Yeni Zelanda’da Nur Camii'ne düzenlenen saldırıya yönelik tartışma sürüyor

Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)
Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)
TT

Yeni Zelanda’da Nur Camii'ne düzenlenen saldırıya yönelik tartışma sürüyor

Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)
Christchurch katliamı için oluşturulan danışma komitesi üyesi Sundus Kuran (New York Times)

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, Christchurch şehrindeki Nur Camii'ne geçen mart ayında düzenlenen ve onlarca müslümanın öldüğü silahlı saldırıdan on gün sonra yaptığı açıklamada hükümetinin Kraliyet Soruşturma Komisyonu kuracağını duyurmuştu. Soruşturmayla tüm Yeni Zelanda vatandaşlarının, özellikle de ülkede  yaşayan Müslümanların saldırı sonrasında duyduğu endişelerin ele alınması ve olası bir saldırının önlenebilmesi için neler yapılması gerektiği hedefleniyordu. Peki, bu terör saldırısı önceden önlenebilir miydi?
Ardern, soruşturmada önceliğin yıllar boyunca ikinci plana itilmiş olan Müslüman topluluğa verileceğini bildirdi. Soruşturmada ilk önce Müslümanların görüşleri dinlenecekti. Ne var ki Müslümanlar gelinen noktada can güvenliklerinin korunması konusunda ümitlerini kaybetmiş durumda.
8 ay sürmesi beklenen soruşturma sürecinde önemli bir gelişme yaşandı. Komitedeki Müslüman üyeler, soruşturmayı yürütenler tarafından ikinci plana itildiklerini duyurdu. Oysa Müslümanlar, soruşturmaya katkı sağlamak için komiteye davet edilmişti.
Komitenin Müslüman üyeleri, soruşturma sürecinin başından beri kusurlu yürütüldüğünü öne sürdü. İddialara göre hükümet yetkilileri soruşturma kriterlerini tek başına belirledi ve Müslüman üyelerden herhangi bir görüş almadı. Zira Müslüman üyeler, her konuda soruşturma talebinde bulunamıyor. Örnek verilecek olursa; Müslüman üyeler camilere düzenlenen saldırıların öncesinde, emniyet güçlerinin Müslümanlara karşı gösterdikleri tutumu soruşturma konusu yapamıyorlar.
Komitenin bazı Müslüman üyeleri soruşturmada sürecinde hükümet yetkililerinin sunduğu delillere öncelik verildiğini aktardı. Yapılan açıklamalara göre hükümete bağlı üyeler katliamdan önceki dönemde de görevlerini ihmal etti. 35 üyeli İslam Danışma Komitesi'nin ilk toplantısı gerçekleşene kadar soruşturma iki aydan fazla bir süre boyunca aynı şekilde yürütüldü. İslam Danışma Komitesi'nin toplantısına katılan üyeler, toplantının içerikten yoksun olduğunu ve beklenen katkıyı vermediğini bildirdi.
Soruşturma sürecinde atılan tüm hatalı adımlar ve soruşturmanın bir yıl içerisinde gizli kapaklı bir şekilde yapılmak istenmesi, Müslümanların, komitedeki ve sosyal hayattaki adalete olan inançlarını zedeledi. Müslümanlar ayrıca hükümetin şeffaf politika benimsememesi sebebiyle endişeli. Danışma Komitesi üyesi ve Nur Camii'ne bağlı bir klinikte hemşire olarak görev yapan Sahara Ahmed,  açıklamasında şunları söyledi:
“Bu olay; sadece bir katil tarafından saldırıya uğrayıp basit bir şekilde öldürülebilmemizi değil, aynı zamanda soruşturmanın sonuçlarını dahi takip edemeyecek kadar etkisiz olduğumuzu bize göstermiş oldu.”
Nur Camii'nde 15 Mart’ta düzenlenen katliamın soruşturulması sürecinde kurulan İslam Danışma Komitesi’nin üyesi Sundus Kuran, "Kraliyet Araştırma Komitesi’nin bizim için çalıştığını söylüyorlar. Ancak henüz menfaatimiz doğrultusunda atılan bir adım göremedim" dedi.
Mültecilerin avukatlığını yapan ve komite üyesi olan Şeyma Arif de komitenin kendilerine güven vermediğini vurguladı. Şeyma Arif, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Araştırma Komitesi yeterince şeffaf değil. İnsanlar komiteye ve yürütmüş olduğu soruşturma sürecine güvenip güvenemeyeceklerini bilmiyor.”
Şeyma Arif’e göre komite son derece sembolik bir görev yürütüyor.
Yeni Zelanda'da yaşayan Müslümanların sayısı yaklaşık 46 bin. Bu da nüfusun yüzde birine tekabül ediyor. Ancak Müslümanlar eskiden beri siyasette veya kamusal alanda herhangibir temsil gücüne sahip değil.
Komisyon Sözcüsü Sia Aston yaptığı açıklamada araştırmacıların, Müslüman üyelerin görüşlerini dinlemeyi ve tavsiyelerini almayı arzuladığını söyledi. Sia Aston, “Saldırıda mağdur olan aileler ile diledikleri yer ve zamanda görüşmekten memnuniyet duyacağını” ifadesini kullandı.
İslam Danışma Komitesi, Kraliyet Araştırma Komitesi ile toplum arasında kurulan temasta yalnızca bir aracı pozisyonunda. Komitede alınan notlar, soruşturma sürecinde birkaç İslami kuruluş ile istişare edildiğini gösteriyor. Ancak şahıs düzeyinde gerçekleştirilen görüşmelerde görüşülen kişilerin büyük bir bölümünü hükümet yetkilileri, güvenlik görevlileri ve akademisyenler oluşturuyor.
İslam Danışma Komitesi üyesi olan hukuk öğrencisi Sundus Kuran, Kraliyet Soruşturma Komitesi’nin ilk önce Müslüman toplumla temasa geçmesi gerektiğini belirtti.
Sundus Kuran konuya dair şunları söyledi:
“Kraliyet Soruşturma Komitesi, faaliyetlerini Müslümanların menfaatleri doğrultusunda yürüttüğünü iddia ediyor. Ancak henüz bu doğrultuda atılmış bir adım göremedim. Bireyler olarak bu şekilde düşünmek en doğal hakkımız. Çünkü soruşturma süreci başladığından bu yana olan biteni anlamakta zorlanıyoruz. Bu yüzden hükümet yetkililerinden kafamızdaki soru işaretlerini gidermelerini istiyoruz.”
Sundus Kuran, temmuz ayının sonlarında, Nur Camii'ndeki geleneksel bir toplantı merkezinde ilk defa bir araya gelen 35 Müslüman arasındaydı. Gelenek haline gelen selamlaşmanın yapılmasının ardından Müslüman komite üyeleri, toplantı salonundan ayrılmak için hükümet yetkililerinden izin istedi. Gerekçe ise toplantıda konuşacakları konuları önceden kendi aralarında müzakere etmekti.
Müslüman üyeler tekrar salona girdiklerinde soruşturma sürecinde kendilerine biçilen rol hakkında birçok sorularının olduğunu söyledi. Bunun yanı sıra sürece dair edindikleri tüm bilgilerin zaten kamuoyuna yansıyan bilgiler olduğunu, herhangi özel bir bilgi edinemediklerini aktardılar. Müslüman üyeler, komiteye katılıma amaçları ile ilgili sorular karşısında doyurucu cevaplar alamadıklarını ifade ettiler.
Sahara Ahmed duruma ilişkin şu değerlendirmede bulundu:
“Bu olay; sadece bir katil tarafından saldırıya uğrayıp basit bir şekilde öldürülebilmemizi değil, aynı zamanda soruşturmanın sonuçlarını dahi takip edemeyecek kadar etkisiz olduğumuzu bize göstermiş oldu. Daha iyi organize edilmiş mahalle toplantılarına gitmişliğim var. Utanç verici bir gündü. Nur Camii'ne 15 Mart'ta düzenlenen katliam bir ihmalin sonucuydu.”
Analistlerin bir kısmına göre de söz konusu ihmalin tek sorumlusu hükümet yetkilileri. Bazılarına göre istihbarat birimleri de sorumlu. Zira Müslüman kanaat önderleri, ırkçılardan yoğun bir şekilde tehdit aldıklarını istihbarata bildirmişlerdi.
Yapılan değerlendirmeler ulusal güvenlik konularında bazı bilgilerin gizli tutulmasının normal olduğu yönünde. Aynı şekilde katliamın şüphelilerinin de adil bir şekilde yargılanması gerektiği kaydediliyor.



Diego Garcia hamlesi ve Natanz tartışması: İran-İsrail gerilimi nereye evriliyor?

TT

Diego Garcia hamlesi ve Natanz tartışması: İran-İsrail gerilimi nereye evriliyor?

Diego Garcia hamlesi ve Natanz tartışması: İran-İsrail gerilimi nereye evriliyor?

Karşılıklı saldırıların artması ve çatışmanın kapsamının genişlemesiyle birlikte, İran’daki Natanz nükleer tesisi gelişmelerin odağına yerleşti. İran Atom Enerjisi Kurumu, ABD ve İsrail’in sabah saatlerinde ülkenin orta kesiminde bulunan Natanz uranyum zenginleştirme tesisini hedef aldığını açıkladı. Kurum, şu ana kadar herhangi bir radyoaktif sızıntı tespit edilmediğini belirtirken, İsrail ordusu saldırıyı yalanladı.

Yarı resmî İran haber ajansı Mehr’e göre Tahran, Hint Okyanusu’nda bulunan ABD-İngiltere ortak askeri üssü Diego Garcia’ya iki balistik füze fırlattı. Ajans, bu saldırının İran’ın füze menzil kapasitesinin gösteren “önemli bir adım” olduğunu savundu. Ancak İngiliz bir yetkili AFP’ye yaptığı açıklamada saldırı girişiminin başarısız olduğunu ifade etti.

Öte yandan İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, İsrail-ABD ortak saldırılarının “yarından (Pazar) itibaren büyük ölçüde artacağını” açıkladı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise ülkesinin komşularıyla “hiçbir sorunu olmadığını” vurgulayarak, “bölgede anlaşmazlıklardan tek fayda sağlayan tarafın İsrail olduğunu” söyledi.


Laricani'den sonra İran: Çıkışı olmayan bir savaş

Tahran'da Besic güçleri komutanı ve kıdemli bir İran Devrim Muhafızları subayı olan Gulam Rıza Suleymani ve İran güvenlik şefi Ali Laricani'nin cenaze töreni sırasında Laricani’nin fotoğrafını taşıyan birisi, 18 Mart 2026 (AFP)
Tahran'da Besic güçleri komutanı ve kıdemli bir İran Devrim Muhafızları subayı olan Gulam Rıza Suleymani ve İran güvenlik şefi Ali Laricani'nin cenaze töreni sırasında Laricani’nin fotoğrafını taşıyan birisi, 18 Mart 2026 (AFP)
TT

Laricani'den sonra İran: Çıkışı olmayan bir savaş

Tahran'da Besic güçleri komutanı ve kıdemli bir İran Devrim Muhafızları subayı olan Gulam Rıza Suleymani ve İran güvenlik şefi Ali Laricani'nin cenaze töreni sırasında Laricani’nin fotoğrafını taşıyan birisi, 18 Mart 2026 (AFP)
Tahran'da Besic güçleri komutanı ve kıdemli bir İran Devrim Muhafızları subayı olan Gulam Rıza Suleymani ve İran güvenlik şefi Ali Laricani'nin cenaze töreni sırasında Laricani’nin fotoğrafını taşıyan birisi, 18 Mart 2026 (AFP)

Futoshi Matsumoto

17 Mart 2026 akşamı İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ve İsrail ordusu, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani'nin Tahran'da düzenlenen hava saldırısında öldürüldüğünü vurguladı. Aynı zamanda Besic güçleri Komutanı Gulam Rıza Süleymani'nin de öldürüldüğünü duyurdu. Tahran bu haberleri ne doğruladı ne de yalanladı. Bunun yerine sosyal medya kullanıcıları, Laricani'nin el yazısıyla yazılmış olduğu söylenen ve ABD’nin deniz saldırısında öldürülen 84 İranlı denizciyi anma niteliğindeki bir notu sessizce yaydılar.

Hedef seçimi gibi sessizlik de önemliydi. Neyin kaybedildiğini ve bu savaşın gidişatında bu kaybın neye işaret ettiğini anlamak için öncelikle Ali Laricani'nin kim olduğunu tam olarak anlamak gerekiyor.

Pragmatik sertlik yanlısı

Çatışmaların başladığı 28 Şubat'ta İsrail merkezli Maariv gazetesi, Laricani'yi “muhafazakar ama son derece eğitimli, pratik bir zihniyete sahip” birisi ve “Dini Lider'in savaş ve halef meselesiyle ilgili pragmatik tavsiye almak için başvurduğu tek kişi” olarak tanımladı. 21 Şubat itibarıyla Laricani, İslam Cumhuriyeti'nin fiili yöneticisi oldu. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın bile, Laricani'nin onayını almadan internete yönelik iç kısıtlamaların kaldırılması gibi basit bir öneriyi sunamayacağı söylendi.

Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney, amansızca sert bir yaklaşımı benimsedi. Çatışmaların başlamasından bu yana, kamuoyuna yaptığı açıklamaları çatışmayı, herhangi bir çözüme siyasi alan bırakmadan, kaçınılmaz bir nihai çatışma olarak tasvir etti

Kariyeri olağanüstüydü. On iki yıl boyunca İslami Şura Konseyi Başkanı olarak görev yaptı, Kant epistemolojisi konusunda uzmanlaşarak felsefe alanında doktora derecesi aldı ve 2015 yılında nükleer dosya, yani “Ortak Kapsamlı Eylem Planı”na ilişkin müzakerelerde denetleyici bir rol oynadı. Hem Katar hem de Umman Sultanlığı ile iletişimin ana arka kanalını tesis eden kişiydi. Kısacası o, katı düzenin ideolojik dünyasında hareket edebilen ve aynı zamanda dış dünya ile anladığı bir dilde iletişim ve müzakereyi yönetebilen bir adamdı.

sdcds
ABD ve İsrail'in Tahran, İran'a yönelik saldırıları sırasında vurulan bir petrol depolama tesisinde çıkan yangın sebebiyle yükselen dumanlar, 7 Mart 2026 (AP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre rutin olarak pragmatizmi döneklikle karıştıran bir rejimde Laricani benzersiz bir istisnayı temsil ediyor. O, katı veya aşırı olduğuna kimsenin karşı çıkamayacağı bir kişilikti; ancak rasyonel eğilimi, sanki devrime ihanet ediyormuş gibi görünmeden, maliyetleri hesaplamasına, tavizleri ayarlamasına ve uzlaşmaları kabul etmesine olanak tanıyordu. Dolayısıyla ölümünün etkileri üst düzey bir yetkilinin yokluğuyla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda bizzat rejimin içinden hesaplı bir çıkışa ulaşma olasılığını da ortadan kaldırıyor.

Bıraktığı boşluk

Yaygın olarak Laricani'nin diplomatik düzeyde doğal halefi olarak görülen Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, yapısal olarak daha zayıf bir konumda bulunuyor. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yetkisinden, ideolojik sermayeden ve en önemlisi Dini Lider’in Laricani'ye duyduğu kişisel güvenden yoksun.

Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney, amansızca sert bir yaklaşımı benimsedi. Çatışmaların başlamasından bu yana, kamuoyuna yaptığı açıklamaları çatışmayı, herhangi bir çözüme siyasi alan bırakmadan, kaçınılmaz bir nihai çatışma olarak tasvir etti.

Bu da sonuç olarak, gerilimi tırmandıracak tam kapasiteye sahip ancak gerilimi düşürmeye yönelik tüm kurumsal mekanizmaları kaybetmiş bir liderliğin ortaya çıkmasına neden oldu. Sistem teorisi diliyle söylersek, rejim kendini dizginleme kudretini kaybetti.

Duramayan bir makine

Bu kayıp, İran askeri doktrininin yapısal mantığı sebebiyle daha da büyük. Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi tarafından 2005 ile 2007 yılları arasında geliştirilen Devrim Muhafızları'nın "mozaik savunma" doktrini, şu anda yaşanmakta olan senaryo, yani merkezi komutanın hedef alınması senaryosuna karşı özel olarak tasarlandı. Yapısı, her biri Tahran'dan tamamen bağımsız olarak faaliyetlerini yürütme yetkisine sahip olan, şehirler düzeyinde 31 bağımsız bölgesel komutanlığa dayanıyor.

Bu yapının derin etkileri bulunuyor. Nitekim İran devleti içinde rasyonel, etkili bir taraf Hürmüz Boğazı'ndaki operasyonları durdurmak istese veya Devrim Muhafızları birliklerine sükunet ya da bölgedeki operasyonları durdurma emri verse bile bunu yapabilecek tek bir karar merkezi yok. Saha komutanları sadece merkezden izinsiz hareket etmekle kalmıyor, aynı zamanda doktrinin kendisi de onları bunu yapmaya zorunlu kılıyor. Makine sürücü olmadan çalışacak şekilde tasarlandı ve artık öyle çalışıyor.

Laricani suikastı, rejim içinden rasyonel bir çıkış yolu formüle edebilecek tek şahsiyeti ortadan kaldırdı. Körfez ülkelerinin stratejik değişimi itidal ile ilgili son dış baskı kaynağını da ortadan kaldırdı

Bu nedenle çatışmayı sona erdirmek için geleneksel araçları uygulamak artık çok zor hale geldi. Ateşkes, gerçek komuta yetkisine sahip muhataplar gerektirir ve aktif iletişim hatları, karşı tarafın kendi kuvvetlerini kontrol ettiğini varsayar. İran tarafında bu koşulların hiçbiri şu anda karşılanmıyor.

Körfez ülkeleri: Saldırıları kınama

Ardından geride kalan diplomatik marjı da kapatan üçüncü faktör geldi. Çatışmanın ilk haftalarında itidal çağrısında bulunan ve arabuluculuğa açık olan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri bir dönüşüme tanık oldu. Sivil altyapıya yönelik saldırıları da içeren İran'ın gelişigüzel saldırılarının ardından bu ülkeler konumlarını yeniden gözden geçirdiler.

dsvfdev
Kurtarma ekipleri, İran'ın Tahran şehrinin güneyine düzenlenen hava saldırısının ardından enkaz altında hayatta kalanları arıyor, 13 Mart 2026 (AP)

KİK ülkeleri ateşkes ve müzakereler için çabalarken, bunu her zaman böyle açıkça duyurmasalar bile, artık İran'ın askeri kapasitesi kapsamlı bir şekilde etkisiz hale getirilene kadar operasyonların devam etmesini destekliyor. Bunun pratik sonucu, Washington'u gerilimi azaltmaya itebilecek tek dış tarafın da ortadan kaybolmasıdır. Amerika Birleşik Devletleri artık müttefiklerinden siyasi bir çözüm için çabalaması yönünde gerçek bir baskıyla karşı karşıya değil.

Çıkış yolu olmayan tırmandırma

Çatışmanın seyri artık birbirine kenetlenen üç mekanizma tarafından yönetiliyor. Mozaik savunma doktrini, Tahran'da alınan siyasi kararlardan bağımsız olarak askeri operasyonların devam etmesini sağlıyor. Laricani suikastı, rejim içinden rasyonel bir çıkış yolu formüle edebilecek tek şahsiyeti ortadan kaldırdı. Körfez ülkelerinin tutumundaki stratejik değişim, itidal ile ilgili son dış baskı kaynağını da ortadan kaldırdı.

Önümüzdeki dört ila altı hafta içinde bu dinamikler yalnızca tek bir yöne işaret ediyor: Görünürde hiçbir çıkış yolu olmayan sürekli bir tırmandırma. Savaş, hiçbir tarafın kabul edilebilir şartlarda savaşı sona erdirecek güvenilir bir mekanizmaya sahip olmadığı, tüm yapısal motivasyonların savaşı devam etmeye ittiği bir aşamaya girdi.

Ali Laricani'nin öldürülmesi yalnızca etkili bir kişinin ortadan kaldırılması değil, aynı zamanda İran rejimi içinde savaşın sona ermesini sağlayacak bir müzakere kanalını açabilecek tek düğümün de ortadan kaldırılmasıydı. Geriye, durdurma düğmesini kaybetmiş bir çatışma ve yaşanacakların sonuçlarından kurtulmak için bütün bir nesle ihtiyaç duyulabilecek bir bölge kaldı.


BM Raportörü: İsrail, Filistinlilere karşı sistematik işkence uyguluyor

Birleşmiş Milletler’in Filistin Toprakları Özel Raportörü Francesca Albanese (AFP)
Birleşmiş Milletler’in Filistin Toprakları Özel Raportörü Francesca Albanese (AFP)
TT

BM Raportörü: İsrail, Filistinlilere karşı sistematik işkence uyguluyor

Birleşmiş Milletler’in Filistin Toprakları Özel Raportörü Francesca Albanese (AFP)
Birleşmiş Milletler’in Filistin Toprakları Özel Raportörü Francesca Albanese (AFP)

Birleşmiş Milletler’in Filistin toprakları özel raportörü Francesca Albanese, Cuma günü medyaya yaptığı açıklamada, İsrail’in Filistinlilere karşı sistematik işkence uyguladığını ve bunun “toplu misilleme ve yıkıcı niyetleri” işaret ettiğini belirtti.

Albanese, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısıyla patlak veren Gazze savaşı sonrası gözaltındaki Filistinlilerin “aşırı fiziksel ve psikolojik ihlallere maruz kaldığını” söyledi.

Fransız Ajansı AFP, İsrail’in Cenevre’deki misyonundan yorum talep etti. İsrail tarafı, Albanese’yi daha önce “İsrail devletinin meşruiyetini ortadan kaldırmayı amaçlayan takıntılı bir nefret ajandasıyla hareket etmekle” suçlamıştı.

Albanese, sürekli eleştirileri ve İsrail’i soykırımla suçlamaları nedeniyle İsrail ve bazı müttefikleri tarafından antisemitizmle suçlandı ve görevden alınması talep edildi. Geçen ay ise Fransa ve Almanya, Doha Forumu’ndaki açıklamaları sonrası onun istifasını istemişti. Albanese, bu taleplerin “asılsız suçlamalara” ve sözlerinin “çarpıtılmasına” dayandığını belirtti.

Yeni raporuna eşlik eden açıklamada Albanese, “Tüm taraflarca gerçekleştirilen işkence ve kötü muamelenin, Filistinli silahlı gruplar da dahil olmak üzere, kesinlikle kınandığını” ancak raporun “İsrail’in davranışına odaklandığını” ifade etti.

“İşkence ve Soykırım” Başlıklı Rapor

Rapor, “7 Ekim 2023’ten bu yana işgal altındaki Filistin topraklarında İsrail’in sistematik işkence uygulamasını” ele alıyor. Raporda, gözaltı merkezlerinde uygulanan işkencenin “benzeri görülmemiş bir şekilde toplu cezalandırma olarak kullanıldığı” belirtiliyor.

Raporda, “vahşi dayak, cinsel şiddet ve tecavüz, ölümcül kötü muamele, aç bırakma ve temel insani ihtiyaçlardan sistematik yoksun bırakma, onlarca bin Filistinli ve yakınlarında kalıcı ve derin yaralar bıraktı” ifadelerine yer verildi.

Albanese, “İşkence, erkek, kadın ve çocukları kontrol etmenin ve cezalandırmanın ayrılmaz bir parçası haline geldi; ister gözaltı sırasında kötü muamele yoluyla, ister sürekli zorunlu göç, toplu öldürme ve yoksun bırakma kampanyasıyla, yaşamın tüm unsurlarını yok ederek toplu acı ve ızdırabı uzun vadeli olarak artırmak için” denildi.

İsrail, İşkence ve Diğer Zalim, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele veya Cezaları Önleme Sözleşmesi’ne taraf bir ülke.

Albanese, 300’den fazla ifade dahil yazılı belgeler topladığını açıkladı.

BM İnsan Hakları Konseyi, özel raportörleri atasa da, raportörlerin bağımsız uzmanlar olduğunu ve BM’yi doğrudan temsil etmediğini hatırlattı.

Raporun Pazartesi günü İnsan Hakları Konseyi’ne sunulması bekleniyor.