Japonya ve Güney Kore arasında yeniden alevlenen krizin temelinde hangi sebepler yatıyor?

Tokyo’da bir kadın Japonya ve Güney Kore bayrakları önünde yürüdüğü esnada (Arşiv- AP)
Tokyo’da bir kadın Japonya ve Güney Kore bayrakları önünde yürüdüğü esnada (Arşiv- AP)
TT

Japonya ve Güney Kore arasında yeniden alevlenen krizin temelinde hangi sebepler yatıyor?

Tokyo’da bir kadın Japonya ve Güney Kore bayrakları önünde yürüdüğü esnada (Arşiv- AP)
Tokyo’da bir kadın Japonya ve Güney Kore bayrakları önünde yürüdüğü esnada (Arşiv- AP)

Güney Kore’nin, Uluslararası Olimpiyat Komitesine (IOC) gönderdiği mektupta, Japonya'nın imparatorluk dönemine ait Yükselen Güneş Bayrağı’nın 2020 Tokyo Olimpiyatları müsabakalarında kullanılmaması talebi, iki taraf arasındaki tarihi krizi yeniden alevlendirdi.
Güney Kore Kültür, Spor ve Turizm Bakanı Park Yang Woo, IOC’ye yazdığı mektupta, Avrupalılar için Nazilerin gamalı haç sembolü ne anlama geliyorsa, Yükselen Güneş Bayrağı'nın da Kore, Çin ve birçok Asya ülkesi aynı şeyleri çağrıştırdığını, tarihi acıları ve yaraları hatırlattığını ifade etti.
Japonya’nın 1910-1945 arasında Kore Yarımadası'nı sömürgeleştirmesi iki ülke ilişkilerine gölge düşürmüş, Güney Kore Yüksek Mahkemesi’nin geçen yılın sonuna doğru aldığı kararla iki ülke arasındaki kriz güvenlik ve ticari işbirliğine uzanmıştı. Söz konusu mahkeme kararında, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon firmalarca zorunlu işçi olarak çalıştırılan Güney Koreliler’e tazminat ödenmesi yönünde hüküm verilmişti. Japonya karara itiraz ederek, bu meselenin 1965 yılında ilişkilerin normalleşmesi adına yapılan anlaşmalarda çözüme kavuştuğunu belirtti. Güney Kore makamları bunun üzerine geçen ay Japonya ile istihbarat paylaşımını öngören anlaşmadan tek taraflı çekildiğini ilan etmiş ardından Japonya da Güney Kore’yi imtiyazlı ticaret statüsündeki ülkeler listesinden çıkardığını açıklamıştı.
İlişkilerdeki kriz aynı zamanda iki taraf arasındaki seyahati de vurdu. Nitekim bir Japon havayolu şirketi geçen hafta Güney Kore'ye yapılan bazı uçuşları durduracağını duyurmuştu.
Bu ayın başında Güney Kore’nin Japonya büyükelçiliğine Korelileri avlamakla tehdit eden bir mektup gönderilmesi tansiyonu yine tırmandırdı. Mektubun içinde mermiye bezeyen bir cismin de bulunduğu ve mektupta, "Bir tüfek buldum ve Korelileri avlıyorum" ifadelerinin yazdığı belirtilmişti.
Güney Kore'nin, 2. Dünya Savaşı'nda Japon ordusunun seks kölesi yaptığı kadınları temsil eden bir heykeli Busan kentindeki Japonya Konsolosluğu önüne yerleştirmesi Japonya'yı kızdırmış, Tokyo yönetimi, Güney Kore Büyükelçisi ve Konsolosunu geri çağırmıştı.
Sömürgecilik yılları
İki ülke arasında gelişen tüm bu çatışmaların temeli 1910 yılında atıldı.
Güney Kore ve Japonya arasında imzalanan ve Kore İmparatoru’nun tüm yetkilerinden feragat ettiğini belirten anlaşmanın ardından Japonya, 29 Ağustos 1910 yılında Güney Kore’yi ilhak etti. Kore’nin işgali 35 yıl sürdü. 2. Dünya Savaşında Japon İmparatoru’nun düşüşüyle beraber Kore toprakları uluslararası güçlere teslim edildi. Japonya, 1910’da ilk olarak Güney Kore'nin Dokdo adasını işgal etti. Bu dönemde Japon yöneticileri sömürge altındaki Korelilerin kültürünü yok etme hamlesinde bulunarak Japoncanın öğretilmesini zorunlu hale getirdi.
‘Teselli kadınları’
İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon askerlerin seks kölesi haline getirdiği Güney Koreli kadınlar iki ülke arasında yıllardır süregelen krizin kaynağıdır.
AFP’de yer alan habere göre, birçok tarihçi, bu hususta çoğu Kore’den olmak üzere Çin, Endonezya ve diğer Asya ülkelerinden 200 bin kadının Japon ordusu tarafından istismar edildiğine işaret ediyor.
Aralık 2015’te Japonya bu konuda bir adım atarak Güney Kore’den özür diledi ve iki taraf arasında yapılan anlaşması uyarınca Japon tarafı kurbanlar için oluşturulan Güney Kore idaresindeki devlet fonuna 1 milyar yen (7.5 milyon Euro) ödemeyi kabul etti. Ancak daha önce görevden alınan Eski Güney Kore Devlet Başkanı Park Geun-hye döneminde imzalanan anlaşma birçok çevrenin tepkisine neden oldu.
Güney Kore’nin mevcut Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in, seçim kampanyasında anlaşmayı yeniden gözden geçirecekleri vaadinde bulunmuş akabinde bu konunun incelemesi için özel bir ekip kurmuştu.
Ekibin daha sonra yayınladığı raporda, müzakerelerin kurbanların görüşlerine danışılmadan gerçekleştirildiği belirtildi.
Güney Kore Dışişleri Bakanlığı, anlaşmayı ‘incitici’ diye niteleyerek kurbanlardan özür diledi.
Güney Kore’nin yeni yönetimi Japonya ile anlaşmadan tahakkuk eden meblağın devamını istemediğini, bugüne dek alınanların olduğu gibi teslim edileceğini ve Japonların bu meseleyi maddi tazminatla çözdükleri fikrine kapılmamaları gerektiğini ifade etmişti.
Zorunlu işçi olarak çalıştırılan Güney Koreliler’in tazminatı
Güney Kore Yüksek Mahkemesi’nin geçen yılın sonuna doğru aldığı kararda, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon firmalarca zorunlu işçi olarak çalıştırılan Güney Koreliler’e tazminat ödenmesi yönünde hüküm verildi. Japonya karara itiraz ederek, bu meselenin 1965 yılında ilişkilerin normalleşmesi adına yapılan anlaşmalarda çözüme kavuştuğunu belirtti. Bu konuda ABD’nin de desteğini alan Japonya tarafı, iki taraf arasında imzalanan San Francisco Barış Antlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle ilişkilerin normalleştiğini ve tazminatların söz konusu olmadığını savunuyor.
Aralarında Japon hukukçularının da bulunduğu birçok hukuk insanı, devletlerarası imzalanan anlaşmaların bazı kişilerin tazminat talebini engelleyemeyeceğine dikkati çekiyor.
Güney Kore'deki iki mahkemenin verdiği karar da hukukçuların dediklerini teyit ediyor. Temmuz 2013’te Güney Kore'de bir alt mahkeme İkinci Dünya Savaşı döneminde 10 Güney Kore vatandaşını zorla çalıştırdığı gerekçesiyle Nippon Kok Kömürü ve Mühendislik Şirketi, Nippon Çelik Şirketi, Mitsubishi Ağır Sanayi Şirketi ve Sumitomo Metal Şirketi aleyhine tazminat davaları açtı. Güney Kore Yüksek Mahkemesi, 26 Temmuz tarihinde alt mahkemenin aldığı kararı onayarak 10 Güney Kore vatandaşını zorla çalıştırdığı gerekçesiyle söz konusu şirketleri tazminat ödemeye mahkum etti.
Güney Koreli tarihçilere göre, savaş döneminde yaklaşık yaklaşık 300 Japon şirketi 1.2 milyon Koreliyi işçi olarak çalışmaya zorladı.
Japonya Dışişleri Bakanı Taro Kono, Temmuz’da Güney Kore'ye iki ülke arasındaki ihtilafı çözmek üzere tarafsız bir ülkenin de dahil olacağı görüşme teklifinde bulunmuş, teklife cevap verilmesi için de bir gün süre tanımıştı. Seul hükümeti bu teklifi reddetti. Bunun üzerine Kono, Güney Kore'nin Tokyo Büyükelçisi Nam Gwan-pyo'yu Dışişleri Bakanlığına çağırdı.
Kono, Büyükelçi ile görüşmesinde Güney Kore ile 1965'te diplomatik ilişkilerin normalleşmesi için yürütülen görüşmelerin ardından imzalanan anlaşmayla, bu ülkeye aktarılan hibe, bağış ve kredilerin "savaş tazminatı" niteliğinde olduğunu ve anlaşmayla tazminat konusunun kapandığını ileri sürdü.
1965 anlaşması
Güney Kore’nin eski askeri lideri General Park Chung-hee döneminde imzalanan 1965 anlaşması, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesini öngörüyor. Bu anlaşmanın en önemli şartı Japonya’nın Kore’yi işgal yıllarında yaptığı eylemlerden dolayı özür dilemesi ve mağdurlara zararlarının tazmin edilmesiydi. Japonya bu uzlaşmanın savaş zamanı uygulamalarına dair tüm ekonomik hak iddialarını düşürdüğünü savunuyor.
Anlaşmanın imzalandığı dönemde Kore halkı büyük tepki göstermiş ve protesto gösterileri düzenlemişti. 1990’lı yıllarda ülkede yapılan reformlar sonucu vatandaşlar bir kez daha bu konuyla ilgili eleştirilerini yüksek sesle dillendirme imkanına kavuştu. Bu çerçevede bir grup Koreli vatandaş 1992’de Japonya büyükelçiliği önünde haftalık protesto eylemleri düzenliyordu.
2015’te yapılan bir anlaşmayla Japonya 1 milyar yen tazminat ödemeyi kabul etti. 2017’de göreve gelen Moon Jae-in ise konuyu yeniden gözden geçireceğini açıklayarak iki taraf arasındaki tansiyonu tırmandırdı.
Ticaret anlaşmazlığı
İki taraf arasındaki diplomatik anlaşmazlıklar doğal olarak ticari ilişkileri de etkiledi.
Japonya, temmuz başında aldığı kararla, Güney Kore'den florlanmış polimid, hidrojen florid ve resist maddelerinin ithalatının, bireysel izne bağlı hale getirileceğini bildirdi. Tokyo bundan önce de Güney Kore'ye satılan yüksek teknoloji malzemelerinin ihracat kontrollerinin sıkılaştırma kararı aldı.
Güney Koreli yetkililer, kısıtlamanın uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirterek, Japonya'yı Dünya Ticaret Örgütü'ne şikayet edeceklerini açıkladı.
Güney Kore Ticaret Bakanı Yoo Myunghee, Çarşamba günkü açıklamasında, Japonya'nın iletkenlerin ve dijital ekranların üretiminde kullanılan 3 maddenin Güney Kore'ye satışına kısıtlama getiren kararına karşı Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) başvurduklarını duyurdu.
İki ülke de, Kore’nin kurtuluşunun 70’inci yıldönümü ve Japonya ile ilişkilerin normalleşmesinin 50’inci yıldönümünü olan 2015 yılında tarihi meseleleri çözüme kavuşturma fırsatını kaçırdı.
İhtilaflı Liancourt Kayalıkları
Günye Kore ve Japonya arasındaki bir diğer tartışma konusu ise “Liancourt Kayalıkları” olarak da bilinen Japon Denizi’nde bulunan takımadalar. Güney Kore’nin "Dokdo", Japonların ise "Takeşima" olarak adlandırdıkları takımadalar uzun zamandır iki ülke arasında egemenlik tartışmalarına konu oluyor.
Bu bölgede doğalgaz rezervlerinin olduğu biliniyor. Güney Kore’ye bağlı sınır koruma birlikleri 1954’ten bu yana adalarda bulunuyor.



Trump bu hafta İran’la yeni bir müzakere turu bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü Chicago’daki O’Hare Uluslararası Havalimanı’na gelişinde gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü Chicago’daki O’Hare Uluslararası Havalimanı’na gelişinde gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump bu hafta İran’la yeni bir müzakere turu bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü Chicago’daki O’Hare Uluslararası Havalimanı’na gelişinde gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü Chicago’daki O’Hare Uluslararası Havalimanı’na gelişinde gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve nükleer müzakerelerin yeniden başlatılmasını, ABD’nin deniz ablukasının kaldırılması ve bölgedeki ateşkesin yeniden tesis edilmesine bağlayan önerisini reddetmesinin ertesi günü, bu hafta İran’la yeni bir müzakere turu yapılmasını beklediğini söyledi.

Trump,bugün (Pazar) Axios’a verdiği mülakatta, “Bu hafta İran’la daha fazla görüşme yapılmasını bekliyorum. Bir anlaşmaya varmak istiyorlar ancak bu benim yapmak istediğim anlaşma değil. Bu, belki de bir yıl önce kabul edebileceğimiz bir anlaşma. Ellerindeki kozları olduğundan fazla değerlendirdiler” dedi.

Bölgesel kaynaklar Trump’ın beklentilerini Axios’a doğrulayarak ABD ile İran arasında yeni bir dolaylı müzakere turunun pazartesi günü başlayabileceğini söyledi. Ancak kaynaklar, iki taraf arasındaki anlaşmazlıkların aşılıp aşılamayacağının henüz net olmadığını belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmalarına katıldıktan sonra Tahran’a dönmesine rağmen Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin ekibi New York’taki diplomatik temaslarını sürdürüyor.

Anlaşmazlığın başlıca noktalarından biri müzakerelerin kapsamıyla ilgili. İran, Hürmüz Boğazı ve ABD’nin deniz ablukasına odaklanılmasını isterken Trump yönetimi Tahran’dan nükleer programı konusunda taviz vermesini talep ediyor. Trump, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarına yeniden başlayıp başlamayacağı sorusuna ise “Bunu her zaman düşünüyorum” yanıtını verdi.

bghj
ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü Maryland eyaletindeki Andrews Hava Üssü’nde başkanlık uçağına binerken (AP)

Trump ayrıca ABD ordusunun Hürmüz Boğazı’ndan büyük miktarlarda petrol geçişini kolaylaştırdığını belirterek savaşın başlamasından bu yana en yüksek miktarda petrolün hafta sonunda boğazdan geçtiğini söyledi. Trump, “20 milyon varilden fazla” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı’ndan bir yetkili de Trump’ın açıklamalarını Axios’a doğrulayarak cuma gecesi Hürmüz Boğazı üzerinden 22 milyon varil petrol ihraç edildiğini belirtti.

Katar, değiştirilmiş formül için arabuluculuk yapıyor

ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner, geçen salı günü New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile yeni bir dolaylı müzakere turu gerçekleştirdi.

Görüşmelerde Katarlı yetkililer de yer aldı ve iki taraf arasında mesajların iletilmesini sağladı. Arakçi, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve nükleer müzakerelerin yeniden başlatılması için İran’ın şartlarını Witkoff ve Kushner’a iletti.

İran, ABD’nin deniz ablukasını kaldırması, petrol satışlarına yönelik yaptırımları iptal etmesi ve bölgede ateşkesin yeniden yürürlüğe konulması karşılığında Hürmüz Boğazı’nın bir hafta içinde yeniden açılmasını ve nükleer müzakerelerin tekrar başlamasını önerdi.

Trump, cumartesi günü İran’ın önerisini reddetti. Ancak bir ABD’li yetkili ile bölgesel kaynaklar Axios’a, Katarlı arabulucuların bir anlaşmaya varılması amacıyla iki taraf arasındaki temaslarını sürdürdüğünü söyledi.

Katar Başbakanı perşembe günü New York’ta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya gelerek Trump yönetimiyle yapılabilecek anlaşmayı görüştü. Katar Başbakanı kısa süre sonra üst düzey Katarlı yetkililerle birlikte Witkoff ile görüştü ve kendisini müzakereler hakkında bilgilendirdi.

Dolaylı müzakereler hakkında bilgi sahibi bölgesel bir kaynak, Katarlı arabulucuların İran’ın ilk önerisini iki tarafla görüştüğünü ve incelemeleri için her iki tarafa da uzlaşı sağlayabilecek yeni bir öneri sunduğunu söyledi.

Katarlı arabulucular hafta sonu boyunca öneri metninde yapılacak değişiklikler konusunda İranlı ve Amerikalı müzakerecilerle ayrı ayrı temaslarını sürdürdü.

Arabulucuların pazartesiden itibaren Arakçi ve Witkoff ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Arakçi resmi yanıtı bekliyor

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, pazar günü NBC News’e yaptığı açıklamada Trump’ın İran’ın önerisini reddettiğini açıklamasına rağmen Tahran’ın diplomatik bir çözüm istediğini söyledi.

Arakçi, ABD’de yapılacak ara seçimlerin Tahran’ın hesaplarında yer almadığını belirterek “Biz yalnızca ulusal çıkarlarımızla ilgileniyoruz. Müzakerelere hazırız” dedi.

Arakçi, “Başkan Trump’ın bu anlaşmayı reddettiğini duyduğumuz halde... arabulucular üzerinden resmi bir yanıt beklemeyi sürdürüyoruz” diye konuştu.


İran diplomaside ısrarcı, Trump yeni görüşmeleri bekliyor

İran diplomaside ısrarcı, Trump yeni görüşmeleri bekliyor
TT

İran diplomaside ısrarcı, Trump yeni görüşmeleri bekliyor

İran diplomaside ısrarcı, Trump yeni görüşmeleri bekliyor

İran, bugün ABD ve İsrail’le savaşı sona erdirmek için diplomatik yolu çözüm seçeneği olarak görmeye devam etti. Bu tutum, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma ve çatışmaları durdurma önerisini reddettiğini açıklamasına rağmen sürdü. Trump ise ABD’li müzakerecilerin önümüzdeki günlerde İran’la yeni görüşmeler gerçekleştirmesini beklediğini söyledi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın boğazı yeniden açmak için öne sürdüğü şartların “açık” olduğunu belirterek krizi yalnızca “müzakere yoluyla varılacak bir çözümün” sona erdirebileceğini söyledi. Arakçi, arabulucuların şu ana kadar İran’a ABD’nin öneriyi resmen reddettiğine dair herhangi bir bildirimde bulunmadığını ifade etti. Buna karşılık Trump, İran’ın uğradığı kayıplar nedeniyle anlaşma arayışında olduğunu söyledi.

Diplomatik girişimler, İran Genelkurmay Başkanı Emir Hatemi’nin savaşın “kritik ve belirleyici” olarak nitelendirdiği bir aşamaya girdiği sırada devam ediyor. Bu süreçte ABD’nin ekonomik ablukası sürerken Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği aksıyor ve çatışmanın bölgesel etkileri genişliyor.


BM dışındaki dünya sahnesinde oynanan büyük oyun

Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)
Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)
TT

BM dışındaki dünya sahnesinde oynanan büyük oyun

Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)
Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)

Refik Huri

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in ziyareti, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu’nun üzerine çevrilen spot ışıklarını adeta gölgede bıraktı. Esasen New York’taki bu uluslararası sonbahar sezonu geleneksel olarak iki farklı sahneye ev sahipliği yapar: Biri, dünya sorunları üzerinde son derece kısıtlı bir etkiye sahip olan o en yüksek kürsüden nutukların atıldığı sahne; diğeri ise pratik çıkarların belirlendiği, yetkililer arasındaki kapalı kapılar ardındaki diplomasi trafiği. BM’nin efsanevi Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld’ün şu sözü, aslında oturumların çoğunu özetler nitelikte: “BM’nin amacı insanlığı cennete götürmek değil, cehennemden kurtarmaktır.”

Ancak BM’nin en çok çuvalladığı alan tam da bu görev oldu. Dünya bugün savaşların, krizlerin ve çatışmaların cehenneminde boğulurken BM Güvenlik Konseyi insanlığı kurtarmakta aciz kalıyor. Peki neden? Çünkü asıl sorun, veto yetkisine sahip büyük güçlerin anlaşmazlığında ve ardından yine onların anlaşmasında yatıyor. Anlaşamadıklarında hiçbir sorunu çözecek karar çıkaramıyorlar; anlaştıklarında ise İkinci Dünya Savaşı’nın galip müttefiklerince kendi hegemonyalarına hizmet etmek üzere kurulan BM Güvenlik Konseyi ve diğer BM organlarının yapısında gerekli reformların yapılmasına geçit vermiyorlar. 1945’ten bu yana dünya o kadar değişti ki... Fakat büyük güçlerin bu uluslararası örgütün yönetimindeki tahakkümünden tek bir harf bile eksilmedi.

Bugün dünyada, Ian Bremmer’ın Foreign Policy’deki ifadesiyle ‘üç ayrı sistem’ hüküm sürüyor: Birincisi, hâlâ ‘ABD hegemonyası’ altındaki küresel güvenlik sistemi. İkincisi, ABD’nin yanı sıra Çin, Rusya, Avrupa Birliği (AB), Japonya ve Hindistan’ın paydaş olduğu çok kutuplu küresel ekonomik sistem. Üçüncüsü ise günlük hayatımızın neredeyse her alanına hükmeden yeni güç: küresel dijital sistem. Artık teknoloji devleri; ekonomi, güvenlik ve kültürel politikaların belirlenmesinde hükümetlerden çok daha etkili, bu şirketlerin yıldızları ise devlet liderlerinden çok daha popüler. Gelgelelim BM’deki oyunun kuralları hâlâ olduğu gibi duruyor.

Hangi kurallar mı? BM Şartı’nda yazılı olanlar değil; tam aksine o şartın dışına çıkılırken yine o şartın bu ihlallere alet edildiği kurallar... Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin Rusya-Ukrayna Savaşı’nda, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşta, Husilerin Yemen’deki meşru yönetime karşı yürüttüğü savaşta ve Suudi Arabistan’ı bombalama eylemlerinde hiçbir pratik rolü bulunmuyor. Hizbullah’ın Gazze ve İran’a destek amacıyla İsrail ile girdiği savaşın yönetiminde, bu savaşın yol açtığı İsrail işgalinde ve Lübnan yönetiminin İbrani devletiyle müzakere arayışlarında da yok. İsrail tarafından yerle bir edildikten sonra Gazze’nin geleceğinin düzenlenmesinde veya diğer birçok savaş ve çatışmada da keza öyle...

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Ukrayna’da bir çözüme ulaşmak için Rusya ile müzakereleri ABD yürütüyor. Pakistan ve Katar, ABD ile İran arasındaki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde arabuluculuk yapıyor. ABD, BM Güvenlik Konseyi’ni Lübnan’ın güneyindeki UNIFIL misyonunu sonlandırmaya zorlarken, Lübnan ile İsrail arasındaki müzakerelerde hami rolünü üstleniyor. Gazze’deki çözüm süreçlerini yöneten merci BM Güvenlik Konseyi değil, Başkan Donald Trump’ın icat ettiği Barış Kurulu oluyor. Yemen’deki savaşı bitirecek bir anlaşma içinse birden fazla arabulucu mekik diplomasisi dokuyor.

Fransız Liberation gazetesinin, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Genel Kurul’daki konuşmasını ‘orman kanunları karşısında BM’nin varlığına yönelik bir savunma’ olarak nitelendirmesi son derece manidar. Keza Trump’ın, devlet başkanlarını karşılama konusundaki tüm Amerikan protokol teamüllerini çiğneyip, Beyaz Saray’daki o ihtişamlı ikinci karşılamadan önce Şi’yi bizzat havaalanında karşılamaya gitmesi de öyle... Nitekim bugün dünyadaki büyük oyun, en güçlü iki güç ve en büyük iki ekonomi arasında oynanmakta: ABD ve Çin.

İngiliz tarihçi Niall Ferguson, Grek şair Eshilos’un “Tilki çok şey bilir, fakat kirpi tek ama hayati bir şey bilir” dizesine atıfta bulunarak şöyle der: “Bugünün dünyasında iki süper güç var: ABD ve Çin. ABD tilkidir, Çin ise kirpi.” Amerikan politikası dağınık ve pek çok farklı düzlemde hareket ederken, Çin politikası her şeyi hiç değişmeyen, bütüncül ve tek bir iç vizyona bağlar.

Gerçekte ABD ile Çin arasındaki oyun oldukça karmaşıktır: Rekabetten bir parça, çatışmadan bir parça ve Trump doktrininde Stanley Hoffmann’ın deyimiyle ‘büyük güçler arasındaki o örtülü suç ortaklığından’ bir parça... Şi Cinping, iki süper güç arasında bir savaşın patlak verme ihtimalini göz ardı ediyor ve Tukidides Tuzağı’nın aşılmasından bahsediyor. Evrensel bir çatışmanın ortasındaymış gibi davranan Trump’ı ise Jessica Chen Weiss, ABD’nin düştüğü ‘Çin Tuzağı’ konusunda uyarıyor: “İçeride bir konsensüs sağlamadan, yerel hükümetlerin ve toplumların ne istediğini takdir etmeden, sırf Çin’in dünyadaki nüfuzunu kırma dürtüsüyle hareket etme tuzağı...”

Bir yanda ülkesini nereye götürdüğünü çok iyi bilen, akıl hocası Deng Şiaoping’in “Taşları hissederek nehri geç” tavsiyesini uygulayan ve artık onun ikinci öğüdü olan “Gücünü gizle, vaktini bekle” ilkesine bağlı kalmak zorunda olmadığını düşünen dingin, Makyavelist bir Çin Devlet Başkanı... Diğer yanda ise gürültücü, geveze, narsist, savaşla barışı birbirine karıştıran ve Beyaz Saray’a gelip gitmiş tüm başkanlar arasında eşi benzeri olmayan bir ABD Başkanı... İkisinin arasında ise Şi ile müttefik, Trump’a açık, Ukrayna’da uzun soluklu bir savaş yürüten ve Avrupa’daki NATO’yu tehdit eden kurnaz bir Rus: Vladimir Putin. Dünya da BM’nin sorunları ve çaresizliği de işte bu üçünün ellerine kalmış durumda.