11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları
TT

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

Mustafa el-Ensari
El Kaide Örgütü halen gerçekleştirmiş olduğu 11 Eylül saldırıları ile İslam’a hizmet ettiğini iddia ederek böbürlenmeye devam ediyor. Oysa kaynaklar, örgütün “Hz. Muhammed’in davetinin düşmanlarından olan Haçlılara, Siyonistlere ve onların müttefiklerine karşı gerçekleştirdiğini” iddia ettiği saldırıların İslam’ın ve Müslümanların imajına ciddi ahlaki ve maddi zararlar verdiği konusunda hemfikir.
Örgütün eski lideri Usame bin Ladin, Katar merkezli el-Cezire televizyonunda yayınlanan bir kayıtta, “ABD’nin bugün tattığı şey, bizim onlarca yıldır tattığımızın sadece küçük bir parçasıdır” dedi. Ayrıca adamları tarafından gerçekleştirilenin bir fetih ve zafer olduğunu belirterek, 80 yıldan bu yana halkına karşı saldırılarda bulunan kimselerden intikam aldığını söyledi. Bununla birlikte rakamlar ve istatistikler Bin Ladin’in söylediklerinin aksini gösteriyordu. Bu saldırılar gerek İslam devletlerine gerekse de İslami örgütlere ve kurumlara çok büyük zararlar verdi. Bunlardan ilki, örgüt mensuplarını barındıran Afganistan Talibanı’ydı. Ayrıca ABD’de ve dünyada, onların davasını desteklediği iddia edilen Müslümanlardan bahsetmiyorum bile.
Müslümanların maruz kaldığı zararlarına ilişkin CIA değerlendirmesi
CIA, 11 Eylül olayları ile ABD’de yaşayan Müslümanlara verilen devasa zararların boyutunu ortaya koydu. İnternet sitesi üzerinden yayınladığı 15 Temmuz 2003 tarihli bir raporda, devlet politikalarının ABD’deki Müslümanlara karşı önemli bir ayrımcılık kaynağı haline geldiği, terörle mücadele yasasının yetkililer tarafından denetimlerin benzeri görülmemiş bir şekilde genişletilmesini sağladığı ve herhangi bir kanıt sunulmaksızın şahısların suç sayılan eylemlere karıştıklarının iddia edildiği kaydedildi.
Rapor kapsamında, 50 bin ila 70 bin arasında göçmenin ABD Göçmenlik Bürosu'na zorunlu kayıt yaptırdığı, 8 bin kadar Müslüman ve Arap'ın sorgulandığı, Ağustos 2002 itibariyle 738 kişinin tutuklandığı ve bu kişilerin gerek sözlü gerekse de fiziksel istismar gibi kötü ve ayrılıkçı muamelelere maruz kaldığı ifade ediliyor.
Öte yandan El Kaide’nin eylemlerinden zarar görenler sadece ABD’deki Müslümanlar değildi. Nitekim Independent Arabia'nın, ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin ‘terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin dini mensubiyetine dair verilerinden’ aktardığına göre, son 5 yılda gerçekleştirilen saldırılarda ölenlerin yüzde 82 ila 97'sini Müslümanlar oluşturuyor. Ayrıca bu verilere göre Müslümanlar, diğerlerine nazaran söz konusu saldırılara karşı en çok savunmasız olan kimseler olarak kaydediliyor. Bu eylemlerin bütünü her ne kadar El Kaide tarafından gerçekleştirilmemiş olsa da, prensipleri ve ilkeleri en nihayetinde ona kadar uzanıyor. Nitekim bu kanlı yarışa katılan DEAŞ örgütü, onun bir parçasıydı.
Aralarında el-Ezher Şeyhi Ahmed et-Tayyib’in de bulunduğu İslam âlimleri, El Kaide’den ve benzeri diğer örgütlerden en çok Müslümanların zarar gördüğünü belirtiyorlar. İslam bayrağı altında ağır suçların işlendiği terör eylemleriyle, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Müslümanların hedef alındığına dair kesin kanıtlar var. "Allahu Ekber" nidalarıyla birlikte Müslümanların başları kesildi ve İslam dininin bu olduğu lanse edildi. Tüm bunlar, El Kaide’nin fitne bahanesi altında haklı çıkarmaya çalıştığı eylemleriyle pratikte ne yaptığını açık bir şekilde gösteriyor.
Uluslararası İslam Âlimleri Birliği Başkanı Moritanyalı Şeyh Abdullah bin Bayyah, terörizm fitnesinin insanların gözünde İslam’ın imajını bozduğunu, oysa şeriatın amaçlarından birinin bu imajı iyileştirmek olduğunu söyledi. Bununla birlikte gerçekleştirilen terör eylemleriyle masum insanların öldürüldüğünü, gerek İslam âlemindeki gerekse de dünya üzerindeki saygın yerlerin tahrip edildiğini ve Müslüman ülkelerin işgal edildiğini dile getirdi.
Şeyh Abdullah bin Bayyah, Usame bin Ladin ve halefi Zevahiri’nin sözleriyle El Kaide'nin eylemlerini halkı çıkarmak üzere dile getirdiği bahanelere ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu;
“Şeriat adaletsizliği ve zulmü reddeder. Adalet ve eşitlik bizim inancımızın bir parçasıdır. Bu, terörizmin dayandığı gerekçeyi ortadan kaldırıyor. Terörizm bütün dünyaya zarar verdi. Bunların başında da İslam âlemi geliyor. Çünkü Müslümanlar hem kurban oldular hem de suçlu.”
Moritanya'daki Müslüman Toplumlarda Barışı Destekleme Forumu'nun kurucusu Şeyh Abdullah bin Bayyah, barış çağrısında bulunuyor ve terörizmin sadece samimi ve etkili bir uluslararası dayanışma yoluyla ortadan kaldırılabileceğini söylüyor. Ayrıca bu dayanışmanın anlamının, ‘üzerinde ittifak edilen araçlarla ve ittifak edilen temel prensipler doğrultusunda, üzerinde uzlaşılan hedeflere doğru ilerlemek’ olduğunu ifade ediyor.
Masum kurbanlar
Suudi araştırmacı Dr. Muhammed es-Selumi, bu olayların hayır kurumları üzerindeki etkilerini, “Teröre Karşı küresel Savaşın Masum Kurbanları” ve “Yardım Sektörü ve Terör İddiaları” kitaplarıyla izliyor. Ayrıca Eylül saldırılarının ardından 17 ülkedeki 150 İslami kurumu ziyaret ettikten sonra yazmış olduğu yaklaşık 500 sayfalık bir kitapla, yaşananların İslami yardım çalışmalarına verdiği zararları anlatıyor.
Yaşananların büyük olumsuz etkilerinin olduğunu belirten es-Selumi şunları söylüyor;
“Bu olayların, Arap ve Müslüman dünyasındaki yardım çalışmaları üzerinde ciddi olumsuz yansımaları oldu. Bu savaşın kurbanlarının ortak paydası ‘insani ve dini’ eylemdir. Bu yüzyılın başında yaşananların en büyük mağdurlarının, gerek programları ve gerekse de faaliyetleri, fonları ve çalışanlarıyla birlikte İslami yardım ve eğitim kurumları olduğu görüldü. Bu İslami kurumlar, 11 Eylül saldırılarının ardından, gerek faaliyetlerinin askıya alınması gerekse de varlıklarının dondurulması ve delile dayanmayan bazı asılsız suçlamalar yoluyla ortadan kalktı. 10 hayır kurumu olaylardan kısa bir süre sonra terör listesine eklendi. Bu kurumlar: Mukaddes Topraklar Vakfı (ABD), Haremeyn Vakfı’nın Bosna ve Somali'deki iki şubesi, Dünya Yardımlaşma Vakfı (ABD),  Küresel Merhamet Vakfı (ABD), Aksa Vakfı (Almanya ve Avrupa), Filistin Yardımlaşma Vakfı (Fransa), Interpal (İngiltere), Filistin Derneği (Avusturya), Sanabel Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği (Lübnan) ve Yeşil İklim Fonu’dur (Pakistan).”
11 Eylül saldırılarının ardından kapatılan Suudi Haremeyn Vakfı’nın çalışmalarına göz atıldığı takdirde bu olayların yardım kuruluşlarına verdiği zararının ne ölçüde olduğunun görülebileceğini ifade eden es-Selumi sözlerini şöyle sürdürdü;
“Haremeyn Vakfı, bazı eski ABD hükümet yetkilileri tarafından United Way benzeri bir kuruluş olarak nitelendirildi. Vakıf, 1988'de Pakistan'ın Karaçi kentinde çalışmalarına başladı ve 1991 yılında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ı ana merkez olarak belirleyerek çalışmalarını sürdürdü. Haremeyin Vakfı kapatıldıktan sonra el-Hayat Gazetesi tarafından 6 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan bir rapora göre vakıf, kuruluşundan bu yana insani yardım çalışmaları kapsamında bir milyardan fazla Suudi riyali (1 dolar= 3.75 riyal) tutarında harcama yaptı. Filistin halkına ve Suudi Arabistan'daki fakirlere yardım konusunda önemli bir rol oynadı. Vakıf 1992-2002 yılları arasında 1200 cami inşa etti, 2002-2001 döneminde 25 milyon öğün verdi ve 1992-2001 yılları arasında yaklaşık 100 bin kurban dağıttı.”
“ABD’de yayınlanan bir rapor, Haremeyn Vakfı’nın yardım, davet, eğitim, cami ve sosyal bakım evleri inşası ve yetimlerin sahiplenilmesi gibi bir dizi alanda faaliyet gösteren İslami hayır kurumlarından biri olduğu teyit ediliyor. Öte yandan vakıf, Afganistan, Keşmir, Çeçenistan, Kosova, Bosna Hersek ve birçok bölgedeki krizlerde büyük katkılarda bulundu. Raporda, vakfın yıllık faaliyetleri kaydediliyor ve İslam kültürünü yaymaya istekli bir kuruluş olarak nitelendiriliyor. Vakfın söz konusu faaliyetleri arasında, 13 milyon İslami kitap basımı, açılan 6 internet sitesi, görevlendirilen 3 binden fazla davetçi, inşa edilen 1100’den fazla cami, okul ve İslami kültür merkezi ve İslam'a davet çağrısı kapsamında gönderilen 350 binden fazla mesaj yer alıyor.”
Afganistan'da bombalamalar ve dünya üzerindeki kaynakların kurutulması
Roketler ve uçaklar Tora Bora dağlarını bombalarken, çeşitli hükümetler, bombardımanların etkisiyle ve cihad çağrılarıyla taşınan fikirlerle mücadele etmek amacıyla sıkı güvenlik uygulamalarına başvurdu. Kuzey Afrika'daki yardım çalışmaları ve selefi davet de bu uygulamalardan ve suçlamalardan nasipsiz kalmadı. İslami tebliğ çalışmaları dünyanın her yerinde terörizm şeklinde taftalanarak hedef haline getirildi.
Teröre karşı yürütülen savaş, 11 Eylül saldırganlarının düşündüğünün aksine İslam’ın ve Müslümanların imajını çarpıttı. Kazablanka saldırılarının ardından Fas’ın da aralarında bulunduğu birçok ülkede İslami referanslar doğrultusunda hareket eden partiler yasaklandı. Selefi Çağrı örgütü ve mensupları yaşananlar dolayısıyla ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Ayrıca Novakşot’taki İmam Üniversitesi’nin çalışmaları donduruldu. Onlarca Kuran kursu kapatıldı ve güvenlik operasyonlar kapsamında Selefi Çağrı mensubu olan yüzlerce kişi tutuklandı.
Faslı siyasi analist İdris el-Kenburi, o sıra Fas’ta terörle mücadele yasasının Meclis'ten geçmesinin ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından benimsediği güvenlik stratejisiyle ilişkili olduğunu söyledi. Kenburi, bu kapsamda, davetçilere, cami hatiplerine ve Selefi Çağrı mensuplarına yönelik güvenlik operasyonlarının gerçekleştirildiğini, camilerin, ibadet yerlerinin ve Kuran kurslarının sıkı bir şekilde denetlendiğini ve bu bağlamda planların oluşturulduğunu belirtti. Ayrıca ordu tarafından yayınlanan bir notayla, personel ve çalışanların sakal bırakmasının ve başörtüsü takmasının yasaklandığını kaydetti.
İslami hareketlerin ve eğilimlerin, siyasi organların en büyük endişesi haline geldiğini belirterek devam eden el-Kenburi, o dönemde ülkede başlatılan kampanyaların özellikle farklı dini akımların üyelerini hedef aldığını söyledi. Ayrıca hükümetin o sıra Selefi Çağrı’ya karşı yürüttüğü kampanyalar ile birlikte ülkede artık ‘birlikte yaşama’ aşamasından ‘çatışma’ aşamasına geçildiğini dile getirdi.
Öte yandan 11 Eylül saldırılarının tetiklediği savaş Moritanyalı gençler arasında büyük bir öfke dalgası meydana getirdi. Carnegie Orta Doğu Merkezi’nden araştırmacı Friedrich, 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’nın önderlik ettiği terörle mücadelenin, Muaviye Veled Seyyid Ahmed et-Tayi rejimi karşıtı olan savaşçıları harekete geçirmek için kuvvetli bir unsur olduğunu söyledi. Friedrich, İmam Selefi’nin şu sözlerini buna delil olarak getirdi: “Moritanya rejimi, terörle mücadele pazarı aracılığıyla aşırılıkçılığın azaltılmasından ziyade artmasına katkıda bulunuyor. Terörizmle savaşan insanlar, terörizmin doğuşuna sebep oluyorlar.”
Bununla birlikte araştırmacı, 11 Eylül sonrası dönemde devlet kontrolünde olmayan camilerin, okulların ve kapatılması ve 35 kadar Müslüman hâkimin ve imamların tutuklanmasıyla neticelenen operasyonlar gibi terörle mücadele kapsamında yürütülen kampanyaların bazı görünümlerini dile getirdi. Ayrıca söz konusu rakamın, Moritanya standartlarına göre oldukça büyük bir rakam olduğunu belirtti.
Arap Dünyasındaki Laik Çalışmalar ve Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Mahmud Caber ise Afrika'da terörist grupların ve el-Kaide’nin varlığının, kıtadaki çatışmaların ve huzursuzluğun istihdam edilmesi aracılığıyla Afrika’daki Müslüman unsurlar arasında aşırılıkçılığı yayma sürecinin bir parçası olduğunu söyledi. Ayrıca 11 Eylül’de yaşananların Faslı Selefi örgütler arasında niteliksel bir sapmaya sebep olduğu değerlendirmesinde bulundu.
Radikalizm radikalizmi doğurdu
Fas'ta bulunan Abdulmelik es-Sadi Üniversitesi'nde din felsefesi alanında görevli öğretim üyesi olan Dr. Ahmed Buud, söz konusu saldırıların İslam’a etkilerini ‘savunmacı bir pozisyon belirleme, suçlamaları def etmeye çalışma ve İslamofobi gibi terörizmi körükleyen İslam karşıtı afetlerin ortaya çıkması’ olarak özetliyor.
Hiç kimsenin 11 Eylül saldırılarının gerek Batı’daki Müslümanlar gerekse de İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini inkâr edemeyeceğini belirten olan Dr. Ahmed Buud, önemli gördüğü birkaç noktayı şöyle dile getiriyor:
“Öncelikle bu olayların İslam’ı temsil etmediğinin bilinmesi gerekiyor. Bunlar Kur'an naslarının ve Hz. Peygamber'in sünnetinin aşırı bir yorumudur. Bu tür radikal eylemler her ne kadar daha öncede meydana gelmiş olsa da, hiçbirinin etkisi 11 Eylül saldırılarında olduğu kadar büyük olmadı.  Ayrıca, bu olayların ABD’nin Müslüman dünyasına karşı güttüğü politikaya cevap olarak geldiğini unutmamalıyız. Öyle ki, aşırılıkçılık aşırılıkçılıkla karşılandı. Bu olayların ardından bir dizi İslami örgütün ve kuruluşun, gerek ülke içerisinden gerekse de dışarıdan gelen “radikal” suçlamasını def etmek için literatürlerini gözden geçirmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.”
Peygamber’e hakaret
Bu saldırının sebep olduğu bir diğer olgu olarak İslomofobi’ye dikkat çeken Dr. Ahmed Buud, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu olaylardan sonra İslamofobik bir söylem işitmeye başladık. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) kadın ve çocukların katili olan eli kanlı biri olarak lanse edildi. Bununla birlikte İslam dininin öldürme ve terör dini olduğu söylendi. Bu tür konuşmalar sadece Batı’da değil, Doğu medyasında da yer almaya başladı. Bundan dolayı insanlar gerek İslami olan gerekse de İslam’la herhangi bir şekilde ilgisi bulunan her şeyden nefret eder oldular. Batı’daki Müslümanlara yönelik uygulanan birtakım kısıtlamalara tanık olduk.”
Şubat 2002’de Amerikan Değerler Enstitüsü tarafından yayınlanan ve 60 ABD’li aydının hazırladığı “Hangi temelde savaşıyoruz?” bildirisini buna örnek olarak gösterebiliriz. Söz konusu entelektüeller, bu bildirileriyle, ABD’nin bazı Müslüman ülkelere karşı açtığı savaşı haklı çıkarmaya çalıştılar. Suudi entelektüeller daha sonra buna cevap olarak, “Hangi temelde bir arada yaşıyoruz” başlığıyla bir bildiri yayınladılar.
İslam kendini savunma pozisyonuna çekildi
Dr. Buud, saldırılar sonrasında genel bir savunmacı tutumun hâkim olduğunu kaydettiği açıklamalarına şöyle devam etti:

“Batı'da İslam'ı terörizm lekesinden temizlemeye çalışan birtakım düşünürler çıktı ve İslam'ın hoşgörü ve barış dini olduğunu vurguladılar. Burada İngiliz dinler tarihçisi Karen Armstrong'un, "Hz.Muhammed Bir Batılının Gözünden Son Peygamber'in Hayatı" ve ABD’li Carl Ernst'in “Hz. Muhammed'in Yolunda” isimli kitaplarını zikredebiliriz. Müslümanlar ve Müslümanlara sempati duyan kimseler, İslam’ın ölçülerinin açıklanması gibi temel bir mesele üzerinde kafa yordular, fakat savunmacı bir mantık ile… Bu aşamada ilk olarak, söz konusu suçlamalarla uğraşmak yerine İslam’ın ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve diğer birtakım alanlar bakımından sunmuş olduğu alternatifler konuşuldu.”
İslam içerisindeki iç savaş
Arap dünyasındaki siyasetçilere göre 11 Eylül saldırılarının ve sonrasında yaşananların verdiği en büyük zarar, İslam içerisinde bir iç savaşın ilk kıvılcımlarını çakması ve Arap dünyasındaki mezhepsel ve dini bölünmelerin derinleşmesi oldu.
Ülkesini Kudüs'ün koruyucusu olarak kabul ederek bu mefhumu siyasi ve dini tutumuna taşıyan Ürdün Kralı Abdullah bin el-Hüseyin, tüm dünya ülkelerinin ılımlılıkla aşırılıkçılık arasında yaşanan bir savaşa tanık olduğunu dile getirerek, “Bugün İslam içerisinde de bir iç savaş var.  Ne yazık ki, biz Araplar ve Müslümanlar henüz bu durumun ciddiyetinin farkına varmadık” ifadelerini kullanmıştı.
Bununla birlikte 2014 yılında AFP’nin yayınladığı olduğu bir haberde Kral Hüseyin’in şu sözleri yer alıyordu:
“Bu aşırılıkçı tutum İslam’la sınırlı değil. Bilakis İsrail siyasi arenasında da bunun karşılığı var. İslami aşırılıkçılığın karşılığı olarak Siyonist bir radikal tutum var. Aşırılıkçılıkla mücadele etmek isteyen tüm bölgesel ve uluslararası tarafların meselenin sadece İslami radikalizm ile ilgili olan boyutunu görmemesi lazım. Bilakis tüm taraflarda aşırılıkçılığın mevcut olduğunun itiraf edilmesi gerekiyor.”
Ürdün Kralı, Arap Baharı'ndan önce bile ‘Şii Hilali’ adını verdiği tehlikeye ve ‘İran'ın Şam ve Sana’da alınan kararlar üzerindeki hâkimiyetine’ ilişkin uyarılarda bulunmasıyla biliniyor. Bunun bölge ülkeleri içinde mezhepsel gerginliği kışkırtmak için bir tehdit olduğunu dile getiren Kral Hüseyin, söz konusu tehdidin Sünni ayağını el-Kaide’nin, Şii ayağını ise Hizbullah’ın oluşturduğunu belirtmişti.
TERÖRLE SAVAŞARAK GEÇEN 18 YILIN ARDINDAN ABD VE ORTADOĞU
11 EYLÜL SALDIRILARIN YIL DÖNÜMÜNDE ABD'NİN KABİL BÜYÜKELÇİLİĞİ'NDE PATLAMA
USAME BİN LADİN, 11 EYLÜL SALDIRILANDI NEDEN SUUDİ ARABİSTANLILARI TERCİH ETTİ?



Davos'ta “Trump'ın dünyası” ile eski Batı dünyası arasındaki sert çatışma

Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)
Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)
TT

Davos'ta “Trump'ın dünyası” ile eski Batı dünyası arasındaki sert çatışma

Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)
Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)

Kifaye Euler

Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu onlarca yıldır, siyasi ve ekonomik liderlerin Batı dünyasının ve uluslararası sistemin ortak geleceğini tartışmak için bir araya geldiği yıllık bir toplantı olageldi.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz çarşamba günü, İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı uzun konuşmada, bu geleneği alt üst ederek, platformu kendi dünya görüşü ile ABD'nin geleneksel müttefiklerinin dünya görüşü arasında doğrudan bir çatışma sahnesine dönüştürdü. Trump, Batı sisteminin bazı temellerini yeniden şekillendirme olasılığını ortaya attığında, siyasi ve ekonomik elitlerden bir dizi katılımcı şaşkın bir sessizlik içinde oturdu, bazıları onaylamadıklarını belirten sesler çıkardı, diğerleri ise şok belirtileri gösterdi. Konuşmanın sonunda, Avrupa'nın en önde gelen karar vericilerinden biri olan Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ayağa kalktı. Solgun yüzüyle, ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham'a dönerek Trump'ın gerçek tutumunu ve ABD'nin dünyadaki yerini anlamaya çalıştı.

Trump'ın yakın müttefiki Graham, Stubb ile görüştükten sonra alaycı bir şekilde, “Avrupa'daki herkes uyandıklarında ve uyuduklarında endişeli” dedi.

Bu sahne, foruma hakim olan genel şoku özetliyordu. Her zaman ekonomik ve siyasi gelecekle ilgili benzer vizyonları paylaşan politikacıları, iş adamlarını, yatırımcıları ve ünlüleri bir araya getiren Davos, bir saati aşkın bir süre boyunca, Batı'nın önde gelen gücü ile kendilerinden giderek uzaklaştığını düşünen müttefikleri arasında dramatik bir kopuşu gözler önüne serdi.

Avrupalı liderlerle alay ettikten birkaç gün sonra, Trump karlı Alpler'e gelerek Batı ittifakına, onun değerlerine, ekonomik modeline ve küresel ticaret çerçevesine doğrudan eleştirdi. Günün sonunda Trump, en şiddetli tehditlerinden bazılarını geri çekti, Danimarka'dan satın almak istediği Grönland'ın geleceği konusunda NATO ile ön anlaşmaya varıldığını duyurdu ve bu hamleye karşı çıkan müttefiklere yeni gümrük vergileri uygulama tehdidinden vazgeçti.

Yeni bir dünya düzeninin şekillendiğine dair artan inanç

Bazı Avrupalı liderler bu adımları bir umut ışığı olarak görse de Davos'ta ABD'nin güvenilir bir müttefik olup olmadığına dair hakim olan derin endişeleri gidermeye yetmedi. O günün erken saatlerinde Trump, liderlere ticaret ve çevre politikaları ile göçmenlik konusundaki yaklaşımlarını hedef alan bir dizi eleştiri yağdırmıştı. Trump, Grönland'ın kontrolünü talep etmek ve NATO'ya saldırmak için geri döndüğünde, dağınık kahkahalar endişeli bir sessizliğe, ardından da duyulabilir bir şaşkınlığa dönüştü. Avrupalı liderler, ABD başkanının müttefik olarak hükümetlerinin güvenilirliğini sorgulamasını ve Avrupa ile Kanada'nın Washington'a siyasi ve tarihi borçları olduğunu ilan etmesini şaşkın bir sessizlik içinde dinlediler. Konuşmanın ardından, bazı katılımcılar Trump'ın düşüncesini ve ABD ile ortaklığın geleceğini anlamaya çalışmak için mevcut ve eski ABD yetkililerini aramaya koştu. ABD’li eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Phil Gordon, The New York Times'a yaptığı açıklamada, yabancı yetkililerin kendisine Trump'ın tutumunun ‘nihai’ olup olmadığını sorduklarını söyledi.

Gordon, "Şöyle soruyorlardı: Artık Amerika bu mu? İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem tamamen sona erdi mi, yoksa geri dönmesi için hala umut var mı?

Ancak, yıllardır eski düzenin sembolü olan bir konferansın merkezinde, yeni bir dünya düzeninin şekillendiğine dair giderek artan bir inanç oluşmaya başladı. Gordon, Trump yönetiminde bunun yeni bir dünya düzeni olduğunu, kimsenin inkar edemeyeceğini ve hatta inkar eden Avrupalıların bile artık bunu kabul ettiğini söyledi.

b
Yeni bir dünya düzeninin şekillenmekte olduğuna dair inanç giderek güçleniyor (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Trump konuşmasında, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan dünya düzenini açıkça hiçe sayarak bu yeni vizyonun özünü net bir şekilde ortaya koydu ve Avrupalı müttefiklerin Grönland için ABD’ye ‘borçlu’ olduklarını ima etti. İkinci Dünya Savaşı'nda ABD’nin oynadığı rol olmasaydı, ‘hepiniz Almanca ve belki biraz da Japonca konuşuyor olurdunuz’ dedi, bu da salonda bariz bir hoşnutsuzluk yarattı.

Grönland'ı elde etmek için güç kullanma niyetinde olmadığını temin etmesine rağmen, konuyu geri ödenmesi gereken bir borç olarak göstermeye devam etti ve “Evet diyebilirsiniz, biz de minnettar oluruz, ya da hayır diyebilirsiniz, biz de bunu unutmayız” dedi.

Dünya Ekonomik Forumu’nun ev sahibi ülkesi İsviçre'ye de sert eleştirilerde bulunan Trump, “Onlar sadece bizim sayemizde başarılılar” diyerek İsviçreli yetkilileri şaşırttı ve ABD'nin uyguladığı yüksek gümrük vergileri övdü.

Buna yanıt olarak İsviçreli Milletvekili Elisabeth Schneider, “Gerçekten şok oldum. Vergi mükelleflerinin parasıyla havaalanından Davos'a kadar güvenliğini sağlıyoruz ve ticaret anlaşmazlığını çözdüğümüzü sanıyordum” dedi.

En kötüsü önlendi

Katılımcılar Trump'ın konuşmasını beğenmiş olsun ya da olmasın, bu konuşmanın forumun en çok konuşulan konusu olduğuna şüphe yok. Şirketler, toplantıları salonun dışında canlı olarak takip etti. Katılımcılar konuşmayı kaçırmamak için toplantı tarihlerini yeniden düzenlerken bazıları da koridorlarda yürürken canlı yayınla konuşmayı takip etti. Öte yandan özellikle Trump NATO müttefikine karşı güç kullanma seçeneğinin söz konusu olmadığını vurguladıktan sonra bazıları en kötüsünün önlendiğini düşündü. Demokrat Senatör Chris Coons, bunun sebebini “Avrupalı yetkililer daha sonra ona durumun daha kötü olabileceğini söylediler” diyerek açıkladı.

Bu gerginlik, ABD’nin küresel ekonomik sistemdeki konumunu tehdit ediyor. Ekonomik ve finansal açıdan da durum çok farklı değil. ABD, belirsizlik dönemlerinde her zaman bir güvenlik ışığı olmuştur, ancak bu kez durum değişmeye başladı.

Grönland gerilimleri, halihazırda devam etmekte olan ve ABD’yi küresel ekonominin merkezine yerleştiren küresel ekonomik sistemdeki değişim sürecini hızlandırıyor.

ABD, dünyanın dört bir yanındaki yatırımcılar için derin ve yüksek likiditeli finansal piyasaları ve sermayenin birincil varış noktası olması sayesinde, on yıllardır kargaşa dönemlerinde güvenli bir liman olmuştur. Ayrıca, uluslararası işlemlerin ortak dili olan bir para birimini benimsemiştir. Ancak bu durum da değişiyor.

Bugün, ABD Başkanı Donald Trump'ın çatışmacı ekonomi ve dış politika yaklaşımı, ülkeleri yatırımlarını başka yerlere yöneltmeye, savunma harcamalarını artırmaya, yeni ticaret ittifakları kurmaya ve ekonomilerin, güvenliğin ve geleceğin temelini oluşturan ekonomik güç olarak ABD'nin rolünü yeniden değerlendirmeye itiyor. Geçtiğimiz salı günü piyasalardaki hareketlilik önümüzdeki dönemde neler olabileceğine dair bir fikir verdi. Dünya genelinde hisse senetlerinin değerleri düştü. Ancak en ağır kayıpları ABD yaşadı. Dow Jones Endüstriyel Ortalaması endeksi 871 puan, yani yüzde 1,8 geriledi. S&P 500 yüzde 2,1, teknoloji ağırlıklı Nasdaq ise yüzde 2,4 değer kaybetti. Tahviller de küresel çapta satışlara maruz kaldı ve 10 yıllık ABD Hazine tahvillerinin getirisi yüzde 4,3'ün biraz altına inerken, dolar düşmeye devam etti.

Hazine tahvillerindeki sert düşüş ve doların değer kaybetmesi özellikle dikkati çekti. Çünkü kriz zamanlarında yatırımcılar genellikle güvenli liman olarak ABD'ye yönelirler, ancak o seansta tam tersi yönde hareket ettiler. Scotiabank'ın baş döviz stratejisti Sean Osborne, The Wall Street Journal'a (WSJ) verdiği demeçte, “Birçok uluslararası yatırımcı için ABD, iş yapmak için daha az dostane bir yer haline geldi ve bu durum gelecekteki yatırım kararlarını etkileyebilir” dedi.

“Trump'ın politikaları küresel istikrarın temellerinden birini sarsabilir”

ABD’li ekonomist ve Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü (PIIE) Başkanı Adam Posen, mevcut koşulların geçtiğimiz yıldan farklı olduğunu düşünüyor. Bu durum, Grönland üzerindeki gerginliğin tırmanmasıyla sınırlı değil, aynı zamanda ABD'nin Venezuela'ya askeri müdahalesini, Adalet Bakanlığı'nın ABD Merkez Bankası (Federal Rezerv/FED) Başkanı Jerome Powell'a hakkında başlattığı soruşturmayı ve ABD yönetiminin önceki anlaşmalara rağmen Avrupa ülkelerine yeni gümrük vergileri uygulama tehdidini de içeriyor.

WSJ’ye konuşan Posen, “Geriye dönüp baktığımızda bunun bir dönüm noktası olduğunu söyleme olasılığımızın çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum” dedi. ABD’li ekonomist, ABD'nin on yıllardır düşük maliyetli finansman, güçlü yabancı yatırımlar ve ABD dolarının hakimiyeti karşılığında küresel ticareti kolaylaştırmaya ve güvenlik sağlamaya yardımcı olduğu için, yönetimin politikalarının küresel istikrarın temellerinden birini zayıflatabileceğine inanıyor.

vfo
Küresel ekonominin merkezi olarak ABD'nin gerilemesi, çok kutuplu bir dünya düzenine yol açabilir (AFP)

Uzun vadeli etkileri ciddi olabilir. Eğer dünya çapındaki yatırımcılar alternatif güvenli limanlar ararsa, ABD yabancı yatırımların azalması, enflasyonist baskıların artması ve kamu borcunu finanse etme kapasitesinin azalmasıyla karakterize bir gelecekle karşı karşıya kalabilir ve bu da yaşam standartlarını olumsuz etkileyebilir.

Ayrıca, ABD'nin küresel ekonominin merkezi olarak gerilemesi, Çin, Rusya ve ABD'nin kendi ekonomi ve güvenlik alanlarında hakimiyet kurduğu, daha tehlikeli ve daha eşitsiz bir dünya olan çok kutuplu bir dünyaya yol açabilir.

ABD’nin güvenli liman statüsünün kademeli olarak aşınması

Öte yandan Johns Hopkins Üniversitesi’nden ekonomi profesörü Robert Barbiera, ABD’nin güvenli liman statüsünün aşınmasının kademeli olabileceğini, ancak önceki gümrük vergileri ve artan borç seviyeleri gibi uyarı işaretlerinin bir süredir mevcut olduğunu söyledi. Piyasaların hızlı hareket ettiğini ve hisse senetlerinin tarihteki standartlara göre pahalı görünmesinin yardımcı olmadığını belirten Prof. Barbiera, “Bu piyasa, kimse ‘Aman Tanrım, fiyatlar çok cazip’ demeden önce çok düşebilir” dedi.

ABD’li ekonomist Robert Shiller'in, S&P 500 fiyatlarını son 10 yıldaki enflasyona göre düzeltilmiş ortalama kazançlarla karşılaştıran değerleme ölçütü, Dot-com balonundan bu yana en yüksek seviyesinde.

Bu dönem hariç, 145 yıllık veri tarihinde değerlemeler hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Bank of America (BOfA) Yüksek Getirili Tahvil Endeksi'ne göre kurumsal borç değerlemeleri de yüksektir ve yüksek riskli tahvil getirileri ile karşılaştırılabilir hazine tahvillerinin arasındaki fark 2007'den bu yana en düşük seviyesine yaklaşıyor.

Bu yüksek değerlemeler göz önüne alındığında, yatırımcıların ABD varlıklarına olan güvenindeki herhangi bir düşüşün, ABD ekonomisi için geniş kapsamlı etkileri olan geniş çaplı bir satış dalgasını tetikleyebileceği endişesi söz konusu.

Geçtiğimiz yıl hisse senetlerindeki güçlü artışlar, özellikle yüksek gelirli kesimde tüketici harcamalarını artırdı ve yatırımlar, borç finansmanı ve ilgili şirketlerin hisselerinin yüksek değerlemeleriyle desteklenen yapay zeka projelerine akın etti, bu da gayrisafi yurt içi hasılayı (GSYİH) desteklemeye yardımcı oldu.

ABD tahvillerinin satışı

CrossMark Global Investments Yatırım Direktörü Bob Doll, “Hisse senetleri neredeyse mükemmel bir şekilde fiyatlandırılıyor” değerlendirmesinde bulundu. Şirket kazançlarının beklentileri aşmaya devam ettiğini ve FED faiz oranlarını düşürdüğü sürece bunun bir sorun olmadığını belirten Doll, ancak, yüksek riskli olan tarafın herhangi bir hata yapma lüksünüzün olmaması olduğunu vurguladı.

Spectra Markets'ın başkanı Brent Donnelly ise akademisyenlere ve öğretmenlere hizmet veren bir Danimarka emeklilik fonunun ABD Hazine tahvillerini satma niyetini açıklamasının, piyasaların karşı karşıya olduğu risklerin türünü gösterdiğini belirtti. Donnelly’ye göre fonun büyüklüğü tek başına piyasaları etkilemek için yeterli olmasa da İsveç ve Hollanda'daki daha büyük fonlar benzer kararlar alırsa ne olabileceğinin sinyalini veriyor.

Scotiabank'ın baş döviz stratejisti Osborne, “ABD sermaye piyasalarının derinliği ve likiditesi ile sunduğu getiriler göz önüne alındığında, bu piyasalardan vazgeçmek için çok güçlü bir neden gerekir” yorumunda bulundu. Ancak Osborne’a göre eski küresel düzen ve geleneksel ilişkiler zayıflamaya devam ettikçe ‘yatırımcılar paralarının daha azını ABD'ye yönlendirmek için daha büyük bir motivasyona ihtiyaç duyabilirler.


Almanya, "saldırı hazırlığındaki bir Hamas üyesini" daha tutukladığını duyurdu

Yakalanan şüphelinin 36 yaşında olduğu bildiriliyor (AFP/Arşiv)
Yakalanan şüphelinin 36 yaşında olduğu bildiriliyor (AFP/Arşiv)
TT

Almanya, "saldırı hazırlığındaki bir Hamas üyesini" daha tutukladığını duyurdu

Yakalanan şüphelinin 36 yaşında olduğu bildiriliyor (AFP/Arşiv)
Yakalanan şüphelinin 36 yaşında olduğu bildiriliyor (AFP/Arşiv)

Alman polisi, Avrupa'da terör saldırıları hazırlığında bulunduğu iddiasıyla bir kişiyi cuma akşamı tutukladı. 

Beyrut'tan Berlin'deki Brandenburg Havalimanı'na inince durdurulan Lübnan yurttaşı Muhammed S.'nin Hamas üyesi olduğundan şüphelenildiği aktarıldı. 

Federal savcılar, şüphelinin Ağustos 2025'te 300 mermi tedarik ettiğini ve Yahudilere ya da İsrail'e ait olan kurumlara saldırı komplosuna karıştığını öne sürüyor. 

Alman yetkililer, Muhammed S.'nin ekimde tutuklanan Abed el G.'yle işbirliği yaparak terör eylemi hazırlığında olduğunu da iddia ediyor.

Ekimde silah temin etmeye çalışan üç kişinin benzer suçlamalarla tutuklandığı açıklanırken bunlardan ikisinin Alman, üçüncüsününse Lübnan vatandaşı olduğu bildirilmişti. 

O dönem Leipzig ve Oberhausen'da polis operasyonları düzenlenmişti. 

Kasımda da Alman yetkililer, yine bir Lübnan yurttaşını Çekya sınırı yakınlarında tutuklarken bu kişinin Hamas üyesi olduğundan şüphelenildiğini ifade etmişti. 

Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Hamas'ı destekleyen kişilerin vatandaşlıktan çıkarılması gerektiğini kasımda yaptığı açıklamada savunmuştu. 

Önceki ay sosyal medyada Hamas'ı "Filistin'in kahramanları" diye niteleyen bir paylaşım yaptığı gerekçesiyle Filistinli bir göçmenin vatandaşlığının iptal edilmesinin ardından konuşan Dobrindt şu ifadeleri kullanmıştı: 

Çifte vatandaşlık dahil olmak üzere Alman vatandaşlığı almış kişiler, değerler sistemimize bağlılıklarını beyan etmişlerdir. Bunun kasıtlı bir yanlış beyan olduğu ve bu değerler sistemini paylaşmadıkları ortaya çıkarsa, vatandaşlıklarının geri alınması mümkün olmalıdır. 

Hamas, Almanya ve İsrail'in yanı sıra ABD ve Birleşik Krallık gibi pek çok ülke tarafından terör örgütü olarak kabul görüyor. 

Örgütün 7 Ekim 2023'te 1200'e yakın kişinin öldürüldüğü, 250'yi aşkın kişinin de rehin alındığı saldırıları düzenlemesinin ardından başlayan Gazze savaşında çoğu kadın ve çocuk 70 bini aşkın Filistinli yaşamını yitirdi.

Independent Türkçe, BBC, Jerusalem Post, AP


Bir çete, dolandırıcılık yapmak için Belçika kraliyet ailesinin üyelerini taklit etti

Belçika Kralı Philippe (EPA)
Belçika Kralı Philippe (EPA)
TT

Bir çete, dolandırıcılık yapmak için Belçika kraliyet ailesinin üyelerini taklit etti

Belçika Kralı Philippe (EPA)
Belçika Kralı Philippe (EPA)

Belçikalı müfettişler dün, bir dolandırıcı çetesinin geçtiğimiz yıl boyunca önde gelen yabancı şahsiyetleri ve iş adamlarını dolandırmak için Belçika kraliyet ailesinin üyelerini taklit ettiğini açıkladı.

Federal savcılar dün, çetenin dolandırıcılığı gerçekleştirmek için e-postalar, telefon görüşmeleri ve yapay zekâ ile oluşturulmuş sahte videolar kullandığını söyledi.

Üyeleri henüz tespit edilemeyen çete, 2025 yılının başından beri telefon görüşmeleri ve WhatsApp yazışmaları üzerinden Kral Philippe veya üst düzey yetkililerinden birinin kimliğine bürünerek kurbanları tuzağa düşürmeye ve paralarını çalmaya çalışıyordu. Savcılar, çete üyelerinin kurbanlarını kraliyet ailesiyle olası bağlantılarına göre seçtiklerini ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre savcılar yaptıkları açıklamada, “Neyse ki kurbanların çoğu dolandırıcılığı çabucak fark etti” dedi.

Savcılar, bir vakada çetenin bir kişiyi kendilerine para transferi yapmaya ikna ettiğini belirttiler.

Yabancılar ve iş adamlarının yanı sıra çete, kraliyet ailesine yakın Belçikalı aileleri de hedef almaya çalıştı.

Çete üyeleri, kralı taklit ederek Belçikalı iş adamlarına video röportaj için davetiyeler gönderdi.

Savcılar, “Röportajdaki görüntüler muhtemelen yapay zekâ ile oluşturuldu” dedi.

Bazı iş adamları, sahte akşam yemeği davetiyeleri aldı ve hayali etkinlik için sponsorluk ücreti ödemeleri istendi.

Savcılar, federal polisin uzman ekiplerinin yardımıyla dolandırıcılık olayını soruşturduklarını belirtti.