11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları
TT

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

Mustafa el-Ensari
El Kaide Örgütü halen gerçekleştirmiş olduğu 11 Eylül saldırıları ile İslam’a hizmet ettiğini iddia ederek böbürlenmeye devam ediyor. Oysa kaynaklar, örgütün “Hz. Muhammed’in davetinin düşmanlarından olan Haçlılara, Siyonistlere ve onların müttefiklerine karşı gerçekleştirdiğini” iddia ettiği saldırıların İslam’ın ve Müslümanların imajına ciddi ahlaki ve maddi zararlar verdiği konusunda hemfikir.
Örgütün eski lideri Usame bin Ladin, Katar merkezli el-Cezire televizyonunda yayınlanan bir kayıtta, “ABD’nin bugün tattığı şey, bizim onlarca yıldır tattığımızın sadece küçük bir parçasıdır” dedi. Ayrıca adamları tarafından gerçekleştirilenin bir fetih ve zafer olduğunu belirterek, 80 yıldan bu yana halkına karşı saldırılarda bulunan kimselerden intikam aldığını söyledi. Bununla birlikte rakamlar ve istatistikler Bin Ladin’in söylediklerinin aksini gösteriyordu. Bu saldırılar gerek İslam devletlerine gerekse de İslami örgütlere ve kurumlara çok büyük zararlar verdi. Bunlardan ilki, örgüt mensuplarını barındıran Afganistan Talibanı’ydı. Ayrıca ABD’de ve dünyada, onların davasını desteklediği iddia edilen Müslümanlardan bahsetmiyorum bile.
Müslümanların maruz kaldığı zararlarına ilişkin CIA değerlendirmesi
CIA, 11 Eylül olayları ile ABD’de yaşayan Müslümanlara verilen devasa zararların boyutunu ortaya koydu. İnternet sitesi üzerinden yayınladığı 15 Temmuz 2003 tarihli bir raporda, devlet politikalarının ABD’deki Müslümanlara karşı önemli bir ayrımcılık kaynağı haline geldiği, terörle mücadele yasasının yetkililer tarafından denetimlerin benzeri görülmemiş bir şekilde genişletilmesini sağladığı ve herhangi bir kanıt sunulmaksızın şahısların suç sayılan eylemlere karıştıklarının iddia edildiği kaydedildi.
Rapor kapsamında, 50 bin ila 70 bin arasında göçmenin ABD Göçmenlik Bürosu'na zorunlu kayıt yaptırdığı, 8 bin kadar Müslüman ve Arap'ın sorgulandığı, Ağustos 2002 itibariyle 738 kişinin tutuklandığı ve bu kişilerin gerek sözlü gerekse de fiziksel istismar gibi kötü ve ayrılıkçı muamelelere maruz kaldığı ifade ediliyor.
Öte yandan El Kaide’nin eylemlerinden zarar görenler sadece ABD’deki Müslümanlar değildi. Nitekim Independent Arabia'nın, ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin ‘terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin dini mensubiyetine dair verilerinden’ aktardığına göre, son 5 yılda gerçekleştirilen saldırılarda ölenlerin yüzde 82 ila 97'sini Müslümanlar oluşturuyor. Ayrıca bu verilere göre Müslümanlar, diğerlerine nazaran söz konusu saldırılara karşı en çok savunmasız olan kimseler olarak kaydediliyor. Bu eylemlerin bütünü her ne kadar El Kaide tarafından gerçekleştirilmemiş olsa da, prensipleri ve ilkeleri en nihayetinde ona kadar uzanıyor. Nitekim bu kanlı yarışa katılan DEAŞ örgütü, onun bir parçasıydı.
Aralarında el-Ezher Şeyhi Ahmed et-Tayyib’in de bulunduğu İslam âlimleri, El Kaide’den ve benzeri diğer örgütlerden en çok Müslümanların zarar gördüğünü belirtiyorlar. İslam bayrağı altında ağır suçların işlendiği terör eylemleriyle, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Müslümanların hedef alındığına dair kesin kanıtlar var. "Allahu Ekber" nidalarıyla birlikte Müslümanların başları kesildi ve İslam dininin bu olduğu lanse edildi. Tüm bunlar, El Kaide’nin fitne bahanesi altında haklı çıkarmaya çalıştığı eylemleriyle pratikte ne yaptığını açık bir şekilde gösteriyor.
Uluslararası İslam Âlimleri Birliği Başkanı Moritanyalı Şeyh Abdullah bin Bayyah, terörizm fitnesinin insanların gözünde İslam’ın imajını bozduğunu, oysa şeriatın amaçlarından birinin bu imajı iyileştirmek olduğunu söyledi. Bununla birlikte gerçekleştirilen terör eylemleriyle masum insanların öldürüldüğünü, gerek İslam âlemindeki gerekse de dünya üzerindeki saygın yerlerin tahrip edildiğini ve Müslüman ülkelerin işgal edildiğini dile getirdi.
Şeyh Abdullah bin Bayyah, Usame bin Ladin ve halefi Zevahiri’nin sözleriyle El Kaide'nin eylemlerini halkı çıkarmak üzere dile getirdiği bahanelere ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu;
“Şeriat adaletsizliği ve zulmü reddeder. Adalet ve eşitlik bizim inancımızın bir parçasıdır. Bu, terörizmin dayandığı gerekçeyi ortadan kaldırıyor. Terörizm bütün dünyaya zarar verdi. Bunların başında da İslam âlemi geliyor. Çünkü Müslümanlar hem kurban oldular hem de suçlu.”
Moritanya'daki Müslüman Toplumlarda Barışı Destekleme Forumu'nun kurucusu Şeyh Abdullah bin Bayyah, barış çağrısında bulunuyor ve terörizmin sadece samimi ve etkili bir uluslararası dayanışma yoluyla ortadan kaldırılabileceğini söylüyor. Ayrıca bu dayanışmanın anlamının, ‘üzerinde ittifak edilen araçlarla ve ittifak edilen temel prensipler doğrultusunda, üzerinde uzlaşılan hedeflere doğru ilerlemek’ olduğunu ifade ediyor.
Masum kurbanlar
Suudi araştırmacı Dr. Muhammed es-Selumi, bu olayların hayır kurumları üzerindeki etkilerini, “Teröre Karşı küresel Savaşın Masum Kurbanları” ve “Yardım Sektörü ve Terör İddiaları” kitaplarıyla izliyor. Ayrıca Eylül saldırılarının ardından 17 ülkedeki 150 İslami kurumu ziyaret ettikten sonra yazmış olduğu yaklaşık 500 sayfalık bir kitapla, yaşananların İslami yardım çalışmalarına verdiği zararları anlatıyor.
Yaşananların büyük olumsuz etkilerinin olduğunu belirten es-Selumi şunları söylüyor;
“Bu olayların, Arap ve Müslüman dünyasındaki yardım çalışmaları üzerinde ciddi olumsuz yansımaları oldu. Bu savaşın kurbanlarının ortak paydası ‘insani ve dini’ eylemdir. Bu yüzyılın başında yaşananların en büyük mağdurlarının, gerek programları ve gerekse de faaliyetleri, fonları ve çalışanlarıyla birlikte İslami yardım ve eğitim kurumları olduğu görüldü. Bu İslami kurumlar, 11 Eylül saldırılarının ardından, gerek faaliyetlerinin askıya alınması gerekse de varlıklarının dondurulması ve delile dayanmayan bazı asılsız suçlamalar yoluyla ortadan kalktı. 10 hayır kurumu olaylardan kısa bir süre sonra terör listesine eklendi. Bu kurumlar: Mukaddes Topraklar Vakfı (ABD), Haremeyn Vakfı’nın Bosna ve Somali'deki iki şubesi, Dünya Yardımlaşma Vakfı (ABD),  Küresel Merhamet Vakfı (ABD), Aksa Vakfı (Almanya ve Avrupa), Filistin Yardımlaşma Vakfı (Fransa), Interpal (İngiltere), Filistin Derneği (Avusturya), Sanabel Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği (Lübnan) ve Yeşil İklim Fonu’dur (Pakistan).”
11 Eylül saldırılarının ardından kapatılan Suudi Haremeyn Vakfı’nın çalışmalarına göz atıldığı takdirde bu olayların yardım kuruluşlarına verdiği zararının ne ölçüde olduğunun görülebileceğini ifade eden es-Selumi sözlerini şöyle sürdürdü;
“Haremeyn Vakfı, bazı eski ABD hükümet yetkilileri tarafından United Way benzeri bir kuruluş olarak nitelendirildi. Vakıf, 1988'de Pakistan'ın Karaçi kentinde çalışmalarına başladı ve 1991 yılında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ı ana merkez olarak belirleyerek çalışmalarını sürdürdü. Haremeyin Vakfı kapatıldıktan sonra el-Hayat Gazetesi tarafından 6 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan bir rapora göre vakıf, kuruluşundan bu yana insani yardım çalışmaları kapsamında bir milyardan fazla Suudi riyali (1 dolar= 3.75 riyal) tutarında harcama yaptı. Filistin halkına ve Suudi Arabistan'daki fakirlere yardım konusunda önemli bir rol oynadı. Vakıf 1992-2002 yılları arasında 1200 cami inşa etti, 2002-2001 döneminde 25 milyon öğün verdi ve 1992-2001 yılları arasında yaklaşık 100 bin kurban dağıttı.”
“ABD’de yayınlanan bir rapor, Haremeyn Vakfı’nın yardım, davet, eğitim, cami ve sosyal bakım evleri inşası ve yetimlerin sahiplenilmesi gibi bir dizi alanda faaliyet gösteren İslami hayır kurumlarından biri olduğu teyit ediliyor. Öte yandan vakıf, Afganistan, Keşmir, Çeçenistan, Kosova, Bosna Hersek ve birçok bölgedeki krizlerde büyük katkılarda bulundu. Raporda, vakfın yıllık faaliyetleri kaydediliyor ve İslam kültürünü yaymaya istekli bir kuruluş olarak nitelendiriliyor. Vakfın söz konusu faaliyetleri arasında, 13 milyon İslami kitap basımı, açılan 6 internet sitesi, görevlendirilen 3 binden fazla davetçi, inşa edilen 1100’den fazla cami, okul ve İslami kültür merkezi ve İslam'a davet çağrısı kapsamında gönderilen 350 binden fazla mesaj yer alıyor.”
Afganistan'da bombalamalar ve dünya üzerindeki kaynakların kurutulması
Roketler ve uçaklar Tora Bora dağlarını bombalarken, çeşitli hükümetler, bombardımanların etkisiyle ve cihad çağrılarıyla taşınan fikirlerle mücadele etmek amacıyla sıkı güvenlik uygulamalarına başvurdu. Kuzey Afrika'daki yardım çalışmaları ve selefi davet de bu uygulamalardan ve suçlamalardan nasipsiz kalmadı. İslami tebliğ çalışmaları dünyanın her yerinde terörizm şeklinde taftalanarak hedef haline getirildi.
Teröre karşı yürütülen savaş, 11 Eylül saldırganlarının düşündüğünün aksine İslam’ın ve Müslümanların imajını çarpıttı. Kazablanka saldırılarının ardından Fas’ın da aralarında bulunduğu birçok ülkede İslami referanslar doğrultusunda hareket eden partiler yasaklandı. Selefi Çağrı örgütü ve mensupları yaşananlar dolayısıyla ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Ayrıca Novakşot’taki İmam Üniversitesi’nin çalışmaları donduruldu. Onlarca Kuran kursu kapatıldı ve güvenlik operasyonlar kapsamında Selefi Çağrı mensubu olan yüzlerce kişi tutuklandı.
Faslı siyasi analist İdris el-Kenburi, o sıra Fas’ta terörle mücadele yasasının Meclis'ten geçmesinin ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından benimsediği güvenlik stratejisiyle ilişkili olduğunu söyledi. Kenburi, bu kapsamda, davetçilere, cami hatiplerine ve Selefi Çağrı mensuplarına yönelik güvenlik operasyonlarının gerçekleştirildiğini, camilerin, ibadet yerlerinin ve Kuran kurslarının sıkı bir şekilde denetlendiğini ve bu bağlamda planların oluşturulduğunu belirtti. Ayrıca ordu tarafından yayınlanan bir notayla, personel ve çalışanların sakal bırakmasının ve başörtüsü takmasının yasaklandığını kaydetti.
İslami hareketlerin ve eğilimlerin, siyasi organların en büyük endişesi haline geldiğini belirterek devam eden el-Kenburi, o dönemde ülkede başlatılan kampanyaların özellikle farklı dini akımların üyelerini hedef aldığını söyledi. Ayrıca hükümetin o sıra Selefi Çağrı’ya karşı yürüttüğü kampanyalar ile birlikte ülkede artık ‘birlikte yaşama’ aşamasından ‘çatışma’ aşamasına geçildiğini dile getirdi.
Öte yandan 11 Eylül saldırılarının tetiklediği savaş Moritanyalı gençler arasında büyük bir öfke dalgası meydana getirdi. Carnegie Orta Doğu Merkezi’nden araştırmacı Friedrich, 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’nın önderlik ettiği terörle mücadelenin, Muaviye Veled Seyyid Ahmed et-Tayi rejimi karşıtı olan savaşçıları harekete geçirmek için kuvvetli bir unsur olduğunu söyledi. Friedrich, İmam Selefi’nin şu sözlerini buna delil olarak getirdi: “Moritanya rejimi, terörle mücadele pazarı aracılığıyla aşırılıkçılığın azaltılmasından ziyade artmasına katkıda bulunuyor. Terörizmle savaşan insanlar, terörizmin doğuşuna sebep oluyorlar.”
Bununla birlikte araştırmacı, 11 Eylül sonrası dönemde devlet kontrolünde olmayan camilerin, okulların ve kapatılması ve 35 kadar Müslüman hâkimin ve imamların tutuklanmasıyla neticelenen operasyonlar gibi terörle mücadele kapsamında yürütülen kampanyaların bazı görünümlerini dile getirdi. Ayrıca söz konusu rakamın, Moritanya standartlarına göre oldukça büyük bir rakam olduğunu belirtti.
Arap Dünyasındaki Laik Çalışmalar ve Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Mahmud Caber ise Afrika'da terörist grupların ve el-Kaide’nin varlığının, kıtadaki çatışmaların ve huzursuzluğun istihdam edilmesi aracılığıyla Afrika’daki Müslüman unsurlar arasında aşırılıkçılığı yayma sürecinin bir parçası olduğunu söyledi. Ayrıca 11 Eylül’de yaşananların Faslı Selefi örgütler arasında niteliksel bir sapmaya sebep olduğu değerlendirmesinde bulundu.
Radikalizm radikalizmi doğurdu
Fas'ta bulunan Abdulmelik es-Sadi Üniversitesi'nde din felsefesi alanında görevli öğretim üyesi olan Dr. Ahmed Buud, söz konusu saldırıların İslam’a etkilerini ‘savunmacı bir pozisyon belirleme, suçlamaları def etmeye çalışma ve İslamofobi gibi terörizmi körükleyen İslam karşıtı afetlerin ortaya çıkması’ olarak özetliyor.
Hiç kimsenin 11 Eylül saldırılarının gerek Batı’daki Müslümanlar gerekse de İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini inkâr edemeyeceğini belirten olan Dr. Ahmed Buud, önemli gördüğü birkaç noktayı şöyle dile getiriyor:
“Öncelikle bu olayların İslam’ı temsil etmediğinin bilinmesi gerekiyor. Bunlar Kur'an naslarının ve Hz. Peygamber'in sünnetinin aşırı bir yorumudur. Bu tür radikal eylemler her ne kadar daha öncede meydana gelmiş olsa da, hiçbirinin etkisi 11 Eylül saldırılarında olduğu kadar büyük olmadı.  Ayrıca, bu olayların ABD’nin Müslüman dünyasına karşı güttüğü politikaya cevap olarak geldiğini unutmamalıyız. Öyle ki, aşırılıkçılık aşırılıkçılıkla karşılandı. Bu olayların ardından bir dizi İslami örgütün ve kuruluşun, gerek ülke içerisinden gerekse de dışarıdan gelen “radikal” suçlamasını def etmek için literatürlerini gözden geçirmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.”
Peygamber’e hakaret
Bu saldırının sebep olduğu bir diğer olgu olarak İslomofobi’ye dikkat çeken Dr. Ahmed Buud, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu olaylardan sonra İslamofobik bir söylem işitmeye başladık. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) kadın ve çocukların katili olan eli kanlı biri olarak lanse edildi. Bununla birlikte İslam dininin öldürme ve terör dini olduğu söylendi. Bu tür konuşmalar sadece Batı’da değil, Doğu medyasında da yer almaya başladı. Bundan dolayı insanlar gerek İslami olan gerekse de İslam’la herhangi bir şekilde ilgisi bulunan her şeyden nefret eder oldular. Batı’daki Müslümanlara yönelik uygulanan birtakım kısıtlamalara tanık olduk.”
Şubat 2002’de Amerikan Değerler Enstitüsü tarafından yayınlanan ve 60 ABD’li aydının hazırladığı “Hangi temelde savaşıyoruz?” bildirisini buna örnek olarak gösterebiliriz. Söz konusu entelektüeller, bu bildirileriyle, ABD’nin bazı Müslüman ülkelere karşı açtığı savaşı haklı çıkarmaya çalıştılar. Suudi entelektüeller daha sonra buna cevap olarak, “Hangi temelde bir arada yaşıyoruz” başlığıyla bir bildiri yayınladılar.
İslam kendini savunma pozisyonuna çekildi
Dr. Buud, saldırılar sonrasında genel bir savunmacı tutumun hâkim olduğunu kaydettiği açıklamalarına şöyle devam etti:

“Batı'da İslam'ı terörizm lekesinden temizlemeye çalışan birtakım düşünürler çıktı ve İslam'ın hoşgörü ve barış dini olduğunu vurguladılar. Burada İngiliz dinler tarihçisi Karen Armstrong'un, "Hz.Muhammed Bir Batılının Gözünden Son Peygamber'in Hayatı" ve ABD’li Carl Ernst'in “Hz. Muhammed'in Yolunda” isimli kitaplarını zikredebiliriz. Müslümanlar ve Müslümanlara sempati duyan kimseler, İslam’ın ölçülerinin açıklanması gibi temel bir mesele üzerinde kafa yordular, fakat savunmacı bir mantık ile… Bu aşamada ilk olarak, söz konusu suçlamalarla uğraşmak yerine İslam’ın ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve diğer birtakım alanlar bakımından sunmuş olduğu alternatifler konuşuldu.”
İslam içerisindeki iç savaş
Arap dünyasındaki siyasetçilere göre 11 Eylül saldırılarının ve sonrasında yaşananların verdiği en büyük zarar, İslam içerisinde bir iç savaşın ilk kıvılcımlarını çakması ve Arap dünyasındaki mezhepsel ve dini bölünmelerin derinleşmesi oldu.
Ülkesini Kudüs'ün koruyucusu olarak kabul ederek bu mefhumu siyasi ve dini tutumuna taşıyan Ürdün Kralı Abdullah bin el-Hüseyin, tüm dünya ülkelerinin ılımlılıkla aşırılıkçılık arasında yaşanan bir savaşa tanık olduğunu dile getirerek, “Bugün İslam içerisinde de bir iç savaş var.  Ne yazık ki, biz Araplar ve Müslümanlar henüz bu durumun ciddiyetinin farkına varmadık” ifadelerini kullanmıştı.
Bununla birlikte 2014 yılında AFP’nin yayınladığı olduğu bir haberde Kral Hüseyin’in şu sözleri yer alıyordu:
“Bu aşırılıkçı tutum İslam’la sınırlı değil. Bilakis İsrail siyasi arenasında da bunun karşılığı var. İslami aşırılıkçılığın karşılığı olarak Siyonist bir radikal tutum var. Aşırılıkçılıkla mücadele etmek isteyen tüm bölgesel ve uluslararası tarafların meselenin sadece İslami radikalizm ile ilgili olan boyutunu görmemesi lazım. Bilakis tüm taraflarda aşırılıkçılığın mevcut olduğunun itiraf edilmesi gerekiyor.”
Ürdün Kralı, Arap Baharı'ndan önce bile ‘Şii Hilali’ adını verdiği tehlikeye ve ‘İran'ın Şam ve Sana’da alınan kararlar üzerindeki hâkimiyetine’ ilişkin uyarılarda bulunmasıyla biliniyor. Bunun bölge ülkeleri içinde mezhepsel gerginliği kışkırtmak için bir tehdit olduğunu dile getiren Kral Hüseyin, söz konusu tehdidin Sünni ayağını el-Kaide’nin, Şii ayağını ise Hizbullah’ın oluşturduğunu belirtmişti.
TERÖRLE SAVAŞARAK GEÇEN 18 YILIN ARDINDAN ABD VE ORTADOĞU
11 EYLÜL SALDIRILARIN YIL DÖNÜMÜNDE ABD'NİN KABİL BÜYÜKELÇİLİĞİ'NDE PATLAMA
USAME BİN LADİN, 11 EYLÜL SALDIRILANDI NEDEN SUUDİ ARABİSTANLILARI TERCİH ETTİ?



Squid Game'in yaratıcısından Netflix'e yeni dizi

2021'de başlayan Squid Game, nakit sıkıntısı çeken bir grup insanın dudak uçuklatan bir para ödülü ve hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi anlatıyordu (Netflix)
2021'de başlayan Squid Game, nakit sıkıntısı çeken bir grup insanın dudak uçuklatan bir para ödülü ve hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi anlatıyordu (Netflix)
TT

Squid Game'in yaratıcısından Netflix'e yeni dizi

2021'de başlayan Squid Game, nakit sıkıntısı çeken bir grup insanın dudak uçuklatan bir para ödülü ve hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi anlatıyordu (Netflix)
2021'de başlayan Squid Game, nakit sıkıntısı çeken bir grup insanın dudak uçuklatan bir para ödülü ve hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi anlatıyordu (Netflix)

Squid Game'in yaratıcısı Hwang Dong-hyuk, fenomen dizinin final yapmasının ardından yeni projesini duyurdu.

Netflix, yapımcılığını Hwang'ın üstlendiği kumarhane temalı suç draması The Dealer'a yeşil ışık yaktı ve ana kadroyu duyurdu.

Dizinin odağında, yetenekli krupiye Geonhwa var. Evlilik hazırlıkları yapan Geonhwa'nın hayatı, bir konut dolandırıcılığı planının kurbanı olmasıyla altüst oluyor. Geonhwa, geride bıraktığını sandığı dünyaya geri çekilerek kumarın tehlikeli yeraltına sürükleniyor; kontrolü yeniden ele almak için uzun süredir sakladığı yeteneklerini kullanmak zorunda kalıyor. 

Senaryo Ohnooy ve Lee Tae-young imzası taşıyor.

Alchemy of Souls'la (Hwan Hon) tanınan Jung So-min, oyun masalarında kendisine olağanüstü bir avantaj sağlayan yeteneklerini yıllardır bastıran krupiye Geonhwa'yı canlandırıyor.

Ryoo Seung-bum ise geçimini riskli bahislerle sağlamaya çalışan ve Geonhwa'nın tehlikeli planına sürüklenen maddi sıkıntıdaki kumarbaz Hwang Chisu rolünde.

Lee Soo-hyuk, içgüdüleri ve esrarengiz tavrıyla öngörülemez bir figüre dönüşen güçlü rakip krupiye Jo Jun'u oynuyor.

Telefon'la (Kol) tanınan Ryu Kyung-soo, Geonhwa'nın nişanlısı Choi Wooseung rolünde izleyici karşısına çıkacak. Karakter, "sakin" görünen hayatının yanında dedektif kimliğiyle de dikkat çekiyor.

Dizi, görüntü yönetmeni Choi Young-hwan'ın yönetmenlikteki ilk işi olacak.

Squid Game'in arkasındaki Firstman Studio, The Dealer'ın da yapımını üstleniyor.    

Independent Türkçe, Variety, Hollywood Reporter


Gazze savaşı: BAE, İsrail’e tam destek taahhüdü vermiş

BAE ve İsrail, ilişkileri normalleştirdikten sonra 2022'de serbest ticaret anlaşması imzalamıştı (Reuters)
BAE ve İsrail, ilişkileri normalleştirdikten sonra 2022'de serbest ticaret anlaşması imzalamıştı (Reuters)
TT

Gazze savaşı: BAE, İsrail’e tam destek taahhüdü vermiş

BAE ve İsrail, ilişkileri normalleştirdikten sonra 2022'de serbest ticaret anlaşması imzalamıştı (Reuters)
BAE ve İsrail, ilişkileri normalleştirdikten sonra 2022'de serbest ticaret anlaşması imzalamıştı (Reuters)

Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Gazze savaşında İsrail'i Hamas'a karşı destekleme taahhüdü verdiği bir belge sızdırıldı.

Emirates Leaks'in incelediği Ekim 2023 tarihli belgede, "kardeş devlet İsrail'e karşı düzenlenen terör saldırılarına karşı" işbirliği vurgulanıyor.

BAE Kızılayı Başkanı ve Ez-Zafra Bölgesi Temsilcisi Hamdan bin Zayed Al Nahyan'ın, BAE ordusunun Ortak Operasyonlar Komutanlığı'na hitaben yazdığı belgede, Yemen'in batı kıyısındaki Muha, Eritre'deki Massava ve Assab, Somali'deki Berbera ve Bassa'da yer alan askeri üsler aracılığıyla İsrail'e askeri ve lojistik destek sağlanacağı belirtiliyor.

Kızıldeniz kıyısındaki bu üsler aracılığıyla "İsrail Devleti'ni desteklemek için gerekli olan her şeyin" yapılacağı ifade ediliyor.

BAE'nin "Filistin'deki teröristlere karşı savaşında İsrail'i güçlendirmesi" ve bu desteğin "teröristler yenilgiye uğratılana kadar" devam etmesi gerektiği yazılıyor.

"Yemen üzerinden İsrail'e destek"

Belgeye göre Yemen'de BAE destekli Ulusal Direniş Güçleri (NRF) üzerinden de İsrail'e destek verileceği belirtiliyor. NRF, Husiler'in 2017'de öldürdüğü eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'in yeğeni Tarık Muhammed Abdullah Salih tarafından idare ediliyor.

Yemen'deki BAE kuvvetlerinin birinci komutanının yardımcısı Tuğgeneral Said el-Merzuki, Muha'daki üste NRF lideri Salih'le 19 Ekim 2023'te bir araya gelmiş.

Görüşmede NRF'yle İsrail arasında iletişim kanalı açılmasının kararlaştırıldığı, "tüm hafif ve orta makineli silahların" İsrail'e transferi için hazırlık yapılmasının istendiği belirtiliyor.

Ayrıca üsten 27 tankın yanı sıra füze mühimmatının Tel Aviv'e nakledileceği yazılıyor.

"Hamas-Katar ilişkileriyle ilgili inceleme"

Belgeye göre BAE, Hamas'ın 7 Ekim 2023'te düzenlediği Aksa Tufanı saldırısıyla patlak veren Gazze savaşında, Katar'ın Hamas'a sağladığı destekle ilgili detaylı inceleme başlatmış.

Katar'ın örgüte mali ve lojistik desteğinin "ciddi boyutta" olduğu yazılıyor. Buna ek olarak Kuveyt'in de BAE'nin Kızıldeniz'in güneyindeki manevralarını engellemeye yetecek kadar Hamas'a destek sağladığı ileri sürülüyor.

BAE ve İsrail, ABD Başkanı Donald Trump'ın arabuluculuğuyla 2020'de imzalanan İbrahim Anlaşmaları kapsamında ilişkilerini normalleştirmişti. Anlaşmanın ardından BAE, Tel Aviv'de elçilik açmış, ülkede diplomatik temsilcilik oluşturan ilk Körfez ülkesi olmuştu.

Trump'ın ilk döneminde gerçekleştirilen bu anlaşmalara BAE'nin yanı sıra Bahreyn, Fas ve Sudan da katıldı. Kazakistan da anlaşmalara katılacağını geçen yıl kasımda duyurmuştu.

BAE yönetimi, belgeye ilişkin iddialar hakkında henüz açıklama yapmadı. 

Independent Türkçe, Emirati Leaks, The Cradle, Jerusalem Post, Siasat


Türkiye, İran'daki gerilimi azaltmak ve dış müdahale tehdidini önlemek için çabalarını yoğunlaştırdı

İran'daki protestolardan (AP)
İran'daki protestolardan (AP)
TT

Türkiye, İran'daki gerilimi azaltmak ve dış müdahale tehdidini önlemek için çabalarını yoğunlaştırdı

İran'daki protestolardan (AP)
İran'daki protestolardan (AP)

Türkiye, İran'daki durumdan endişe duyduğunu ifade etti ve yabancı müdahale korkusu nedeniyle bölgedeki gerilimi azaltmak için diyalogun gerekliliğini vurguladı.

Doğu komşusundaki gelişmeleri yakından takip eden Türkiye, gerilimi azaltmak ve İran'daki protestoları daha fazla can kaybı yaşanmadan ve bölgesel istikrarı tehdit etmeden barışçıl bir şekilde çözmek için yoğun çabalar başlattı.

Yoğun iletişim

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 24 saat içinde İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi'yi iki kez telefonla aradı. Bu görüşmelerin arasında, Ankara'daki Dışişleri Bakanlığı merkezinde ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile bir görüşme gerçekleştirdi.

 Fidan, bu akşam Dışişleri Bakanlığı merkezinde ABD Büyükelçisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Türk Dışişleri Bakanlığı)Fidan, Dışişleri Bakanlığı merkezinde ABD Büyükelçisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Türk Dışişleri Bakanlığı)

Dışişleri Bakanlığı kaynakları, Fidan'ın bugün Arakçi ile yaptığı telefon görüşmesinde, İran'daki son gelişmeleri ele aldığını ve görüşmenin ardından Barrack ile İran'daki gergin durum ve bölgesel meseleleri ele alan görüşmeler yaptığını bildirdi.

Kaynaklar, Fidan'ın Arakçi'yi ikinci kez aradığını ve görüşmede mevcut bölgesel gerginliklerin çözümü için müzakerelerin gerekliliğini vurguladığını belirtti.

Türkiye'nin gelişmeleri yakından takip ettiğini ve Başkan Donald Trump'ın "yardım geliyor" açıklamasının ardından olası bir ABD askeri müdahalesi konusunda diplomatik kanallar aracılığıyla ABD ile temas halinde olduğunu ifade etti.

İsrail'in manipülasyonu

Cuma günü yaptığı açıklamalarda Fidan, İran'ın bölgedeki ülkelerle “gerçek bir uzlaşma ve iş birliği” içinde olması gerektiğini vurguladı ve bölgede yaşanan protestoların çok güçlü bir mesaj verdiğini belirtti.

Arakçi, Fidan'ın 30 Kasım'da Tahran ziyaretinde kendisini karşılarken (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Arakçi, Fidan'ın 30 Kasım'da Tahran ziyaretinde kendisini karşılarken (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

30 Kasım'da iki ülke arasındaki ilişkiler ve bölgedeki gelişmeleri görüşmek üzere Tahran'ı ziyaret eden Fidan, “Gerçek nedenlerden ve yapısal sorunlardan kaynaklanan bu protestolar, İran'ın dış düşmanları tarafından manipüle ediliyor. Bizim yapmaya çalıştığımız şey, bölgenin istikrarı buna bağlı olduğu için her iki tarafa, öncelikle Amerikalılara fayda sağlayacak bir anlaşmayı desteklemek.”

Tahran'daki protestolar sırasında öldürülen bir güvenlik görevlisinin cenaze törenine binlerce kişi katıldı (AFP)Tahran'daki protestolar sırasında öldürülen bir güvenlik görevlisinin cenaze törenine binlerce kişi katıldı (AFP)

Fidan, İsrail'in Mossad'ının protestoları manipüle etme girişimlerini gizlemediğini ve sosyal medya hesapları üzerinden İran halkını açıkça isyana çağırdığını belirterek, geçmişte de benzer çağrılar yapıldığını, ancak o dönemde İran halkının farklılıklarını bir kenara bırakarak düşmanın saldırısı karşısında birleştiğini kaydetti.

Protestoların bu seferki niteliğinin farklı olduğunu, savaşın yokluğunda ve tepkilere yol açan diğer gerçek sorunların varlığında gerçekleştiğini açıklayan yetkili şunları ifade etti: "İsrail'in bu durumu istismar etmeye çalıştığını görüyoruz ve bu elbette rejime çok güçlü bir mesaj gönderiyor ve eminim ki rejim bunu dikkate alacaktır."

Fidan, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın da bu konuda açıklamalarda bulunduğunu belirterek, “Ancak İran halkı sorunun ne olduğunu, kime yaradığını ve nasıl tepki vereceğini çok iyi bildiği için İsrail'in umduğu sonucun gerçekleşmeyeceğine kesin olarak inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Yabancı müdahaleye karşı uyarı

Türkiye, İran'a yönelik herhangi bir dış müdahalenin ülkede ve bölgedeki krizleri daha da kötüleştireceği uyarısında bulunarak, mevcut sorunların çözümü için ABD ile İran arasında müzakereler yapılması çağrısında bulundu.

Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüsü Ömer Çelik (X hesabından)Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüsü Ömer Çelik (X hesabından)

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin genel başkan yardımcısı ve parti sözcüsü Ömer Çelik, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi olan Türkiye'nin, “İran toplumu ve hükümeti içindeki bazı sorunlara” rağmen, İran'da kaos görmek istemediğini söyledi.

 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, pazartesi gecesi yapılan partinin Merkez Yürütme Kurulu toplantısının ardından düzenlenen basın toplantısında Çelik, “İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın da söylediği gibi, bu sorunlar İran toplumu içindeki iç etkileşimler ve İran ulusal iradesi yoluyla çözülmelidir” dedi.

Çelik, “Yabancı müdahalenin daha kötü sonuçlara yol açacağına ve özellikle İsrail'in kışkırttığı müdahalenin daha büyük krizlere yol açacağına inanıyoruz” diye devam etti.

 Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi'nin meclis grubu önünde konuşurken (Parti hesabı VX)Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi'nin meclis grubu önünde konuşurken (Parti hesabı VX)

Milliyetçi Hareket Partisi lideri ve Cumhur İttifakı'nda Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ortağı olan Devlet Bahçeli, İran'ın siyasi ve bölgesel güvenliği ve istikrarının "Türkiye için ölüm kalım meselesi" olduğuna inanıyor.

Bahçeli dün partisinin parlamento grup toplantısında yaptığı konuşmada, ABD ve İsrail'in İran'a karşı “saldırgan tutumunu” “konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmak” olarak nitelendirerek, İran'daki protestolar ile 2013 yılında İstanbul'da başlayan ve daha sonra Türkiye geneline yayılan, Erdoğan hükümeti devirmeyi amaçlayan “Gezi Parkı” olayları arasındaki benzerliklerin dikkatle değerlendirilmesi çağrısında bulundu. İran'daki “Azerbaycanlı Türklere” bu olaylardan uzak durmaları ve İran'a yabancı müdahaleye yol açabilecek meselelere karışmamaları yönünde dolaylı bir mesaj gönderdi.

Bahçeli, uluslararası hukuku hiçe sayan mevcut politikalarıyla Amerika Birleşik Devletleri'ni "hasta bir adama" benzeterek şunları söyledi: "19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu 'hasta adam' olarak tanımlanmıştı ve günümüz dünyasında gerçek hasta adam Amerika Birleşik Devletleri'dir. İnsanlığını büyük ölçüde yitirmiş, içten içe yozlaşmış toplumuyla, kristal bir vazo gibi 50 parçaya ayrılacağı günler çok uzak değil."