11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları
TT

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

Mustafa el-Ensari
El Kaide Örgütü halen gerçekleştirmiş olduğu 11 Eylül saldırıları ile İslam’a hizmet ettiğini iddia ederek böbürlenmeye devam ediyor. Oysa kaynaklar, örgütün “Hz. Muhammed’in davetinin düşmanlarından olan Haçlılara, Siyonistlere ve onların müttefiklerine karşı gerçekleştirdiğini” iddia ettiği saldırıların İslam’ın ve Müslümanların imajına ciddi ahlaki ve maddi zararlar verdiği konusunda hemfikir.
Örgütün eski lideri Usame bin Ladin, Katar merkezli el-Cezire televizyonunda yayınlanan bir kayıtta, “ABD’nin bugün tattığı şey, bizim onlarca yıldır tattığımızın sadece küçük bir parçasıdır” dedi. Ayrıca adamları tarafından gerçekleştirilenin bir fetih ve zafer olduğunu belirterek, 80 yıldan bu yana halkına karşı saldırılarda bulunan kimselerden intikam aldığını söyledi. Bununla birlikte rakamlar ve istatistikler Bin Ladin’in söylediklerinin aksini gösteriyordu. Bu saldırılar gerek İslam devletlerine gerekse de İslami örgütlere ve kurumlara çok büyük zararlar verdi. Bunlardan ilki, örgüt mensuplarını barındıran Afganistan Talibanı’ydı. Ayrıca ABD’de ve dünyada, onların davasını desteklediği iddia edilen Müslümanlardan bahsetmiyorum bile.
Müslümanların maruz kaldığı zararlarına ilişkin CIA değerlendirmesi
CIA, 11 Eylül olayları ile ABD’de yaşayan Müslümanlara verilen devasa zararların boyutunu ortaya koydu. İnternet sitesi üzerinden yayınladığı 15 Temmuz 2003 tarihli bir raporda, devlet politikalarının ABD’deki Müslümanlara karşı önemli bir ayrımcılık kaynağı haline geldiği, terörle mücadele yasasının yetkililer tarafından denetimlerin benzeri görülmemiş bir şekilde genişletilmesini sağladığı ve herhangi bir kanıt sunulmaksızın şahısların suç sayılan eylemlere karıştıklarının iddia edildiği kaydedildi.
Rapor kapsamında, 50 bin ila 70 bin arasında göçmenin ABD Göçmenlik Bürosu'na zorunlu kayıt yaptırdığı, 8 bin kadar Müslüman ve Arap'ın sorgulandığı, Ağustos 2002 itibariyle 738 kişinin tutuklandığı ve bu kişilerin gerek sözlü gerekse de fiziksel istismar gibi kötü ve ayrılıkçı muamelelere maruz kaldığı ifade ediliyor.
Öte yandan El Kaide’nin eylemlerinden zarar görenler sadece ABD’deki Müslümanlar değildi. Nitekim Independent Arabia'nın, ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin ‘terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin dini mensubiyetine dair verilerinden’ aktardığına göre, son 5 yılda gerçekleştirilen saldırılarda ölenlerin yüzde 82 ila 97'sini Müslümanlar oluşturuyor. Ayrıca bu verilere göre Müslümanlar, diğerlerine nazaran söz konusu saldırılara karşı en çok savunmasız olan kimseler olarak kaydediliyor. Bu eylemlerin bütünü her ne kadar El Kaide tarafından gerçekleştirilmemiş olsa da, prensipleri ve ilkeleri en nihayetinde ona kadar uzanıyor. Nitekim bu kanlı yarışa katılan DEAŞ örgütü, onun bir parçasıydı.
Aralarında el-Ezher Şeyhi Ahmed et-Tayyib’in de bulunduğu İslam âlimleri, El Kaide’den ve benzeri diğer örgütlerden en çok Müslümanların zarar gördüğünü belirtiyorlar. İslam bayrağı altında ağır suçların işlendiği terör eylemleriyle, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Müslümanların hedef alındığına dair kesin kanıtlar var. "Allahu Ekber" nidalarıyla birlikte Müslümanların başları kesildi ve İslam dininin bu olduğu lanse edildi. Tüm bunlar, El Kaide’nin fitne bahanesi altında haklı çıkarmaya çalıştığı eylemleriyle pratikte ne yaptığını açık bir şekilde gösteriyor.
Uluslararası İslam Âlimleri Birliği Başkanı Moritanyalı Şeyh Abdullah bin Bayyah, terörizm fitnesinin insanların gözünde İslam’ın imajını bozduğunu, oysa şeriatın amaçlarından birinin bu imajı iyileştirmek olduğunu söyledi. Bununla birlikte gerçekleştirilen terör eylemleriyle masum insanların öldürüldüğünü, gerek İslam âlemindeki gerekse de dünya üzerindeki saygın yerlerin tahrip edildiğini ve Müslüman ülkelerin işgal edildiğini dile getirdi.
Şeyh Abdullah bin Bayyah, Usame bin Ladin ve halefi Zevahiri’nin sözleriyle El Kaide'nin eylemlerini halkı çıkarmak üzere dile getirdiği bahanelere ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu;
“Şeriat adaletsizliği ve zulmü reddeder. Adalet ve eşitlik bizim inancımızın bir parçasıdır. Bu, terörizmin dayandığı gerekçeyi ortadan kaldırıyor. Terörizm bütün dünyaya zarar verdi. Bunların başında da İslam âlemi geliyor. Çünkü Müslümanlar hem kurban oldular hem de suçlu.”
Moritanya'daki Müslüman Toplumlarda Barışı Destekleme Forumu'nun kurucusu Şeyh Abdullah bin Bayyah, barış çağrısında bulunuyor ve terörizmin sadece samimi ve etkili bir uluslararası dayanışma yoluyla ortadan kaldırılabileceğini söylüyor. Ayrıca bu dayanışmanın anlamının, ‘üzerinde ittifak edilen araçlarla ve ittifak edilen temel prensipler doğrultusunda, üzerinde uzlaşılan hedeflere doğru ilerlemek’ olduğunu ifade ediyor.
Masum kurbanlar
Suudi araştırmacı Dr. Muhammed es-Selumi, bu olayların hayır kurumları üzerindeki etkilerini, “Teröre Karşı küresel Savaşın Masum Kurbanları” ve “Yardım Sektörü ve Terör İddiaları” kitaplarıyla izliyor. Ayrıca Eylül saldırılarının ardından 17 ülkedeki 150 İslami kurumu ziyaret ettikten sonra yazmış olduğu yaklaşık 500 sayfalık bir kitapla, yaşananların İslami yardım çalışmalarına verdiği zararları anlatıyor.
Yaşananların büyük olumsuz etkilerinin olduğunu belirten es-Selumi şunları söylüyor;
“Bu olayların, Arap ve Müslüman dünyasındaki yardım çalışmaları üzerinde ciddi olumsuz yansımaları oldu. Bu savaşın kurbanlarının ortak paydası ‘insani ve dini’ eylemdir. Bu yüzyılın başında yaşananların en büyük mağdurlarının, gerek programları ve gerekse de faaliyetleri, fonları ve çalışanlarıyla birlikte İslami yardım ve eğitim kurumları olduğu görüldü. Bu İslami kurumlar, 11 Eylül saldırılarının ardından, gerek faaliyetlerinin askıya alınması gerekse de varlıklarının dondurulması ve delile dayanmayan bazı asılsız suçlamalar yoluyla ortadan kalktı. 10 hayır kurumu olaylardan kısa bir süre sonra terör listesine eklendi. Bu kurumlar: Mukaddes Topraklar Vakfı (ABD), Haremeyn Vakfı’nın Bosna ve Somali'deki iki şubesi, Dünya Yardımlaşma Vakfı (ABD),  Küresel Merhamet Vakfı (ABD), Aksa Vakfı (Almanya ve Avrupa), Filistin Yardımlaşma Vakfı (Fransa), Interpal (İngiltere), Filistin Derneği (Avusturya), Sanabel Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği (Lübnan) ve Yeşil İklim Fonu’dur (Pakistan).”
11 Eylül saldırılarının ardından kapatılan Suudi Haremeyn Vakfı’nın çalışmalarına göz atıldığı takdirde bu olayların yardım kuruluşlarına verdiği zararının ne ölçüde olduğunun görülebileceğini ifade eden es-Selumi sözlerini şöyle sürdürdü;
“Haremeyn Vakfı, bazı eski ABD hükümet yetkilileri tarafından United Way benzeri bir kuruluş olarak nitelendirildi. Vakıf, 1988'de Pakistan'ın Karaçi kentinde çalışmalarına başladı ve 1991 yılında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ı ana merkez olarak belirleyerek çalışmalarını sürdürdü. Haremeyin Vakfı kapatıldıktan sonra el-Hayat Gazetesi tarafından 6 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan bir rapora göre vakıf, kuruluşundan bu yana insani yardım çalışmaları kapsamında bir milyardan fazla Suudi riyali (1 dolar= 3.75 riyal) tutarında harcama yaptı. Filistin halkına ve Suudi Arabistan'daki fakirlere yardım konusunda önemli bir rol oynadı. Vakıf 1992-2002 yılları arasında 1200 cami inşa etti, 2002-2001 döneminde 25 milyon öğün verdi ve 1992-2001 yılları arasında yaklaşık 100 bin kurban dağıttı.”
“ABD’de yayınlanan bir rapor, Haremeyn Vakfı’nın yardım, davet, eğitim, cami ve sosyal bakım evleri inşası ve yetimlerin sahiplenilmesi gibi bir dizi alanda faaliyet gösteren İslami hayır kurumlarından biri olduğu teyit ediliyor. Öte yandan vakıf, Afganistan, Keşmir, Çeçenistan, Kosova, Bosna Hersek ve birçok bölgedeki krizlerde büyük katkılarda bulundu. Raporda, vakfın yıllık faaliyetleri kaydediliyor ve İslam kültürünü yaymaya istekli bir kuruluş olarak nitelendiriliyor. Vakfın söz konusu faaliyetleri arasında, 13 milyon İslami kitap basımı, açılan 6 internet sitesi, görevlendirilen 3 binden fazla davetçi, inşa edilen 1100’den fazla cami, okul ve İslami kültür merkezi ve İslam'a davet çağrısı kapsamında gönderilen 350 binden fazla mesaj yer alıyor.”
Afganistan'da bombalamalar ve dünya üzerindeki kaynakların kurutulması
Roketler ve uçaklar Tora Bora dağlarını bombalarken, çeşitli hükümetler, bombardımanların etkisiyle ve cihad çağrılarıyla taşınan fikirlerle mücadele etmek amacıyla sıkı güvenlik uygulamalarına başvurdu. Kuzey Afrika'daki yardım çalışmaları ve selefi davet de bu uygulamalardan ve suçlamalardan nasipsiz kalmadı. İslami tebliğ çalışmaları dünyanın her yerinde terörizm şeklinde taftalanarak hedef haline getirildi.
Teröre karşı yürütülen savaş, 11 Eylül saldırganlarının düşündüğünün aksine İslam’ın ve Müslümanların imajını çarpıttı. Kazablanka saldırılarının ardından Fas’ın da aralarında bulunduğu birçok ülkede İslami referanslar doğrultusunda hareket eden partiler yasaklandı. Selefi Çağrı örgütü ve mensupları yaşananlar dolayısıyla ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Ayrıca Novakşot’taki İmam Üniversitesi’nin çalışmaları donduruldu. Onlarca Kuran kursu kapatıldı ve güvenlik operasyonlar kapsamında Selefi Çağrı mensubu olan yüzlerce kişi tutuklandı.
Faslı siyasi analist İdris el-Kenburi, o sıra Fas’ta terörle mücadele yasasının Meclis'ten geçmesinin ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından benimsediği güvenlik stratejisiyle ilişkili olduğunu söyledi. Kenburi, bu kapsamda, davetçilere, cami hatiplerine ve Selefi Çağrı mensuplarına yönelik güvenlik operasyonlarının gerçekleştirildiğini, camilerin, ibadet yerlerinin ve Kuran kurslarının sıkı bir şekilde denetlendiğini ve bu bağlamda planların oluşturulduğunu belirtti. Ayrıca ordu tarafından yayınlanan bir notayla, personel ve çalışanların sakal bırakmasının ve başörtüsü takmasının yasaklandığını kaydetti.
İslami hareketlerin ve eğilimlerin, siyasi organların en büyük endişesi haline geldiğini belirterek devam eden el-Kenburi, o dönemde ülkede başlatılan kampanyaların özellikle farklı dini akımların üyelerini hedef aldığını söyledi. Ayrıca hükümetin o sıra Selefi Çağrı’ya karşı yürüttüğü kampanyalar ile birlikte ülkede artık ‘birlikte yaşama’ aşamasından ‘çatışma’ aşamasına geçildiğini dile getirdi.
Öte yandan 11 Eylül saldırılarının tetiklediği savaş Moritanyalı gençler arasında büyük bir öfke dalgası meydana getirdi. Carnegie Orta Doğu Merkezi’nden araştırmacı Friedrich, 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’nın önderlik ettiği terörle mücadelenin, Muaviye Veled Seyyid Ahmed et-Tayi rejimi karşıtı olan savaşçıları harekete geçirmek için kuvvetli bir unsur olduğunu söyledi. Friedrich, İmam Selefi’nin şu sözlerini buna delil olarak getirdi: “Moritanya rejimi, terörle mücadele pazarı aracılığıyla aşırılıkçılığın azaltılmasından ziyade artmasına katkıda bulunuyor. Terörizmle savaşan insanlar, terörizmin doğuşuna sebep oluyorlar.”
Bununla birlikte araştırmacı, 11 Eylül sonrası dönemde devlet kontrolünde olmayan camilerin, okulların ve kapatılması ve 35 kadar Müslüman hâkimin ve imamların tutuklanmasıyla neticelenen operasyonlar gibi terörle mücadele kapsamında yürütülen kampanyaların bazı görünümlerini dile getirdi. Ayrıca söz konusu rakamın, Moritanya standartlarına göre oldukça büyük bir rakam olduğunu belirtti.
Arap Dünyasındaki Laik Çalışmalar ve Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Mahmud Caber ise Afrika'da terörist grupların ve el-Kaide’nin varlığının, kıtadaki çatışmaların ve huzursuzluğun istihdam edilmesi aracılığıyla Afrika’daki Müslüman unsurlar arasında aşırılıkçılığı yayma sürecinin bir parçası olduğunu söyledi. Ayrıca 11 Eylül’de yaşananların Faslı Selefi örgütler arasında niteliksel bir sapmaya sebep olduğu değerlendirmesinde bulundu.
Radikalizm radikalizmi doğurdu
Fas'ta bulunan Abdulmelik es-Sadi Üniversitesi'nde din felsefesi alanında görevli öğretim üyesi olan Dr. Ahmed Buud, söz konusu saldırıların İslam’a etkilerini ‘savunmacı bir pozisyon belirleme, suçlamaları def etmeye çalışma ve İslamofobi gibi terörizmi körükleyen İslam karşıtı afetlerin ortaya çıkması’ olarak özetliyor.
Hiç kimsenin 11 Eylül saldırılarının gerek Batı’daki Müslümanlar gerekse de İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini inkâr edemeyeceğini belirten olan Dr. Ahmed Buud, önemli gördüğü birkaç noktayı şöyle dile getiriyor:
“Öncelikle bu olayların İslam’ı temsil etmediğinin bilinmesi gerekiyor. Bunlar Kur'an naslarının ve Hz. Peygamber'in sünnetinin aşırı bir yorumudur. Bu tür radikal eylemler her ne kadar daha öncede meydana gelmiş olsa da, hiçbirinin etkisi 11 Eylül saldırılarında olduğu kadar büyük olmadı.  Ayrıca, bu olayların ABD’nin Müslüman dünyasına karşı güttüğü politikaya cevap olarak geldiğini unutmamalıyız. Öyle ki, aşırılıkçılık aşırılıkçılıkla karşılandı. Bu olayların ardından bir dizi İslami örgütün ve kuruluşun, gerek ülke içerisinden gerekse de dışarıdan gelen “radikal” suçlamasını def etmek için literatürlerini gözden geçirmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.”
Peygamber’e hakaret
Bu saldırının sebep olduğu bir diğer olgu olarak İslomofobi’ye dikkat çeken Dr. Ahmed Buud, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu olaylardan sonra İslamofobik bir söylem işitmeye başladık. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) kadın ve çocukların katili olan eli kanlı biri olarak lanse edildi. Bununla birlikte İslam dininin öldürme ve terör dini olduğu söylendi. Bu tür konuşmalar sadece Batı’da değil, Doğu medyasında da yer almaya başladı. Bundan dolayı insanlar gerek İslami olan gerekse de İslam’la herhangi bir şekilde ilgisi bulunan her şeyden nefret eder oldular. Batı’daki Müslümanlara yönelik uygulanan birtakım kısıtlamalara tanık olduk.”
Şubat 2002’de Amerikan Değerler Enstitüsü tarafından yayınlanan ve 60 ABD’li aydının hazırladığı “Hangi temelde savaşıyoruz?” bildirisini buna örnek olarak gösterebiliriz. Söz konusu entelektüeller, bu bildirileriyle, ABD’nin bazı Müslüman ülkelere karşı açtığı savaşı haklı çıkarmaya çalıştılar. Suudi entelektüeller daha sonra buna cevap olarak, “Hangi temelde bir arada yaşıyoruz” başlığıyla bir bildiri yayınladılar.
İslam kendini savunma pozisyonuna çekildi
Dr. Buud, saldırılar sonrasında genel bir savunmacı tutumun hâkim olduğunu kaydettiği açıklamalarına şöyle devam etti:

“Batı'da İslam'ı terörizm lekesinden temizlemeye çalışan birtakım düşünürler çıktı ve İslam'ın hoşgörü ve barış dini olduğunu vurguladılar. Burada İngiliz dinler tarihçisi Karen Armstrong'un, "Hz.Muhammed Bir Batılının Gözünden Son Peygamber'in Hayatı" ve ABD’li Carl Ernst'in “Hz. Muhammed'in Yolunda” isimli kitaplarını zikredebiliriz. Müslümanlar ve Müslümanlara sempati duyan kimseler, İslam’ın ölçülerinin açıklanması gibi temel bir mesele üzerinde kafa yordular, fakat savunmacı bir mantık ile… Bu aşamada ilk olarak, söz konusu suçlamalarla uğraşmak yerine İslam’ın ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve diğer birtakım alanlar bakımından sunmuş olduğu alternatifler konuşuldu.”
İslam içerisindeki iç savaş
Arap dünyasındaki siyasetçilere göre 11 Eylül saldırılarının ve sonrasında yaşananların verdiği en büyük zarar, İslam içerisinde bir iç savaşın ilk kıvılcımlarını çakması ve Arap dünyasındaki mezhepsel ve dini bölünmelerin derinleşmesi oldu.
Ülkesini Kudüs'ün koruyucusu olarak kabul ederek bu mefhumu siyasi ve dini tutumuna taşıyan Ürdün Kralı Abdullah bin el-Hüseyin, tüm dünya ülkelerinin ılımlılıkla aşırılıkçılık arasında yaşanan bir savaşa tanık olduğunu dile getirerek, “Bugün İslam içerisinde de bir iç savaş var.  Ne yazık ki, biz Araplar ve Müslümanlar henüz bu durumun ciddiyetinin farkına varmadık” ifadelerini kullanmıştı.
Bununla birlikte 2014 yılında AFP’nin yayınladığı olduğu bir haberde Kral Hüseyin’in şu sözleri yer alıyordu:
“Bu aşırılıkçı tutum İslam’la sınırlı değil. Bilakis İsrail siyasi arenasında da bunun karşılığı var. İslami aşırılıkçılığın karşılığı olarak Siyonist bir radikal tutum var. Aşırılıkçılıkla mücadele etmek isteyen tüm bölgesel ve uluslararası tarafların meselenin sadece İslami radikalizm ile ilgili olan boyutunu görmemesi lazım. Bilakis tüm taraflarda aşırılıkçılığın mevcut olduğunun itiraf edilmesi gerekiyor.”
Ürdün Kralı, Arap Baharı'ndan önce bile ‘Şii Hilali’ adını verdiği tehlikeye ve ‘İran'ın Şam ve Sana’da alınan kararlar üzerindeki hâkimiyetine’ ilişkin uyarılarda bulunmasıyla biliniyor. Bunun bölge ülkeleri içinde mezhepsel gerginliği kışkırtmak için bir tehdit olduğunu dile getiren Kral Hüseyin, söz konusu tehdidin Sünni ayağını el-Kaide’nin, Şii ayağını ise Hizbullah’ın oluşturduğunu belirtmişti.
TERÖRLE SAVAŞARAK GEÇEN 18 YILIN ARDINDAN ABD VE ORTADOĞU
11 EYLÜL SALDIRILARIN YIL DÖNÜMÜNDE ABD'NİN KABİL BÜYÜKELÇİLİĞİ'NDE PATLAMA
USAME BİN LADİN, 11 EYLÜL SALDIRILANDI NEDEN SUUDİ ARABİSTANLILARI TERCİH ETTİ?



Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi

Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi
TT

Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi

Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi

ABD saldırısının ardından gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro bugün New York'ta hakim karşısına çıkacak. Maduro ve eşi, Metropolitan Gözaltı Merkezi'nden Manhattan'daki mahkeme binasına getirildi. Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump ise, geçici hükümetin ABD’nin taleplerine yanıt vermemesi durumunda yeni saldırı ile tehdit etti.

Maduro hükümetinin Karakas’ta fiilen yönetimi sürdürdüğü ve ABD’ye iş birliği çağrısında bulunduğu belirtilirken, Çin Maduro’nun derhâl serbest bırakılması yönündeki çağrısını yineledi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da, Maduro’nun iktidardan uzaklaştırılma biçimini kabul etmediğini açıkladı.

ABD, Maduro’yu  Sinaloa Karteli ve “Tren de Aragua” çetesi gibi büyük uyuşturucu kaçakçılığı örgütlerine destek sağlamakla suçluyor.


Black Panther'ın kötü adamından terapi itirafı

Michael B. Jordan, Creed serisi ve Günahkarlar'daki (Sinners) çifte rolüyle de tanınıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)
Michael B. Jordan, Creed serisi ve Günahkarlar'daki (Sinners) çifte rolüyle de tanınıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)
TT

Black Panther'ın kötü adamından terapi itirafı

Michael B. Jordan, Creed serisi ve Günahkarlar'daki (Sinners) çifte rolüyle de tanınıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)
Michael B. Jordan, Creed serisi ve Günahkarlar'daki (Sinners) çifte rolüyle de tanınıyor (Walt Disney Studios Motion Pictures)

Michael B. Jordan, 2018 yapımı Black Panther'da kötü karakter Erik Killmonger'ı canlandırdıktan sonra terapiye giderek "deşarj olmaya" ihtiyaç duyduğunu açıkladı.

CBS Sunday Morning programına konuşan Jordan, "Filmden sonra etkisi bir süre üzerimde kaldı" diyerek ekledi: 

Terapiye gittim, konuştum, bir şekilde deşarj olup rahatlamanın yolunu buldum. O noktada, bir karakterden sonra buna ihtiyaç duyduğumu hâlâ öğreniyordum.

Oyunculuğun çoğu zaman "yalnız yapılan" bir yolculuk olduğunu söyleyen Jordan, "Seçmelere tek başınıza giriyorsunuz, tek başınıza çalışıyorsunuz. Çok fazla hazırlık var; yaşanan deneyim ve o süreç insanda iz bırakıyor" ifadelerini kullandı: 

İlerledikçe şunu fark ettim: 'Üzerimde hâlâ bir şeyler var, bunu üstümden atmam lazım.' Konuşmak gerçekten çok önemli.

38 yaşındaki Jordan, çekimler öncesinde karakterin içine tamamen girdiği için Erik Killmonger'ı "üstünden atmanın" zor olduğunu da hatırlattı. Rolüne hazırlanırken uzun süre "izole" kaldığını ve ailesiyle "pek konuşmadığını" söyledi.

Jordan, "Erik pek sevgi görmemişti, bence sevgiyi hiç tatmadı" dedi: 

Çok fazla ihanet yaşadı; etrafındaki 'işlemeyen sistemler' onu şekillendirdi, öfkesini ve hayal kırıklığını besledi.

Michael B. Jordan, Ryan Coogler imzalı Black Panther'da 2020'de yaşamını yitiren Chadwick Boseman'ın yanı sıra Lupita Nyong'o, Danai Gurira, Martin Freeman, Daniel Kaluuya, Letitia Wright ve Winston Duke'la birlikte rol almıştı. 

Film, Marvel için gişede büyük bir başarıya imza atmıştı. Şubat 2018'de vizyona giren Black Panther, dünya genelinde 1,34 milyar dolar hasılata ulaşmıştı.

Independent Türkçe, Variety, CBS Sunday Morning, Deadline


İsrail'in gözünden Maduro'nun kaçırılması: İran konusunda bize yararı var mı?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz salı günü Florida, Palm Beach'te düzenledikleri ortak basın toplantısında (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz salı günü Florida, Palm Beach'te düzenledikleri ortak basın toplantısında (Reuters)
TT

İsrail'in gözünden Maduro'nun kaçırılması: İran konusunda bize yararı var mı?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz salı günü Florida, Palm Beach'te düzenledikleri ortak basın toplantısında (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz salı günü Florida, Palm Beach'te düzenledikleri ortak basın toplantısında (Reuters)

İsrail, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarını ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını memnuniyetle karşılamakla yetinmedi; söz konusu saldırılar ve bunların büyük sonuçları, Tel Aviv’in iştahını saldırıların sonrasına yönelik senaryolara da açtı.

İsrail içinden yapılan değerlendirmelere göre Maduro’nun kaçırılmasının ardından yaşanacak gelişmeler, İsrail’in çıkarlarına hizmet ediyor. Bu yaklaşım, Binyamin Netanyahu hükümetinin İsrail’i ‘bölgede bir polis gücü’ ve ‘dünyanın polisi olan ABD’nin müttefiki’ olarak görmesinden kaynaklanıyor.

İsrailli analistler, bu değerlendirmelerini öncelikle İsrailli yetkililerin resmî açıklamalarının üslup ve içeriğine dayandırıyor. Bu açıklamaların başında, Netanyahu’nun ABD Başkanı Donald Trump’a hitaben yayımladığı açık mesaj yer alıyor. Netanyahu mesajında, “Özgürlük ve adalet uğruna sergilediğiniz cesur ve tarihî liderliğiniz için sizi tebrik ediyorum. Kararlı duruşunuzu ve kahraman askerlerinizin fedakâr mücadelesini selamlıyorum” ifadelerini kullandı.

Bu tutum, Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın açıklamalarıyla da örtüştü. Saar, “İsrail, uyuşturucu ve terör ağının başında bulunan bir diktatörün devrilmesini memnuniyetle karşılıyor; ülkeye demokrasinin geri dönmesini ve devletler arasında dostane ilişkilerin kurulmasını umuyor” dedi. Saar, “Venezuela halkı demokratik hakkını kullanmayı hak ediyor, Güney Amerika ise uyuşturucu ve terör ekseninden arınmış bir geleceği hak ediyor” değerlendirmesinde bulundu. Ayrıca İsrail’in, ‘Maduro’nun gayrimeşru ve otoriter yönetimi altında acı çeken, özgürlük yanlısı Venezuela halkının yanında durduğunu’ bildirdi.

Amerikan caydırıcı gücü

Ancak İsrail’in bu saldırıya ilişkin daha derin tutumu, ABD politikasında atılacak bir sonraki adımlar ve bunların dünya üzerindeki etkilerine dair perspektife dayanıyor. İsrailli analist Ron Ben-Yishai, dün Ynet internet sitesinde yayımlanan yazısında, “Bu saldırının ardından ABD’nin caydırıcılık gücü dünyada büyük bir ivme kazandı. Başkan Trump, tehditlerinin sözde kalmadığını, güçlü ve ezici bir eylem kapasitesine sahip olduğunu kanıtladı” ifadelerini kullandı.

asdefrgt
ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Ocak'ta Venezuela'daki askeri operasyonu izlerken (Truth Social)

Ben-Yishai, “ABD’nin caydırıcılık gücünün etkisi doğrudan İsrail’e yansıyor. Zira İsrail, Trump ile temel bir anlaşmazlık yaşamayan en güçlü müttefik konumunda” dedi. Analist, İsrailli liderlere de “Bu noktayı ciddi şekilde kavrayın ve ABD ile çatışmaya girmeyin” uyarısında bulundu.

İran'da bu etki görülüyor mu?

Ben-Yishai, Maduro’nun kaçırılmasının bölgedeki etkisi sorusuna da değindi ve şu yanıtı verdi: “Venezuela’daki bu darbenin en güçlü etkisi İran üzerinde olacak. İran, Trump’ın tehditlerinin ciddi olduğunu anlayacak, mevcut müzakere sertliğinden geri adım atacak ve nükleer programını tamamen terk etmeyi, ABD’nin talebi doğrultusunda uranyum zenginleştirmeyi durdurmayı kabul edecek.”

Ben-Yishai sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu, İsrail'in çıkarlarına hizmet edecektir. Çünkü İran'a alternatif, ABD'nin saldırısı veya İsrail-ABD ortak saldırısı olacaktır. Başkan Trump artık saldırıları yönetme konusunda daha kendinden emin.”

Bölge dışından mesajlar

Ynet internet sitesinde yazan Itamar Eichner, ABD’nin Venezuela’ya yönelik darbesinin Çin ve Rusya’ya da güçlü mesajlar gönderdiğini belirtti. Eichner’e göre Venezuela her iki ülkenin de müttefiki olmasına rağmen, bu ülkeler onu koruyamadı. Bu durum, ABD’nin gücünün pekişmesini gösteriyor.

Eichner, bunun Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) için de bir mesaj ve ders olduğunu ifade etti. Eichner’e göre bu mahkemeler dünyadaki ‘polis rolünü’ üstleniyor olsa da bugün gerçek dünyanın polisi olarak Trump’ı görmeli, onu tanımalı ve hoşuna gitmeyen kararlar almaktan (örneğin Netanyahu’nun tutuklanması kararından) vazgeçmeli.

scdfrgt
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Genel Merkezi (AFP)

Ancak Eichner, Netanyahu’ya, Trump’ın Venezuela operasyonuna başlamadan evvel, ABD çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan MAGA hareketini dikkate alarak hareket ettiğini hatırlattı. Bu nedenle, Eichner’e göre Netanyahu’nun Trump ile tam bir uyum içinde kalması ve onunla çatışmaya girmemesi gerekiyor.

İsrail'in umutları ve beklentileri

Diğer yandan Israel Hayom gazetesi yazarı Yoav Limor, İsrail’in İran’ın sıradaki hedef olmasını umduğunu, ancak İran ile Venezuela arasında farklar bulunduğunu yazdı.

İsrail Kanal 12 televizyonunun askeri analisti Nir Dvori ise İsrail güvenlik birimlerinin Venezuela’daki ABD saldırısını dikkatle takip ettiğini belirtti. Dvori, “Bu operasyon aynı zamanda İran sahnesi ve Hizbullah üzerinde de etki yaratacak” dedi. Ayrıca, Trump’ın tehdidini hayata geçirecek bu adımın Ortadoğu’da büyük bir ağırlığa sahip olduğunu ve ABD operasyonunun İran’ı dizginlemede etkili bir faktör olacağını vurguladı.

dfrgty
İsrail'in İran Yayın Kurumu binasına düzenlediği saldırının ardından dumanlar yükselirken, arka planda başkent Tahran’ın en önemli simgelerinden biri olan Milad Kulesi görülüyor, 16 Haziran 2025. (Reuters)

Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nde İspanya, Portekiz ve Latin Amerika Çalışmaları Bölümü Başkanı olan Prof. Dr. Claudia Kedar, Haaretz gazetesinde yayımlanan makalesinde, “Trump Venezuela petrolünü kontrol altına almak istediğini açıklamış olsa da yaşanan dramatik olayların ardında, şu anda kesin olarak tespit edilemeyen başka motivasyonlar da olabilir. Acaba bu, İran gibi iç işlerine müdahale etmekle tehdit edilen ülkelere bir mesaj iletme yöntemi mi?” diye yazdı.

Kedar ayrıca, “Belki de Trump’ın asıl hedefi, Venezuela ve Küba’daki sol yönetimlere karşı olan geniş Latin kökenli seçmen kitlesini heyecanlandırmaktır” değerlendirmesini yaptı.

Kedar makalesinde sorularını sürdürerek, “Bu, Küba hükümetini devirmeye ve Latin Amerika-İran eksenini zayıflatmaya giden yolun ilk aşaması mı? Trump yönetiminin Latin Amerika müdahalesinde belirlediği kırmızı çizgiler var mı? Uluslararası toplum ABD’ye kırmızı çizgiler çizecek mi? Ve biz, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana şekillenen mevcut küresel düzenin yerine yeni bir dünya düzeninin oluşumunu mu izliyoruz?” ifadelerini kullandı.