocuklarına kanser bağışı toplayan çift, dolandırıcı çıktı

Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)
Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)
TT

ABD'de çocuklarına kanser bağışı toplayan çift, dolandırıcı çıktı

Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)
Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)

ABD de polisin açıklamasına göre Florida eyaletinde yaşayan iki ebeveyn, ergenlik çağındaki oğullarının kanser olduğu yalanıyla binlerce dolar bağış topladı.

Dixie County Şerif Bürosu'na göre 27 Şubat'ta tutuklanan Edward Downing'le Stephanie Skeris'e iki dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi.

İddialara göre plan Aralık 2024'te, çiftin artık 15 yaşındaki oğullarını hastaneye götürmesinin ardından başladı. Doktorlar kanser belirtisi bulamasa da Downing ve Skeris'in, oğullarının "vücudunun birçok bölgesinde" kanser olduğunu topluluklarına söylemeye başladığı iddia ediliyor.

WCJB haber kuruluşuna göre çiftin Mart 2025'te düzenlediği bağış toplama etkinliğinde, yerel bir pizza restoranının düzenlediği kampanyada her satıştan 3 dolar çocuğun sözde tedavisine bağışlandı.

Downing, Nisan 2025'te Facebook'ta ayrı bir bağış toplama etkinliğinin posterini paylaşarak, "Ocean Pond'un sahiplerine ve bağış yapanlara teşekkürler" diye yazdı.

O benim oğlumdan daha fazlası, küçük dostum, kimilerinin kahramanı, kimilerin yoldaşı, benim her şeyim. Tanrı ona destek olan herkesi kutsasın ve ben senin yanında değil, arkanda olacağım, düşersen seni yakalamak için orada olacağım.

Polise göre çift, kanser tedavisi ve ameliyatı için internetten de bağış toplamak amacıyla GoFundMe sayfası da açtı.

Şerifin suç soruşturma birimi tarafından yürütülen soruşturma, yıllarca süren planı ortaya çıkardı ve yalnızca gencin tıbbi masrafları için açılıp kullanıldığı belirtilen bir banka hesabını tespit etti. Mali kayıtlar, bağışların Downing ve Skeris tarafından giyim, yakıt, dışarıda yemek ve nakit çekimleri de dahil kişisel harcamalar için kullanıldığını gösterdi.

Hem soruşturmacılar hem de sağlık uzmanları gencin refahı ve tıbbi tedavisiyle ilgili endişeleri belirledikten sonra genç, koruma altına alındı.

Downing ve Skeris'e, Florida'da üçüncü derece ağır suçlar olan dolandırıcılık planı, iletişim dolandırıcılığı ve çocuk ihmali suçları isnat edildi. Bu suçların azami cezası 5 yıla kadar hapis ve 5 bin dolar para cezası.

İkili, tutuklanmalarının ardından kefaletle serbest bırakıldı ve mahkeme tarihi henüz belirlenmedi.

Dixie County Şerif Bürosu internetten yaptığı açıklamada, "İhtiyaç sahibi bir çocuğa yardım ettiklerine inanarak iyi niyetle katkıda bulunan topluluk üyelerinin ve işletmelerin cömertliğini ve şefkatini takdir ediyoruz" dedi.

Independent Türkçe


İran'ın savaşı Pekin'e diplomatik kazanımlar sağlarken, aynı zamanda bir enerji krizi yükü de getiriyor

7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)
7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)
TT

İran'ın savaşı Pekin'e diplomatik kazanımlar sağlarken, aynı zamanda bir enerji krizi yükü de getiriyor

7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)
7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)

Görünüşte, Çin İran savaşından en büyük kazanç sağlayan ülkelerden biri gibi görünüyor. ABD, Ortadoğu’ya yeniden askeri ve mali olarak müdahil olurken, uçak gemileri, füzeler ve hava savunma sistemlerini Asya’dan başka cephelere kaydırıyor. Bu sırada Asya’daki müttefiklerin, Washington’un “Hint ve Pasifik Okyanuslarını” stratejik öncelik olarak tutacağına dair güveni azalıyor.

Bu durum Çin’e önemli bir siyasi hediye sunuyor; çünkü deniz komşuluklarındaki göreceli baskıyı hafifletiyor ve Washington’un kaynaklarını dağıtarak güç kaybettiğine dair propaganda fırsatı veriyor. Ancak tablo eksiksiz değil. Çin, birçok Asya ekonomisine göre daha iyi hazırlıklı olsa da, dünyanın en büyük enerji ithalatçısı konumunda ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji, ülkenin ekonomik ve endüstriyel güvenliğinin kalbine dokunuyor. Dolayısıyla asıl soru, Pekin’in sadece kazanç sağlamakla kalıp kalmadığı değil; siyasi kazanımlarının yüksek enerji maliyeti, tedarik zincirlerindeki bozulma ve ABD’nin aksaklıklarını stratejik üstünlüğe çevirmedeki sınırlamaları karşısında dayanıp dayanamayacağıdır.

Caydırıcı denge

Çin’in ilk kazanımı siyasi ve stratejik nitelikte. Savaş, Washington’un Asya’dan Ortadoğu’ya gelişmiş savunma varlıklarını kaydırmasına yol açtı; bunlar arasında Güney Kore’deki THAAD sistemi de bulunuyor. Ayrıca Japonya ve Tayvan gibi Asya müttefiklerine silah ve mühimmat teslimatlarının gecikmesi endişeleri arttı.

Bu kayma, ABD yönetimlerinin yıllardır tekrarladığı “Çin’e karşı öncelik Asya’dır” mesajını zayıflatıyor ve Washington’un çoklu krizlerle boğulduğu, uzun vadeli olarak tek bir sahaya odaklanamayacağı anlatısını Pekin açısından güçlendiriyor. ABD’nin kendisinin de maliyeti hızla artıyor; Kongre’ye bildirilen tahminlere göre sadece savaşın ilk altı gününde maliyet 11,3 milyar doları aştı. Bu durum, ABD’nin bu müdahalenin sürdürülebilirliği konusunda şüpheleri artırıyor.

Saf bir Çin perspektifinden bakıldığında, özellikle maliyetli hava savunma ve füze karşı önlemlerinin ABD tarafından tüketilmesi, Pekin için olumlu bir haber. ABD, yalnızca 2025’te yaklaşık 600 Patriot füzesini üretmişken, medya tahminleri savaşın ilk iki haftasında yüzlerce füzenin kullanıldığını öne sürüyor. Bu durum, askeri tüketim hızı ile sanayi üretim kapasitesi arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Çin, Tayvan ve Güney Çin Denizi çevresinde caydırıcı dengeyi değerlendirirken bu tür göstergeleri yakından izliyor.

gthyj
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Eylül 2025’te Pekin’deki “Halk Salonu”nda İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ı kabul ederken (İran Cumhurbaşkanlığı)

Sorun yalnızca ABD stoklarının azalması değil; Pekin’e sembolik ve operasyonel manevra alanı da sağlanıyor. Washington Post’un yayımladığı bir rapor, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki ihtilaflı alanlarda dolgu ve inşaat çalışmalarını artırdığını, bölgesel güçlerin ise daha gergin ve ABD’nin tüm cepheleri aynı anda güvence altına alabileceğine daha az inançlı olduğunu aktarıyor. Ancak bu alan açma durumu, Pekin’e açık bir zafer garantisi sunmuyor; sadece daha fazla baskı uygulama fırsatı veriyor.

Ekonomik değerlendirme

İkinci yol, ekonomik açıdan daha karmaşık. Çin, son yıllarda petrol ve diğer stratejik malların stoklarını artırmak için yoğun yatırımlar yaptı; bu, Şi Cinping’in sık sık tekrarladığı “en kötü senaryolar” uyarılarıyla uyumlu.

Şarku’l Avsat’ın Financial Times’tan aktardığı analize göre, Pekin’in petrol stokları şu an 1,1–1,4 milyar varil arasında, bazı tahminler ise 2 milyar varili aşıyor. Bu miktar, Çin’in günlük ithalatının 100 günü aşkın bölümünü karşılayabilir ve onu geçici arz şoklarına karşı diğer Asya ekonomilerinden daha iyi hazırlıklı hale getiriyor.

grth
Çin’in Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi, 12 Mart’ta Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım uygulanmasına karşı oy kullanırken (Reuters)

Buna ek olarak, Çin sadece stok biriktirmekle kalmadı, kriz yönetimi araçlarını da kullanıyor. Mart ayında rafine yakıt ihracatını durdurarak iç pazarı korudu, gübre stoklarını erken serbest bırakarak arz eksikliklerini ve fiyat artışlarını dengelemeye çalıştı. Büyük rafineriler ise daha az karlı petrokimyasal ürünler yerine yerel yakıt üretimine yöneldi. Bu adımlar, Çin’in dış şokların toplumsal ve endüstriyel iç yansımalarını önlemeye yönelik erken ve savunmacı bir mantıkla hareket ettiğini gösteriyor.

thyj67u
Şi, 14 Şubat’ta Pekin’de eski İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi kabul ederken (AP)

Ancak bu koruma mutlak değil; Çin’in petrol ithalatının yaklaşık üçte biri ve gaz ithalatının yaklaşık dörtte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Reuters, Çin’in petrol arzının yaklaşık yarısının Körfez bölgesinden geldiğini ve Asya’nın genelinde petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 60’ının Ortadoğu’ya bağlı olduğunu bildiriyor. Bazı Çin veya İran sevkiyatları boğazdan geçmeye devam etse de, uzun süreli veya neredeyse tam bir kapanma nakliye ve sigorta maliyetlerini artırır, rafineri kâr marjlarını baskılar ve gaz, gübre, kükürt ve metanol gibi hammadde tedarik zincirlerini aksatır. Uluslararası Enerji Ajansı, mevcut durumu tarihin en büyük petrol tedarik kesintisi olarak nitelendiriyor ve bu ay dünya arzının günde yaklaşık 8 milyon varil azalmasının beklendiğini vurguluyor. Bu, sorunun artık geçici bir fiyat dalgalanması olmadığını gösteriyor.

ABD ile güç dengesizliği

İşte Çin’in kazancının sınırları burada ortaya çıkıyor. Pekin, savaşı diplomatik olarak kullanabilir ve bazı Asya ülkelerinin tam olarak ABD’ye bağımlı olmak yerine daha fazla “kendine yeterlilik” arayışına yönelmesini teşvik edebilir. Ayrıca kriz, Çin’in Rusya ile enerji bağlarını derinleştirmesine yol açabilir; geçtiğimiz yıl Sibirya-1 hattı üzerinden Çin’e yapılan ihracat 38,8 milyar metreküpe ulaştı ve Sibirya-2 projesi fiyat anlaşmazlıklarına rağmen gündemde duruyor. Çin’in rafinerileri de daha önce İran ve Rusya’dan ucuz petrol stokları biriktirmişti, bu kısa vadeli bir tampon sağladı.

Ancak bunların hepsini büyük bir stratejik kazanca çevirmek üç sınırlama ile karşılaşıyor:

Çin’in ABD’nin aksine küresel deniz ve askeri hareket özgürlüğü yok; enerji yollarını uzun süreli çatışmada güvence altına almak için yeterli değil.

ABD’nin dikkatinin dağılması Çin’in kapsamlı güç farkını ortadan kaldırmıyor; bu fark hem askeri yayılma, hem ittifak ağları, hem finansal ve denizcilik teknolojilerinde hâlâ mevcut.

Çin’in kendisi doğrudan çatışmaya girmekten çekiniyor; zira zaten yavaşlayan ekonomisi uzun ve maliyetli enerji şoklarını karşılamaya daha az hazır.

Bu nedenle Çin, şu ana kadar savaşı saldırgan biçimde kullanmaktan çok, risk yönetimine odaklanmış görünüyor. Bazı sevkiyatların geçişini güvence altına almak, yakıtı iç piyasada tutmak ve stokları dikkatli kullanmak gibi adımlar atıyor; ancak küresel güç dengelerini tersine çevirdiğine dair kendinden emin bir tutum sergilemiyor.

Sonuç

Özetle, Çin İran savaşından gerçekten fayda sağlıyor; ancak bu fayda doğrudan veya ücretsiz değil. ABD’nin dikkatinin dağılmasından, Asya’daki güvenin sarsılmasından ve ABD’nin tüketilmesinin açtığı boşluktan kazanç elde ediyor. Aynı zamanda, enerji güvenliği ve stokların endüstriyel esnekliğe dönüşümü konusunda ciddi bir sınavla karşı karşıya.

Bugün Çin, “endişeli kazanan” konumunda: diplomatik olarak daha güçlü, ancak ekonomik veya stratejik olarak sınırsız değil; dış şoklara karşı nispeten dayanıklı, fakat tamamen etkilenmez durumda değil.


Savaş, İran'ın siyasi haritasını nasıl değiştirdi?

Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
TT

Savaş, İran'ın siyasi haritasını nasıl değiştirdi?

Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)

Yusuf Azizi

Dikkatli bir şekilde bakıldığında Filistin, bir yandan İsrail ve ABD ile diğer yandan İran arasında devam eden mevcut savaşın en önemli temel nedenlerinden ve ana itici güçlerinden biri olarak görülebilir.

İran Anayasası’nın 15’inci maddesi, ‘zulüm görenlerin, Müslümanların haklarının ve ezilen halkların’ desteklenmesini vurguluyor. Bu ilkeler, rejimin genel politikalarında Filistin davasının desteklenmesini de kapsayacak şekilde yorumlanıyor ve bu durum, İran rejiminin kurucusu Ayetullah Humeyni'nin düşüncesine ve ülkedeki radikal İslamcı akımın görüşüne dayanıyor. Humeyni, Kudüs'e ulaşmak için Irak'ı işgal etmeyi hedefliyordu, ancak başarısız oldu ve ‘zehirli kadehten yudumlamak’ zorunda kaldı. Ancak halefi Ali Hamaney yöntemleri değiştirmeye çalıştı ve ‘Şii Hilali’ olarak adlandırılan bir plan çizerek Şii grupların bulunduğu ülkelerde nüfuz kolları oluşturmayı planladı. Bu amacı gerçekleştirmek için de 1988 yılında Kudüs Gücü’nü kurdu.

Kudüs'e ulaşmak (ve ardından Şii Hilali’ni oluşturmak), Humeyni ve Hamaney için ‘Bereketli Hilal'e hakim olmak ve Akdeniz'e inmek anlamına geliyordu. Amaç, İslam fetihlerinden önceki Sasani İmparatorluğu döneminde olduğu gibi Pers İmparatorluğu’nun geçmişteki ihtişamını geri kazanma yönündeki tarihi hayallerini, bu kez İslami bir söylemle gerçekleştirmekti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ali Hamaney ve projesini destekleyen derin devletin motivasyonları, mezhepçi ve Fars milliyetçiliği temelleri üzerine inşa edildi. İran, onun döneminde güçlü bir bölgesel nükleer devlet olmaya çalıştı ve ‘küçük emperyalizm’ olarak tanımlanabilecek İsrail'e ve büyük emperyalizme, yani ABD'ye karşıt bir yaklaşım benimsedi.

Ali Hamaney, 1953 yılında dönemin İran Başbakanı Dr. Muhammed Musaddık yönetiminin devrilmesinde ve Şah'ın otoriter yönetiminin devam etmesinde ana etken olarak görülen ABD'ye karşı halkın tarihi hoşnutsuzluğunu kullandı.

İran'ın iç durumu ve rejimin ayakta kalmasının nedeni

İran toplumu hem yatay hem de dikey olarak incelenebilir. Yatay düzlemde, ulusal ve etnik bir mozaikle karşı karşıyayız. İran nüfusunun yüzde 50'sinden fazlasını Farslar oluştururken bu topraklarda Azeriler, Kürtler, Araplar, Beluçlar, Türkmenler ve diğer topluluklar da yaşıyor. Ancak bu etnik grupların çıkarları her zaman ortak olmuyor.

Derinlemesine bir perspektifle baktığımızda İran toplumunun yaşadığı ekonomik, siyasi ve sosyal krizler nedeniyle artık eskisi kadar popüler olmayan bir sosyal hiyerarşi görüyoruz. Yoksul kesimin, orta sınıfın, ezilen etnik grupların ve kadınların hoşnutsuzluğu, 2009 yılından bu yana İran'da yaşanan birçok protesto ve ayaklanmada kendini gösterdi. Bunların sonuncusu, geçtiğimiz ocak ayında binlerce göstericinin hayatını kaybettiği protesto gösterisiydi.

Ancak 28 Şubat'ta patlak veren mevcut savaş, ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırının ardından, İran'daki çatışmanın siyasi haritasını değiştirdi. Başkan Donald Trump'ın ve daha çok da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Dini Lider Hamaney ve bazı üst düzey yetkililerin öldürülmesinin ardından rejime öfkeli İran halkına sokaklara çıkıp devlet kurumlarını basma çağrıları yapmalarına rağmen, bu çağrılara yanıt verenler çok azdı. Hatta rejimin performansından memnun olmayan orta sınıf ve işçi kesimlerinden azımsanmayacak büyüklükte bir kesim rejimi destekledi.

Bu durum, İran’daki ulusal ve sol muhalefetin baskısıyla, rejime olan sevgiden ziyade, saldırganlara duyulan nefretten ve onların, askeri ve nükleer kurumların yanı sıra ülkenin altyapısını, sivil ve ekonomik tesislerini de tahrip eden saldırılara verilen tepkiden kaynaklandı. Buna, İran’ın bölünmesi ya da federal bir devlete dönüştürülmesi korkusu da ekleniyor.

Aslında, ABD'nin İran'daki dini rejimi devirmek ya da en azından zayıflatmak için güvendiği en önemli Fars olmayan halk, Fars olmayan halklar arasında en organize ve en iyi silahlanmış olan Kürt halkıdır. Onları, çoğunluğu Sünni olan ve İran’daki mezhepçi yönetime düşmanlık besleyen Beluçlar ve Sünniler izlese de Kürt hareketi seküler nitelikteyken, Beluçların silahlı siyasi hareketi Sünni dini niteliktedir.

İran'daki Kürtler nüfusun yaklaşık yüzde 10'unu oluşturuyor. Bunların yaklaşık yüzde 40'ı Şii. Beluçlar ise nüfusun yaklaşık yüzde 4'ünü oluşturuyor. Ayrıca çoğu Şii olan Azeri Türkleri hem Kürtlerle olan anlaşmazlıkları nedeniyle hem de tarihi ve ekonomik nedenlerden ötürü Kürtlerin niyetlerinden şüphe duyuyorlar. İran’daki Azeri Türkleri bazen rejime bazen muhalefete yakın eğilim gösteriyor. Aynı durum bir dereceye kadar Ahvaz'daki Araplar için de geçerli. Bu da İran’daki Arapların ve Türklerin ülkedeki monarşinin geri dönmesinden duydukları korkuyu pekiştiriyor.

Farsların diğer hiçbir milletten daha fazla, Fars dini otoritesinin zayıflamasından ve onların ifadesiyle ‘İran'ın parçalanmasından’ korktukları için ABD-İsrail saldırısına karşı durduklarını unutmamalıyız. İşte burada İran'ın durumu ile Irak'ın (ya da Afganistan, Suriye ve Libya'nın) durumu arasındaki fark ortaya çıkıyor. Irak'ta Kürtler nüfusun yaklaşık yüzde 25'ini oluşturuyor. Şiilerle ve az sayıda Sünnilerle ittifak kurarak Irak'ın çoğu bölgesini temsil eden bir siyasi güç oluşturdular. Saddam Hüseyin'i devirmek için Amerikalılar ve İngilizlerle ittifak kurdular. İran'da ise böyle bir durum görülmedi. Irak’ta 2003 yılına kadar iktidarı elinde tutan Sünni Araplar, Kürtlere haklar tanıma konusunda daha esnek davranmışlardı. Bu durum, 1970 yılında Irak rejiminin Kürtlerin haklarını tanıması ve onlara özerklik vermesiyle ortaya çıktı. Bu yıl Suriye’de de benzer bir duruma tanık olduk. Ayrıca 20 yıldan fazla bir süre önce Fas ve Cezayir’de Amaziglere kültürel haklarının tanınmasında da benzer bir durum yaşanmıştı.

İranlıların çoğu, kendilerini Ahameniş Pers İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Kiros (526-576 M.Ö.) döneminden beri bugün İran Devleti olarak bilinen toprakların tarihi sahipleri olarak görüyor ve Pers kökenli olmayan halkların iktidar ve servetten adil bir şekilde pay almasını istemiyor. Çoğu, farklı görüşlere sahip olsalar da İran'ın bölgede genişlemeci bir emperyalist rol üstlenmesini tercih ediyor.

Dolayısıyla Pers halkına ayrıcalıklar tanıyan İran devletini korumak ve parçalanmasını önlemek için en iyi yolun bu iki saldırgan güçle ittifak kurmak olduğunu düşünen monarşi destekçisi kesim dışında ülkelerine yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı çıkıyorlar. Fakat bu monarşistler, Pers halkı içinde çoğunluğu oluşturmuyor.

Mesele sadece İran halkının siyasi psikolojisiyle ilgili değil. Ali Hamaney'in şahsi psikolojisi, siyasi yetiştirilme tarzı, katı tutumu ve mesihçi ahiret inancı da, savaş ve öncesindeki protestolar sırasında yaşanan büyük yıkım ve kayıplara rağmen yönetici elitlerin ayakta kalmasına katkıda bulundu. Hamaney, Muammer Kaddafi, Saddam Hüseyin ve Beşşar Esed'in kaderini paylaşmaktan kaçınmaya çalıştı.

Mücteba Hamaney’in düşünce yapısı ve yaklaşımı ise babası Ali Hamaney’inkinden çok da farklı değil. Hatta eşinin, babasının ve annesinin öldürülmesi, katı tutumunu sürdürmesini ve Amerikalılar ile İsraillilerden intikam alma arzusunu daha da pekiştirdi.

Ayrıca, Ortadoğu'da şu anda devam eden çatışmada Irak milislerinin, Lübnan'daki Hizbullah'ın ve Yemen'deki Husilerin rolünü de unutmamak gerekir. Zira Tahran'ın talebi üzerine Sanaa'nın da çatışmaya gireceği tahmin ediliyor.

Son olarak, Mısır ve Körfez ülkelerinin, İran'ın saldırılarına rağmen, İsrail'in yanında yer almamak için Tahran'a karşı bir savaşa girmek istemediklerine dikkati çekmeliyiz. Bu ülkeler, herhangi bir Arap-İsrail-ABD ve belki de Avrupa ittifakının İran rejimini devirmesine veya zayıflatmasına yol açabileceğini ve bunun da İsrail'i Ortadoğu'nun tartışmasız hakim gücü haline getireceğini düşünüyor.

Eğer ABD ve İsrail, şimdiye kadar tanık olduğumuz iki haftadan fazla süren yıkıcı savaşın ardından İran rejimini deviremezlerse, roketlerin uğultusu ve bombaların sesi dinledikten sonra bu görevi muhtemelen İranlılar kendileri yerine getirecekler.

İran'daki otoriter dini rejimin çözümü, nihayetinde İran halkının, özellikle de Fars halkının elinden, başkent Tahran'da gerçekleşecek.

Eğer ulusal ve demokratik bir halk hareketi ortaya çıkmazsa, İran'da demokratik ve ademi merkeziyetçi bir yönetim kurulamaz. Zira bu, 1909 Anayasa Devrimi'nden 1979 İran İslam Devrimi'ne, genel olarak ülkenin ve özellikle de Fars olmayan bölgelerin tanık olduğu birçok ayaklanmaya kadar İranlıların hayalini süsleyen bir hayal.

Uluslararası çatışma bağlamında savaş

Ortadoğu’daki hakimiyet ve kaynaklar üzerine süren uluslararası çatışmayı anlamadan mevcut savaş anlaşılamaz. ABD ile Çin arasındaki ekonomik ve siyasi rekabet, Ortadoğu’da şu anda yaşananların tam merkezinde yer alıyor. Bu durum, iki ekonomik proje arasındaki rekabete işaret edilebilir. Bunlardan birincisi, Pekin tarafından benimsenen ve İran tarafından desteklenen Kuşak ve Yol Girişimi. İkincisi ise Hindistan'dan Körfez ülkelerine, oradan Hayfa'ya ve ardından Avrupa'ya uzanan ticaret yolu. Bu projeye İran ve Çin karşı çıkıyor.

Bölge düzeyinde ise İran, Türkiye ve İsrail olmak üzere Arap olmayan üç ülke, birbiriyle çelişen bölgesel projeler kapsamında rekabet halindeler. Bu bağlamda ABD ve İsrail, ‘güç yoluyla barış’ söyleminde birleşiyor. Bu proje, bir süre önce yayınlanan ve Washington'un Venezuela ve İran'da yaptıklarında açıkça ortaya çıkan ABD ulusal güvenlik stratejisiyle teyit edildi. Bazı gözlemciler, İran'ın zayıflaması halinde İsrail ve Türkiye'nin konumunun güçleneceğini, savaşın bir kazanan ve bir kaybedenle sonuçlanmayacağını, bunun yerine bölgede yeni bir güç dengesi oluşacağını düşünüyor.